NURCULUK

 

bir akıl hastalığı "NURCULUK"

February 10 2003 at 3:09 PM ali oktay  (no login)

from IP address 195.175.134.191

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

Geçen yıl açtığım bir topicte Nurculuğu ele almış Kürt Said i yüzeysel olarak tanıtmaya çalışmıştım.

Kökeninde dinsel saplantılar olan alışkanlıkların yüzeysel eleştirisi çok yarar sağlamıyor.çünki karşıt görüş olarak getirdiğiniz eleştiriler peşin önyargılarla reddediliyor.Bu forumdaki tartışmalarımdan edindiğim deneyimlerde öğrendiğim çok önemli bir çıkarsamam var,en önemli saptamalarımın başında agnostik inanırların dışında tartışılabilir alt yapıya sahip İlahiyat ve İmamhatip kökenli arkadaşların olması ve bunlarla belli bir noktaya kadar uzlaşmasakta uygar bir çizgide tartışma atmosferi bulabilmemizdir.diğer bir gurup olan eğitim düzeyi çok düşük , dinsel birikimleri nur evlerinden beslenen kesimdir ki işte bunlar salt koşullanmaya dayalı görüşlerini yazmaktan öte doğal bir refleksle ellerinin altındaki risale kitapçıklarından yada sitelerinden ezbere dayalı olarak copy-paste yapmaktadırlar. pastelenen nur risalelerinin çelişkili ifadelerinin eleştirisi kesin sonuç vermekte ve bilgiye dayanmayan bu safsataların eleştirisi karşısında tartışmacı çareyi kirişi kırmakta bulmaktadır.amacım bu tür tartışmacıların kiriş kırmasından orgazma ulaşmak değil elbette.ama en tepelerinde bulunan organlarının da var olduğunu anımsatmak ve onları bir kez daha düşünmeye sevk etmektir.

 

Buradaki eleştirileri kişisel düzlemden çok düşünsel düzlemde yoğunlaştırmak istiyorum.Bu bağlamda bir din haline getirilen nurculuğun ayet niteliği yüklenen risalelerinin eleştirisinden çok kof içeriğini sergilemek olacaktır.

 

 

 

  

 

ali oktay

(no login)

195.175.134.191 said-i Kürdi kimdir February 10 2003, 3:14 PM 

 

Bediiüzzaman diye göklere çıkarılan Said-i kürdi nin kim olduğunu anlayabilmek için üç değişik politik grubun perspektifine bir göz atmak yararlı olur.

 

 

Politik olarak çok uzağımda bulunan Türk-islam sentezcilerinin kuramcılarından olan Nihal Atsızın objektifinden Kürt Said.

 

 

 

NURCULUK DENEN SAYIKLAMA

 

 

Dinin bir ruh ihtiyacı olduğunu bilim kabul etmiştir. Daha zekasının pek iptidaî olduğu zamanlardan beri, insanların din sahibi oldukları da bilinen gerçeklerdendir. Zekanın ve bilimin yükselmesiyle dinler de yükselmiş, tek Tanrılı dinlerle dinler çağı kapanmış, din uğruna yapılan korkunç savaşlar ve kırgınlıklardan sonra medeni dünyada din, fertlerin vicdanına sığınmış, bir kanaat olarak saygıdeğer bir yer kazanmıştır. Artık medeni insanlar arasında din tartışması yapılmıyor. Dinler hakkında avamî yazılar değil, ancak bilginlerin etüdleri yayınlanıyor. Medenî insan, başkalarının dini inancına saygı gösteriyor. Kimseyi propaganda ile kendi dinine çağırmıyor.

 

Türkiye'de bir zamandır dine karşı takınılan yanlış tutum, yemişlerini vermeye başlamıştır. Mabedsiz şehir kurmakla övünen budalalar, çirkin harabelerin mabed haline getirileceğini düşünememiştir. Cumhuriyetin başlarında, artık görevi ve faydası kalmamış Arapçı ve Arapçacı softa takımı tasviye olunurken, milletin manevi ihtiyacı düşünülerek asrî din adamları yetiştirecek özlü bir din okulu açılsaydı, bugün il ve ilçe merkezleri, doktor payesine erişmiş din adamları ile dolar, bunlar köyleri de kontrol ederek yobazlığa engel olur ve İstanbul gibi şehirde çatalı ve radyoyu haram eden beyinsizler halka vaaz edemezdi.

 

Mabedsiz şehrin ilk yemişi Ticanîlik, onun olup kurtlanmışı da Nurculuk oldu.

 

Nurculuk nedir? Gazetelerde ikide bir görülen Nurcular, Nur risalesi talebeleri kimdir? Aralarında avamdan aydına kadar, mühendis, avukat ve doktora kadar her türlü adamın bulunduğu Nurculuk, "Saîd-i Nursî" adında cahil bir Kürdün peşine takılmış cahil bir sürü, Nur risalesi talebeleri de Saîd-i Nursî'nin o çetrefil ve cahil Kürt Türkçesiyle yazdığı risaleleri atom fiziği ve Einstein nazariyesi okur gibi toplanıp okuyan bir yığın zavallıdır.

 

Saîd-i Nursî denilen adam, eskiden Saîd-i Kürd-î diye bir takım risaleler yayınlayan, Türkçe bilmez, daha nokta ile virgülün nerede kullanılacağını bilmekten âciz, Şafiî mezhebinden bir Kürttür. Mütareke yıllarında İstanbul sokaklarında millî Kürt kılığı ile dolaşarak caka yapmıştır. Bu cakacı Kürt kendisine "Bedîüzzaman" demekte, müridleri de bu adı bir övünçmüş gibi kullanarak şeyhlerini bu adla ululamaktadır. Bedîüzzaman, "zamanın harikası" demektir. Kürt Said cidden zamanın harikasıdır. Yirminci yüzyıl gibi bir zamanda bu bilgisizliği ve iptidaîliği ile ortaya atılmakta gösterdiği pişkinlikle zamanın harikası, bundan daha fazla olarak da onbinlerce, belki yüzbinlerce Türk'ü ardına takmakta gösterdiği başarıyla gerçekten zamanın bir harikasıdır.

 

Zamanın bu harikası, bu Kürt Said, aslında bir Kürt milliyetçisidir. Nasıl Moskofçular Türk milletini yıkmak için ortaya sosyal adalet ilkesiyle atılıyor, yoksulların davasını benimsemiş görünüyorlarsa, Kürt Said de ortaya Müslümanlık ve kardeşlik çığırtkanlığı ile çıkıyor. Kürtçülük davasını açıkça güdemiyeceği için, Türkçülüğü yıkacak ağuları Müslümanlık ve Nurculuk diye ileri sürüyor. Müritlerine veya kendi tabiriyle Risâle-i Nur şakirtlerine evlenmeyi yasak ediyor. Çünkü evlenip çocuk sahibi olurlarsa, o çocukların kötü ve dinsiz olma ihtimali varmış. Tabiî, dağdaki Kürdün bu büyük ve ilâhî buyruktan haberi olamıyacağı için, o evlenecek ve Kürtler çoğalacak. Herkesin sözüne inanan saf Türkler ise, büyük mürşidin buyruğu ile evlenmiyecek, böylelikle Türk soyu azalacak ve Kürt Şeyh Said'in 1924'de yapamadığını, Kürt Molla Said (yani Bedîüzzaman) kırk yıl sonra yapmış olacak.

 

Kadını şeytanın askeri sayarak evlenmeyi yasak eden dinin, Zerdüşt dini olduğunu bilmeden koyu Müslümanlık adı altında bir nevi Mazdeizm yaptıklarının farkında olmayan bu beyinsizler sürüsüne ne demeli? Urfa'daki mezarının bir baş belası haline gelmemesi için, söylentilere göre, General Mucip Ataklı tarafından ortadan kaldırılmasından sonra, bu kaldırmaya inanmayarak Kürt Said'in oradan uçtuğuna inanacak kadar şuursuz olanlara ne denebilir? Millî talihsizlik, akıl hastanesi kliniklerinde yatması gerekenlerin halk arasında dolaşmasındadır. Ciddi tedbirler alınmazsa, bu dinî cinayet daha yıllarca sürecektir.

 

Nur risalesi (kendi tâbirleriyle risale-i nur) denilen sayıklama kitapları pek çoktur. Beyni örümceklenmiş zavallılar bu sayıklamaları elle yazarak, yahut şapirografi veya taşbasmasıyla çoğaltarak onbinlerce satarlar. Bunu satmak için kasaba kasaba, köy köy dolaşan Nurcular vardır. Bunları satarak sevaba girerler. Sözde Türkçe olan bu sayıklama kitapları, Kürt hamalların fikir seviyesinde yazıldığı için, kimse birşey anlamaz. Anlamadığı için de, onda gizli hikmetler, yüksek gerçekler olduğu kuruntusuna kapılır.

 

Bir zamanlar bu sayıklamalardan bana da bir tane yollamışlardı. Kendimi zorlayarak okuyabildiğim bir tanesinde, Kürt Said radyodan bahsediyor, dünyanın bir ucundan söylenen bir sözün kutudan duyulmasını kutudaki meleklerle açıklıyordu.

 

İşte, aşağı tabaka ile birlikte doktor, mühendis ve avukatın da şeyhi, pirî olan, kendisinden "efendi hazretleri" diye söz ettikleri Kürt Said'in seviyesi budur.

 

Fizikten, titreşimden haberi olmayan, müsbet bilimin kıyısından dahi geçmeyen bir yobaz, radyo hakkında ancak bu kadar düşünür. Fakat bilgisizliğini de anlamaktan âciz olan o kara cahil, bu katmerli bilgisizliğine bakmadan, Türkler aleyhinde hüküm çıkarmaktan da geri kalmıyor. Nur risalelerinin birinde, Ye'cüc Me'cüc denen ve dünyayı yok edecek olan korkunç yaratıkların Özbek, Tatar ve Kırgız gibi "akvâm-ı vahşiyye" (yani vahşi kavimler) olduğunu yazmıştı. Sevsinler medenî Kürdü!... Özbek, Kırgız ve Tatarlar arasında okuyup yazma nisbeti % 90'dır ve aralarında atom bilginleri de olmak üzere her bilim dalında yüzlerce bilgin ve uzman bulunmaktadır.

 

Kendisini Nurculuğa kaptırmış olan bir avukatla geçen yıl aramda küçük bir konuşma olmuş, Kürt Said'de ne bulduğunu kendisinden sormuştum. "Kuran'ın en güzel tefsirini yapmıştır." diye cevap vermişti. Bu genç avukat eski yazıyı bilmiyor, Kuran'ın şimdiye dek en büyük İslâm bilginleri tarafından üç İslâm dilinde yapılan tefsirlerinden habersiz bulunuyordu. Bunu kendisine boşuna anlatmaya çalıştım. Bir kere çileden çıkmış, aklın ve mantığın dışına uğramıştı. Bir safsataya inanla uğraşmak neye yarar? Bugün devlete düşen görev, bunun sebeplerini arayıp bularak tedavisine gitmektir.

 

Bana gör Tîcânilik, Nurculuk, yobazlık, komünizm ve partizanlık gibi hastalıkların sebepleri, milli ülküden yoksunluktur. Tıpkı normal yemek bulamayan aç çocuğun duvarı yalaması, yerde bulduğu faydasız ve zararlı şeyleri yemesi gibi, bağlanacak büyük bir ülkü bulamayan insanlar, abur cubur düşüncelere kurtarıcı diye yapışıyorlar. Çünkü insanlar bir fikre bağlanmaya mecburdur. Bu istidat insanlığın mayasında vardır. Bunu hiçbir kuvvet önleyemez.

 

Türkiye'de gerçek ülkü olan Türkçülük türlü bahanelerle baltalanmasa, gerçek Türkçü olan eski "Milliyetçiler Derneği" 1953'de kapatılmasaydı, bunlara gelişme imkanı verilseydi, bugün memlekette partiler üstünde, gayet ateşli ve şuurlu bir milliyetçi topluluk bulunacak, hükümetler güç durumlarda bunlardan yardım isteyebileceklerdi.

 

Türkçülük insanlara hiçbir vaitte bulunmuyor, maddi veya manevi birşey vermiyor. Yalnız istiyor... Fedakarlık ve feragat istiyor. Nurculuk ise cennet va'dinde bulunuyor. Ebedî saadet, cennette köşkler, yemekler, huriler va'dediyor.... Kafası işlemeyen, hatta aslında materyalist olanlar tabiî Nurculuğu seçecektir. Netekim bunu kendileri de söylüyor "Türkçülük mezara kadar... Ondan sonra ne olacak?" diyor... Tabiî ondan sonrasını kendilerine Kürt Said hazırlayacak.

 

Kürt Said'in 1327 ( = 1909 ) yılında, İstanbul'da Vezir hanındaki İkbal-i Millet matbaasında basılmış bir eseri vardır. Adı: "İki Mekteb-i Musîbetin Şahâdetnâmesi Yahut Divan-i Harb-i Örfî ve Saîd-i Kürd-î" dir. Kendisinin Saîd-i Kürd-î Yani Kürt Said) olduğunu tastik ettiği bu eserde, eserin muharriri diye de kendisini "Bedîüzzaman" diye taktim etmektedir. Eserin tâbii, yani editörü de "Kürdîzade Ahmed Ramiz" dir. yani dört başı mâmur bir eser. Bu 48 sayfalık eserin "hâtime" kısmı (44-48. sayfalar) Kürt Said'iin içyüzünü göstermesi bakımından çok ilgi çekicidir. Bunun aynen alıyor ve ağdalı bir dille yazıldığı için açık Türkçeye çeviriyorum: Ebnâ-i cinsime burada birkaç söz söylemezsem, bence bahs nâtamam kalır. ( = Soydaşlarıma burada birkaç söz söylemezsem, bence bahis eksik kalır. )

 

Ey Asurîler ve Keyânîlerin cihangirlik zamanından pişdar, kahraman askerleri olan arslan Kürtler!... Beşyüz sene yattınız. Yeter artık. Uyanınız. Sabahtır. Yoksa sahrâ-i vahşette vahşet ve gaflet sizi vahşet sahrasında yağma edecektir. Hikmet-i ilâhî denilen makine-î alemin nizamı ve telgraf hattı gibi umum âleme mümted ve müteşa'ib kanun-i nûrân-î ilâhînin müessisi olan hikmet-i ilâhî ufk-i ezelden engüşt-i kaderi kaldırmış, size emrediyor ki, tefrika ile katre katre müteferrik su gibi zayi olan hamiyet ve kuvvetinizi fikr-i milliyetle tevhit ve mezcederek zerrâtın câzibe-i cüz'iyyeleri gibi gibi bir câzibe-i umum-î millî teşkili ile Kürt gibi bir kütle-i azîmi küre gibi tedvir ederek şems-i şevket-i islâmiyye Osmâniyyenîn mevkibinde bir kevgeb-i münevver gibi câzibesini ittiba ile muvazene ve âheng-i umumiyyeyi muhafaza ediniz. ( = Ey Asurlular ve Ahemenidlerin cihangirlik zamanında, onların öncüleri ve kahraman askerleri olan arslan Kürtler! Beşyüz yıldır yattınız. Yeter artık. Uyanınız. Sabahtır. Yoksa vahşet ve gaflet sizi vhşet sahrasında yağma edecektir. İlâhi hikmet denilen âlem makinesinin nizamı ve telgraf hattı gibi bütün âleme dalbudak salan Tanrı'nın nurlu kanununun kurucusu olan ilâhî hikmet, ezel ufkundan kader parmağını kaldırmış size emrediyor ki: Ayrılık, gayrılıkla damla damla dağınık sular gibi boşa giden hamiyet ve kuvvetinizi milliyet fikriyle birleştirip kaynaştırarak zerrelerdeki küçük cazibelerden bir umumî ve millî cazibe teşkili ile Kürtler gibi büyük bir kütleyi dünya gibi döndürerek İslâm ve Osmanlı şevket güneşinin mevkibinde parlak bir yıldız gibi cazibesine uymakla muvazeneyi ve umumî ahengi muhafaza ediniz.)

 

Görülüyor ki Kürt Said, zavallı Kürtlere eski Asur ve İran ordularının hayali öncülüğünü yaptıracak kadar koyu bir Kürt milliyetçisidir ve çapraşık acemî ifadesiyle Kürtleri Kürt milliyetçiliği etrafında birleşmeye çağırmaktadır. Bunun hiçbir tevili, tesfiri yoktur. Beyninde ve gönlünde kötü düşüncesi olmayanlar, bu açıklıktan sonra onun bir İslâmcı değil, bir Kürtçü olduğunu kabule mecburdur.

 

Bundan sonrasını, zaten anlaşılmaz ve bozuk ifadeli metinden sıyırarak yalnız tercümesini (evet, bu kelime yerindedir) vermek suretiyle okuyucuları boşuna yormaktan alıkoyacağım. Bundan sonra Kürt Said şöyle diyor:

 

Süphan ve Ağrı dağları gibi geleceğin yüksek dağlarının doruğunda ayağa kalkmış, nefse esir olmayı yasak etmiş ve başkasına tecavüzü caiz görmeyerek şeriata dayanmış olan hürriyet sultanı yüksek sesle sizin gibi mâzinin en derin derelerinde gafil ve dağınık bir kavme, cehalet ve yoksulluğa hücum için "fen, sanat ve silâh başına, ileri arş" emrini veriyor.

 

Hakikat denilen tabakalar altında örtülü ve mahpus kalmış ve istibdadın yok edilmesiyle omuzu üstünde olan cehalet ve gafletin hafiflemesi sayesinde harekete gelip kalkmaya teşebbüs etmiş bulunan hakikatler habercisi, size her cihetle haber veriyor ki, mahiyetinizde kaderin ektiği istidatları ve mukadderatınızı fiile çıkaran ve kavmi mahiyetinizde saklanmış olan seciyenizi maarifin hayat suyu ile sulamanın vaktidir. Yoksa kuruyup çürüyecektir.

 

İhtiyaç denilen, medeniyetin babası ve ilerlemelerin kurucusu olan üstad, sillesini kaldırmış, size hükmediyor: Ya hayat ve hürriyetinizi bu vahşet sahasında yağma ettireceksiniz, yahut medeniyet alanında fen ve sanat balon ve trenine binerek istikbali karşılayacak ve olgunluğun Kâbesine koşacaksınz.

 

Milliyet denilen mâzi derelerinde, hâl sahralarında ve istikbâl dağlarında çadır kurmuş olan Rüstem-i Zâl ve Selâhaddin-i Eyyubî gibi, herkesi başkasını haysiyet ve şerefiyle şereflendiren ve yüksek duyguların timsali olan milliyet fikriniz size kesin emirle emrediyor ki, her biriniz umum bir milletin hayatının mâkesi, saadetinin koruyucusu ve bütün milletin müşahhas misali oldunuz. Şimdiki gibi bir şahıs değil, bir millet kadar büyüyeceksiniz. Zira, maksadın büyümesiyle himmet de büyür ve millî hamiyetin galeyanıyla ahlâk da yükselir.

 

Kavimlerin saadetinin sebebi olan ve millî hakimiyeti temin ile hayat makinesinin buharı olan hürriyetteki cüz'i iradeyi istibdadın söndürmesinden kurtaran ve şer'î meşveretin mayasıyla mayalandıran meşru meşrutiyet, sizi imtihan meclisine davet ediyor. Erginlik çağına vardığınızı ve vâsîye ihtiyacınız olmadığını görmek istiyor. İmtihana hazırlanınız. Varlığınızı birleşerek gösteriniz. Millî hamiyet ve şahsî fikir ve vicdanınızı milletin müşterek kalbi ve aklı gibi gösteriniz. Yoksa sıfır alacaksınız ve hürriyet şahadetnamesi elinize verilmeyecektir.

 

Mâzide dağınıklığınıza sebebiyet veren birinizdeki bencillik fikri şimdi istikbalin medeniyet saadethanesinde icad fikrine, şahsî teşebbüse ve hürriyet fikrine inkılâb edecektir. Hattâ diyebilirim ki, başkalarının sükûtî medreselerine nisbetle sizin gürültülü olan medreseleriniz bir ilmî mebuslar meclisini gösteriyor. İmam arkasında fatihalar okuduğunuz zamandaki semâvî ve rûhânî vızıltılarınızda, mezhebî ve kavmî mahiyetinizdeki istidat, meşrutiyet sırrına kaderin bir îmâ ve nişanı vardır.

 

"İnsan için çalışmaktan başka yol yoktur" sözünün öteki ifadesi, şahsî teşebbüstür. Her kemâlin kurucu ve koruyucusu olan cesaret ve millî namus emrediyor ki, şimdiye kadar nasıl maddi şecaatte terakki ettinizse, şimdi de akıl ve medeniyet meydanında millî namusu çiğnetmeyiniz. Millî duyguların mâkesi olan, kıymetinizin ölçüsü olduğu halde ihmalinizle gayet çapraşık bununan diliniz, tûbâ ağacı gibi bir ağacın tecellisine müstatken, böyle kurumuş, perişan ve edebiyatsız kalmış olduğundan, diliniz sizden millî hamiyete şikâyette bulunuyor. İnsanda kaderin sikkesi sikkesi lisandır. Anadil tabiî olduğundan, kelimeler zihne kendiliğinden gelir. Zihin çatallaşmaz, O zihne giren bilgiler taş üzerinde oyulmuş gibi bâki kalır. Millî dille görünen herşey hoş gelir. Millî hamiyetin bir misalini size takdim ediyorum. O da Mutkili Halil Hayâlî Efendi'dir. Millî hamiyetin her şubesinde olduğu gibi, dil alanında da dilimizin esası olan elifbe, sarf ( = gramer ) ve nahvini ( = sintaksını ) vücuda getirmiştir. Hakikaten Kürdistan madeninde böyle bir hamiyet cevherine ratgeldiğinden, istikbalimizi onun gibi birçok cevherler ışıklandıracaktır.

 

İşte bu zat bir hamiyet örneği göstermiş ve tekemmüle muhtaç dilimize bir temel atmıştır. Onun izinden gitmeyi ve temeli üzerine bina kurmayı hamiyet sahiplerine tavsiye ediyorum.

 

Bedîüzzaman Saîd-i Kürdî

 

 

Kürt Said'in tam bir Kürt milliyetçisi olduğunun bu yazıdan daha kesin bir tanığı olamaz. Böyle olmayıp da, yalnız geri kalmış Kürtleri kalıkındırmak amacı gütseydi, onlara "Bilgi sahibi olun" demekle yetinir, medeni ve ebedî Türkçe dururken, millî dil diye kaba ve iptidaî Kürtçeyi tavsiye etmezdi. Meşrutiyetin memlekette yaptığı sarsıntıdan ve otoritenin zaruri gevşemesinden faydalanarak, Türkiye'yi parçalamak ve kendi cemaat gayelerini gerçekleştirmek isteyen Hıristiyan tebaalar gibi, bu müslüman kardeş de İmparatorluğun bütün yükünü ve çilesini çekmiş olan Türkleri vurmaya çalışıyor. Kendilerine tarih ve şeref uydurmak ihtiyacında olan bütün iptidaî cemaatler gibi, roman kahramanı olan Zâloğlu Rüstem'i ve ancak anası Kürt olan Selâhaddin Eyyubî'yi Kürt kahramanı diye ileri sürüyor. Kürtlerin mevhum meziyetlerinden bahsediyor. Kısacası, onlara devlet kurdurmaya çalışıyor. Tabiî devletin buna müsaade etmeyeceğini anladıktan sonra, Saîd-i Kürd-î adını Saîd-i Nursî yaparak ve Nur risaleleri diye cehlin ve taassubun örneği olan karalamalar düzerek, bir din mürşidi gibi ortaya çıkmaya başarıyor.

 

Bizim için şaşılacak nokta, onun şu veya bu davranışı değil, onbinlerce, belki yüzbinlerce gafil Türk'ün, bu cahil Kürd'ün arkasından gitmesi, onun cahilâne ve hâinâne öğütlerine körü-körüne boyun eğmesidir.

 

Şimdi bu gafil Türklere hitap etmek istiyorum:

 

Siz, Türk ve Müslüman mısınız? Türkseniz, hangi sebeple cahil bir Kürdün ardından gidiyor, onun telkinleriyle kendi ırkınızı, kendi dilinizi hor görüyorsunuz? Aranızda "Türkçe de dil mi?" diyen ahmaklar, resmî dilin Arapça olmasını isteyen hainler var. Siz ne biçim Müslümansınız ki, cahil bir Kürd'ün telkini ile evlenmeyi lanetliyor, dinsiz çocuklar yetişir de günaha gireriz diye bekâr kalmaya azmediyorsunuz? Putperest olduğunuzun farkında değil misiniz? Bir cahil Kürd'ün sakalını, tırnaklarını, abdest aldığı suyukutsal emanetler gibi saklamak hangi Müslümanlığın, hangi insanlığın, hangi temizlik kaidesinin, hangi şuurun işidir? Uyanın! Radyoyu melekle açıklamaya kalkan bir budalanın müridi olarak eşe dosta, dosta düşmana karşı gülünç olmayın. Müslümanlık, temeli atılmış, büyük bilginlerini yetiştirmiş, tedvin olunmuş bir dindir. Onun yeni baştan açıklanması için Kürt Said gibi maskaralara ihtiyaç yoktur.

 

Bana bu yazıyı yazdıran, Trabzon'dan yollanan acayip bir nesne oldu. Çok küçük boyda, 8 yapraklık bir broşür olan bu nesne, hangi basımevinde basıldığı belli olmayan bir Said-i Kürd-î reklamıdır. Gönderen, O. Nuri Kurt adında tanımadığım birisidir. İçinde Kürt Said'in sayıklamalarından parçalar var. İkinci yaprağın ikinci yüzündeki şu hezeyana bakın:

 

"Aziz, sıddık kardeşlerim:

 

Siz kat'î biliniz ki, risâle-i nur şakirtlerinin meşgul oldukları vazife rûy-i zemindeki en muazzam mesâilden daha büyüktür."

 

***

 

Evet! Sizin vazifeniz cidden büyüktür. Haçlıların, bozuk iradenin, azınlık ihanetlerinin yıkamadığı Türkiye'yi cehaletiniz, gafletiniz ve hamakatinizle yıkacaksınız. Türklüğü inkâr ederek, şeriati Anayasa ve Medenî Kanun durumuna getirerek, evlenmiyerek, yalnız kalan kadınları evlere tıkarak, eski yazıyı getirip Arapçayı resmi dil yaparak, İslâmiyetten önceki tarihimizi küfürdür diye kitaplardan kazıyarak Türklüğü yıkacaksınız. Bunu yaparken, ölü Stalin'le, sağ Makaryos'un müttefiki olduğunuzun asla farkında olmıyacaksınız. Müslüman geçindiğiniz halde Peygamber'in "Evlenip çoğalınız" anlamındaki hadîsini hiçe sayarak, Kürt Said'in evlenmemek hususundaki hezeyanlarına baş eğmekle kimin ekmeğine yağ sürdüğünüzün farkında olmıyacak kadar acınacak yaratıklarsınız.

 

Neymiş o sizin meşgul olduğunuz büyük vazife? Bir odaya kapanıp Kürt Said'in hezeyanlarını okuyarak kendinizden geçmek mi? Bu zavallı ve gülünç halinizle siz, aslında ruhî tababetin ve marazî ruhiyatın konusu olabilirsiniz. Kendisi genç ve güzel bir kadın olduğu halde, ihtiyar, çirkin ve kör bir zenci ile evlenen Amerikalı artist gibi anormal zevk sahipleri dünyada seyrek görülen nesne değildir. Sizinki de kendi içinizde kalsa, Türklüğün aleyhine yönelmese, belki böyle sayılabilir. Fakat Cennet va'di ile gafilleri avlıyor, onların milli duygusunu yıkıyor ve Türklükten ayırıyorsunuz. Araplarla aramızda bir dâva oldu mu, mutlaka Arapları haklı buluyorsunuz. Türk - Arap savaşı olursa, "Din kardeşime silâh çekmem" diyorsunuz.

 

İşte, sizin üstadınızın kimliğini kendi yazısıyla gösterdim. Onun bir Kürt milliyetçisi olduğu apaçık ortaya çıktı. Bu açıklamadan sonra, gerçeği kabul edip de Türklüğe dönerseniz, hoş... Yine eski sapıklıkta inat ederseniz, sizin vicdanınızdan şüphe etmeli...

 

 

Ötüken, 7 Mart 1964, Sayı: 109

 

 

 

  

 

ali oktay

(no login)

195.175.134.191 PKK nın objektifinden Kürt Said February 10 2003, 3:15 PM 

 

SAİDİ KURDİ VE NURCULUK

 

1876 yılında Bitlis'in Hizan kasabasına bağlı Nurs Köyünde dünyaya gelen Said-i Kurdi, 1960 yılında Urfa'da vefat eder.

 

Bütün ömrü üç önemli süreçten geçmiştir; Mutlakiyet(despotluk), Meşrutiyet ve Cumhuriyet. Ancak bu üç dönemde de varolan farklı hükümetlere karşı siyasi muhalif cephede yeralmasıyla birlikte tavrı bir olmuştur.

 

Saidi Kürdi'nin ilk siyasi hayatı Mardin'de bir Osmanlı zabıtına(polis) bir tokat atmasıyla başlar. Daha genç olmasına rağmen işgalci Osmanlı imparatorluğunun Kürdistan'da oluşturmuş olduğu feodal-işbirlikçi, yerel gerici güçlerin dalları olan Ağa-Şeyh-Devlet üçgenini çok erken farketmiş ve Kürdistan'ın sağlıklı bir yapıya kavuşmasını bunlara karşı mücadeleye endeksli olduğu şeklinde formule etmiştir. Ve gerçekten de 1925'te Kürdistan'dan Batı Anadolu'ya sürgün edilene kadarki hayatını bu yerel-işbirlikçi sosyopolitik erklere karşı aktif mücadele içerisinde geçirmiştir. Kürdistan'daki zalim Hamidiye reislerine karşı kavgaları, monark 2. Abdulhamit'ten Kürt ulusal haklarını isteme çabaları ve Kürdistan'daki şeyhlik kurumunu doğru islamiyete yaklaştırma temelinde restore etme çabaları hep bu bağlamda değerlendirilmelidir. Mutlakiyet devrinde (2. Abdulhamit dönemi) yönetimi, yönetimi Kürdistan politikasından dolayı sert eleştirilere tabi tutmuştur. Bu onun birçok kez yakalanıp sürgün edilmesine neden olmuştur.

 

1908'de İttihat-Terakkinin meşrutiyeti ilanıyla Osmanlı imparatorluğu yeni bir döneme giriyordu. Sözümona biraz özgürlükçü, Osmanlı maiyetindeki etnik azınlıkların yönetsel haklarını garanti altına alan bir sloganla ortaya çıkan İttihat-Terakkiyi Saidi Kürdi de kuruluşundan beri Kürtlere bir faydası olur temennisiyle desteklemiştir. Ancak bu kuruluşun içerisindeki siyonist söylemler ve bunu destekleyen kişiler önplana çıkınca, yani gizlediği hedefi ortaya çıkınca Saidi Kürdi bunlarla dayanışmanın bir yanılgı olduğunun farkına vararak sözkonusu desteğini geri çeker. İttihatçılara karşı siyasi muhalif cephede yeralıp tekrar aktif çalışmalarına devam eder. Bu onun 1909'da Divanı Harp mahkemelerinde idamla yargılanmasına neden olsa da ünlü Divanı Harp müdafasını cesurca verdikten sonra "Zalimler için yaşasın Cehennem" sloganını uzun süre yürüyerek atmıştır.Genelde Osmanlı özelde Kürdistan üzerinde İngilizlerin işgalci hedefleri günışığına çıkınca artık İngilizlere karşı amansız bir mücadele başlatır. Bu dönemde kaleme almış olduğu " Hutuwati sitte" (Altı adım) adlı eseri bu paralellikte yazılmıştır. Bu böyle bir aşamaya gelirki İngilizlerin onun hakkında ölüm kararı almalarına neden olur. Ancak potansiyel nufuzu ve olası bir başkaldırıdan çekinip bu kararlarından İngilizler vazgeçmişlerdir.

 

1925'ten sonra Saidi Kürdi'nin tutukluluk, esaret ve işkenceye alınma dönemi başlar.Bu 1960'ta ölümüne kadar devam eder. Zaten kendisininde ifadesiyle "Yeni Said" diye adlandırdığı dönem buradan başlar. Bundan sonra bütün imkansızlıklara rağmen İslam'ın çağdaş yorumu sayılan " Risale-i Nurlar" ı yazmaya başlar. Çok çarpıcıdır ki ölümüne kadar onun düşmanı olan hükümet, onun ölümünde sonra onu sahiplenmeye başlar. Bu Risaleyi Nurların ve misyonunun müthiş bir şekilde dejenere olmasına sebebiyet verir. Bugünkü Nurcuların bir türlü doğrulamayışlarının nedeni de budur. Düşmanın verdiği suyu içtikleri için artık Saidi Kürdi'yi ve onun mücadelesini doğru anlamlandırmaları biraz güçleşiyor. 1949'da kurulan NATO Askeri ittifakına Türkiye'de girmişti. Hala Fransız devriminin etkisi altında olan Avrupa'daki azınlıkların özgürlük girişimlerini bastırmak ve 1917'de Ekim devriminin etkisini durdurmak amacıyla kurulmuştu. Türkiye'de bu ittifaka dahil olduğu için böyle bir stratejinin kendi sınırları dahilinde taktik uygulayıcısı olmak temel ödeviydi. Nurculuğun şimdiye dek devletle cebelleşmemesinin tek sebebi devlet politikasını eleştirmemesi, bilakis desteklemesidir. Dolayısıyla NATO'nun bu bölgede yapmak istediği şeylerin destekçisi olmuştur. Bir siyonist olan Demirel'in bir zamanlar desteğinin belkemiğini Nurcular oluşturuyordu. Yine Sovyetlerin etkisinden yeni yeni kurtulmaya başlayan Türki Cumhuriyetlerde bir anda müthiş bir şekilde temel atıp yayılan Fethullahçılık NATO'nun burada gerçekleştirmek istediği hedefinin bir nebzede olsa prastiyeni olmuştur.

 

Yine bugün özellikle Kürdistan'da Fethullahçılar açmış oldukları yurt, ocak ve pansiyonlarına Kürt gençlerinin ekonomik sıkıntılarını bir koz olarak kullanıp, gençleri bu kurumlarına ucuz bir şekilde kayıtlarını yaptırmaktadırlar. Tek hedefleri Kürt gençlerini küçük bir yaşlarda devletle homojenleşmiş bir yapıya kavuşturmak.

 

Netice olarak Saidi Kürdi ile onun ölümünden sonra oluşan " Nurculuk", hele hele " Fethullahçılık" ı ayırmak gerekiyor. Kürt ulusal haklarının talepçisi ve mücahidi olan Saidi Kürdi ile Türk ırkçısı olan özelde Fethullahçılık genelde Nurculuk arasındaki fark barizdir. Yine Anti-emperyalist olup A.B.D. ve İngiliz merkezli bir dünyaya karşı Ortadoğu Halkları Konfederasyonu' na gitme talepçisi olan Saidi Kürdi ile NATO'nun taktikçileri durumunda olan Nurcu ve Fethullahçılar arasındaki fark çok açıktır.

 

(BAWERİ 12)

 

 

 

  

 

Darwin Amca

(no login)

195.93.64.7 . February 11 2003, 1:54 AM 

 

 

 

 

Tartismaya renk katmasi açisindan, bir baska baslik altindaki tespitimizi evvela bu baslik altina yerlestirelim, demistik ki :

 

Bediüzzaman baslibasina bir fenomendir ! Mütevazi bir köy evinde bir köylü çocugu olarak dogup, içinde yasadigi asra mührünü vurduktan sonra, ismini Avrupa ve Amerika'daki doktora tezlerinde ve kürsülerinde yasatmayi basarabilmis nadide bir dehâdir.

 

Cumhuriyet sonrasi islam davasini sahiplenmeye çalisan irili ufakli bütün topluluklar ve sahislar için o, adeta bir mihenk tasi olmustur. Risalelerin çekim gücü Bediüzzaman'in asi ve gizemli üslubu ile de birlesince, ortaya durdurulmasi imkansiz bir akim çikar :

 

"Kainatta en yüksek hakikat imandir ! Zaman tarikat devri degil, imani kurtarmak vaktidir !"

 

Bu güçlü ve korkusuz ve samimiyetinden süphe olunmayan naralar, Ankara'da Mustafa Kemal'in kulaklarinda adeta bir bomba edasi ile de patlayarak yankilandigindan, Bediüzzaman bizzat bu reis-i cumhur tarafindan Ankara'ya davet edilmis ve kendisine maas, kösk ve makam teklif edilerek, bu muazzam güç ve ilim bir nevi kontrol altina alinmak istemistir. Beyhûde !

 

Bugün Bediüzzaman mucizesi, gün be gün daha da artarak ve güçlenerek, hizini almis bir vaziyette yoluna devam ediyor. Muhalifleri bu ilim ve mantik kasirgasi karsisinda çaresiz. Her zaman oldugu gibi sahsini karalamak ve düzmece iftiralar ile risalelere gölge düsürmek taktigi...

 

Ben, Bediüzzaman ile gençlik devrelerimde tanismak imkani buldum ve 6000 küsür sayfa ile ifade edilen risaleleri zamaninda bizzat tetkik ettim. Herhangi bir cemaat mensubu degilim ve olmadim, salt tarafsiz bir gözle bu zati degerlendirmeye ve analize tabi tutmaya çalistim. Kendisinin samimi olmadigini iddia edebilmek için, bir insanin akil ve muhakeme gücünden yoksun olmasi gerekir ancak !

 

Asagidaki linkte, Bediüzzaman'in bu dünyadan ayrilirken geride biraktigi bütün mal varligini tetkik edebilirsiniz. Kendisinin avukata ihtiyaci olacagini sanmiyorum, bu kisa iletiyi sadece hakikatleri dile getirmek adina aktarmak istedim... Perikles de Bediüzzaman'a ait manidar bir cümleyi aktararak bence yeterli cevabi vermis :

 

"Haksizligi hak bilenlere karsi hak iddia etmek hakka bir nevi hürmetsizliktir !"

 

Ali Oktay beyi plajda plastik kovasi ve oyuncak kürekleri ile basbasa birakalim. Aman dalgalara dikkat ! Ali yazar, Veli bozar, keskin sirke küpüne zarar, laylaylom, laylaylom...

 

slm&slm

 

 

 

  

 

Darwin Amca

(no login)

195.93.64.7 . February 11 2003, 1:56 AM 

 

 

 

(NOT: sayfa duzenini bozdugu icin burada bulunan resim silinmistir. Tekrar yapistirilmak isteniyorsa kucultulerek yapistirilmalidir.

 

oguz)

 

    This message has been edited by oguz.. from IP address 213.243.30.66 on Feb 13, 2003 2:32 AM

 

 

 

 

  

 

ali oktay

(no login)

195.175.134.114 Darwinemmi February 11 2003, 9:36 AM 

 

kaçmaaa,

 

kaçak güreşmekten vaz geç, kurtulamazsın.

 

 

Periklesin topiğinde yazdığım yazıyı görmemezlikten gelemezsin.

 

önce bu yazıyı yanıtla,aynen yapıştırıyorum.

 

 

 

 

Darwin emmi, February 10 2003, 3:36 PM

 

ne o ,bakıyorum Bediiüzzamanın adını duyunca çalmadan oynamaya başladın.lay lay lom....

 

Ali yazar,Velileri görelim...

 

 

 

""Bu güçlü ve korkusuz ve samimiyetinden süphe olunmayan naralar, Ankara'da Mustafa Kemal'in kulaklarinda adeta bir bomba edasi ile de patlayarak yankilandigindan, Bediüzzaman bizzat bu reis-i cumhur tarafindan Ankara'ya davet edilmis ve kendisine maas, kösk ve makam teklif edilerek, bu muazzam güç ve ilim bir nevi kontrol altina alinmak istemistir. Beyhûde !""

 

 

 

yine sallamaya başladın dikkat!

 

seni ciddiye almam için önce bu iddianı kanıtlamalısın.

eğer kanıtlayamazsan seni "forumun palyaçosu" ilan edeceğim.

 

ona göre.

 

 

 

 

 

 

 

 

  

 

ali oktay

(no login)

195.175.134.114 xx February 11 2003, 10:13 AM 

 

Dikat edilirse Kürt Said ile ilgili Türk-islam sentezcilerinin ve bölücülerin görüşlerine yer verdim.Atatürkçülerin görüşlerini yansıtmadım.onlarınki zaten bilinmektedir.

 

 

Darwinemmi Galapagosa giderken yol üstünde Kürt saide de uğramış elini öpmüş.(tabi doğru ise)Kürdün 1960 yılında öldüğünü biliyoruz.daha önce değilde öldüğü yıl görüştüğünü varsaysak ve o yıllarda 20 yaşında olduğunu kabul etsek bu Darwin amcanın en az 60 yaşında olduğu ortaya çıkar.

 

Doğrusu ben hayal kırıklığına uğradım.

Yaptığı şebekliklere bakarak onun yirmili yaşların ilk yarısından olduğunu düşünüyordum.Tahminlerimde kolay kolay yanılmam.demekki kişiliği gelişmemiş biri.60 yaşın oturmuş kişiliğinden çok uzak,ve bilgisizce geçirilmiş altmış yıl.çok yazık.internet soytarılığı için odukça ileri bir yaş.

üstelik te yalancı.yerlere göklere sığdıramadığı bu kürt milliyetçisini kalkıp gidip ziyaret ediyor,6000 küsur sayfalık risalelerini okuyor(anladı mı acaba)ve bu adamın samimiyetinden kuşku duymanın akıl ve muhakeme gücünden yoksun olmak gerektiğini ifade ediyor arkasından da hiçbir cemaate bağlı değilim diyor.oysa kendisinden daha yakından tanıdığım bu cemaat için biçilmiş bir "cübbedir" kendileri.zangocun ipi olamasa da bu dervişin asası olabilirdi pekala.

 

 

 

 

 

  

 

ali oktay

(no login)

195.175.134.114 ya..! hazreti Nursi geldiysen iki kere tıklat.. February 11 2003, 1:31 PM 

 

Muhteremin peygamberliğini ilan ettiği söylenir durulurdu da belegeleyemezdik.

 

işte size hem de kendi kaynaklarından belge;

 

 

 

""Üstad Bediüzzaman'a ait bir madenî mührün olduğunu, muhtelif vesikalarda görüp öğreniyoruz.

Bazı durumlarda, parmak izi veya imza ile birlikte, bu mührü de kullanmıştır.

Mührün üzerinde nelerin yazılı olduğu ise, bizim gibi çoğu kimse için de mûcib-i meraktır.

Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye ile ilgili vesikalarda da dikkat çeken Bediüzzaman'a ait mührün daha vâzıh bir suretini görüp, üzerine kazınmış yazıyı çözdüğünü belirten Van Edremit'ten muhterem Ata Beyaz Hocamız, hususî duâsına da dahil ettiği şekliyle, o mührün üzerinde şu ifadelerin yer aldığını bize beyan ettiler:

 

 

"Mirza, Nuriye, Şâh-ı Merdan, Hazret-i Bediüzzaman"

 

 

Mühürde yazılı Mirza babasının, Nuriye annesinin ismi, Şâh-ı Merdan ünvanı ise, Hz. Ali (kv) için kullanıldığını çoğunuz bilirsiniz.""

 

 

peki "Hazret-i Bediüzzaman" ne oluyor açıklanmamış

 

 

  

 

Ali Oktay

(no login)

195.175.134.114 *** February 11 2003, 1:55 PM 

 

Bu nurcu muhteremlerle dört-beş sene zorunlu (iş ilişkileri nedeni ile) teşrik-i mesaimiz oldu.

 

çok sıkı tartışmalara tutuştuğumuz zamanlara köşeye sıkışınca sarıldıkları bir can simidi vardır.her yerde işe yarar denizde can simidi ,karada air-bag,havada paraşüt niyetine...

 

 

**Aslında gerek Türkiye’de gerekse dünyadaki pek çok siyasî ve içtimai tartışmalar detayda ve teferruattadır ve havanda su dövmektir. Çünkü esas mesele olan Allah’a iman meselesi halledilmemiştir. Dünyadaki karmaşanın esas sebebi budur. ***

 

 

 

Başından beri bu tavır sergilense anlayacağım,ama öyle değil başlangıçta sizi kolay yutulur bir lokma olarak gördüklerinden pastalı börekli "sohbet"e başlarlar ama sonunda bu nakarata mecbur kalırlar.

 

 

köylü kurnazlığına bakarmısınız..Allaha iman meselesi hallolmuş olsa zaten tartışma nedeni de doğal olarak ortadan kalkacaktır.

 

Bu pişkin camaat-ül cühela nın komikliklerini irdelemeye devam edeceğiz.

 

  

 

Ali oktay

(no login)

195.175.134.114 Neden Nur örgütleri February 11 2003, 2:13 PM 

 

Ben kişisel olarak insanların bireysel inançlarını eleştirmeyi yararlı bulmuyorum.tam aksine zararlı buluyorum.Bir insanın inancını acımasızca eleştirirken onun yıllarca doğru bildiği şeylerle bir anda yüzleşmesini beklemek saflıktır.kaldı ki psikolojik olarak vereceği doğal tepki de cabası.Belki de tam aksine bu inanca sarıldıkça sarılacaktır.Toplumda Ateizmin zaten yanlış anlaşılıyor olması ve hakkında henüz birşey bilinmiyor oluşu bu reaksiyonu pekiştrecektir.Sonra ateistlerin kimseyi terbiye etmek gibi bir görevi de yoktur.Kanımca inançlarını sorgulama fırsatı bulamamış insanları inanılmaz paralar ve çabalar harcayarak organize olmuş çıkar çevrelerinin iç yüzlerini ortaya çıkarmak daha yararlı olacaktır.Bu örgütlere sempati duyan gençlerin madem müslüanlar o halde iyidirler mantığı ile yaklaşıp irdeleme gereği duymadıkları bu örgütlerin görünmeyen yüzlerini sergilemek insanların inançlarını rencide etmeden inançlarını sorgulamasalarda bu piyasada işi ticarete dökmüş olan bu örgütlerin gerçek yüzlerini görmeleri bile bu üçkağıtçıların kaynaklarını kurutmak açısından en büyük yararı sağlayacaktır.

 

Bu kadar organize olmuş hemen her dilden propaganda yapan bu din tacirlerini görmezden gelip bir kaç inanırın inancıyla cebelleşmek onları daha fazla bilerken sözü edilen organize olmuş şebekelerin ekmeğine yağ sürecek ve onların kucağına itecektir.

 

 

Benim bu topiği açmamdaki amaç forumda tanıştığım inanırlar içindeki en koşullanmış ve en bilinçsiz kişilerin bu örgütlerin tezgahından geçenler olduğunu saptamamdır.

 

 

 

  

 

ali oktay

(no login)

195.175.134.114 *allame-i cihan bediüzzaman* February 11 2003, 4:16 PM 

 

EVVELA: Bu Ramazan-ı Şerifte Üniversitede ecnebi bir müsteşrik feylesof konferansında Kur'ana itiraz suretinde سَبْعَ سَمَوَاتٍ cümlesini inkâr tarzında dinleyen safdil müslüman gençleri şüpheye sevk etmek ihtimaline binaen Birinci Harb-i Umuminin başında arabi İşârât-ül-İ'caz tefsirinde ve yirmibeş sene evvel Onikinci Lem'ada İkinci Mes'ele-i Mühimme serlevhasiyle, o müsteşrikin inkârına karşı kuvvetli cevabını göstermek lâzım geldi. Tâ çok ayet-i Kur'aniyede bulunan o cümle سَبْعَ سَمَوَاتٍ cümlesine mektepli islâm yavrularının kalblerine bir şüphe, bir vesvese gelmesin.

 

deyip sözüm ona yanıtlamış;

 

 

İşte bu hakikat-ı Kur'aniyeyi yedi kaide ve yedi vecih mana ile gayet muhtasar bir surette isbat edeceğiz.

 

Birinci Kaide: Fennen ve hikmeten sabittir ki: Bu haddi yok feza-yı âlem, nihayetsiz bir boşluk değil belki "esir" dedikleri madde ile doludur.

 

İkincisi Fennen ve aklen, belki müşahedeten sabittir ki: Ecrâm-ı ulviyenin câzibe ve dâfia gibi kanunlarının rabıtası ve ziya ve hararet ve elektrik gibi maddelerdeki kuvvetlerin nâşiri ve nâkili, o fezayı dolduran bir madde mevcuddur. Üçüncüsü: Madde-i esiriyye esir kalmakla beraber sair maddeler gibi muhtelif teşekkülâta ayrı ayrı suretlerde bulunduğu tercübeten sabittir. Evet nasıl ki: Buhar, su buz gibi havâi, mâi câmid üç nevi eşya aynı maddeden oluyor. Öyle de Madde-i esiriyyeden dahi yedi nevi tabakat olmasına hiçbir mani-i akli olmadığı gibi hiçbir itiraza medar olmaz.

 

Dördüncüsü: Ecram-ı ulviyeye dikkat edilse görünüyor ki: O ulvi âlemlerin tabakatında muhalefet var. Meselâ: Nehr-üs-sema ve kehkeşan namiyle mâruf, Türkçe "samanyolu" tâbir olunan bulut şeklindeki daire-i azimenin bulunduğu tabaka, elbette sevâbit yıldızların tabakasına benzemiyor. Güya tabaka-i sevâbit yıldızları, yaz meyveleri gibi yetişmiş, ermişler. Ve o kehkeşandaki bulut şeklinde görülen hadsiz yıldızlar ise, yeniden yeniye çıkıp ermeye başlıyorlar. Tabaka-i sevâbit dahi, sadık bir hads ile Manzûme-i Şem

 

(Sh: N-111)

 

siyyenin tabakasına muhalefeti görünüyor. Ve hâkeza yedi münzûmat ve yedi tabaka, birbirine muhalif bulunması, his ve hads ile derk olunur.

 

Beşincisi: Hadsen ve hissen ve istikrâen ve tecrübeten sabit olmuştur ki: Bir maddede tanzim ve teşkil düşse ve o maddeden başka masnûat yapılsa, elbette muhtelif tabaka ve şekillerde olur. Meselâ: Elmas madeninde teşkilât başladığı vakit, o maddeden hem remad yani hem kül, hem kömür, hem elmas nevileri tevellüd ediyor. Hem meselâ: Ateş, teşekküle başladığı vakit; hem alev, hem duman, hem kor tabakalarına ayrılıyor. Hem meselâ: Müvellid-ül-mâ, müvelid-ül-humuza ile mezcedildiği vakit, o mezcden hem su, hem buz, hem buhar gibi tabakalar teşekkül ediyor. Demek anlaşılıyor ki, bir madde-i vâhidde teşkilât düşse, tabakata ayrılıyor. Öyle ise: Madde-i esiriyede Kudret-i Fâtıra teşkilâta başladığı için, elbette ayrı ayrı tabaka olarak فَسَوَّيهُنَّ سَبْعَ سَمَوَاتٍ sırriyle yedi-nevi semavatı ondan halketmiştir.

 

Altıncısı: Şu mezkûr emâreler, bizzarûre semavatın hem vücuduna, hem taaddüdüne delâlet ederler. Madem kat'iyyen semavat müteaddittir ve muhbir-i sâdık, Kur'an-ı Mu'ciz-ül-Beyanın lisaniyle yedidir der; elbette yedidir.

 

Yedincisi: Yedi, yetmiş, yedi yüz gibi tabirat, üslûb-u arabide kesreti ifade ettiği için, o külli yedi tabaka çok kesretli tabakaları havı olabilir.

 

 

 

şimdi çok kısa olarak özetlersek bu haddini bilmez allame-i cihan Bediüzzaman kara cahili diyorki;

 

yabancı bir filozof kuranda geçen gök yüzünün yedi kat olduğu şeklindeki ifadeyi inkar ederek "saftirik" imam-hatipli öğrencilerin içlerine kuşku düşürmüş,kendileri ise gayet bir bilimsel açıklamayla bu filozofun ağzının payını vermiş.

 

ne demiş?;

bilimsel olarak kanıtlanmış ki sonsuz sandığımız uzay "esir" denilen bir madde ile dolu yani bir anlamda sınırlıymış. bu "esir" kavramı bırakılalı neredyse üç yüz yıl oluyor bizim acemi alim hala Aristo felsefesine takılı kalmış.

 

bilimsel olarak,aklen ve "belki"gözlemle saptanmış ki(bir şey anladıysam ateistsavar olayım)ısı,ışık ve elektrik gibi maddelerdeki(?) kuvvetlerin (bu arada ısının ve elekrtiğin hatta ışığın bir madde olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz) daha fazla dayanamıyacağım midem bulandı...geri kalanını siz okuyun.

 

bu karacahile bir insanın itimat edip inanması için ondan kaç kat daha cahil olması gerektiğini varın siz anlayın.

 

  

 

ali oktay

(no login)

195.175.135.203 evlenmek yasak February 11 2003, 7:10 PM 

 

Nur cemaati öğrencilerine neden evlenmemelerini telkin ediyor.

 

Cemaat bu bilinen gerçeği her ne kadar kabul etmese de bu gerçeği ben bizzat tanıdığım nurculardan tanığım.

 

Bu tanıdıklarımın büyük bölümü otuzunu aştığı halde hiçbiri evlenmemiş ve evlenmeye de pek istekli değiller.üstelik çok garip bir rastlantı ki bu bekar cemaat üyelerinin neredeyse tamamı işi gücü olan esnaf ve iyi para kazanan esnaf.bunun bir rastlantı oamıyacağını onlara kaç kez söyleyip yokladığım halde hep geçiştirdiler.ama benim bu çarkın dönmesiiçin oldukça ciddi paralara gerek olduğunu anlamam uzun sürmedi.kentin üniversitelerin yoğun olduğu yada üniversitelere yakın olan kozmopolit bölgelerinde yeğlenen bu evlerin kiraları genel giderleri ,içindeki üniversite öğrencilerinin giderleri masrafları işte bu bekar üyelerce karşılanmaktadır.evlenen bir cemaat üyesinin evlilik sorumluluklarını aşıp bu yardımlarda bulunması kuşkulu olacağından bu gençlerin evlenmeleri bilinçli olarak engellenerek sağmal inek konumuna getirilmeleri gerçekten hüzün vericidir.salt parasl olmayıp evli birinin bu organizasyon içinde istenilen rolü oynaması zorlaşacağından bu gönüllü kölelerin evlenip cemaattan uzaklaşmaları engellenmektedir.Bu insanları evlilikten soğutmak için kullandıkları en önemli argüman ise kadının lanetli ve her kötülüğün sebebidir şeklindeki dinsel yanlışlardır.İstanbul kapalı çarşıda çok ünlü bir sarraf olan bir tanıdığım(bekar)çoğunlukla bayan olan müşterileri ile tokalaşmak durumunda kalmamak için sağ eline göstermelik bir ortopedik alçı yaptırmış ve yıllardır bu alçıyı birkaç ayda bir yenileyerek sakat rolüne devam etmektedir.ben bu şahsı tanıdığımda geçmiş olsun dediğimde bir rahatsızlık olduğunu söylemiş ama aradan geçen sekiz aydan sonra durum değişmeyince kardeşi kulağıma fısıldamak zorunda kalmıştı.işte böylesine psikopatlaştırılan bu insanlar inanılmaz öz verilerle bu dinci şebekeyi finanse etmektedirler.Tuhafiyecilik yapan başka bir tanıdığım bekar genç ise işi gücü kadınlara külot sütyen satmak olduğu halde evlenmekten men edilmiş ve her gün yüzyüze olduğu bu cinsten soyutlanmıştır.bu çocuğun bir gün dekolte kıyafette alışveriş yapan Rus müşterilerden etkilenip neredeyse baygınlık geçirdiğine tanık oldum.Cemaat kıskacına alıp bu yaşam tarzını reva gören cemaat yöneticilerinin en üst makamındaki Mehmet Kutluların kızının bir eroin seansında yüksek dozda eroin komasından sonra ölmüş olması ise düşündürücüdür.

 

 

  

 

ali oktay

(no login)

195.175.135.203 allame-i cihandan inciler February 11 2003, 9:52 PM 

 

erzincan depremi

 

 

 

Yedinci Sual: Bu hâdise-i arziyye, bu memleketin ahâli-i İslâmiyesine bakması ve onları hedef etmesi, ne ile anlaşılıyor ve neden Erzincan ve İzmir taraflarına daha ziyade ilişiyor?

 

Elcevab: Bu hâdise, hem şiddetli kışta, hem karanlıklı gecede, hem dehşetli soğukta, hem Ramazanın hürmetini tutmayan bu memlekete mahsus olması; hem tahribatından intibaha gelmediklerinden, hafifçe gafilleri uyandırmak için, o zelzelenin devam etmesi gibi çok emârelerin delâletiyle bu hâdise ehl-i îmanı hedef edip, onlara bakıp namaza ve niyaza uyandırmak için sarsıyor ve kendisi de titriyor. Bîçâre Erzincan gibi yerlerde daha ziyade sarsmasının iki vechi var:

 

Biri: Hatâları az olmak cihetiyle temizlemek için tâcil edildi.

 

İkincisi: O gibi yerlerde kuvvetli ve hakikatlı îmân muhafızları ve İslâmiyet hâmileri az veya tam mâğlub olmak fırsatıyla, ehl-i zındıkanın orada tesirli bir merkez-i faaliyet tesisleri cihetiyle en evvel oraları tokatladı, ihtimali var.

 

 

şimdi anladınızmı depremin hikmetini?

 

 

ey Erzincanlı müselmanlar!

 

 

allah sizi namaza kaldırmak için deprem yapıyor yahu kalksanıza ölüm uykusuna mı daldınız bu ne uykudur uyanııın

 

 

 

 

  

 

ali oktay

(no login)

195.175.135.203 ey nur talebeleri February 11 2003, 9:58 PM 

 

bu kadar saf bu kadar eşşek olamazsınız.

 

bunda bir bit yeniği var.

bunu açıklamalısınız.

 

bukadar masraf bu kadar zaman harcayarak emek verdiğiniz bu siteler

bu saçmalıklar üzerine bina edilemez!

 

bu çağ dışı zırvalara inanabileceğinizi düşünemiyorum.

 

koskoca tanrının bir yörenin insanlarını namaza kaldırmak için deprem icat edeceğine inanamazsınız.

 

et afyon yutmuş ahali

geldiyseniz tıklayın.

 

  

 

ali oktay

(no login)

195.175.135.203 nükleer fizikci Bediüzpalavra February 11 2003, 10:32 PM 

 

Altıncı Sual: Zelzele, küre-i arzın içinde inkılâbat-ı mâdeniyenin neticesi olduğunu ehl-i gaflet işaa edip, âdeta tesadüfî ve tabiî ve maksadsız bir hâdise nazarıyla bakarlar. Bu hâdisenin mânevî esbabını ve neticelerini görmüyorlar; tâ ki intibaha gelsinler. Bunların istinad ettiği maddenin bir hakikatı var mıdır?

 

Elcevab: Dalâletten başka hiçbir hakikatı yoktur. Çünki her sene elli milyondan ziyade münakkaş, muntâzam gömlekleri giyen ve değiştiren küre-i arzın üstünde binler envâ'ın birtek nev'i olan, meselâ sinek taifesinden hadsiz efradından birtek ferdin yüzer a'zâsından birtek uzvu olan kanadının kasd ve irade ve meşiet ve hikmet cilvesine mazhariyeti ve ona lâkayd kalmaması ve başıboş bırakmaması gösteriyor ki, değil hadsiz zîşuurun beşiği ve anası ve mercii ve hamisi olan koca küre-i arzın ehemmiyetli ef'al ve ahvâli belki hiçbir şeyi, -cüz'î olsun küllî olsun- irade ve ihtiyar ve kasd-ı İlahî hâricinde olmaz. Fakat Kadîr-i Mutlak hikmetinin muktezasıyla zâhir esbabı tasarrufâtına perde ediyor. Zelzeleyi irade ettiği vakit, bâzan da bir madeni harekete emredip, ateşlendiriyor. Haydi mâdenî inkılâbât dahi olsa, yine emir ve hikmet-i İlâhî ile olur; başka olamaz. Meselâ: Bir adam bir tüfek ile birisini vurdu. Vuran adama hiç bakılmasa, yalnız fişekteki barutun ateş alması noktasına hasr-ı nazar edip, bîçare maktûlün büsbütün hukukunu zayi' etmek; ne derece belâhet ve divâneliktir. Aynen öyle de: Kadîr-i Zülcelâl'in müsahhar bir memuru, belki bir gemisi, bir tayya-

 

sh: » (S: 181)

 

resi olan Küre-i arzın içinde bulunan ve hikmet ve irâde ile iddihar edilen bir bombayı, ehl-i gaflet ve tuğyânı uyandırmak için "ateşlendir" diye olan emr-i Rabbânîyi unutmak ve tabiata sapmak, hamakatın en eşneidir.

 

Altıncı Sualin Tetimmesi ve Hâşiyesi: Ehl-i dalâlet ve ilhad, mesleklerini muhâfaza ve ehl-i îmânın intibahlarına mukabele ve mümânâat etmek için, o derece garib bir temerrüd ve acîb bir hamakat gösteriyorlar ki, insanı insâniyetten pişman eder. Meselâ: Bu âhirde beşerin bir derece umumiyet şeklini alan zulümlü, zulümatlı isyânından, kâinat ve anâsır-ı külliye kızdıklarından ve Hâlık-ı Arz ve Semâvat dahi, değil hususî bir rubûbiyet, belki bütün kâinatın, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâkimi haysiyetiyle, küllî ve geniş bir tecelli ile kâinatın heyet-i mecmuasında ve rubûbiyetin daire-i külliyesinde nev'-i insanı uyandırmak ve dehşetli tuğyanından vazgeçirmek ve tanımak istemedikleri kâinat sultanını tanıttırmak için emsalsiz, kesilmeyen bir su, hava ve elektrikten; zelzeleyi, fırtınayı ve harb-i umumî gibi umumî ve dehşetli âfâtı nev'-i insanın yüzüne çarparak onunla hikmetini, kudretini, adâletini, kayyumiyetini, irâdesini ve hâkimiyetini pek zâhir bir Sûrette gösterdiği halde; insan Sûretinde bir kısım ahmak şeytanlar ise, o küllî işârât-ı Rabbâniyyeye ve terbiye-i İlâhiyyeye karşı eblehane bir temerrüd ile mukabele edip diyorlar ki: "Tabiattır; bir mâdenin patlamasıdır, tesadüfîdir. Güneşin harareti elektrikle çarpmasıdır ki, Amerika'da beş saat bütün makinaları durdurmuş ve Kastamonu vilâyeti cevvinde ve havasında semâyı kızartmış, yangın Sûretini vermiş" diye mânâsız hezeyanlar ediyorlar. Dalâletten gelen hadsiz bir cehâlet ve zındıkadan neş'et eden çirkin bir temerrüd sebebiyle bilmiyorlar ki: Esbab yalnız birer bahanedirler, birer perdedirler. Dağ gibi bir çam ağacının cihazatını dokumak ve yetiştirmek için bir köy kadar yüz fabrika ve tezgâh yerine küçücük çekirdeği gösterir: "İşte bu ağaç bundan çıkmış" diye Sâniinin o çamdaki gösterdiği bin mu'cizâtı inkâr eder misillü Bâzı zâhirî sebebleri irae eder. Hâlık'ın ihtiyar ve hikmet ile işlenen pek büyük bir fiil-i Rubûbiyetini hiçe indirir. Bâzan gâyet derin ve bilinmez ve çok ehemmiyetli, bin cihette de hikmeti olan bir hakikata fennî bir nam takar. Güya o nam ile mahiyeti anlaşıldı, âdileşti, hikmetsiz, mânâsız kaldı.

 

 

şimdi elime iyice düştünüz sizi gidi düzenbazlar,sizi dünyaya rezil edicem.bu zırvaları dünyaya pasteliycem

 

 

maskaralığa bakarmısınız.

 

herif bir soru sordu soracağına bin pişman oldu.

 

vereceği yanıt,

kasd-ı ilahi haricinde olmaz (tanrının isteği dışında olmaz)

böyle demiyor lafı tumturaklı sözlerle eviriyor çeviriyor geveliyor gevişgetiriyor,sivrisinek taifesinin kanadından ,cilvesinden,ahvalinden dem vurup sonunda kasd-ı ilahi haricinde olmaz diyor.

 

bizim avanak ta lafın sonunu beklerken daha başta mest oluyor tümcenin başı ile sonunun irtibatını koparıp

sen haklısın hoca efendi derken aslında sorduğu soruyu bile unutmuş oluyor.

 

elli sene sonra da kalkıp bu deli saçmalarını CD yapıp millete kakalıyorlar.

sizin aklınıza şaşarım ben.bu eşek beyni yemiş kara yobazın zırvalarını matahmış gibi internet pazarlarında pazarlayan sanal işportacılar sizi.

 

daha bir ağacın tohumuna bile akıl sır erdirememiş bir gerzeği allayıp pullayıp pazarlarsınız ha.

 

  

 

ali oktay

(no login)

195.175.135.203 NURSUZLAR February 11 2003, 10:45 PM 

 

neredesiniz HODRİ METDAN

 

  

 

HACI

(no login)

66.30.227.242 NURSUZ NURCULAR BIR SURE ICIN KAYBOLDULAR.. February 12 2003, 1:18 AM 

 

Sevgili Ali Oktay;

Sen bu iletilerinin insani dehset icinde biraktiginin farkinda misin?

Bu korkunc ve inanmasi guc gercekler karsisinda Nurcularin sana nasil bir yanit vermesini bekliyorsun?..

Onlar Musluman'larin her zaman yaptigini yapacaklardir..

Sana ve iletilerine tepki gostermeyeceklerdir..

Bir sure sonra konu durulacak, sen yorulacak ve usanacak, sorunlar tukenip, yok olacaklardir..

Musluman'larin en buyuk silahi sukuttur..

Seslerini keserler, beklerler veya ortaliktan bir sure icin kaybolurlar...

Sonra birden sahneye gelip, hic bir sey degismemis gibi, biraktiklari yerden tekrar baslarlar..

Bu hep boyle olmustur ve boyle olmaya devam edecektir.

Bol sanslar..

Bagirip, cagirdiklarin yanina kar kalacaktir..

Ama bunlar senin durdurmasin.. Elimizde baska silah yok.... Devam et lutfen.. Eline saglik.. Okuyan okuyor ve feyz aliyordur.. Eminim..

 

  

 

Darwin Amca

(no login)

195.93.64.7 . February 12 2003, 2:11 AM 

 

 

 

 

Yahu Darwin amca dediysek, Darwin dede demedik yâ ! Darwin amca, önemli olanin kafa gençligi oldugunu bilir ve yasiyla ilgili komplekslere girmez... O, her yastan ve her kafadan insan ile iletisim kurabilecegine inanir, mühim olan da zaten budur.

 

Hayatimda en çok arzu ettigim seylerden bir tanesi de, asra damgasini vurmus bu orjinal insan ile tanisabilmekti, kader, nasibimiz degilmis. Fakat Bediüzzaman ile tanismak için kendisini görmek gerekmez, risaleler bu konuda yeterlidir.

 

Ben hiçbir cemaate girmedim derken, bir hakikati dile getirmistim. Buna kimseyi inandiracak degilim, ancak islam davasini kendi davasindan ayri görmeyenler için, Bediüzzaman gibi alimleri görmezden gelebilmek mümkün degildir. Zira onlar hep ön saflarda yer almislar ve en büyük tehlikeleri zamaninda gögüsleyerek geriye büyük bir miras birakmislar.

 

Ateistlerin üflemekle bu maneviyat güneslerini söndürebilmesi olasi degil. Turan Dursun da nurculuk aleyhine kitap yazanlardan ve Bediüzzaman’a bu vesileyle iftira atanlardandir... Oysa nurculuk ve nurcular bir yana; Bediüzzaman Said Nursi bir yana...

 

Ben bütün bunlari, Ali Oktay muhterem kendi kendisine konusmasin ve yanlis yunlus ifadelerle kafalari bulandirmasin diye söylüyorum. Bediüzzaman’in hayati, belgeler ve sahitler ile risaleler ve yüzlerce kitap ve WEB üzerinde sabit olmak ile birlikte, dileyen meclis tutanak ve arsivlerinden de bazi bilgilere ulasabilir.

 

Ben örnegin Ali Oktay’a biraz farkli görüsleri de hazmedebilmesi açisindan, konuyla ilgili olarak Vural yayinciliktan çikmis ve arastirmaci-gazeteci Burhan Bozgeyik’e ait “Kim Cumhuriyetçi; Bediüzzaman mi, yoksa Mustafa Kemal mi ?” isimli kitabi öneriyorum. Sahaflardan veyahut Cagaloglundaki yayinevi subesinden temin edebilir... Simdilik bu kadar...

 

 

 

 

 

  

 

ali oktay

(no login)

195.175.134.94 Darwindede February 12 2003, 10:43 AM 

 

Yaşınıza bir şey dediğim yok "allah"uzun ömür ve akıl sağlığı versin.ama beni gerçekten şaşırttınız.

akıl sağlığının hikmetini umarım kavramışsınızdır.

sağlıklı sorgulayıcı bir akıl, gelişigüzel pastelenen yazıları bir portakal gibi dilimleyip blenderden geçirmekte ve posayla vitamini birbirinden ayırmaktadır.etrafa cömertçe dağıttığınız muzlardan bir kısmını torun ve toparlaklara ayırmanız vitamin eksikliğinizi bir nebze olsun giderecek sizi akıl yaşınıza bir katkısı olmasa da akıl sağlığınıza kavuşturacaktır.içine yarm bardak ta ılık süt katarsanız deliksiz bir uyku geçirmenize yardımcı olacaktır.

 

Düşünsel alandaki hezimetlerinizden sonra bir de sizi deşifre ettiğimize göre sanal canabazlığı(yaşınıza hürmeten soytarı demiyeceğim)nereye kadar sürdüreceğiniz efkar-ı umumi için mucib-i meraktır.

şu Bediüzzaman nelere kadir dilimi bile etkiledi.

 

 

Darwindede yiğidi öldür ama hakkını yeme,

 

Şimdi sen Bediüzşaklabana iftira mı attığımı söylüyorsun?

 

çok ayıp çook

 

Arapça marapça eski Türkçe demeden orijinalini iletip meali üzerinde konuşmuyormuyuz?

eğer bu iftira ise senin yaptığının karşılığını bulmakta güçlük çekiyorum.

 

Ha ayrıca burada elli sene önce vefat etmiş ve yüzbinlerce kişinin sevgisini kazanmış bir insanı otopsi masasına yüzüstü yatırarak cesedi üzerinde orgazma vardığım falan yok estağfurullah,Allah korusun.

 

İnan bu mümtaz şahsiyeti tanımayı çok isterdim doğrusu

 

bu hipnoz etkisindeki keskin zekası karşısında şapkamı çıkarmakla kalmıyor onu siperliğinden başlayarak yiyorum bile.

 

Doktor demeden ,mühendis demeden avukat demeden kabzımal demeden siyasetçi demeden bilumum meslek erbabını önünde secdeye yatırıp,hemoroid ameliyesi pozisyonunda neştersiz ve de narkozsuz hatta athrophinesiz ve hatta potasyumsulfatsız beyin amaliyesi yaparak beyin hücrelerindeki spinslerin uzantılarını teker teker kesip ve üstelik bu mucize-i ameliyeyi ekartör ve endoskopi kullanmaksızın dikişsiz olarak bitirip bunca ademi, hayat-ı nebatiyeye gark eden bu mümtaz opr.nörologa hayran olmamak kabilmidir.?

 

Ali oktay kendi kendine konuşmez,mutlak bir muhatap bulur onları oltaya getirmekte ustadır.ilk yemi kapmakla bunu kanıtlamış bulunuyorsunuz Darwindede.

 

Ayrıca ali oktay bunu şan şöhret için değil "allah"için yapmaktadır.saf inanırların allahlarının kimlerin tekelinde olduğunu ve o tek elle oyuncak yaparken diğer elleri ile ne dolaplar çevirdiklerini sergileyerek kazanacağı sevapları da THK'a bağışlayacağını ilan eder.

 

 

Sevgili dedeciğim,ali oktay farlı görüşleri her zaman okur.okuyacağı kitapları da nereden bulacağını iyi biir.sahaflara gitmeye gerek yoktur.kitaplarını gende D&R ve Dost kitapevinden alır ki bu kitapçılar her görüşten kitap satarlar.bizler sizin gibi sahaflara yada Hacıbayram a koşullanmış değilizdir.

 

işi demagojiye getirip sorduğum soruları gürültüye getirmeye çalışmanız boşunadır.üzerinden iki gün geçmeden sorduğum soruyu unutacak kadar belleksiz sanıyorsan aldandığını anımsatırım.

 

Yaşınıza rağmen beyinsel zindelik iddianızı delikanlılıkla da desteklerseniz iyi olur kanısındayım.

 

 

Bediüzhokkabazın Atatürk tarafından maaşa bağlanıp konut tahsis edildiği savınızı kanıtlamanızı bekliyorum kitap adresi değil.

 

 

  

 

ali oktay

(no login)

195.175.134.94 sevgili Hacı February 12 2003, 11:17 AM 

 

Bu taifenin taktiklerini bilmez olurmuyum.

Bu tür girişimlerin ardından hemen aralarında haberleşerek bu dizileri sesiz ve derinden izlerler hatta sakinleştirici bile aldıkları rivayet edilir.sizin bıkıp vaz geçmenizi beklerler.bunlara öğretilen öğretilerin başında "sabır" gelir.

 

Hiç böyle bir beklentim yok.burada Bediüzhokkabazın tartışılmasını amacı ile yazmıyorum.çünki tartışacak bir neden yok.adamcağız diyeceğini demiş göçmüş gitmiş.yazdıkları orta yerde duruyor.üstelik Atatürkün nutkundan daha kolay ulaşmak.kim neyi inkar edecek.Herkes Darwindede değil ki göz göre göre inkar etsin,iftira desin.yirmi satır yazıya karşılık bir satır yorum bile yapmıyorum.gerek yok ki zaten çelişkiler ortada ayağınızın altına alıp bir de izmarit gibi ezmenin kime yararı olabilir.herkes okusun görsün istiyorum bu NUR damlaları diye kakalanan zırvaları.evet zırvaları.bu kelimeyi kullanırken hep vicdani kaygılar taşımışımdır karşımdakini kırıyorum diye.ama üzerine basa basa söylüyorum bunlar ZIRVALARDIR.SAÇMALIKLAR;AKILSIZLIKLARDIR.kimse sizden tanrı inancından vaz geçmenizi istememektedir.aklnızı kullanmanızı bunların çağ dışı yalanlardan ibaret ZIRVALAR olduğunu artık görmeniz gerekmektedir.size Ağdalı bir dille kakalanmaya çalışılan bu peygamber bozuntusu söylemlerin bir aldatmaca ve kelime oyunlarından ibaret kof tümceler dizgesi olduğu yaldızlanmış kitapçıkların içindeki bu üç kuruş etmez tumturaklı zırvaların NUR damlası olmayıp aslında KAN ve İRİN damlaları olduğu gerçeği ile yüzyüze gelerek devekuşu pozisyonundan doğal ve sağlıklı bir insan durumuna dönmeniz istenmektedir.Toplumsal barış olmaksızın toplumsal kalkınmanın olamıyacağı gerçeğini görüp toplum arasında bölünmüşlük ve dışlanmışlık nedeni olan bu nifak ve kötülük şebekelerinin beyninizi bir meyve kurdu gibi içten içe kemirmesine üstelikte üstüne üstlük cep harçlıklarınızı da buralara aktararak paranız ile rezil olmanıza son verin artık.Dünya ile bağlarınızı kopararak beyninizde oluşan defekti bu tür zırvalarla doldurma kurnazlığına izin vermeyin.Yaşamı anlamlı kılan eylemlerden elinizi ayağınızı çekip bir rahip kadar bile yaşamla ilişki kurmadan bu dünyadan göçüp gidecek ama çamura saplanmış havuç olmaktan kurtulamayacaksınız.sevgisiz,aşksız eğlencesiz deşarjsız geçirdiğiniz bu ömürde ceset soğukluğundaki suratlarınızla kendinize eziyet etmektense otuzbir çekmeyi yeğleyerek hiç olmazsa böbrek üstü bezlerinizi çalıştırır ve bilek kaslarınızı geliştirirsiniz diyorum.ve bir çuval inciri berbat ediyorum.sevgili Hacı.

 

daha ne diyebilirim ey ahmaklar!

 

  

 

oguz

(no login)

213.243.30.66 Sevgili Ali Oktay February 12 2003, 4:03 PM 

 

 

Eline diline saglik... Cok yararli bir calisma...

 

Bu ahlaksiz sahtekar hakkinda hemen her seyi anlatmissin.

 

Tesekkurler...

 

(Bir seyler ilave etmeyi dusunuyordum ama hemen hemen geriye hic bir sey birakmamissin...)

 

  

 

ali oktay

(no login)

195.175.134.254 sevgili oğuzcuğum February 12 2003, 8:12 PM 

 

sağol.

bunlarla kedinin fare ile oynadığı gibi oynarım evel allah.

ipliklerini işportaya döküp ne alırsan bedava diyeceğim.

 

onlarsa bokunu gözlerden saklamaya çalışan sokak kedisi gibi siteyi hacklemeye çalışacaklar.lütfen gerekli önlemleri alın.

 

üstelik bu topiği sonuna kadar sürdüreceğim.zaten eleştirdiğim yazıların orjinallerini inkar etmesinler diye copy yaptım.bunları cümle aleme postalayacağım.

yeter milleti keriz yerine koydukları.

 

sevgilerimle.

 

  

 

HACI

(Premier Login hacihaci)

66.30.227.242 NURCULUKLA ILGILI GENIS BILGI EDINMEK ISTEYENLERE... February 13 2003, 5:05 PM 

 

Hemen her inanc ve dogma gibi Nurculuk da, ahlaksiz, degersiz, bir sahtekarin bizlere biraktigi sapkin bir mirasdir. Bazi ahlaksizlar bir tur olumsuzluge, geride biraktiklari bu sefil miraslarda kavusurlar ve daha da ilginci, giderek yuceltilerek, efsanelestirilirler..

Saidi Nursi bunlardan biridir. Ne ilkidir, ne de sonuncusu olacaktir.. Ilerde daha cok hizir, efsanevi yazar ve manuplator dogup olecek, yatirlarina tapilacak ve adak adanilacaktir...

 

Saidi Nursi icin Almanya'daki Turk'lerin ozel bir web sayfasi var.. Resimleri, etkinlikleri, cesitli yayinlari ve linkleri ile birilikte.

 

http://www.nurculuk.com

 

Haberiniz olsun istedim..

 

Haci...

 

 

 

 

  

 

ali oktay

(no login)

195.175.134.36 Bediüzmanyak gençliğe oyunu bile çok görüyor. February 13 2003, 8:57 PM 

 

Gençlik Rehberi'nde izahı bulunan ibretli bir hâdisenin hülâsası şudur:

 

 

 

Bir zaman, Eskişehir hapishanesinin penceresinde, bir cumhuriyet bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raks ediyorlardı. Birden mânevi bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki: O elli- altmış kızlardan ve talebelerden kırk-ellisi kabirde toprak oluyorlar, azab çekiyorlar. Ve on tanesi; yetmiş-seksen yaşında, çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden, sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar. Kat'i müşahede ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım. Hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler, geldiler , sordular. Ben dedim: Şimdi beni kendi hâlime bırakınız, gidiniz.

 

Evet gördüğüm hakikatdır; hayâl değil. Nasılki bu yaz ve güzün âhiri kıştır. Öyle de: Gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah kışıdır. Geçmiş zamanın elli sene evvelki hâdisatı sinema ile hâl-i hâzırda gösterildiği gibi, gelecek zamanın elli sene sonraki istikbal hâdisatını gösteren bir sinema bulunsa, ehl-i dalâlet ve sefâhetin elli-altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilse idi, şimdiki güldüklerine ve gayr-i meşrû keyiflerine nefretler ve teellümlerle ağlayacaklardı.**

 

 

 

 

Bu aklını yitirmiş sapık ihtitar bir lisenin bahçesinde oynayan kız çocuklarının oyun oynamalarını bunlara çok görmekte ve bu oyundan "gayrı meşru keyif" diye sözedebilmektedir.bu örümceklenmiş aşağılık beyin aslında Cumhuriyet kızlarının okula gidip özgürleşen beyinlerini hazmedememektedir.kendisi daha önce saplanmış oduğu balçığa def edilmiş ama Cumhuriyet kızları rakslarına hala devam etmektedirler.hatta bu ilde(Eskişehir)açılan Türkiyenin en kalabalık üniversitelerinden olan Anadolu üniversitesinde okuyan on binlerce Özgür Cumhuriyet kızları şimdi bu kokuşmuş alçağın adını bile duymamış olarak rakslarına üniversite kampusunda erkek arkadaşları ile kol kola devam etmektedirler.

 

oyun dedikte aklıma geldi

 

ünlü osmanlı şairi Eşref'ten bir dörtlük

 

 

Ben s..imle oynarım,çünkü babam da oynamış,

çıkmadım meydana ben cennetteki Tüba gibi,

Belki etmezdi bu eğlence babamdan intikal,

Ben de doğsaydım n'olurdu Hazret-i İsa gibi!

 

 

 

  

 

HACI

(no login)

66.30.227.242 BEDIÜZZAMAN’DAN FIKHÎ TESBITLER February 13 2003, 9:16 PM 

 

Nursuz Nurcularin Nurculuk sitesinden adapte edilmistir.. Bu son derece onemli konularin butun Musluman'larca bilinmesinde yarar oldugu icin, Haci bu sorulari burada da yayimlamaya karar verdi. Arada bir iki yorum yapabilir. Aslinda coguna Haci'nin yorumu olmadan da gulebilirsiniz, pardon inanabilirsiniz..

 

------------------------------------

Risâle-i Nur’da fikhî meseleler

 

Kur’ân’in asrimiza bakan yönünü, Risâle-i Nur Külliyati adi altinda izah ve tefsir eden Bediüzzaman Said Nursî, yüz otuz risâleye ulasan adi geçen külliyatin muhtelif yerlerinde degisik fikhî konulara temas etmis, bu konuda sorulan sorulara cevap vermistir. Asagiya aldigimiz soru ve cevaplar, belli bir sira takip edilmeden külliyatin degisik yerlerinden seçilmistir.

 

 

Helâl ve haram olan sesler.. Cok onemli bir konudur.

 

Suâl: Hangi sesler helâldir?

 

Cevap: Seriatta bazi savtlar helâl, bazilari da haram kilinmistir. Evet ulvî hüzünleri, Rabbanî asklari îras eden (hatirlatan) sesler helâldir. Yetîmâne hüzünleri, nefsanî seheviyâti (nefsî arzulari) tahrik eden sesler haramdir. Seriatin tayin etmedigi kisim ise, senin ruhuna, vicdanina yaptigi te’sire göre hüküm alir.

 

Haci'dan not;

Bu durumda cinsi birlesme sirasinda Musluman kadinlar orgazm olurlarken bunu hic ses cikarmadan yapmalari ve belli etmemeleri gerekmektedir.. Oh, ah, vah gibi sesler haramdir.. Onlarin yerine helal sesler cikarabilirler, degil mi? Zevkten dort kose olurlarken, oooooooooohhhhhhhh, aaaahhh diyeceklerine, son hece uzerinde iyice durarak, uzun bir bismillah cekebilirler. Bismillahin son iki kelimesini aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaahhhhhhhhhhh seklinde telafuz edebilirler.. Ya da ne bileyim.. Ya Allah diyebilirler.. Hem gunaha girmemis olurlar, hem de sevap islerler..

 

(Isârâtü’l-I’câz, s. 72.)

 

Küfrün bölümleri

 

Suâl: Küfür, cehildir. Halbuki kâfirler, Hazret-i Muhammed’i (asm) evlâtlari kadar taniyorlardi.

 

Cevap: Küfür iki kisimdir. Bir kismi, bilmedigi için inkâr eder; ikincisi, bildigi halde inkâr eder. Bu da, birkaç sûbedir. Birincisi, bilir, lâkin kabul etmez. Ikincisi, yakîni (bilgisi) var, lâkin itikadi yoktur. Üçüncüsü, tasdiki var, lâkin vicdanî iz’âni (vicdanen özümsemesi) yoktur.

 

Haci'dan not; Bir de kufrun ucuncu kismi vardir ve ateistler tarafindan pratik edilir..

Bediuzzaman'in dedigi gibi;

Bir kismi bilmedigi icin inkar eder..

Bir kismi bildigi halde inkar eder..

Bir kismi da ki bunlar ateistlerdir, bildigi icin inkar eder.. keh keh keh.

 

(Isârâtü’l-I’câz, s. 68)

 

Seytanin kalbinde marifet var midir?

 

Suâl: Seytanin kalbinde marifet var midir?

 

Cevap: Yoktur. Çünkü, san’at-i fitriyesi (yaratilisi) iktizasinca, kalbi daima idlâl (dalâlete sevk) ile telkin için, fikri, daima küfrü tasavvur etmekle mesgul oldugundan, kalbinde veya fikrinde bos bir yer, mârifet için kalmiyor.

 

Haci'dan not; Seytanin marifeti yoktur. Peki ateistlerin? Onlarda mi marifetsizdir?

Ateist forumlarindan anlasildigi kadariyla, ateistler cok marifetlidirler. O halde onlar seytan olamazlar ve soylediklerinin sevap ve dogru olmasi olanagi vardir. Ateistlerin kalbi idlâl (dalâlete sevk) ile degil, durustluk, iyi ahlak, ask ve sevgi ile dolu oldugundan, genis bir yere ozel bazi marifetlerini yerlestirebilmislerdir. Bu nedenden, kalpleri seytan tarafindan kotuluklerle doldurulmus Musluman'lardan cok daha marifetlidirler.

 

  

 

ali oktay

(no login)

195.175.135.121 sevgili Hacı February 13 2003, 9:36 PM 

 

bir omuz verdin rahatlattın beni sağol.devamını bekliyorum.oooohh(Hacı efendi bu caizmidir?)

 

 

 

  

 

ali oktay

(Login promaster)

195.175.135.150 ali oktay February 14 2003, 5:58 PM 

 

Vücud-u beşer bir saray, mîde bir efendi, ağızdaki kuvve-i zaika bir kapıcı, et'imenin verdiği lezzetler birer bahşiş olduğunu göstererek; vücudun idaresi iktisad ile temin edildiğini, israf ise müvazenesizliği ve hastalıkları tevlid ettiğini beyan eder.

 

 

Anlamayanlar için Türkçeleştirirsek”;insan vucudu” bir” saraymış”,”mide” bu sarayın “efendis”i,kuvve-i zaika(bu sözcüğü kendi sözlüklerinde bile bulamadım bilen varsa yazsın.biz ağız diyelim)yiyeceklerin verdiği” tadlar” birer “bahşiş” olduğuna göre “anüs” de “dış kapının mandalı” olmalı.

 

Et’ime diye bir sözcüğün karşılığını da bulamadım sözlükte acaba “taam”dan mı türemiş?taam ın çoğulu mu ki? Utarit umarım biliyordur.

 

 

  

 

ali oktay

(Login promaster)

195.175.135.150 dikkat ! sevap almak istiyorsanız hastalanın February 14 2003, 6:02 PM 

 

BİRİNCİ DEVA: İnsanın hastalığı zâhiren bir nevi dert gibi ise de, dert değil, belki bir nevi derman olduğunu ve ömür sermayesi sıhhat ve âfiyet ve istiğnadan gelen bir gafletle zayi olduğundan, hastalık o zayiatı meyvedar bir ömre çevirdiğini haber verir gâyet güzel bir devadır.

İKİNCİ DEVA: İbadet iki kısım olup, bir kısmı müsbet ibadettir ki, namaz ve niyaz gibi malûm ibadetler olup, diğeri menfî ibadettir ki, hastalıklar insana aczini, zaafını hissettirdiğinden, hâlis, riyasız mânevî bir ibadet olduğunu.. ve bu hastalıkların, Allah'tan şekva etmemek şartıyla, mü'min için bir dakikası bir saat hükmüne geçtiğini ve bazı kâmillerin hastalıklarının bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçtiğini rivayet-i sahiha ve keşfiyat-ı sadıka ile sabit olduğunu bildirir gâyet mühim bir devadır.

 

 

doktora ne gerek var?

 

neymiş bazı hastalıkların bir dakikası bir gün ibadet yerine geçermiş.

 

AİDS in yeri bu ibadette nedir diye sormak hakkımız değil mi hocam?

 

 

  

 

HACI

(Premier Login hacihaci)

66.30.227.242 BOL SANSLAR.. February 14 2003, 6:09 PM 

 

Sevgili Ali Oktay.. Ben sordugun kelimelerin Turkce karsiligini yaziyorum. Gerisi sana kalmis..

 

Kuvve= guc

Zaika=tadma

 

Kuvve-i zaika tadma gucu veya Tad alma gucu olmali..

 

Et’ime= yemekler .

 

Bol sanslar..

 

  

 

ali oktay

(Login promaster)

195.175.135.150 yer yarıldı Nur Talebeleri içine girdi February 14 2003, 6:12 PM 

 

Bediüzsahtekarın sağlığında kıçını yalayan yaltakçıları demekki rahmetlinin elindeki altın yumurtlayan tavuğun peşindelermiş.

 

Tavuğu ele geçirip yumurtalarını paskalya yumurtası gibi yaldızlara bulayıp internet sitelerinden satışa sunan din tüccarları şimdi rahmatlinin yerden yere vurulduğu bir platforuma çıkmaktan onu savunmaktan kaçınıyorlar.

 

Hacının verdiği adresin forumuna girip tartışmak istedim ama forum bizimki gibi halka açık değil bir sürü formaliteden sonra üye olunuyor.böylece davetsiz konuklar engellenmiş oluyor.korkaklar!

 

  

 

ali oktay

(no login)

195.175.135.167 Bediüzpalavradan incilere devam, February 15 2003, 12:21 PM 

 

""ONDÖRDÜNCÜ DEVA: Hem ehl-i îmanın göz hastalığı perdesi altında -yâni kör olmasında- pek mühim bir nur ve mânevî büyük bir göz olup, birkaç sene dünyanın hazinane fâni bir güzelliğini fâni bir surette seyredecek fâni bir göze bedel, kırk göz kuvvetinde ebedî gözler ile ebedî bir surette Cennet'te Cennet levhalarını seyretmesi daha evlâ olacağını beyan eder.""(Haşiye)

 

Gönül gözü dedikleri sallama bu olmalı.Maddi gözün ne önemi var önemli olan gönül gözü diyerek aslında gören gözleri birer bakar kör halne getirme isteği.siz gözlerini yormayın efendim.böylece gözlük masrafından da kurtulursunuz.Bediüzgözler sizin için gözler.size gördüklerini anlatır.siz de gönül gözü ile görür gönül kulağı ile işitirsiniz.hatta beyinin de önemi yoktur efendim,beyninizi yerinden çıkarıp üzerine limon sıkıp yiyebilirsiniz.sarımsaklı zeytin yağını ihmal etmeyiniz efendim.O nasıl olsa sizin yerinize düşünecektir de.

 

 

DEVA: İnsan şükrü bırakıp şekvaya gitmeye ve bir hakkının zayi olmasından şikayete hiç hakkı olmadığını; çünki senin üstünde Cenab-ı Hakk'ın çok nimetleri olmak cihetiyle, onların şükür hakkını îfa etmediğinden dolayı Cenab-ı Hakk'a karşı bir haksızlık ettiğini; hem sen sıhhat noktasında kendinden aşağıdaki bîçarelere bakmak lâzım olduğunu, yâni bir parmağın, bir elin, bir gözün yoksa; iki parmağı, iki eli, iki gözü olmayanlara bakmak lâzım olduğunu, çünki sen hiçlikten vücuda gelip, taş, ağaç ve hayvan olmayıp insan olup İslâm nimetini ve sıhhat ve âfiyet görüp yüksek bir dereceye nail olduğun halde, bazı arızalarla ve kendi sû-i ihtiyarınla ve sû-i istimalinle elinden kaçırdığın ve elin yetişmediği nimetlerden şekva etmek, sabırsızlık göstermek bir küfran-ı nimet olduğunu gösterir bir devadır.

 

YİRMİBİRİNCİ DEVA: Hastalıkta maddî bir elem olup, o elemi izale edecek mânevî bir lezzet ihata ettiğini; ve zâhiren peder ve valide ve akrabaların şefkatleri, onun etrafında hastalık cazibesiyle, ona karşı muhabbetdarane baktığından, o elem çok ucuz düştüğünü; maddî ve mânevî çok yardımcıları bulunduğundan, şikayet değil, şükretmek lâzım olduğunu isbat eder.

 

Özetlersek:

şikayet etmeyi bırakın elinizdekilerle yetinin oturun oturduğunuz yerde.hak hukuk aramak gibi anarşist istemlerden vaz geçin.bunlar hakkınıza hayırlı değildir.bakın sizden daha kötüleri var.şükretmelisiniz.şeklindeki ulvi nasihatleri telkin eden muhteremin siyasi iktidarlarca neden baş tacı edildiğini şimdi anlayabiliyormusunuz?

 

insanların beyinlerinin iğdiş edilerek pasif kullara dönüştürülme operasyonunun adıdır Nurculuk.

 

  

 

mümin

(no login)

195.175.134.32 *** February 15 2003, 6:48 PM 

 

devam et bakalım görüşeceez..

 

  

 

ali oktay

(no login)

195.175.134.59 Re: bir akıl hastalığı "NURCULUK" February 15 2003, 8:39 PM 

 

Hikayeyi bırak ta mümünmisin münafıkmısın anlayalım.

 

ama hiç sanmıyorum.

 

sizler Alamanyalardan bu memleketin kuyusunu kazmakla meşgulsunuz.ama yağma yok.bu memleketin sahipleri var.geçmişe ağıt yakıp nostaljik gözyaşları ile milleti sömürdüğünüz yeter.yiyorsa adam gibi çıkıp kendinizi savunun.ama dedim ya bunu yapacak ne yüreğiniz ne de beyniniz var,gönül gözü de bir işe yaramaz burada dimi?

 

Hacının dediği gibi

hadibakiiiiiimmmm.......

 

  

 

oguz

(Login oguz..)

Forum Owner

213.243.30.66 Yaw mumin! February 16 2003, 12:47 AM 

 

 

Neyi gorusecen?

 

Hakkatten merak ettim...

 

Gel boyle de cumbur cemaat bir gorusme yapalim...

 

 

 

  

 

ali oktay

(no login)

195.175.135.67 kediler müslümanmış... February 16 2003, 1:57 PM 

 

Tavuk, inek, kedi gibi sair hayvanlarda, insanların onlara yaptıkları ihsanlara karşı şükran hissi olmadığı halde, insanlarca aziz ve mübarek addedilmektedirler. Bunun esbabı ise, kelbde hırs marazı fazla olduğundan esbab-ı zâhiriyeye öyle bir derece ihtimam ile yapışır ki, Mün'im-i Hakikî'den bütün bütün gafletine sebeb olur. Binaenaleyh vasıtayı müessir bilerek Müessir-i Hakikî'den yaptığı gaflete ceza olarak necis hükmünü almıştır ki tahir olsun. Çünki hükümler, hadler günahları afveder. Ve beynennas tahkir darbesini, gaflete keffaret olarak yemiştir.

Öteki hayvanlar ise, vesaiti bilmiyorlar ve esbaba o kadar kıymet vermiyorlar. Meselâ: Kedi seni sever, tazarru' eder, senden ihsanı alıncaya kadar. İhsanı aldıktan sonra öyle bir tavır alır ki, sanki aranızda muarefe yokmuş ve kendilerinde sana karşı şükran hissi de yoktur. Ancak Mün'im-i Hakikî'ye şükran hisleri vardır. Çünki fıtratları Sânii bilir ve lisan-ı halleriyle ibadetini yaparlar. Şuur olsun olmasın...

Evet kedinin “mır-mır”ları “Ya Rahîm! Ya Rahîm! Ya Rahîm”dir

 

nasıl yorumlayacağımı bilemiyorum doğrusu.

Bu zırvaları Allahın nuru diye yere göğe sığdıramayan ahmaklara bir tek sorum var

-Hav hav! ın meali nedir?

 

  

 

HACI

(no login)

66.30.227.242 BUTUN HAYVANLAR MUSLUMANDIR.. NEDENI ICIN ILETIYI OKUYUN. February 16 2003, 2:47 PM 

 

Gayet tabii. Her hayvan Muslumandir..

Esekler bile.. Hic "esek neden Musluman'dir" diye sordunuz mu kendi kendinize..

Hemen aciklayim..

Neden olacak, esekliginden..

 

keh keh keh.

 

  

 

ali oktay

(no login)

195.175.135.67 sevgili Hacı February 16 2003, 3:48 PM 

 

sanki seni doğrular gibi.

 

yine Osmanlı şairi Eşref'ten bir dörtlük.

 

 

Millete erbab-ı mansıbdan biri eşşek dese,

Redd edilmez böyle bir söz gerçi,amma can sıkar.

Olsa da millet eşşek,eşşek diyen bilmez mi ki

Şeyh-ül İslamlar da bu milletten çıkar.

 

 

  

 

oguz

(no login)

213.243.30.66 Hayyam'i nasil unutursunuz? February 16 2003, 8:27 PM 

 

Gokte var bir okuz, Ulker'in benzeri,

Var bir okuz daha, dunyanin altidir yeri.

Degilsen kor, ac hakikat gozunu.

Gor iki okuz arasinda bir avuc essegi!

 

  

 

oguz

(no login)

213.243.30.66 Hayyam'dan bir tane daha February 16 2003, 8:28 PM 

 

Su bir kac bilgisiz ki, cogu kara cahildir,

Kendi gorusleriyle gercek bilgin gecinir;

Bilmezsin oyle essektir ki onlar,

Esek olmayana dinsiz imansiz derler.

 

  

 

ali oktay

(no login)

195.175.135.92 Dostum Oğuz February 16 2003, 9:22 PM 

 

Neyzen i nasıl unutabiliriz?

 

 

 

Açmaz

 

Ey millet bu Arab açmazı Türkü yendi,

Tam bin üçyüz sene biçareye müslim dendi.

 

Altı bin yıl bu maval gezdi ağızdan ağıza,

Kapılan yandı bu iman denilen mıhladıza.

 

Aslı yok astarı yok,esteri yok kervanı var,

Aklı yok,rehberi yok,varlığı yok,şeytanı var.

 

Bu uğurda sürünenler tamam üç yüz milyon,

Hepside birbirinin zıddı ve şer’an mel’un!

 

Binbir uçlu kazığı çak diye verdin deliye,

Bağladın hem de yularsız bizi kal-ü beliye!

 

Gece bastı kara kaplı kitap oldu hakim,

Anırırken tepişen bunca eşşek hep alim.

 

Hepside kendi gittiği yol doğru sanır,

Razıdır yaptığına az buçuk elden utanır.

 

Utanırdan garazım menfatından korkar,

Yoksa her şey müsait o sarık,kanlı yular!

 

Sargı sarmış gibi bir kör çıbana,manzarası,

O kızıl fes,o grek damgası,yüzler karası!

 

Taşıdı yüz sene bu illeti biçare vatan,

O cinayet sürüsü gitti sılaya karadan!

 

Ademin hasleti temsil edemez bu piyesi,

Türke düştü beşerin zaviye-i tesviyesi.

.

 

 

  

 

ali oktay

(no login)

195.175.134.62 bu günki dersimiz rızık. February 17 2003, 9:57 PM 

 

""Gıda olarak mahlûkata, bilhassa hayvanata taksim edilen rızıklara dikkat lâzımdır ki, bu rızık vakt-i muayyeninde yetişir, vakt-i ihtiyaçta sevkedilir. Ve derece-i ihtiyaç nisbetinde yapılan sevkiyatta büyük bir intizam vardır. İşte, bu umumî rızık hakkında görünen geniş ve muntazam rahmet ve inayetler, ancak her şeyin mürebbîsi ve her şeyin müdebbiri ve her şey yed-i teshîrinde bulunan bir zâtın hâtem-i hassı olabilir.""

 

 

Yaşamı boyunca bulunduğu küçük çevrenin dışına çıkma olanağı bulamamış mezrada yaşayan birisi için dünya o coğrafyadan ibarettir.kuzey yarım kürede yaşıyorsa tüm dünyanın o an yaz aylarında olduğunu yada saatın her yerde aynı olduğunu sanır.tanıdığı meyve ve sebzelerin dışıda binlerce çeşit olduğundanda hebersizdir.dünyayı o kadar algılayabilir.bu doğaldır.ama mavi gezegen bu tanıma uymaz.mavi gezegenin her köşesi her an inanılmaz güzellikleri ve akıl almaz felaketleri her dakika her saniye yaşamaktadır.ve şu andaki bilim bile bir depremin bir yanardağın bir tayfunun yada bir tsunaminin nerede ne zaman patlak vereceğini bilememektedir.yada gezegenimizin dışındaki başka gezegen yada yıldızlarda olacak olağan üstü bir olayın burada nasıl bir tahribata yol açağı bilinemekle beraber yaşanmış ve gözlenmiş gerçeklerdir.Güneşte oluşacak olağan dışı bir patlama radyo aktif fırtınalara yol açacak ve dünyanın o yılki iklimini ve bunun sonunda faunasını ve florasını etkilemesi yine bildiğimiz ve tanık olduğumuz olaylardır.bukadar küresel olmamasına karşın oluşacak dev yanardağ patlamasının o bölgenin flora ve faunasını bir kaç saat içinde yok etmesi yüzlerce kez yaşanmış gerçek olaylardır.Dünya üzerine özellikle Kanada.Avustralya ve Rusyaya düşen dev gök taşları dünyanın eksenindeki küçük kıpırdanmalar dolayısı ile köklü iklim değişikliklerine yol açtığı da bilinmektedir.elbette bu iklimsel değişimin beraberinde neleri de etkilediğini söylemeye hiç gerek yok.fazla söze ve yoruma da gerek yok.masalın yorumu olmaz ancak ders çıkarılabilir.biz de elimizden geldiğince çıkardık dersi.berhudar ol hocam.

 

 

 

 

  

 

Darwin Amca

(no login)

195.93.64.7 Bu kadar gevezelik yeter, biraz da belgeler konussun ! February 18 2003, 1:25 AM 

 

 

 

Ne yalan söyleyeyim, bu baslik altindaki ve kimbilir çogu Turan Dursun’un kitabindan asirilma iftira ve çarpitma koleksiyonunu tamamen okuyup degerlendirecek zamani henüz bulamadim...

 

Su son asirda ateizme ve materyalizme en büyük darbeyi vurmus ve Cumhuriyet sonrasi islam davasini benimseyen küçüklü büyüklü tüm sahis ve guruplara birnevi manevi önderlik etmis bir alim aranacak ise eger, bu süphesiz, Bediüzzaman’dan baskasi degildir. O, ateizmin yerinden kalkamamacasina belini kirmis ve bu batil ideolojiye en kuvvetli tokadi, bundan tâ 50-60 yil önce indirmistir ! Risaleler bugün tüm dünyada elden ele büyük bir hizla yayiliyor, ateistlerdeki kuyruk acisini bence normal karsilamali.

 

Oktay Ali bey kendi kendisine konusup bosa nefes tüketmesin ve hem de hakikatler daha objektif bir açidan gün yüzüne çiksin düsüncesiyle, bazi alintilar yapmak isterim. Esas sözü akademik kariyer yapmis ve alaninda uzman alim ve profesörlere veriyorum. Yoksa meydani bos bulup eline geçen fikir kirintilarini ise minik akil süzgecinden geçirdikten sonra içinde binbir çeliski ve iftirayla elaleme yutturmaya çalismak mesele degil; biz bu ucuz bilim tellalligini ateist kardeslerimize birakalim ve yolumuza gidelim:

 

Irak, Bağdad Üniversitesi'nden Prof. Dr. Muhsin Abdülhamid, 24-25 Eylül 1995 yılında İstanbul'da yapılan Milletlerarası Bediüzzaman Sempozyumu'ndaki tebliğinde şu ifadeyi kullanıyordu:

 

"Bediüzzaman müceddittir. İslâmın temel prensiplerine uygun bir cereyan meydana getirmiştir. Sadece eski ile iktifa etmemiş, yeniliklerle süslemiş. O, hem bir kelâmcı, hem de bir mütefekkirdir. Düşüncesi Kur'an ve Sünnet'e tamamen uygundur. Kâinat kitabını da fevkalâde okumuştur. Ben, Risale-i Nur Külliyatını okuduktan sonra şuna şahadet ederim ki, Bediüzzaman Said Nursî, bütün İslâm âlimleri arasında tektir."

 

İngitere'nin Durham Üniversitesi'nden şarkiyatcı Dr. Colin Turner, 27-29 Eylül 1992 yılında İstanbul'da yapılan Milletlerarası Bediüzzaman Sempozyumu'ndaki tebliğinin175-184. sayfalarında şöyle diyordu:

 

"Risale-i Nur, Kur'an hazinelerinin çağımıza bakan bir tefsiridir. Risale-i Nur müellifi, Kur'an'ın esas umdelerini, kendiliğinden bir şey katmaksızın yine Kur'an ile tefsir eder. Risale-i Nur ile diğer tefsirler arasındaki başlıca fark, Risale-i Nur'un imana öncelik vermesi ve yirminci yüzyıl insanı için mana ifade edecek bir şekilde konuşmasıdır... İnancım odur ki, Risale-i Nur kâinatı olduğu gibi takdim eden, Kur'an'ı Resulullah'ın murat ettiği gibi tefsir eden, modern insana musallat olmuş asıl tehlikeli hastalıklara tedavi çareleri sunan yegane islâmî eserdir. Bu yüzden Bediüzzaman'ın müceddid unvanına lâyık olduğuna inanıyorum."

 

Aynı konferansta tebliğ sunan Mısır Ezher Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Abdülvedud Çelebi, Risale-i Nur'un ihtilaflarla alâkalı görüşünü şöyle değerlendirir:

 

"Bediüzzaman, ihtilafa düşen tarafların aralarını bulmak için, ölçüler koyarken; ne bir tarafı terk edip sadece diğer tarafı ele alır ve ne de birinin hakkına göz yumarak karşı taraftakini haklı çıkarır. Her iki tarafın iyilik ve kötülüklerinin ve onları o yola sevk eden sebepleri ve çevre faktörlerinin nazara alarak hükmünü verir. İslâm alimleri ve cemaatları hakkındaki tarihî ihtilaflar konusunda Risale-i Nurların takip ettiği yol budur. Bediüzzaman, bütün bu ihtilafların karşısına bir hakim-i adil sıfatıyla çıktı, cehalet ve taassubun doğurduğu görüş ayrılıklarını adaletin hassas terazisiyle tarttı" (Sayfa: 37-50).

 

Aynı konferansta tebliğ sunanlardan Almanya Marburg Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Ursala Spuler'in "Hıristiyan-İslâm diyalogu" adlı makalesinde Risale-i Nur'a bakışı şöyledir:

 

"Çeşitli kuruluşların tertip ettiği kongre ve konferanslarda çok sayıda Hıristiyan temsilcilerin yanında, Müslümanlardan hemen her zaman aynı simalar görünmektedir. Bu diyaloga canlılık verebilecek bir akım varsa, o da Nurculuktur. Çünkü, bu cemaat diyalogu çok açık olarak yürütüyor. Bu sözleri, sizleri memnun etmek için söylemiyorum; 20 yıldan fazla bir zamandan beri bu meseleyi adım adım takip ediyorum" (Sayfa: 23-36).

 

 

 

  

 

Darwin Amca

(no login)

195.93.64.7 Cahiller susabilir, söz tekrar sagduyu sahiplerinde ! February 18 2003, 1:27 AM 

 

 

 

20-23 Eylül 1998 yılında İstanbul'da yapılan Milletlerarası Bediüzzaman Sempozyumu'nda Roma Dinler Arası Diyalog için Cizvit Sekreteryasının Genel Sekreteri ve Asyalı Piskoposlar Konferansları Federasyonunun Ekümenik Sekreteri Prof. Dr. Thomas Michel S. J., tebliğinde şöyle diyordu:

 

"Said Nursî'nin, saati tersine çevirmenin yolunu arayan bir tür modern karşıtı gelenekçi olduğu düşünülmemelidir. O, modern medeniyette mehasin ve terakkiyatın da olduğunu kabul eder. Bu müsbet değerler ise, yalnızca Avrupa'nın eseri değildir. Bilakis, onlar umumun malıdırlar... Dindar insanların modern medeniyetin böylesi olumlu değerleriyle bir meselesi yoktur. Ehl-i din bunlarla çatışma halinde değildir. Aksine, bu medeniyetin insanlığa getirdiği faydaları kabul etmekte ve memnuniyetle karşılamaktadırlar...

 

Said Nursî, Avrupa'ya karşı mutlak bir nefret üreten bir doktrinin mucidi veya takipçisi değildir... O'na göre biri iyi diğeri kötü iki Avrupa vardır. O'nun ifadesiyle; Avrupa ikidir. Said Nursî, gerçek düşmanın şu veya bu Hıristiyan grubu değil, bilâkis içine düşmüş oldukları gerileme hali olduğunu onlara söyler. Belirttiği üzere, onların düşmanı, onları mahveden şey, cehalet, zaruret ve ihtilaftır...

 

Fakat O'nun hükmettiği üzere, nasıl bir Müslüman'ın her sıfatı Müslüman olmadığı gibi, bir Yahudi'nin veya Hıristiyan'ın bütün sıfatları da inançsızlığı yansıtmaz. Eğer Müslümanlar bir Yahudi veya Hıristiyan'da İslâmî prensiplere uygun düşen nitelikler bulurlarsa, onların bu nitelikleri takdirle karşılaması gerekir. Yahudi ve Hıristiyanlarla dostluğun temelini teşkil eden, bu iyi nitelikler olacaktır. Said Nursî, "Bir Müslüman, bir Yahudi veya Hıristiyan'ı sevebilir mi?" sorusunu gündeme getirir ve cevaben, Müslüman bir erkeğin Kitap ehli bir kadınla evlenebilmesi örneğini verir.

 

Said Nursî, meşhur Hutbe-i Şamiye'sinde, medeniyetin üzerinde inşa olunacağı dördüncü kelimenin muhabbet olduğunu söyler. "Muhabbete en layık şey muhabbettir ve husumete en layık sıfat husumettir. Yani, hayat-ı içtimâîye-i beşeriyeyi temin eden ve saadete sevk eden muhabbet ve sevmek sıfatı en ziyade sevilmeye ve muhabbete layıktır." O, "Husumet ve adavetin vakti bitti" hükmüne ulaşır."

 

Aynı toplantıda Liverpool John Moores Üniversitesi felsefe profesörü meşhur Dr. Oliver Leaman, Risale-i Nur'u şöyle değerlendirir:

 

"Nursî, entellektüel açıdan zengin olan bir din biçimini savunmaktadır. Akla dayalı olan, ama yalnız akla dayanmayan bir din... Nursî'nin belirttiği husus, İslâm'ın prensiplerini kabul etmek için sağlam gerçeklerimizin olduğu ve İslâm'ın mesajının duygularımız kadar, aklımıza da hitap eden bir şekilde sunulduğudur. Felsefenin niçin önemli olduğunun izahı buradadır. Ama felsefenin, beşeri varlıklar olarak bizim çok farklı özellikler barındıran tabiatımızı tam olarak yansıtmak için, nübüvvetle irtibat halinde olması gerekmektedir.

 

İhya edebiyatının en iyi örneği Nursî tarafından ve bilhassa Risale-i Nur ile sunulmuştur... Risale-i Nur'da, İslâm'ın açıklanabilen veçheleri ile, ilmi ancak Allah'a mahsus olan nihai bir açıklaması bulunan veçheleri arasında hoş bir denge de vardır. Bu dengeyi doğru anlamak önemlidir. Bir eseri başarılı bir ihya eseri kılan şey, dinin ikna edici prensiplerini, ümmetin üyelerine genel olarak erişilebilir bir format içerisinde ifade etmesidir ve Nursî'nin bunu başardığından şüphe edilemez. Said Nursî, ihya geleneğini yepyeni vuzuh ve belâgat zirvelerine çıkarır ve kendisi, gerçekten, bu İslâmî düşünce geleneği içerisinde temayüz eden seçkin bir şahsiyettir" (Sayfa: 714-723).

 

ABD Georgetown Üniversitesi Tarih profesörü Dr. John Obert Voll aynı toplantıda;

 

"Bediüzzaman'ın bilim ve dine birbiriyle çatışma halindeki zıtlar nazarıyla bakmaktan ziyade onları bir araya getirme yaklaşımı, onun modern manada iman ve pratiğe dair tartışma konularına yönelik geniş yaklaşımının karakteristiğidir. Onun yazılarında ve ifadelerinde İslâm'ın bir orta yol, aşırılıktan ziyade bir itidal yolu olduğu temasının sürekli bir tekrarı vardır. Nursî, sık sık iki zıt görüşü müzakere ediyor ve sonra gerçek anlamda İslâmî yolu ikisi arasında orta yol olarak tanımlıyordu. Sünnî ve Şiî İslâmî geleneklerle ilgili ihtilaflı meselelerde bile, yaklaşımı buydu. Sünnî ve Şiî farklılıklarına dair müzakeresinde, şu hükmü ortaya koyuyordu:

 

"Herşeyin ifrat ve tefriti iyi değildir. İstikamet ise, hadd-i vasattır... Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat! Ve ey Al-i Beytin muhabbetini meslek ittihaz eden Aleviler! Çabuk bu manasız ve hakikatsiz, haksız, zararlı olan nizayı aranızdan kaldırınız... Siz ehl-i tevhid olduğunuzdan, uhuvveti ve ittihadı emreden yüzer esaslı rabıta-i kudsiye mabeyninizde varken, iftiraki iktiza eden cüz'î meseleleri bırakmak elzemdir."

 

Bediüzzaman'ın yazdığı şeylerin pek çoğunda, İslâmî inanç için modernin ötesine uzanan ve onu aşan post-modern bir orta yolun ilk ifadeleri görülebilir" (Sayfa: 739-751).

 

 

  

 

Darwin Amca

(no login)

194.254.131.72 Birkaç ilave... February 18 2003, 6:08 PM 

 

 

 

Bediüzzaman'in eserlerini çürütemeyenlerin, onun sahsiyla ve bilakis kürd kimligiyle ugrasmalari ve bu vesileyle yaptigi ulvi hizmete gölge düsürmeye çalismalari ve hatta risalelerde geçen bazi sembolik ve metafizigin alanina giren parabolleri alayci bir üslupla çarpitmaya ugrasmalari, yeni bir vaka degildir.

Bu biraz da suna benziyor :

 

Belki Einstein'in hayatini okuyanlar az çok bilirler, kendisi gençliginde öylesine düzensiz ve marjinal bir hayat sürmekteydi ki, zamandan tasarruf etmek için örnegin çorbasini kaynatirken, ayni zamanda haslamak istedigi yumurtalari da beraber tencerenin içine atar ve bir tasla iki kus vururdu.

 

Simdi Einstein'in bu absürdlügüne ve mutfaktaki hijyen özensizligine ve cehaletine bakarak onun bilimsel kapasitesini elestirmek ve küçümsemek ne kadar yanlissa, Bediüzzaman'in da eski Said diye adlandirdigi gençlik dönemindeki milli duygularina olan hassasiyetine bakip da, son dönemdeki yeni Said'i kürdçülük kisvesi altinda kiyasiya elestirmeye çalismak bir haksizliktir.

 

Kaldi ki Bediüzzaman, en atesli gençlik zamanlarinda dahi din kardesligini her türlü soven ve milliyetçi akimin üzerinde tutmus, hatta nüfusundan yararlanmak isteyen Kürd Said'i ve adamlarini, "Asirlardir islam'in bayraktarligini yapmis Türk'e kiliç çekilmez ve siz de çekmeyiniz. Ahmed'i Mehmed'e, Mehmed'i Ahmed'e mi kirdirmak istiyorsunuz ?" diyerek engellemeye çalismistir.

 

Bugün hala isim benzerliginden dolayi Seyh Said'i Bediüzzaman (Said Nursi) ile karistiran yahut kiyaslayan cahiller yok degildir ! Fakat ben bunu cehaletten çok, risalelerden yedikleri tokatlarla serseme dönen küffar takiminin asagilik kompleksine ve ikiyüzlülügüne bagliyorum. Benim gözümde Mustafa Kemal'e veled-i zina diyerek iftira atanlar ile Bediüzzaman'i kürdlügünden dolayi asagilamaya çalisanlar arasinda herhangi bir fark yoktur.

 

Ali Oktay gibi dinsiz imansiz fabrikatör bir Türk olmaktansa, hamallar çarsisinda imanli ve namuslu bir kürd hammali olmayi bin defa yeglerim. Nokta.

 

 

 

  

 

ali oktay

(no login)

195.175.135.112 Ben hakimim masum bey ! February 18 2003, 6:59 PM 

 

Bay Darvinin amcazadesi,

 

Bilgi sahibi olmadan ahkam sabibi olduğunu kanıtlaman için özel bir çaba gerekmiyor.

 

Daha iki laf etmeden yok Dursundan yok bundan alıntı diye söze başlaman buradaki eleştirilerin ağırlığı altında ezilmeni engellemez.

 

Birincisi burada T:Dursundan alıntı olan tek kelime yoktur.tamamen özgün eleştirilerdir.Hatta burada bir leştiriden bile söz etmek olanaksızdır.okuyanlara bunu sık sık vurgulamaktayım.

Benim yaptığım nursuz suratlara ayna tutmaktan başka bir şey değil.

Tamamen kendi sitelerinden alıntıladığım saçmalıkları burada gözler önüne sermek ve Nur damlaları diye yutturulan saçmalıkları "teşhir"etmektir.sizin yaptığınız gibi bu sitelerin düzmece övgü yazılarını copy paste yapmıyorum.Bilakis bu zırvaları değerli zamanımı heba ederek okuyup anlamaya çalışıyorum ve anlamsız bir alay "laf" arasına sıkıştırılmış mantık dışı sayıklamaları önünüze seriyorum.

Senin bu nur damlalarından eğer haberin olsaydı buraya Nurcuların sitesinden alıntıladığım saçmalıkların eleştirel bir yazınıneleştirisiolmayıp orijinali olduğunu kolayca anlardın. ama neredeee

 

Sana düşen bu zat-ı muhteremi kişilik bazında değil benim ortaya saçmalık diye teşhir ettiğim söylemlerinin doğruluğunu kanıtlamaktır.laf kalabalığı ile bir şey elde edilemiyeceğini en iyi anlayabilecek deneyimlerin olduğundan eminim.

At ölür meydan kalır..

sana düşen yiğin eserlerini savunmaktır.

 

buyrunuz efendim.mikrofon..

 

  

 

Darwin Amca

(no login)

194.254.131.72 . February 18 2003, 7:21 PM 

 

 

 

Bediüzzaman'i analiz etmek için, iki marjinal görüsün objektifinden yola çikilarak bir giris yapilmis ve daha sonra risalelerin bazi paragraflarindan cimbizlarla alintilar yapilarak önyargili ve kasitli bir elestiri yöntemine basvurulmus. Bediüzzaman bir peygamber degildir ve kusursuz ise hiç olamaz, elbetteki bilimsel bazi tespitlerinde ufak tefek bazi oynamalar, yasadigi çaga nazaran olacaktir. Fakat din, ahlak, mantik ve felsefe gibi alanlarda erisilmez niteliklere sahip bir dâhidir.

 

Ben yukaridaki yazilarin tümünü okumadim, ilk firsatta o elestirilere de deginmek isterim. Sovenist PKK'lilar yahut nasyonalist ülkücüler, Bediüzzaman'i diledikleri gibi algilamakta özgürler. Biraz akli olan insan, PKK'nin niçin Bediüzzaman'i övdügünü ve onun nüfusundan kendisine niçin rant saglamak istedigini çok iyi bilir. Bediüzzaman kürtler açisindan çok önemli bir sahistir ve bu yüzden de PKK'lilar için sirtindan politika yapilabilecek biçilmis bir kaftandir.

 

Oysa ki Bediüzzaman, içinde dokuz câni bir masum bulunsa dahi, o tek masumun hakki için o gemiye dokunulmamasi gerektigini savunan bir etik ve din anlayisinin bayraktaridir. Bu inceligin yanindan dahi geçemeyecek PKK deyyuslarinin elbetteki canlari cehenneme diyecegiz !

 

slm&slm

 

 

 

  

 

ali oktay

(no login)

195.175.135.63 Dikkat February 18 2003, 8:19 PM 

 

Teşhir ettiğim tüm alıntılar

 

 

http:www.risale-inur.com.tr

adresinden alınmaktadır.

 

ilgilenenler izleyebilirler.

 

  

 

Mümin

(no login)

195.175.134.35 Ali bey February 18 2003, 8:55 PM 

 

verdiğiniz adreste bu bilgilere ulaşamadım.

 

  

 

ali oktay

(Login promaster)

195.175.135.65 Re: bir akıl hastalığı "NURCULUK" February 20 2003, 7:52 PM 

 

Arkadaş! Bilhassa muztar olanların dualarının büyük bir tesiri vardır. Bazan o gibi duaların hürmetine, en büyük bir şey en küçük bir şeye müsahhar ve mutî olur. Evet kırık bir tahta parçası üzerindeki fakir ve kalbi kırık bir masumun duası hürmetine, denizin fırtınası, şiddeti, hiddeti inmeye başlar. Demek dualara cevab veren Zât, bütün mahlukata hâkimdir. Öyle ise, bütün mahlukata dahi Hâlıktır.

sh: » (Ms: 71)

 

 

Bir gün Nur cemaatinden bir arkadaşla İstanbul-Ankara yolunda yolculuk yapıyoruz.otobanda arkadaşım onbeş dakikadan beri kendikendine dualar mırıldanıyor.içimden yine geldiler heralde diye düşünürken sağımızdaki benzinliğe hızla daldı ve yüksek sesle oh be dedi.noldu dedim uzun süreden beriyakıt göstergesinin ışığı yanıyordu dusını okumaya başladım ve dua bizi benzinliğe kadar getirdi.dedi.oysa ben içten patlamalı bir motoru sıfırdan tasarlayacak kadar iyi bilirim.yakıt tertibatını,yakıt deposunun formunu ışık sensörünün ne zaman devreye gireceğini,özgül yakıt tüketimini vs..tabi içimden güldüm.benzinlikten çıktıktan yarım saat sonra oldukça da hızlı giderken yolun ortasında duran bir cismi birden tekerleri ortalayıp geçerken alttan taak diye bir ses geldi ve yola devam etti sanırım on yada on beş kilometreyi hem hızı azaltarak hemde motordan gelen gürültü gittikçe yükselerek tamalarken arkadaşım yine aynı duayı yapıyordu.kısa bir süre sonra araba aniden durdu.indiğimizde arkamızda ufka kadar uzanan bir yağ izi vardı. benzinlikten hemen çıktıktan sonra gelen tak sesi anlaşılan karter taoasına vuran ve tapayı kıran taşın neden olduğu sesti.olan olmuş motorun yağı boşalmış motor yatağı sarmış ve biz yine aynı arabanın içinde ama çekici ile birlikte devam ediyorduk yolculuğumuza.

 

kıssadan hisse.....

 

  

 

ali oktay

(Login promaster)

195.175.135.65 Re: bir akıl hastalığı "NURCULUK" February 20 2003, 7:54 PM 

 

bay Mümin,

 

 

 

http:www.risale-inur.com.tr/rnk/tr/risaletr/.htm

 

den ulaşabilirsiniz.

 

  

 

Darwin Amca

(no login)

195.93.64.7 Hisseden kissa... February 21 2003, 12:50 AM 

 

 

 

Kimbilir, motor yaginin bosalmasi ve arabanin yolda kalmasiyla, belki de 8-10 km ötede basiniza gelmesi muhtemel büyük bir kazadan kurtulmussunuz. Hey duâ, sen nelere kâdirsin, hürmeten bir küffari bile kazadan beladan koruyacak kadar...

 

selam W selam

 

 

 

  

 

ali oktay

(no login)

195.175.135.101 Darvinamca February 21 2003, 7:13 AM 

 

Haklısın.

Tanrı tüm otomobillerin motorunu sarsa trafik kazaları ortadan kalkar.hele bunu bayramdan önce yaparsa çok kıymete geçer.hem canlar kurtulur hem ekonomi canlanır.Hatta otomobil fabrikalarının tepesine taş yağdırsa bu müsibet ortadan kalkar.bu önlemleri bizlerde alabiliriz.bence Tanrıya yakışır başka bir yol bulmalı.

 

  

 

Darwin Amca

(no login)

195.93.64.7 BIR IMAN INKILÂBI OLARAK RISALE-I NUR (1) February 22 2003, 11:43 PM 

 

 

 

Dr. Colin Turner

 

Biz Müslümanlarin Batiya neler sunabilecegi, Ingiltere'de dogup büyümüs birisi olarak bana sik sik sorulur. Buna cevap vermeden önce, kendim bir soru sormak isterim: Biz Allah'a inandigimiz için mi Müslümaniz, yoksa Müslüman oldugumuz için mi Allah'a inaniyoruz?

 

Bu soru, on yil kadar önce, Rusya'nin Afganistan'i isgalini protesto için Londra sokaklarinda yapilan bir gösteri sirasinda aklima düstü. Ondan yillarca önce resmen Islamiyet'e girmistim ve bu, katildigim ilk gösteri degildi. Afisler, pankartlar, bagirmalar, tezahürat- hepsi vardi. "Ruslar defolun", "Brejnev'e ölüm" ve "Yasasin Afganistan Müslümanlari" gibi sloganlarin arasinda, kendi Islami sloganlarimizi da haykiriyorduk:

 

Allahu Ekber ve La ilahe Illâllah. Gösterinin sonuna dogru, kendisini Islam'a ilgi duyan birisi olarak tanitan bir genç yanima yaklasti. “affedersiniz," dedi, "La Ilahe illallah ne demek?" Hiç tereddüt etmeden cevap verdim: "Allah'tan baska ilah yoktur." "Tercüme etmenizi istemiyorum," dedi. "Bu sözün gerçekten ne manaya geldigini soruyorum."

 

Kendisine cevap vermekte aciz kaldigimi fark edince, bunu uzun ve saskin bir sükût takip etti.

 

Hiç süphesiz söyle düsünüyorsunuz: "Bu ne biçim bir Müslüman ki, La ilahe illallah'in manasini bilmiyor?" Cevap vereyim: "Tipik bir Müslüman."

 

O aksam cehaletim üzerinde uzun uzun düsündüm. Bu cehaletimi çogunlukla paylasmak hiçbir fayda vermiyordu. Tam tersine, sikintimi daha da arttirmisti.

 

Öyleyse nasil Müslüman oldum? Nasreddin Hocanin hikâyesini duymussunuzdur. Bir arkadasi, bir gün kendisine ugradiginda, Hocayi, koca bir sepet kirmizi biberin önünde otururken bulur. Bakar ki, gözleri kizarmis ve sismis, agzindan kanlar akiyor, gözü yaslar içinde..Ama biberleri yemekten de bir türlü vazgeçmiyor. Sorar: "Niye kendine eziyet ediyorsun, Hoca?" Yeni bir biberi eline alip isiran hoca, "Çünkü," der, "sepetin içinde tatli biber ariyorum."

 

Ben de ayni durumdaydim. Fazladan bir sey, hayati yasanmaya deger kilacak bir sey istiyordum. Hiçbir ideoloji veya alternatif hayat tarzi, bu ihtiyaci karsilayamiyordu. O ele avuca gelmez "bir sey" ise, her seferinde köseyi dönünce beliriverecekmis gibi görünüyor, fakat hiçbir zaman ortaya çikmiyordu. Nihayet Ingiltere'den ayrilarak Ortadogu'ya dogru yola çiktim. Bu suurlu bir tercih degildi; fakat tatli kirmizi biberi orada buldum.

 

Islam, baska hiçbir seye benzemez sekilde, bir mana ifade ediyordu. Devlet idaresi için kanunlari vardi, ekonomik bir sistemi vardi, günlük hayatin her yönünü içine alan kaideleri vardi. Hukukta esitlik getiriyordu, bütün irklara birden hitap ediyordu, açikti ve anlasilmasi kolaydi. Ha, bir de Allah'i vardi. O zamana kadar kendisine belli belirsiz inandigim tek bir Allah. Hepsi o kadar. "La ilahe illallah" dedim ve bu toplulugun bir parçasi oldum. Hayatimda ilk defa bir mensubiyet hissini tadiyordum.

 

Mühtediler, yeni dinleri hakkinda, az zamanda çok sey ögrenebilmek için pek heveslidirler. Ihtidami takip eden birkaç yil içinde benim de kütüphanem süratle genisledi. O kadar çok ögrenilecek sey ve ögretmeye hazir o kadar çok kitap vardi ki! Islam tarihi üzerine Islam'in ekonomik sistemi üzerine, Islam'da devlet mefhumu üzerine kitaplar, Islam hukukuna dair sayisiz brosürler ve, hepsinin de ötesinde, Islam ve devrim üzerine yazilan, Müslümanlarin nasil ayaklanarak Islami idareler kurmalari gerektigini anlatan kitaplar.. 1979 baslarinda Ingiltere 'ye üniversitedeki derslerim için döndügümde, Islam'i Batiya tanitmak için artik hazirdim!

 

"La ilahe illallah"in manasini ögrenmek için, bu kitaplara basvurdum. Yine hayal kirikligina ugradim. Bu kitaplar Islam'dan bahsediyordu, fakat Allah'tan bahsetmiyordu. Hayalinize hangi konu gelirse hepsi bu kitaplarda vardi; ama asil mühim olan konu yoktu. Üniversite camindeki imama durumu anlattim. O da bir mazeret beyan ederek döndü, gitti. Derken, imamla konusmami duyan bir kardes yanima gelerek, "Bende La ilahe illallah tefsiri var," dedi. "Istersen beraber okuyabiliriz." Bu tefsirin en fazla on veya yirmi sayfa olabilecegini düsünüyordum. Meger 5 bin sayfanin üzerindeymis! Tahmin ettiginiz gibi, bu eserler, üstad Bediüzzaman Said Nursi'nin Risale-i Nur Külliyatiydi.

 

Önceleri, Risale-i Nur'u tasavvuf sandim ve mühimsemedim. O kardesim ise, bu hareketimin dar bir kafanin tepkisi olduguna isaret etti. Eski kitaplarimin koltuk degnekligi olmadikça, kendimi cahil ve kaybolmus hissediyordum. Halbuki bu eserler tamamiyla yeni bir lisan ve yeni bir bakis demekti. Kardesim rahatsizligimi sezdi. "Merak etme," dedi. "Daha önce okudugun kitaplarin da hepsinin yeri var. Onlar cilt gibidir. Fakat bu (Ayetü'l-Kübra'nin bir nüshasini isaret ederek) meyvenin kendisidir." Böylece okumaya basladik- bu defa Allah'in adiyla. Derken her sey yavas yavas yerine oturmaya basladi.

 

Hepimiz cahil dogariz; kendimizi ve dünyayi tanima arzusu ise içimizde vardir. "Ben kimim? Nereden geldim? Kendimi içinde buldugum bu yer neresidir? Buradaki vazifem nedir? Beni varlik alemine çikaran kim?" gibi sorulari hepimiz kendimize göre cevaplandiririz, ya dogrudan gözlemle, ya da baskalarinin ileri sürdügü cevaplari körü körüne benimsemek suretiyle. Insanin hayatini nasil yasayacagi ve bu dünyada hangi kistaslara göre hareket edecegi de, tamamiyla bu cevaplara baglidir. Ayetü'l-Kübra ise, rehber esliginde bir kâinat seyahatidir; onun yolcusu, iste bu sorulara cevap arar.

 

Ayetül-Kübra, Allah'a imani pesin olarak varsaymaz; yaratilmistan yola çikarak Yaraticiya varir. Ve ispat eder ki, bu sorulara samimî olarak cevap bulmak isteyen, mahlûkati kendi görmek istedigi veya hayal ettigi gibi degil de oldugu gibi gören kimse, kaçinilmaz bir surette "La ilahe illallah" neticesine gelecektir. Çünkü baktiginda nizam ve ahenk, güzellik ve ölçü, adalet ve merhamet, rububiyet ve sefkat görecek ve bu sifatlarin fanilik ve mahkûmiyet, acz ve mahlukiyet içinde bulunan yaratilmislara ait olmadigini görür, bütün bu sifatlarin mutlak ve mükemmel bir surette bir Vacibü'l-Vücudda mevcut oldugunu anlar. Böylece kâinati, yazarini anlatan bir kitap olarak görür.

 

Tabiat Risalesinde Bediüzzaman "La ilahe illallah" tefsirini daha da açar. Bu eserinde sebepler konusunu ele alir ki, bu materyalizmin temel tasidir ve modern ilim bunun üzerine kurulmustur. Sebeplere inanmak, "Bu tabidir, tabiat yapti, tesadüfen oldu" gibi ifadelerin ortaya çikmasini netice vermistir. Mantiki delillerle sebepler efsanesini berhava eden Bediüzzaman, bu inanca sarilanlarin kâinati oldugu gibi degil, kendi görmek istedikleri gibi gördüklerini ortaya koyar.

 

Tabiat Risalesinde, Bediüzzaman, her seviyedeki bütün yaratiklarin birbirleriyle mütedahil daireler gibi iç içe münasebetler içinde bulunduklarini ve birbirlerine bagimli olduklarini gösterir. Yaratiklar varlik alemine sanki hiçten gelir gibi gelir; ve kisacik hayatlari müddetince, her biri kendi hususi maksadi, gaye ve vazifesi ile, ilahi sifatlarin ve Esma-i Hüsnanin sayisiz cilvelerini aksettiren birer ayna gibi vazife görür. Kendi vücutlari disindaki faktörlere tam ve kesin bagimliliklari, hiçbir süpheye yer birakmayacak sekilde gösterir ki, onlar ellerinde bulunan seyin sahibi degildir nerede kaldi, kendileri gibi, yahut kendilerinden daha büyük varliklari mükemmel özelliklerle donatmak!

 

Materyalistler ise esyayi farkli görür, yoksa farkli seyler görmezler. Kâinattaki düzen ve ahengi inkâr edemezler; ancak bu düzen ve ahengin tesadüf sonucu ortaya çiktigina inanmamizi isterler. Bundan sonra inanmamizi istedikleri sey ise, sebepler arasindaki mekanik münasebetler ile kâinatin varligini devam ettirdigi iddiasidir ki, bunun ne manaya geldigini materyalistlerin kendisi de bilmez.

 

Onlara göre, kendileri varedilmis, aciz, cahil, fani ve basibos sebepler, hiç yoktan ortaya çikan kanunlar araciligiyla, etrafimizda görüp isittigimiz o harikulade ahenk ve muvazene içindeki sanat eserlerini icad etmektedirler Bediüzzaman ise, tipki puthaneye giren Ibrahim Aleyhisselam gibi, bu efsane ve hurafeleri parçalayiverir. Tekrar tekrar teyid eder: Her sey birbiriyle münasebet içinde olduguna göre, çiçegin tohumunu kim yaratmissa çiçegi de o yaratacak.

Birbirlerine bagimli olduklarina göre, çiçegi kim yaratmissa agaci O yaratacak. Birbirleriyle iç içe münasebetler içinde yaratildiklarina göre, agaci kim yaratmissa ormani da O yaratacak, ilh. Böylece, tek bir zerreyi yaratabilmek için, bütün bir kâinati yaratmak gerekir. Buna ise kör, aciz, fani, muhtaç, cahil ve gayesiz bir "sebebin" boyu yetismez.

 

Gittikçe artan sayida ilim adami, geçmisin mekanik teorilerinin artik savunulamadigini fark etmektedir. Kâinattaki güzellik, ihtisam, düzen, ahenk, simetri ve maksatlar karsisinda, sebeplere ve tesadüfe dayanarak varliklari açiklama tesebbüsleri, gittikçe müdafaa edilemez hale düsmektedir. Bunlardan birçogu, eski ilahlarinin kaçinilmaz çöküsü karsisinda histeri nöbetlerine kapiliyorlar.

 

Taninmis bir biyologun -biyoloji hala en kati manada mekanik ilim branslari arasindadir- söyle söyledigi biliniyor: "Gariptir, kâinatta güzellik ve ahengi kesfettikçe, onun manasizligina daha çok inaniyorum." Zavalli, bilmiyor ki, eger her sey manasizsa, kendi akibeti de aynen öyle olacaktir. Yine bir biyolog olan baska bir meshur -yoksa mahut mu diyeyim?

 

- ilim adami ise, yaratiklarin var olusunun, bilhassa "sekil" vak'asinin kör, aciz ve cahil sebeplerin tesadüfî hareketlerine hiçbir sekilde izafe edilemeyecegini söylüyor. Bu düsüncesinde yalniz olmamakla birlikte, bu ilim adami, böyle bir inanisi açikça beyan eden ilk taninmis Batili biyologdur. Isin daha da ilgi çekici tarafi, Batinin ilim dünyasini Brejnev idaresindeki Rusya'ya benzetmesidir. Mekanik teori, güvenilir olmak ve meslekte kalabilmek için her ilim adaminin, bilhassa biyologlarin boyun egmek zorunda oldugu kati ve hakim-i mutlak Ortodoks doktrinidir.

 

Böylece, kalabalik içinde bu teoriye sadakatlerini haykirmak, tenhada ise gerçek düsüncelerini fisildamak suretiyle, korku içinde bir oyunu sürdürmek mecburiyetindedirler. Bu yazarin kitabi basildiginda, New Scientist dergisi bunu "yakilacak kitap" ilan etti. O günden bu yana kitabin yazari aforoza ugramis durumdadir ve Batili ilim dünyasinin bir Selman Rusdi'si haline gelmistir.

 

Sebepler faraziyesinin isleyip isleyemeyecegine dair ortaya atilan görüslerin birbirinden bu kadar farkli sekilde ayrilmasi gösteriyor ki, tabiata veya tabiat kanunlarina yaratici bir güç isnad etmek, objektif bir ilmi arastirmanin kaçinilmaz neticesi olamaz. Bu olsa olsa sahsi bir kanaatten ibaret kalir. Bunun gibi, zahiri sebepleri yed-i kudretine bir perde yapan bir Kâinat Yaraticisini inkâr etmek de muhakemenin degil, bir arzunun neticesidir.

 

Kisacasi, sebeplere yaraticilik isnad etmek kaba ve aldatici bir oyundan ibarettir ki, insan bununla Yaraticinin mülkünü yaratilmislara taksim eder- tâ ki kendi varligi ve sahip olduklari üzerinde kendisi mutlak hakim olabilsin.

 

 

 

  

 

Darwin Amca

(no login)

195.93.64.7 BIR IMAN INKILÂBI OLARAK RISALE-I NUR (2) February 22 2003, 11:46 PM 

 

 

 

 

Maksadim Risale-i Nur'u özetlemek degil, Allah hakkindaki daha evvelki düsüncelerimin, Risale-i Nur'un tasvir ettigi portrelerden ne kadar uzak düstügünü göstermekti. Bu eserleri okuduktan sonra, Lâ ilâhe illâllah derken, Allah hakkinda söylenebilecek her seyi söylemis oldugumu düsünmeye basladim. Risale-i Nur sayesinde anladim ki, evvelki düsüncemde Allah, manzarayi tamamlamak için ve teselsülün imkânsizligini önlemek üzere, yaratilis hadisesinin basina neredeyse rasgele yerlestirilmis bilinmeyen bir faktördü.

 

O bir ilk Sebep idi; Ilk Muharrik idi; bosluklari dolduran bir tanri idi. Adeta Ingilizlerinki gibi bir "mesruti kral” idi. kendisine azami saygi gösterilmeli, fakat günlük hayata karismasina da müsaade edilmemeliydi!

 

Ayet-i kerimeden ilham alan Risale-i Nur ise, Allah'in isim ve sifatlarinin birer aynasi olan varliklarda Allah'in varlik ve birligini gösteren delillerin devamli degisen yeni sekiller ve kompozisyonlarla her an gözlerimizin önüne serildigini ve marifet, tasdik, teslim, muhabbet ve ubudiyeti netice verdigini gösteriyordu. Böylece, Risale-i Nur, kelimenin hakiki manasiyla bir Müslüman olmanin açik bir vetire halinde gerçeklestigini de ortaya koyuyordu: tefekkürden ilme, ilimden tasdike, tasdikten iman veya itikada, itikattan da teslime varis.

 

Her yeni hareket, her yeni gün ise Ilahi hakikatin yeni bir cephesini ortaya çikardigina göre, bu vetire de devamlilik arz etmektedir. Islam'in dis tezahürleri, yani ibadet sekilleri bir manada statiktir; halbuki iman, sözünü ettigim bu vetireye bagli olarak, artma veya eksilmeye maruzdur. Iste, dikkatimizin büyük kismini teksif etmemiz gereken iman hakikati budur; Islam'in hakikatleri ise bunu zaruri olarak takip edecektir.

 

Bu yüzdendir ki, “Risale-i Nur'u tanimadan önce Müslümandim, fakat mü'min degildim" diyebilirim. Çünkü o zaman iman diye kabul ettigim sey, gerçekte inkâr etmenin imkânsizligindan baska bir sey degildi. Her ne kadar bana Islam'i tanitan Bediüzzaman degil idiyse de ki -bunu herkes yapabilirdi- o beni imanla tanistirdi. Taklitle degil, tahkik yoluyla elde edilen bir iman.

 

Simdi asil sorumuza dönelim: Müslümanlar olarak Batiya sunabilecek neyimiz var? Cevap: Her seyimiz ve hiçbir seyimiz. Imanimiz ve Islamiyetimiz varki bunlar her seydir. Bir de Islamiyet'i anlayisimiz ve yorumlayisimiz var ki, çogu zaman sifira sifir, elde var sifir.

 

Bana Islam'i tanitan kitaplardan da açikça anlasilabilecegi gibi, Batiyi dikkate alarak yazilmis ne varsa, hemen hemen hepsi de masum bir kültür alisverisi seviyesinde kalmistir. Asil mesele olan iman ise, kaçinilmaz bir sekilde, ya bir dipnotu hacminde geçistirilmis veya tamamiyla ihmal edilmistir.

 

Kur'an'da Allah lâfzi 2500'den fazla tekrar edilir; Islam kelimesi ise 10 defadan az. Halbuki modem Islam literatüründe bu nisbet tersine çevrilmistir. Kur'an'da iman ve Islam kelimelerinin nisbeti, iman lehine olmak üzere 5:1'dir. 19. yüzyil sonlarina kadar yazilan Arapça kitaplarin isimlerinde Islam kelimesi iman'i 3:2'lik bir nisbetle geçiyordu. 1960'larda bu rakam 13:1 nisbetine siçramistir ve hiç süphesiz bugün daha da yükseklerdedir.

 

Bunun kaçinilmaz neticesi olarak da, Batinin Islam'a yaklasimi bir sistem ve bir alternatif "ideoloji" etrafinda temerküz etmis, bu da hemen hemen tamamiyla iman hakikatlerinden mahrum bir sekilde takdim edilmistir.

 

Batiya yaklasma tarzimizla çok az mesafe almis olmamizin bir diger sebebi de, Batiyi yanlis anlamamizdir. Bati sadece jeopolitik bir varlik degil, ayni zamanda bir mecazdir da. Cografi olarak, Bati, Uluhiyete karsi kitle halinde bir isyanin görüldügü yerdir. Çagdas Bati medeniyeti, bildigimiz kadariyla, temelinde düzenli bir dini inanç bulunmayan ilk medeniyettir. Böylece Bati, dini inancin gurubunu, Uluhiyet günesinin tutulmasini ifade eden bir mecaz olmaktadir.

 

Simdi ise bu günes tutulmasi sadece jeopolitik Batiya münhasir kalmadigina göre, iman hakikatlerinin göz ardi edildigi her yere Bati diyebiliriz. Yani, Bati bir halet-i ruhiye, bir hastalik, bir sapma olarak görülmelidir. Bunun temel sebebi ise, Bediüzzaman Said Nursi'nin isaret ettigi gibi, ene'ye tapma hastaligidir.

 

Rönesans'tan bu yana Bati insani kendi kendisinin referans noktasi ve kendi kâinatinin merkezi haline gelmis, biçare hayatinin yegâne mikyasi olmustur. Esma-i Ilahiyenin kisvesini çalarak ona bürünmüs ve bir ilah gibi çalim satmaya kalkmistir. Fakat bu elbise ona uymamistir ve uymaz da.

 

Kendi vazifesinin, Uluhiyet tecellilerini Yaratan adina ve Onun rizasina uygun sekilde müsahede etmekten ibaret oldugunu kabul etmek istemeyen Bati insani, bu tecellileri kendi mali olarak ilan eder ve onlari kendi hayli mülküne dahil etmek için bir ömür boyu çabalar. Ebediyeti fani dünyada arayisi, onu hemcinsleriyle siddetli ve çogu zaman caniyane bir rekabete sürükler. Insanin sinirli, aciz ve bagimli olusu ve günün birinde kendisinin sandigi her seyi terk ederek yoklukla yüz yüze gelecegi gerçegi, onun sonsuz arzularini daha da siddetlendirir.

 

Karsi karsiya bulundugu sinirlamalar ve eksikliklerin ona mutlak acz ve fakrini hatirlatmasi gerekirken, o kendi kendini hipnotize ederek bu gerçeklerden saklanmaya çabalar. Akibetiyle ilgili her türlü düsünceden kaçan Bati insani, Yaraticisini tanimak ve sevmek ve kendisinin Onsuz hiçbir sey olmadigini ve hiçbir seye sahip olamayacagini anlamak üzere fitratina yerlestirilmis olan kabiliyetini de böylece bogar. Laik ve hodperest Bati toplumu, insani her seviyede körlestirmek ve sersemletmek üzere planlanmistir.

 

Benlik inancinin kendinden bekleneni vermedigi gerçegini saklamak için; "sinirsiz terakki, mutlak hürriyet ve kayitsiz mutluluk" seklindeki laik teslis akidesinin yüzyillar önce saf disi edilmis bulunan Hiristiyanligin teslis akidesi kadar manasiz kaldigini saklamak için; laik hümanizmin ilkeleri olan iktisadi ve ilmi ilerlemenin Batiyi bir maneviyat çöplügüne çevirdigi ve nesilleri birbiri ardinca helak ettigi gerçegini saklamak için.

 

Bununla beraber, uyanmaya baslayan ve bugüne kadar içinde yasadiklari hayal dünyasinin farkina varanlar da vardir. Iste bunlara "ene" hastaligi gösterilmelidir. Bu hastalikla malül kimselere Islam'in iktisat veya hukuk sisteminin en müsavatçi veya en adil sistem oldugunu anlatip durmanin hiçbir faydasi yoktur. Kanserden mustarip bir hastaya yeni bir ceket hediye ederek onu tedavi edemezsiniz. Onun muhtaç oldugu sey, dogru bir teshis, radikal bir ameliyat ve onu takip edecek sürekli bir tedavidir. Risale-i Nur'da bunlarin hepsi vardir.

 

Hatirlayacaginiz gibi, Risale-i Nur'u önceleri mistik bir eser diye reddetmistim. Ayni zamanda baskalarinin da bu eserleri böyle vasiflandirdigini isitmistim. Gerçek ise bunun tam tersidir; çünkü Said Nursi'nin önümüze koydugu berrak tercihte hiçbir esrarengizlik yoktur: ya iman, ya da inkâr; ya ebedi saadet, ya da ebedi felaket; ya kurtulus, ya helak hem bu dünyada, hem de ahirette.

 

Risale-i Nur'un "inkilâpçi" olarak vasiflandirildigini da isitmistim. Gerçi buna istirak ederim; fakat kelimenin siyasi manasiyla degil. Risale-i Nur'da böyle bir seyin bahsi yoktur. Ama eminim ki, eger Bediüzzaman bütün laik idarelerin siddet yoluyla devrilmeleri gerektigini savunmus olsaydi, bütün Bati üniversitelerinde Risale-i Nur mecburi ders olarak okutulur ve Bediüzzaman Bati dünyasinda her ev halkinin tanidigi bir isim haline gelirdi.

 

Çünkü asirilik, hele bir de dini duygularla renklendirilmisse, Batinin zayif noktasidir. Bati basini için, uzak beldelerden birinde "Amerika'ya ölüm!" diye bagiran, ihtilal ve seriat isteyen binlerce öfkeli Müslüman'dan daha güzel, daha sevimli ve daha nefis hangi manzara vardir? Bati, artik Islam'i yanlis tanitmak için zahmete girmek zorunda degildir. Bunu onlar adina biz yapiyoruz; onlara ise sadece filme çekip göstermek kaliyor.

 

Amerika'nin "Büyük seytan" olarak bilindigi bir ülkede, on yil kadar önce böyle bir gösteri seyretmistim. Fakat dikkatimi çekti: Göstericilerin belki de yüzde 75'i Levis blucinleri giyiyordu; dagilan kalabaligin ardinda kalan sigara izmaritleri ise ya Marlboro idi, ya da Winston. Bir el güya bizi Bati ile baglayan baglari kopariyor; diger el ise o baglari siktikça sikiyor!

 

Yine de "Yeteri kadar konustuk, artik hareket zamanidir" deyip duruyoruz. Hatta bu sözü Risale-i Nur hakkinda dahi isitmisimdir. "Hep sözden ibaret; hiç aksiyon yok" demisti birisi. Fakat henüz konusmus da degiliz. Sadece feryad-ü figan edip durduk, o kadar. Birbirimizle kardes kardese, mü'min mü'mine, Müslüman

Müslüman'a, Allah adina, Kur'an lisaniyla ve kâinat kitabinin diliyle konusmadigimiz, sohbet etmedigimiz içindir ki, hareket ettigimiz zaman yanlis sekilde, yetkisiz ve disiplinsiz bir tarzda ve hakiki bir ölçü veya referans noktasindan mahrum bir halde hareket ediyoruz. Sonunda da hiçbir kalici netice ortaya çikaramiyoruz Bati ise bunu çok iyi anliyor.

 

Hayir, Bediüzzaman'in müdafaa ettigi inkilâp Tahran, Kahire veya Cezayir sokaklarinda çigirtkanligi yapilan cinsten bir inkilâp degildir. Risale-i Nur'un inkilâbi zihinlerde, kalplerde, ruhlarda ve nefislerde inkilâptir. Bu bir Islam devrimi degil, iman inkilâbidir. Bu da iki seviyede gerçeklesir. Müslümanlari taklidi imandan tahkiki imana, inanmayanlari ise ene'nin kullugundan Allah'in kulluguna eristirecek sekilde tanzim edilmistir. Batiyi hâkimiyeti altinda tutanlarin Risale-i Nur'dan dehset almalari bu yüzdendir.

 

Netice olarak, yillar süren arastirma ve mukayeselerim sonunda sunu söyleyebilirim ki, kâinati oldugu gibi gören, iman vakiasini oldugu gibi aksettiren, Kur'an'i Peygamberimizin murad ettigi gibi tefsir eden, modern insana musallat olmus son derece tehlikeli ve gerçek hastaliklari teshis ederek çare sunan, kendi kendine yeterli ve sümullü yegâne Islami eser, Risale-i Nur'dur.

 

Kur'an'in nuruyla kâinati aydinlatan Risale-i Nur gibi bir eser görmezlikten gelinemez. Çünkü çagdas insani karsi karsiya bulundugu felaketten kurtaracak olan yalniz Islamdir; Islam'in gelecegi ise, Risale-i Nur'a ve ona uyan ve ondan ilham alanlara baglidir.

 

slm&slm

 

 

 

  

 

Darwin Amca

(no login)

195.93.64.7 Dr. Colin TURNER February 22 2003, 11:48 PM 

 

 

 

 

1955 yilinda Ingiltere'nin Birmingham sehrinde dünyaya geldi. 1975 yilinda Islam'la sereflendi. Yüksek tahsilini Durham üniversitesinde tamamladi. Arapça ve Farsça üzerine ihtisas yapti.

 

Daha sonra, Iran'da Safeviler döneminde siyasi ve dini hareketler konusunda doktora yapti. Halen Manchester üniversitesinde dersler vermekte ve 17. asir Islam Felsefesi konusunda bir eser hazirlamaktadir.

 

On yildan fazla bir süredir Risale-i Nur üzerinde çalismaktadir. Dr. Turner evli ve üç çocuk babasidir.

 

 

 

  

 

HACI

(Premier Login hacihaci)

66.30.227.242 KUR'ANIN ISE YARAMAZLIGI...... February 23 2003, 12:02 AM 

 

Iddiaya gore;

------------------------------------

Kur'an'in nuruyla kâinati aydinlatan Risale-i Nur gibi bir eser görmezlikten gelinemez. Çünkü çagdas insani karsi karsiya bulundugu felaketten kurtaracak olan yalniz Islamdir; Islam'in gelecegi ise, Risale-i Nur'a ve ona uyan ve ondan ilham alanlara baglidir.

----------------------------------

 

Baska bir deyisle.........

Bu ne idigu belirsiz Said-i Kurdi gelinceye kadar Kur'an bir ise yaramiyordu.... Sonunda Islam'i kurtarabilecek bir mehdi geldi... Allah ondan razi olsun.. Allah'in yapamadigini bir Kurt usagi yapiyor.. Ne muhtesem!

 

keh keh keh.....

 

 

  

 

Darwin Amca

(no login)

195.93.64.7 . February 23 2003, 3:02 AM 

 

 

 

 

Sevgili HACI bey, degerli elestirinizi okudum; sagolun, varolun... Aslinda bu lafi tersinden anlayan yaklasiminiza bizzat Dr.Colin Turner'in kendisinin cevap vermesi daha uygun düserdi, fakat biz onun henüz türkçe bilmedigini ve ateist foruma takilmadigini varsayarak kendi fikrimizi söyleyelim :

 

Dr.Turner, risalelerdeki samimiyetten ilham alarak, islam'in geleceginin sûni propagandalarda degil, bilakis, içtenlik ve ihlasta oldugunu anlatmak istemis olmali. Kaldi ki kendisi bu yaziyi içinde bulundugumuz yüzyilda yazmis... Yani bugüne kadar yikilmadan ayakta duran islam dininin, bundan sonraki geleceginin ise risalelerdeki iman kavraminin hakiki manada yasanmasina bagli oldugunu vurgulamis. Bunda aslinda anlamayacak birsey yok, üstelik bu onun kendi sahsi fikri, risalelerin gücünü göstermesi açisindan kayda deger ve bütün bir islam dünyasini ise baglamaz.

 

Kendisinin çok ilginç tespitleri var. Ateist kardeslerimizin yararlanmasi dilegiyle...

 

slm&slm

 

BIR DÜZELTME : "Kim cumhuriyetçi; Bediüzzaman mi yoksa Mustafa Kemal mi?" isimli Burhan Bozgeyik'e ait çarpici ve cesur kitap, 'Vural' yayinciliktan degil, 'Timas' yayinciliktan çikmistir. Düzeltir ve kusura bakilmamasini temenni ederim...

 

 

Ana sayfaya geri don

Tartismalar sayfasina geri don


Hosted by www.Geocities.ws

1