Evren Yoktan Yaratıldı
Chaotic
Içinde bulundugumuz uçsuz bucaksiz evrenin nasil var oldugu, nereye
dogru gittigi, içindeki düzen ve dengeyi saglayan kanunlarin nasil isledikleri
her devirde insanlarin merak konusu olmustur. Bilim adamlari, düsünürler
asirlardir bu konuyla ilgili sayisiz arastirmalar yapmislar, pek çok teoriler
üretmislerdir.
20. yüzyilin baslarina dek hakim olan görüs, evrenin sonsuz boyutlara sahip
oldugu, sonsuzdan beri var oldugu ve sonsuza kadar da var olacagi seklindeydi.
"Statik evren modeli" adi verilen bu anlayisa göre, evren için
herhangi bir baslangiç veya son söz konusu degildi.
Materyalist felsefenin de temelini olusturan bu görüs, evreni sabit, duragan ve
degismez bir maddeler bütünü olarak kabul ederken bir Yaratici'nin varligini da
reddediyordu.
Hersey, hatta henüz yaratilmamis olan "gökler ve yer" bile, tek bir
noktadayken büyük patlama ile yaratilmis ve birbirlerinden ayrilarak evrenin
bugünkü seklini meydana getirmislerdir.
Materyalizm, maddeyi mutlak varlik sayan, maddeden baska hiçbir seyin varligini
kabul etmeyen bir düsünce sistemidir. Tarihi eski Yunan'a kadar uzanan, ama
özellikle 19. yüzyilda yayginlasan bu düsünce sistemi, Karl Marx'in diyalektik
materyalizmiyle ünlenmisti.
19. yüzyildaki duragan evren modeli, basta belirttigimiz gibi, materyalist
felsefeye zemin saglamisti. Materyalist felsefeci George Politzer, bu evren
modeline dayanarak, "Felsefenin Baslangiç Ilkeleri" adli kitabinda;
"evrenin yaratilmis birsey" olmadigini öne sürmüstü ve söyle demisti:
"Eger yaratilmis olsaydi, o takdirde Allah tarafindan belli bir anda ve
yoktan var edilmis olmasi gerekirdi".
Politzer evrenin yoktan var edilmedigini iddia ederken 19. yüzyilin duragan
evren modeline dayaniyor ve dolayisiyla bilimsel bir iddia ortaya attigini
saniyordu. Oysa 20. yüzyilda gelisen bilim ve teknoloji, materyalistlere zemin
saglayan duragan evren modeli gibi ilkel anlayislari kökünden yikmistir. 21.
yüzyilin esiginde oldugumuz su dönemde, evrenin bir baslangici oldugu, yok iken
bir anda büyük bir patlamayla yaratildigi modern fizik tarafindan pekçok deney,
gözlem ve hesapla ispatlanmis durumdadir.
Ayrica, evrenin, materyalistlerin iddia ettikleri gibi sabit ve duragan
olmadigi, tam tersine sürekli bir hareket ve degisim içinde oldugu, genisledigi
saptanmistir. Bugün bu gerçekler bütün bilim dünyasi tarafindan kabul
edilmektedir.
Simdi de bu çok önemli gerçeklerin bilim dünyasi tarafindan nasil ortaya
çikarildigindan bahsedelim:
1929 yilinda California Mount Wilson gözlem evinde, Amerikali astronom Edwin
Hubble kullandigi dev teleskopla gökyüzünü incelerken, yildizlarin,
uzakliklarina bagli olarak kizil renge dogru yaklasan bir isik yaydiklarini
saptadi. Bu bulus bilim dünyasinda büyük bir yanki yaratti. Çünkü bilinen fizik
kurallarina göre, gözlemin yapildigi noktaya dogru hareket eden isiklarin tayfi
mor yöne dogru, gözlemin yapildigi noktadan uzaklasan isiklarin tayfi da kizil
yöne dogru kayar. Hubble'in gözlemleri sirasinda ise yildizlarin isiklarinda
kizila dogru bir kayma farkedilmisti. Yani yildizlar bizden sürekli olarak
uzaklasmaktaydilar.
Hubble, çok geçmeden çok önemli bir seyi daha kesfetti: Yildizlar ve galaksiler
sadece bizden degil, birbirlerinden de uzaklasiyorlardi. Herseyin birbirinden
uzaklastigi bir evren karsisinda varilabilecek tek sonuç, evrenin her an
"genislemekte" olduguydu. Konuyu daha iyi anlamak için, evreni
sisirilen bir balonun yüzeyi gibi düsünmek mümkündür. Balonun yüzeyindeki
noktalarin balon sistikçe birbirlerinden uzaklasmalari gibi, evrendeki cisimler
de evren genisledikçe birbirlerinden uzaklasmaktadirlar.
O inkar edenler görmüyorlar mi ki baslangiçta göklerle yer birbiriyle
bitisikken, biz onlari ayirdik ve her canli seyi sudan yarattik. Yine de onlar
inanmayacaklar mi? (Enbiya Suresi, 30)
Aslinda bu gerçek daha önceden de teorik olarak kesfedilmisti. Yüzyilin en
büyük bilim adami sayilan Albert Einstein, teorik fizik alaninda yaptigi
hesaplamalarla evrenin duragan olamayacagi sonucuna varmisti. Fakat o devrin
genel kabul gören duragan evren modeliyle ters düsmemek için bu bulusunu bir
kenara birakmisti. Einstein bu davranisini daha sonra, 'kariyerinin en büyük
hatasi' olarak adlandiracakti. Daha sonra Hubble'in gözlemleriyle evrenin
genisledigi kesinlik kazandi. Peki evrenin genisliyor olmasinin, evrenin varolusu
konusundaki önemi neydi?
Evren genisledigine göre, zaman içinde geriye dogru gidildiginde evrenin tek
bir noktadan basladigi ortaya çikiyordu. Yapilan hesaplamalar, evrenin tüm
maddesini içinde barindiran bu "tek nokta"nin, "sifir
hacme" ve "sonsuz yogunluga" sahip olmasi gerektigini gösterdi.
Evren, sifir hacme sahip bu noktanin patlamasiyla ortaya çikmisti. Evrenin
baslangici olan bu büyük patlamaya ingilizce karsiligi olan "Big
Bang" ismi verildi ve bu teori de ayni isimle anilmaya baslandi.
Aslinda sifir hacim bu konunun teorik bir ifade biçimidir. Bilim, insan aklinin
kavrama sinirlarini asan 'yokluk' kavramini ancak 'sifir hacimdeki nokta'
ifadesi ile tarif edebilmektedir. Gerçekte ise 'sifir hacimdeki bir nokta'
'yokluk' anlamina gelir. Evren de yokluktan var olmustur. Diger bir deyimle
yaratilmistir.
Modern fizigin ancak bu yüzyilin sonlarina dogru ulastigi bu büyük gerçek,
Kuran'da bize 14 yüzyil önceden söyle haber verilmekteydi:
O Allah gökleri ve yeri yoktan var edendir. (Enam Suresi, 101)
Bilindigi gibi Big Bang teorisi, baslangiçta evrendeki tüm cisimlerin birarada
olduklarini ve sonradan ayrildiklarini göstermistir. Big Bang teorisinin ortaya
koydugu bu gerçek de, zamanimizdan tam 14 asir önce insanlarin evren hakkindaki
bilgilerinin son derece kisitli oldugu bir dönemde yine Kuran'da söyle
bildiriliyordu: O inkar edenler görmüyorlar mi ki baslangiçta göklerle yer
birbiriyle bitisikken, biz onlari ayirdik ve her canli seyi sudan yarattik.
Yine de onlar inanmayacaklar mi? (Enbiya Suresi, 30)
Yani hersey, hatta henüz yaratilmamis olan "gökler ve yer" bile, tek
bir noktadayken büyük patlama ile yaratilmis ve birbirlerinden ayrilarak
evrenin bugünkü seklini meydana getirmislerdir. Ayetin ifadelerini Big Bang
teorisi ile karsilastirdigimizda tam bir uyum içinde olduklarini görürüz. Oysa
Big Bang'in bilimsel bir teori olarak ortaya atilmasi ancak 20. yüzyilda mümkün
olmustur.
Evrenin genislemesi, Büyük Patlama teorisinin yani evrenin yoktan var
edildiginin en önemli kanitlarindan biridir. Evren yaratildigindan beri
süregelen bu gerçek, modern bilim tarafindan ancak bu yüzyilda kesfedildigi
halde Kuran'da bu gerçek yine bundan 14 asir önce haber verilmistir:
Biz gögü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve süphesiz Biz (onu) genisleticiyiz.
(Zariyat Suresi, 47)
Açikça görüldügü gibi, Büyük Patlama teorisi evrenin "yoktan var
edildigi"nin, yani Allah tarafindan yaratildiginin ispatiydi. Big Bang'in
bu zaferi ile birlikte, materyalist felsefenin temeli olan "ezeli
madde" kavrami da tarihe karismis oldu. Peki o zaman Big Bang'den önce ne
vardi ve "yok" olan evreni bu büyük patlama ile "var" hale
getiren güç neydi? Elbette ki bu soru bir Yaratici'nin varligini
göstermektedir. Ünlü ateist felsefeci Anthony Flew, bu konuda sunlari söyler:
"Itiraflarda bulunmanin insan ruhuna iyi geldigini söylerler. Ben de bir
itirafta bulunacagim: Big Bang modeli, bir ateist açisindan oldukça sikinti
vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar tarafindan savunulan bir iddiayi ispat
etmistir: Evrenin bir baslangici oldugu iddiasini. Sadece evrenin bir sonunun
ve baslangicinin olmadigini kabul ettigimiz sürece, evrenin su anki varliginin
mutlak bir açiklama oldugunu savunabiliriz. Ben hala bu açiklamaya inaniyorum,
ama bunu Big Bang karsisinda savunmanin pek kolay ve rahat bir durum olmadigini
itiraf etmeliyim."
Kendisini ateist olmak için körü körüne sartlandirmayan pek çok bilim adami
ise, evrenin yaratilisinda sonsuz güç sahibi bir Yaratici'nin varligini kabul
etmis durumdadir. Bu Yaratici, hem maddeyi hem de zamani yaratmis olan, yani
her ikisinden de bagimsiz bir varlik olmalidir. Ünlü Amerikali astrofizikçi
Hugh Ross bu gerçegi söyle açiklar: "Eger zaman ve madde, patlamayla
birlikte ortaya çikmissa, o zaman evreni meydana getiren nedenin, evrendeki
zaman ve mekandan tamamen bagimsiz olmasi gerekir. Bu bize Yaratici'nin
evrendeki tüm boyutlarin üzerinde oldugunu gösterir. Ayni zamanda Yaratici'nin
bazilarinin savundugu gibi evrenin kendisi olmadigini ve evreni kapladigini,
sadece evrenin içindeki bir güç olmadigini kanitlar."
Bu bilim adaminin da söyledigi gibi, madde ve zaman, tüm bu kavramlardan
bagimsiz olan sonsuz güç sahibi bir Yaratici tarafindan var edilmistir. O
Yaratici, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah'tir.
---------------------------------------------------------
Deicide
Chaotic, bu yazı foruma da önce de asılmıştı. Yanılmıyorsam,
"Harun Yahya" takma adını kullanan Adnan Hoca ya da bir müridine ait
bir yazı bu ve bu şahıslara ait diğer bir çok yazı gibi, saptırmadan başka bir
şey değil.
Evrenin genişlediği ve genişleme tersine doğru izlendiğinde 15 milyar yıl kadar
öncesinde bir tekillik bulunduğu, kozmologlar arasında genel kabul
görmüş bir sav. Bu yapılırken, genişleyen evrene elimizdeki fizik yasaları
-Genel Görelilik ve Kuantum Fiziği- uyguulanıyor; elimizdeki modele göre,
evrenin her aşamada nasıl davranması gerektiği hesaplanıyor ve bundan da 15
bugünkü herşeyin geçmişinin, milyar yıl kadar önce olmuş olması gereken bir
Büyük Patlamaya dayanması gerektiği saptanıyor. Elimizdeki denklemler, bize
ancak zamanda büyük patlamanın başladığı noktanın birkaç milyonda bir
saniyesine kadar götürebiliyor. Bundan öncesinde, elimizdeki denklemler sonuç
vermiyor ve dolayısıyla, elimizdeki kuramlara göre büyük patlamanın
başlangıcından, 10^-43 saniye sonrasından daha öncesini bilmemiz olanaksız.
İşte bilgimizin sona erdiği bu noktanın öncesine, tekillik deniyor.
Bu durumun Kuantum fiziğinin formülasyonundan kaynaklanan bir nedeni var: Bu
formülasyonun bir parçası olan Heisenberg belirsizliği gereğince, patlamakta
olan evren zamanda geriye giderek incelendiğinde, giderek küçüldükçe,
belirsizlik miktarı sonsuza doğru ıraksar..
Dolayısıyla, büyük patlama anına ve daha öncesine ait öne sürülecek her önerme,
fizik dışı bir önermedir ve spekülasyondan ibarettir. Her şeyin büyük patlama
ile başladığı ve ondan öncesinin mutlak yokluk olduğu savı, fiziğin bir savı
değil, olsa olsa bir yorumudur. Hele hele bu anın fizik ötesi bir gücün
yaratılışı olduğu önermesi, hiçbir formül ve denklemden çıkmayan bir önermedir.
Büyük patlama öncesini bilemediğimizden sözedebiliriz, bunun mutlak bir hiçlik
olduğundan değil! Fizik açısından, büyük patlama öncesinin hiçlik olduğu
önermesi ile büyük patlama öncesinde de evrenin şu ya da bu şekilde varolduğu
önermesinin doğruluk değeri denktir: belirsiz.. Sonuç olarak, Büyük Patlama
Teorisi elçabukluğuyla yapılmaya çalışıldığı gibi, evrenin yoktan
varolduğunu söylemez, varedildiğini hiç söylemez!
Öte yandan, hacmi gittikçe küçülerek yoğunluğu sonsuza ulaşan bir noktanın
hiçlik olduğu sözü düpedüz yanlıştır. Evrenin, formüllerimize göre, büyük
patlama anında hacmi sıfır iken ve yoğunluğu sonsuzken kütlesi bugünkü kütlesi
ile aynıydı. Yoksa yoğunluğu sonsuz olamazdı! Kütlesi olan bir şey, yok
değildir. Büyük patlama anında hacmi sıfır ve yoğunluğu sonsuz olduğu için
evren hiçlikti demek, bir karadelik tekilliğine de hiçlik ya da yokluk demekle
aynı şeydir. Kara deliğin de hacmi sıfır ve yoğunluğu sonsuzdur. Ancak,
yıldızın kara deliğe dönüşmesinden önceki kütlesini, elektrik yükünü ve açısal
momentumunu aynen içerir. Kara delik bir hiçlik değil, içinden dışarı bilgi
çıkmasının olanaksız olduğu ve elimizdeki kuramlara göre zaman ve uzayın sonsuz
bükülmeye ulaştığı bir tekilliktir. Eğer yukarıdaki yazıda iddia edildiği gibi
sıfır hacimdeki bir nokta yokluk anlamına gelseydi, kara delikler de sıfır
hacimde oldukları için birer yokluk sayılmaları gerekirdi..
Peki bu sık sık sözü edilen ve içerdiği belirsizlik, bulanıksızlık nedeniyle
istenen her yöne çekilip metafizik savlara dayanak yapılmaya çalışılan tekillik
nedir? Bu mutlak anlamda bir tekillik midir, yoksa bizim bilgimizin sınırlı
olmasından kaynaklanan bir durum mudur?
İnsanlar doğada ölçüm ve deneyler yaparlar. Daha sonra, yaptıkları gözlemlerin
sonuçlarını açıklayan kuramlar geliştirirler. Kuram, o güne kadar yapılmış
gözlemleri açıklayan ve konu ile ilgili yapılacak tüm gözlemlerin sonuçlarını
öngörecek bir matematiksel model içerir. Eğer kuram savlarında başarılıysa,
yani mümkün olan en az sayıda varsayımla, konu ile ilgili yapılmış ve yapılacak
tüm gözlem sonuçlarını öngörebiliyorsa, doğru kabul edilir. Burada gözden
kaçırılmaması gereken nokta, kuramın dünyanın kendisi değil, dünya hakkındaki
bilgilerimizi formülize eden bir model olduğudur.
Bugüne kadar öne sürülen hiçbir kuram mükemmel değildir. Bir kuramın kaplamı,
yapabildiğimiz ve yapabileceğimiz gözlem ve deneylerin duyarlılığıyla
sınırlıdır. Bir çok kuram, ortaya atıldığı ana kadar yapılabilen deney ve
gözlem sonuçlarını öngörmekte son derece başarılıyken, daha sonra bilgi ve
teknolojinin artması ile yapılabilir duruma gelen yeni gözlem ve deneyleri
açıklayamamış ve yerlerini yeni kuramlara bırakmıştır. Bilim bu şekilde
gelişir. Bugüne kadar ortaya atılmış tüm fizik kuramlarının bir sınırı
olagelmiştir. Kuramların öne sürdüğü tüm matematiksel modellerde bir kırılma
noktası vardır. Bu kırılma noktasının öncesinde, modelin içerdiği hatalar
giderek büyür ve model, kırılma noktasının öesinde kullanılmaz hale gelir.
Örneğin gündelik hayatta karşılaştığımız kütle ve hızlarla ilgili tüm soruları
yanıtlayabilen Newton fiziği, yıldız büyüklüğündeki kütleler ve ışık hızı söz
konusu olduğunda yetersiz kalmış ve yerini Özel ve Genel Görelilik Kuramına
bırakmıştır. Aynı şekilde atom altı büyüklüğünde parçacıkların davranışını
açıklayamayan klasik mekanik, Kuantum fiziği ile yenilenmiştir.
Peki Özel ve Genel Görelilik ile Kuantum kuramları fiziğin ulaşabileceği son
nokta mıdır? İleride daha iyi kuramlar bulup bulamayacağımızı bilmiyoruz. Ama
emin olduğumuz bir şey var: bu kuramlar da öngörülerinin geçersiz olduğu kırılma
noktalarına sahipler. Tekillik dediğimiz nokta, tam da bu kırılma noktasıdır.
Tekillik, gerçekte, modelimizin öngördüğü bir durumdur. Madde, bugün tekillik
dediğimiz noktanın ötesinde, bugünkü kuramların modellerindeki denklemlerin
öngördüğünden çok farklı davranıyor olabilir. Bu durumda, tekillik hiçbir
yasanın geçerli olmadığı bir durum değil, bizim bilmediğimiz yasaların geçerli
olduğu ve dolayısıyla söz konusu yasalar bulunduğu zaman bilinebilir olan bir
durum olur.
Din ve mistisizm, kendi bilimdışı savlarını, bilinmeyenin ardındaki sis
perdesi arasından sunar. Bilinenden değil, bilinmeyenden medet umar. Bilim ise,
insan aklını bilinmeyen karşısındaki aczinden kurtarır, doğaüstü şeyleri işin
içine karıştırmaya gerek görmeksizin olup biteni açığa çıkarır. Bilimin henüz
her şeyi açıklayamadığı, hatta belki de sonsuza kadar açıklayamayacağı şeylerin
hep olacağı öne sürülebilir. Ama mistisizm ve genel olarak din, her zaman,
bilimin ışığının henüz ulaşmadığı kuytulara sığınır; bilimin ışığı üzerine düştüğünde
de sığınacak başka bir kuytu bulur.
***
Rastlantısal Evren Düşüncesinin Çöküşü
Chaotic
20. yüzyildaki astronomik buluslarin çökerttigi ikinci bir ateist
dogma ise, "rastlantisal evren" iddiasidir. Evrendeki maddelerin, gök
cisimlerinin, bunlar arasindaki iliskileri belirleyen kanunlarin herhangi bir
amaca yönelik olmayan, tesadüfen belirlenmis olduklari düsüncesi, çok çarpici
bir biçimde yikilmistir.
Bilim adamlari ilk kez 1970'li yillardan itibaren, evrendeki tüm fiziksel
dengelerin insan yasami için çok hassas bir biçimde ayarlandigi gerçegini fark
etmeye basladilar. Arastirmalar derinlestirildikçe, evrendeki fizik, kimya ve
biyoloji kanunlarinin; yerçekimi, elektromanyetizma gibi temel kuvvetlerin;
atomlarin ve elementlerin yapilarinin tümünün insanin yasami için tam olmalari
gereken sekilde düzenlendikleri birer birer bulundu. Batili bilim adamlari
bugün bu olaganüstü tasarima "Insani Ilke" (Anthropic Principle)
adini vermektedirler. Yani evrendeki her ayrinti, insan yasamini gözeten bir
amaçla tasarlanmistir.
Insani Ilkenin en temel bazi örneklerini söyle özetleyebiliriz:
Evrenin ilk genisleme hizi (Big Bang'in patlama siddeti) tam olmasi gerektigi
ölçüde olmustur. Bilim adamlari, eger ilk patlama hizi milyar kere milyarda bir
bile farkli olsa, o durumda maddenin ya tekrar içine çökmüs veya tamamen
dagilmis olacagini hesaplamaktadirlar. Bir diger deyisle, daha evrenin ilk
aninda, milyar kere milyarda birlik bir isabet vardir.
Evrendeki mevcut dört fiziksel kuvvet (yerçekimi, zayif nükleer kuvvet, güçlü
nükleer kuvvet ve elektromanyetik kuvvet), düzenli bir evren ortaya çikmasi,
elementlerin ve dolayisiyla yasamin var olabilmesi için tam olmalari gereken
degerlerdedirler. Bu kuvvetlerdeki çok küçük oynamalar (örnegin 1039'da 1 veya
1028'de 1 gibi, yani kaba bir hesapla milyar kere milyar kere milyar kere
milyarda 1'lik farklar), evrenin sadece bir radyasyondan ibaret olmasina veya
hidrojen disinda hiçbir elementin var olmamasina sebep olabilirdi.
Günes'in ideal büyüklügü, Dünya'nin günese olan ideal uzakligi, suyun benzersiz
fiziksel ve kimyasal özellikleri, Günes isinlarinin tam yasam için gerekli
dalga boyunda olusu, Dünya atmosferinin solunum için en ideal orandaki gazlari
içermesi, Dünya'nin manyetik alaninin, yeryüzü sekillerinin tam insan yasamina
uygun biçimde olmasi gibi daha pek çok "hassas ayar" vardir.
Bu hassas ayar kavrami, bugün astrofizigin en çarpici bulgularindan biri
durumundadir. Evrendeki hangi fiziksel kural, hangi degisken incelense,
bunlarin insan yasamina en ideal ortami saglayacak çok özel degerlere sahip
oldugu görülür. Ünlü astronom Paul Davies, bunun sonucunu The Cosmic Blueprint
(Kozmik Plan) adli kitabinin son paragrafinda "bir tasarim oldugu
düsüncesi, ezici biçimde üstün gelmektedir" diye açiklar.
Astrofizikçi W. Press ise Nature dergisindeki bir makalesinde, "evrende,
akilli yasamin gelismesini destekleyen büyük bir tasarim bulunmaktadir"
demektedir.
Isin ilginç yani, söz konusu bulgulari ortaya çikaran bilim adamlarinin çok
büyük bölümünün, aslinda bu sonuca varmayi pek de istemeyen materyalist bakis
açisina sahip olan bilim adamlari olusudur. Bilim yaparken Allah'in varligina
delil aramak gibi bir niyetle hareket etmemislerdir. Ama hepsi, belki de çogu
bunu hiç istemedigi halde, evrenin ancak olaganüstü bir tasarimla
açiklanabilecegi sonucuna varmislardir.
Amerikali astronom George Greenstein, The Symbiotic Universe (Simbiyotik Evren)
adli kitabinda bu gerçegi söyle itiraf eder:
Bu, (fizik kanunlarinin yasam için özel olarak tasarlanmis olusu) nasil mümkün
olabildi?... Kanitlari inceledikçe, israrla önemli bir gerçekle karsi karsiya
geliyoruz; bir doga üstü Akil devreye girmistir. Yoksa acaba bir anda, hiç de o
niyeti tasimamamiza ragmen, Ilahi bir Varlik'in var olduguna dair bilimsel
delillerle mi yüzyüze geliyoruz?
Bir ateist olan Greenstein "acaba" diye baslayan sorusuyla, gördügü
apaçik gerçegi anlamazliktan gelmeye çalismaktadir. Ama konuya ön yargisiz
yaklasan pek çok bilim adami, evrenin insan yasami için özel olarak
yaratildigini kabul etmektedir.
Materyalizm ise, artik bilimin sinirlari disina itilmis batil bir inanç olarak
yasamaktadir. Amerikali genetikçi Robert Griffiths, bu gerçegi,
"kendisiyle tartismak için bir ateist aradigimda, (üniversitedeki) felsefe
bölümüne gidiyorum. Ama fizik bölümünden pek öyle kimse çikmiyor artik"
sözleriyle ifade etmektedir.
Ünlü moleküler biyolog Michael Denton ise, fizik, kimya ve biyoloji
kanunlarinin insan yasami için sasirtici derecede "en ideal"
ölçülerde oldugunu inceledigi Nature's Destiny: How the Laws of Biology Reveal
Purpose in the Universe (Doganin Kaderi: Biyoloji Kanunlari Evrendeki Amaci
Nasil Gösteriyor) adli 1998 basimi kitabinda su yorumu yapmaktadir:
20. yüzyil astronomisinde ortaya çikan yeni tablo, geçmis dört yüzyilda bilim
çevrelerinde giderek yükselmis olan varsayima çok güçlü bir meydan okuma
olusturmaktadir. Bu, yasamin kozmik tablo içinde tamamen rastlantisal ve
önemsiz oldugu varsayimidir....
Kisacasi, ateizmin belki de en temel dayanagi olan "rastlantisal
evren" kavrami bugün çökmüs durumdadir. Bilim adamlari açikça
"materyalizmin çöküsü"nden söz etmektedirler.
Allah'in Kuran'da, "Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasinda bulunan
seyleri batil olarak yaratmadik. Bu, inkâr edenlerin zannidir…" (Sad
Suresi, 27) ayetiyle yanlisligini açikladigi zan, 1970'lerden bilim tarafindan
da çürütülmüstür.
-------------------------------------------------------------
Deicide
Bu yazı da "Harun Yahya" adını kullanan Adnan Hoca'ya ait.
Yine daha önce foruma asılmıştı diye anımsıyorum. Bunlar herhalde forumlarda,
tartışmalarda hap gibi kullanılmak üzere yazılmış yazılar.
Eğer bu ve bunun gibi konularda tek kaynağınız Adnan Hoca zırvaları ise, işiniz
çok zor. Çünkü bu yazılar iki ucu keskin bıçak gibi: konuyu iyi bilmeyenlere
etkileyici ve ikna edici gibi gelmesine karşın, konu ile ilgili bilimsel
kaynaklarda yanıtları çoktan verilmiş savlar bunlar.
Burada yapılan -Adnan Hoca ya da müritlerinden birinin yaptığı- düpedüz bir
sahtekarlıktan başka bir şey değil. Enflasyon (şişme) kuramının gerekçeleri
aynen alınıyor, daha sonra bu sorunu son derece başarılı bir biçimde çözen
şişme kuramı hiç anlatılmadan sanki bu durum muamma gibiymişçesine anlatılıyor.
Konuyu bilmeyenlerde de etki uyandırmak amaçlanıyor.
Büyük patlama anındaki koşulların, evrenin daha sonra bizim yaşadığımız evren
haline dönüşebilmesi için çok ince bir başlangıç koşulunu gerektirmesi ve bu
başlangıç koşulunun olasılığının olanaksız sayılması gereken küçük bir değer
olduğu savı, 1979'da şişme kuramını ortaya atanlarca öne sürülmüştür. Bu sav,
yukarıdaki yazıda kullanıldığının aksine, büyük patlamadaki koşullarının
bilinçli bir tasarım sonucu olduğu çıkarımına ulaşmak amacıyla değil, bu sorunu
çözebilecek bir kuram olmasını gerekçelendirmek üzere atılmıştır. Şişme
(enflasyon) kuramı, bu sorunu çözerek, rastlantısal olmayan bir açıklama
getirir; büyük patlamanın başlangıç koşulları ne olursa olsun evrenin
evriminin bugün gözlemlediğimiz biçimde olacağını gösterir.
1979'daki büyük patlama kuramı, düzgün bir hızla genişleyen bir evren modelini
önümüze koyar. Böyle bir evrenin sorunu, tüm evren ile görünen evren
büyüklüğünün aynı olması nedeniyle, başlangıçtaki madde-enerji dağılımdaki
rastlantısal düzensizliklerin, genişleme hızının kütle çekimine baskın olacak
durumda olması durumunda hızla homojen bir yapıya dönüşecek olması; bu durumda
galaksilerin ve yıldızların oluşamaması, genişleme hızının kütle çekimine yenik
düşmesi durumunda da hızla geriye çökecek olmasıdır. Dolayısıyla, evrendeki
madde dağılımının bugün gözlediğimiz evrendeki gibi olabilmesi için bu iki
parametre birbirine çok yakın ya da eşit olmalıdır. Bu ise, başlangıçta çok
özel bir durumu gerektirir.
Şişen evren (enflasyon) kuramı ise, evrenin genişlemesinin büyük patlamanın
başlangıçtaki bir aşamasında, sabit değil, giderek artan -üstel- bir hızda
gerçekleştiğini öne sürer. Buna göre, büyük patlamadan 10^-35 saniye sonra,
güçlü kuvvetin elektro-zayıf kuvvetten ayrılması sonucu bir simetri kırılması
oluşmuş ve bunun sonucunda ortaya çıkan itici kuvvetin etkisi ile evren
katlanarak genişlemeye başlamıştır. Bundan 10^-33 saniye sonra da
elektromanyetik ve zayıf kuvvetlerin ayrılması sonucu itici kuvvet sona ermiş
ve evrenin genişleme hızı tekrar üstel olmayan bir hıza dönüşmüştür. Şişmenin
sonuçları çok ilginçtir; şişme süresince evrenin her üç uzay boyutundaki
büyüklüğü 2 - 4 - 8 - 16 - 32 ... dizisindeki gibi geometrik oranda artar.
Bunun önemli bir sonucu, evrendeki bazı noktaların, bu süre içinde ışığın
ulaşamayacağı bir uzaklıkla birbirinden ayrılmasıdır. Bu durumda, evrenin
bölgeleri, birbirinden yalıtlanır. Sonuçta şişme durduğunda, evrenin bölgeleri
birbirinden ışığın büyük patlamanın başlangıcından geçen süre içinde
ulaşamayacağı uzaklıklarla ayrılır. Kütle çekimi de dahil olmak üzere bütün
etkiler ancak ışık hızı ile yayılabileceğinden, bu bölgeler birbirlerini
etkilemeyeceklerdir. Daha doğrusu bölgeler iç içe geçmişlerdir ama evrenin her
noktası, ışığın büyük patlamadan sonra geçen süre boyunca ulaşabileceği en uzak
noktaların oluşturduğu ufuk küresinin dışındaki noktalardan yalıtılmıştır. Bu
kuramın sonucu, bugün görünen evrenin tüm evrenin küçük bir parçası olduğudur.
Görünen evrenin büyüklüğü, doğal olarak, zaman geçtikçe büyür. Bu evrenin
genişlemesi ile karıştırılmamalıdır.
Şişme kuramı, ince ayarlanmış başlangıç koşulu sorununu başarıyla çözer. Çünkü
şişme başladığındaki evrendeki madde-enerji dağılımındaki istatistiksel
düzensizlik korunur. Bu da bugün gözlediğimiz gibi, küçük ölçeklerde heterojen
olan evrenin çok büyük ölçeklerde homojen olması demektir.
NASA'nın COBE (Kozmik Arkaalan Işınımı Kaşifi) uydusunun gözlemleri şişme
kuramının öngörüleriyle uyum halindedir ve şişen evren kuramı henüz sınanması
gereken başka öngörüleri olmasına karşın, büyük patlama kuramının bir parçası
olarak kabul edilmektedir.
Bu noktadan sonra anlaşılması asıl güç olan şey, Adnan Hocacıların bu kadar
ucuz bir sahtekarlığa tenezzül edebilmeleridir.