Evren Yoktan Yaratıldı

Chaotic

Içinde bulundugumuz uçsuz bucaksiz evrenin nasil var oldugu, nereye dogru gittigi, içindeki düzen ve dengeyi saglayan kanunlarin nasil isledikleri her devirde insanlarin merak konusu olmustur. Bilim adamlari, düsünürler asirlardir bu konuyla ilgili sayisiz arastirmalar yapmislar, pek çok teoriler üretmislerdir.
20. yüzyilin baslarina dek hakim olan görüs, evrenin sonsuz boyutlara sahip oldugu, sonsuzdan beri var oldugu ve sonsuza kadar da var olacagi seklindeydi. "Statik evren modeli" adi verilen bu anlayisa göre, evren için herhangi bir baslangiç veya son söz konusu degildi.
Materyalist felsefenin de temelini olusturan bu görüs, evreni sabit, duragan ve degismez bir maddeler bütünü olarak kabul ederken bir Yaratici'nin varligini da reddediyordu.
Hersey, hatta henüz yaratilmamis olan "gökler ve yer" bile, tek bir noktadayken büyük patlama ile yaratilmis ve birbirlerinden ayrilarak evrenin bugünkü seklini meydana getirmislerdir.
Materyalizm, maddeyi mutlak varlik sayan, maddeden baska hiçbir seyin varligini kabul etmeyen bir düsünce sistemidir. Tarihi eski Yunan'a kadar uzanan, ama özellikle 19. yüzyilda yayginlasan bu düsünce sistemi, Karl Marx'in diyalektik materyalizmiyle ünlenmisti.
19. yüzyildaki duragan evren modeli, basta belirttigimiz gibi, materyalist felsefeye zemin saglamisti. Materyalist felsefeci George Politzer, bu evren modeline dayanarak, "Felsefenin Baslangiç Ilkeleri" adli kitabinda; "evrenin yaratilmis birsey" olmadigini öne sürmüstü ve söyle demisti: "Eger yaratilmis olsaydi, o takdirde Allah tarafindan belli bir anda ve yoktan var edilmis olmasi gerekirdi".
Politzer evrenin yoktan var edilmedigini iddia ederken 19. yüzyilin duragan evren modeline dayaniyor ve dolayisiyla bilimsel bir iddia ortaya attigini saniyordu. Oysa 20. yüzyilda gelisen bilim ve teknoloji, materyalistlere zemin saglayan duragan evren modeli gibi ilkel anlayislari kökünden yikmistir. 21. yüzyilin esiginde oldugumuz su dönemde, evrenin bir baslangici oldugu, yok iken bir anda büyük bir patlamayla yaratildigi modern fizik tarafindan pekçok deney, gözlem ve hesapla ispatlanmis durumdadir.
Ayrica, evrenin, materyalistlerin iddia ettikleri gibi sabit ve duragan olmadigi, tam tersine sürekli bir hareket ve degisim içinde oldugu, genisledigi saptanmistir. Bugün bu gerçekler bütün bilim dünyasi tarafindan kabul edilmektedir.
Simdi de bu çok önemli gerçeklerin bilim dünyasi tarafindan nasil ortaya çikarildigindan bahsedelim:
1929 yilinda California Mount Wilson gözlem evinde, Amerikali astronom Edwin Hubble kullandigi dev teleskopla gökyüzünü incelerken, yildizlarin, uzakliklarina bagli olarak kizil renge dogru yaklasan bir isik yaydiklarini saptadi. Bu bulus bilim dünyasinda büyük bir yanki yaratti. Çünkü bilinen fizik kurallarina göre, gözlemin yapildigi noktaya dogru hareket eden isiklarin tayfi mor yöne dogru, gözlemin yapildigi noktadan uzaklasan isiklarin tayfi da kizil yöne dogru kayar. Hubble'in gözlemleri sirasinda ise yildizlarin isiklarinda kizila dogru bir kayma farkedilmisti. Yani yildizlar bizden sürekli olarak uzaklasmaktaydilar.
Hubble, çok geçmeden çok önemli bir seyi daha kesfetti: Yildizlar ve galaksiler sadece bizden degil, birbirlerinden de uzaklasiyorlardi. Herseyin birbirinden uzaklastigi bir evren karsisinda varilabilecek tek sonuç, evrenin her an "genislemekte" olduguydu. Konuyu daha iyi anlamak için, evreni sisirilen bir balonun yüzeyi gibi düsünmek mümkündür. Balonun yüzeyindeki noktalarin balon sistikçe birbirlerinden uzaklasmalari gibi, evrendeki cisimler de evren genisledikçe birbirlerinden uzaklasmaktadirlar.
O inkar edenler görmüyorlar mi ki baslangiçta göklerle yer birbiriyle bitisikken, biz onlari ayirdik ve her canli seyi sudan yarattik. Yine de onlar inanmayacaklar mi? (Enbiya Suresi, 30)
Aslinda bu gerçek daha önceden de teorik olarak kesfedilmisti. Yüzyilin en büyük bilim adami sayilan Albert Einstein, teorik fizik alaninda yaptigi hesaplamalarla evrenin duragan olamayacagi sonucuna varmisti. Fakat o devrin genel kabul gören duragan evren modeliyle ters düsmemek için bu bulusunu bir kenara birakmisti. Einstein bu davranisini daha sonra, 'kariyerinin en büyük hatasi' olarak adlandiracakti. Daha sonra Hubble'in gözlemleriyle evrenin genisledigi kesinlik kazandi. Peki evrenin genisliyor olmasinin, evrenin varolusu konusundaki önemi neydi?
Evren genisledigine göre, zaman içinde geriye dogru gidildiginde evrenin tek bir noktadan basladigi ortaya çikiyordu. Yapilan hesaplamalar, evrenin tüm maddesini içinde barindiran bu "tek nokta"nin, "sifir hacme" ve "sonsuz yogunluga" sahip olmasi gerektigini gösterdi. Evren, sifir hacme sahip bu noktanin patlamasiyla ortaya çikmisti. Evrenin baslangici olan bu büyük patlamaya ingilizce karsiligi olan "Big Bang" ismi verildi ve bu teori de ayni isimle anilmaya baslandi.
Aslinda sifir hacim bu konunun teorik bir ifade biçimidir. Bilim, insan aklinin kavrama sinirlarini asan 'yokluk' kavramini ancak 'sifir hacimdeki nokta' ifadesi ile tarif edebilmektedir. Gerçekte ise 'sifir hacimdeki bir nokta' 'yokluk' anlamina gelir. Evren de yokluktan var olmustur. Diger bir deyimle yaratilmistir.
Modern fizigin ancak bu yüzyilin sonlarina dogru ulastigi bu büyük gerçek, Kuran'da bize 14 yüzyil önceden söyle haber verilmekteydi:
O Allah gökleri ve yeri yoktan var edendir. (Enam Suresi, 101)
Bilindigi gibi Big Bang teorisi, baslangiçta evrendeki tüm cisimlerin birarada olduklarini ve sonradan ayrildiklarini göstermistir. Big Bang teorisinin ortaya koydugu bu gerçek de, zamanimizdan tam 14 asir önce insanlarin evren hakkindaki bilgilerinin son derece kisitli oldugu bir dönemde yine Kuran'da söyle bildiriliyordu: O inkar edenler görmüyorlar mi ki baslangiçta göklerle yer birbiriyle bitisikken, biz onlari ayirdik ve her canli seyi sudan yarattik. Yine de onlar inanmayacaklar mi? (Enbiya Suresi, 30)
Yani hersey, hatta henüz yaratilmamis olan "gökler ve yer" bile, tek bir noktadayken büyük patlama ile yaratilmis ve birbirlerinden ayrilarak evrenin bugünkü seklini meydana getirmislerdir. Ayetin ifadelerini Big Bang teorisi ile karsilastirdigimizda tam bir uyum içinde olduklarini görürüz. Oysa Big Bang'in bilimsel bir teori olarak ortaya atilmasi ancak 20. yüzyilda mümkün olmustur.
Evrenin genislemesi, Büyük Patlama teorisinin yani evrenin yoktan var edildiginin en önemli kanitlarindan biridir. Evren yaratildigindan beri süregelen bu gerçek, modern bilim tarafindan ancak bu yüzyilda kesfedildigi halde Kuran'da bu gerçek yine bundan 14 asir önce haber verilmistir:
Biz gögü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve süphesiz Biz (onu) genisleticiyiz. (Zariyat Suresi, 47)
Açikça görüldügü gibi, Büyük Patlama teorisi evrenin "yoktan var edildigi"nin, yani Allah tarafindan yaratildiginin ispatiydi. Big Bang'in bu zaferi ile birlikte, materyalist felsefenin temeli olan "ezeli madde" kavrami da tarihe karismis oldu. Peki o zaman Big Bang'den önce ne vardi ve "yok" olan evreni bu büyük patlama ile "var" hale getiren güç neydi? Elbette ki bu soru bir Yaratici'nin varligini göstermektedir. Ünlü ateist felsefeci Anthony Flew, bu konuda sunlari söyler:
"Itiraflarda bulunmanin insan ruhuna iyi geldigini söylerler. Ben de bir itirafta bulunacagim: Big Bang modeli, bir ateist açisindan oldukça sikinti vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar tarafindan savunulan bir iddiayi ispat etmistir: Evrenin bir baslangici oldugu iddiasini. Sadece evrenin bir sonunun ve baslangicinin olmadigini kabul ettigimiz sürece, evrenin su anki varliginin mutlak bir açiklama oldugunu savunabiliriz. Ben hala bu açiklamaya inaniyorum, ama bunu Big Bang karsisinda savunmanin pek kolay ve rahat bir durum olmadigini itiraf etmeliyim."
Kendisini ateist olmak için körü körüne sartlandirmayan pek çok bilim adami ise, evrenin yaratilisinda sonsuz güç sahibi bir Yaratici'nin varligini kabul etmis durumdadir. Bu Yaratici, hem maddeyi hem de zamani yaratmis olan, yani her ikisinden de bagimsiz bir varlik olmalidir. Ünlü Amerikali astrofizikçi Hugh Ross bu gerçegi söyle açiklar: "Eger zaman ve madde, patlamayla birlikte ortaya çikmissa, o zaman evreni meydana getiren nedenin, evrendeki zaman ve mekandan tamamen bagimsiz olmasi gerekir. Bu bize Yaratici'nin evrendeki tüm boyutlarin üzerinde oldugunu gösterir. Ayni zamanda Yaratici'nin bazilarinin savundugu gibi evrenin kendisi olmadigini ve evreni kapladigini, sadece evrenin içindeki bir güç olmadigini kanitlar."
Bu bilim adaminin da söyledigi gibi, madde ve zaman, tüm bu kavramlardan bagimsiz olan sonsuz güç sahibi bir Yaratici tarafindan var edilmistir. O Yaratici, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah'tir.

---------------------------------------------------------

 

Deicide

Chaotic, bu yazı foruma da önce de asılmıştı. Yanılmıyorsam, "Harun Yahya" takma adını kullanan Adnan Hoca ya da bir müridine ait bir yazı bu ve bu şahıslara ait diğer bir çok yazı gibi, saptırmadan başka bir şey değil.

Evrenin genişlediği ve genişleme tersine doğru izlendiğinde 15 milyar yıl kadar öncesinde bir tekillik bulunduğu, kozmologlar arasında genel kabul görmüş bir sav. Bu yapılırken, genişleyen evrene elimizdeki fizik yasaları -Genel Görelilik ve Kuantum Fiziği- uyguulanıyor; elimizdeki modele göre, evrenin her aşamada nasıl davranması gerektiği hesaplanıyor ve bundan da 15 bugünkü herşeyin geçmişinin, milyar yıl kadar önce olmuş olması gereken bir Büyük Patlamaya dayanması gerektiği saptanıyor. Elimizdeki denklemler, bize ancak zamanda büyük patlamanın başladığı noktanın birkaç milyonda bir saniyesine kadar götürebiliyor. Bundan öncesinde, elimizdeki denklemler sonuç vermiyor ve dolayısıyla, elimizdeki kuramlara göre büyük patlamanın başlangıcından, 10^-43 saniye sonrasından daha öncesini bilmemiz olanaksız. İşte bilgimizin sona erdiği bu noktanın öncesine, tekillik deniyor.

Bu durumun Kuantum fiziğinin formülasyonundan kaynaklanan bir nedeni var: Bu formülasyonun bir parçası olan Heisenberg belirsizliği gereğince, patlamakta olan evren zamanda geriye giderek incelendiğinde, giderek küçüldükçe, belirsizlik miktarı sonsuza doğru ıraksar..

Dolayısıyla, büyük patlama anına ve daha öncesine ait öne sürülecek her önerme, fizik dışı bir önermedir ve spekülasyondan ibarettir. Her şeyin büyük patlama ile başladığı ve ondan öncesinin mutlak yokluk olduğu savı, fiziğin bir savı değil, olsa olsa bir yorumudur. Hele hele bu anın fizik ötesi bir gücün yaratılışı olduğu önermesi, hiçbir formül ve denklemden çıkmayan bir önermedir. Büyük patlama öncesini bilemediğimizden sözedebiliriz, bunun mutlak bir hiçlik olduğundan değil! Fizik açısından, büyük patlama öncesinin hiçlik olduğu önermesi ile büyük patlama öncesinde de evrenin şu ya da bu şekilde varolduğu önermesinin doğruluk değeri denktir: belirsiz.. Sonuç olarak, Büyük Patlama Teorisi elçabukluğuyla yapılmaya çalışıldığı gibi, evrenin yoktan varolduğunu söylemez, varedildiğini hiç söylemez!

Öte yandan, hacmi gittikçe küçülerek yoğunluğu sonsuza ulaşan bir noktanın hiçlik olduğu sözü düpedüz yanlıştır. Evrenin, formüllerimize göre, büyük patlama anında hacmi sıfır iken ve yoğunluğu sonsuzken kütlesi bugünkü kütlesi ile aynıydı. Yoksa yoğunluğu sonsuz olamazdı! Kütlesi olan bir şey, yok değildir. Büyük patlama anında hacmi sıfır ve yoğunluğu sonsuz olduğu için evren hiçlikti demek, bir karadelik tekilliğine de hiçlik ya da yokluk demekle aynı şeydir. Kara deliğin de hacmi sıfır ve yoğunluğu sonsuzdur. Ancak, yıldızın kara deliğe dönüşmesinden önceki kütlesini, elektrik yükünü ve açısal momentumunu aynen içerir. Kara delik bir hiçlik değil, içinden dışarı bilgi çıkmasının olanaksız olduğu ve elimizdeki kuramlara göre zaman ve uzayın sonsuz bükülmeye ulaştığı bir tekilliktir. Eğer yukarıdaki yazıda iddia edildiği gibi sıfır hacimdeki bir nokta yokluk anlamına gelseydi, kara delikler de sıfır hacimde oldukları için birer yokluk sayılmaları gerekirdi..

Peki bu sık sık sözü edilen ve içerdiği belirsizlik, bulanıksızlık nedeniyle istenen her yöne çekilip metafizik savlara dayanak yapılmaya çalışılan tekillik nedir? Bu mutlak anlamda bir tekillik midir, yoksa bizim bilgimizin sınırlı olmasından kaynaklanan bir durum mudur?

İnsanlar doğada ölçüm ve deneyler yaparlar. Daha sonra, yaptıkları gözlemlerin sonuçlarını açıklayan kuramlar geliştirirler. Kuram, o güne kadar yapılmış gözlemleri açıklayan ve konu ile ilgili yapılacak tüm gözlemlerin sonuçlarını öngörecek bir matematiksel model içerir. Eğer kuram savlarında başarılıysa, yani mümkün olan en az sayıda varsayımla, konu ile ilgili yapılmış ve yapılacak tüm gözlem sonuçlarını öngörebiliyorsa, doğru kabul edilir. Burada gözden kaçırılmaması gereken nokta, kuramın dünyanın kendisi değil, dünya hakkındaki bilgilerimizi formülize eden bir model olduğudur.

Bugüne kadar öne sürülen hiçbir kuram mükemmel değildir. Bir kuramın kaplamı, yapabildiğimiz ve yapabileceğimiz gözlem ve deneylerin duyarlılığıyla sınırlıdır. Bir çok kuram, ortaya atıldığı ana kadar yapılabilen deney ve gözlem sonuçlarını öngörmekte son derece başarılıyken, daha sonra bilgi ve teknolojinin artması ile yapılabilir duruma gelen yeni gözlem ve deneyleri açıklayamamış ve yerlerini yeni kuramlara bırakmıştır. Bilim bu şekilde gelişir. Bugüne kadar ortaya atılmış tüm fizik kuramlarının bir sınırı olagelmiştir. Kuramların öne sürdüğü tüm matematiksel modellerde bir kırılma noktası vardır. Bu kırılma noktasının öncesinde, modelin içerdiği hatalar giderek büyür ve model, kırılma noktasının öesinde kullanılmaz hale gelir. Örneğin gündelik hayatta karşılaştığımız kütle ve hızlarla ilgili tüm soruları yanıtlayabilen Newton fiziği, yıldız büyüklüğündeki kütleler ve ışık hızı söz konusu olduğunda yetersiz kalmış ve yerini Özel ve Genel Görelilik Kuramına bırakmıştır. Aynı şekilde atom altı büyüklüğünde parçacıkların davranışını açıklayamayan klasik mekanik, Kuantum fiziği ile yenilenmiştir.

Peki Özel ve Genel Görelilik ile Kuantum kuramları fiziğin ulaşabileceği son nokta mıdır? İleride daha iyi kuramlar bulup bulamayacağımızı bilmiyoruz. Ama emin olduğumuz bir şey var: bu kuramlar da öngörülerinin geçersiz olduğu kırılma noktalarına sahipler. Tekillik dediğimiz nokta, tam da bu kırılma noktasıdır. Tekillik, gerçekte, modelimizin öngördüğü bir durumdur. Madde, bugün tekillik dediğimiz noktanın ötesinde, bugünkü kuramların modellerindeki denklemlerin öngördüğünden çok farklı davranıyor olabilir. Bu durumda, tekillik hiçbir yasanın geçerli olmadığı bir durum değil, bizim bilmediğimiz yasaların geçerli olduğu ve dolayısıyla söz konusu yasalar bulunduğu zaman bilinebilir olan bir durum olur.

Din ve mistisizm, kendi bilimdışı savlarını, bilinmeyenin ardındaki sis perdesi arasından sunar. Bilinenden değil, bilinmeyenden medet umar. Bilim ise, insan aklını bilinmeyen karşısındaki aczinden kurtarır, doğaüstü şeyleri işin içine karıştırmaya gerek görmeksizin olup biteni açığa çıkarır. Bilimin henüz her şeyi açıklayamadığı, hatta belki de sonsuza kadar açıklayamayacağı şeylerin hep olacağı öne sürülebilir. Ama mistisizm ve genel olarak din, her zaman, bilimin ışığının henüz ulaşmadığı kuytulara sığınır; bilimin ışığı üzerine düştüğünde de sığınacak başka bir kuytu bulur.

***

 

Rastlantısal Evren Düşüncesinin Çöküşü

Chaotic

20. yüzyildaki astronomik buluslarin çökerttigi ikinci bir ateist dogma ise, "rastlantisal evren" iddiasidir. Evrendeki maddelerin, gök cisimlerinin, bunlar arasindaki iliskileri belirleyen kanunlarin herhangi bir amaca yönelik olmayan, tesadüfen belirlenmis olduklari düsüncesi, çok çarpici bir biçimde yikilmistir.
Bilim adamlari ilk kez 1970'li yillardan itibaren, evrendeki tüm fiziksel dengelerin insan yasami için çok hassas bir biçimde ayarlandigi gerçegini fark etmeye basladilar. Arastirmalar derinlestirildikçe, evrendeki fizik, kimya ve biyoloji kanunlarinin; yerçekimi, elektromanyetizma gibi temel kuvvetlerin; atomlarin ve elementlerin yapilarinin tümünün insanin yasami için tam olmalari gereken sekilde düzenlendikleri birer birer bulundu. Batili bilim adamlari bugün bu olaganüstü tasarima "Insani Ilke" (Anthropic Principle) adini vermektedirler. Yani evrendeki her ayrinti, insan yasamini gözeten bir amaçla tasarlanmistir.
Insani Ilkenin en temel bazi örneklerini söyle özetleyebiliriz:
Evrenin ilk genisleme hizi (Big Bang'in patlama siddeti) tam olmasi gerektigi ölçüde olmustur. Bilim adamlari, eger ilk patlama hizi milyar kere milyarda bir bile farkli olsa, o durumda maddenin ya tekrar içine çökmüs veya tamamen dagilmis olacagini hesaplamaktadirlar. Bir diger deyisle, daha evrenin ilk aninda, milyar kere milyarda birlik bir isabet vardir.
Evrendeki mevcut dört fiziksel kuvvet (yerçekimi, zayif nükleer kuvvet, güçlü nükleer kuvvet ve elektromanyetik kuvvet), düzenli bir evren ortaya çikmasi, elementlerin ve dolayisiyla yasamin var olabilmesi için tam olmalari gereken degerlerdedirler. Bu kuvvetlerdeki çok küçük oynamalar (örnegin 1039'da 1 veya 1028'de 1 gibi, yani kaba bir hesapla milyar kere milyar kere milyar kere milyarda 1'lik farklar), evrenin sadece bir radyasyondan ibaret olmasina veya hidrojen disinda hiçbir elementin var olmamasina sebep olabilirdi.
Günes'in ideal büyüklügü, Dünya'nin günese olan ideal uzakligi, suyun benzersiz fiziksel ve kimyasal özellikleri, Günes isinlarinin tam yasam için gerekli dalga boyunda olusu, Dünya atmosferinin solunum için en ideal orandaki gazlari içermesi, Dünya'nin manyetik alaninin, yeryüzü sekillerinin tam insan yasamina uygun biçimde olmasi gibi daha pek çok "hassas ayar" vardir.
Bu hassas ayar kavrami, bugün astrofizigin en çarpici bulgularindan biri durumundadir. Evrendeki hangi fiziksel kural, hangi degisken incelense, bunlarin insan yasamina en ideal ortami saglayacak çok özel degerlere sahip oldugu görülür. Ünlü astronom Paul Davies, bunun sonucunu The Cosmic Blueprint (Kozmik Plan) adli kitabinin son paragrafinda "bir tasarim oldugu düsüncesi, ezici biçimde üstün gelmektedir" diye açiklar.
Astrofizikçi W. Press ise Nature dergisindeki bir makalesinde, "evrende, akilli yasamin gelismesini destekleyen büyük bir tasarim bulunmaktadir" demektedir.
Isin ilginç yani, söz konusu bulgulari ortaya çikaran bilim adamlarinin çok büyük bölümünün, aslinda bu sonuca varmayi pek de istemeyen materyalist bakis açisina sahip olan bilim adamlari olusudur. Bilim yaparken Allah'in varligina delil aramak gibi bir niyetle hareket etmemislerdir. Ama hepsi, belki de çogu bunu hiç istemedigi halde, evrenin ancak olaganüstü bir tasarimla açiklanabilecegi sonucuna varmislardir.
Amerikali astronom George Greenstein, The Symbiotic Universe (Simbiyotik Evren) adli kitabinda bu gerçegi söyle itiraf eder:
Bu, (fizik kanunlarinin yasam için özel olarak tasarlanmis olusu) nasil mümkün olabildi?... Kanitlari inceledikçe, israrla önemli bir gerçekle karsi karsiya geliyoruz; bir doga üstü Akil devreye girmistir. Yoksa acaba bir anda, hiç de o niyeti tasimamamiza ragmen, Ilahi bir Varlik'in var olduguna dair bilimsel delillerle mi yüzyüze geliyoruz?
Bir ateist olan Greenstein "acaba" diye baslayan sorusuyla, gördügü apaçik gerçegi anlamazliktan gelmeye çalismaktadir. Ama konuya ön yargisiz yaklasan pek çok bilim adami, evrenin insan yasami için özel olarak yaratildigini kabul etmektedir.
Materyalizm ise, artik bilimin sinirlari disina itilmis batil bir inanç olarak yasamaktadir. Amerikali genetikçi Robert Griffiths, bu gerçegi, "kendisiyle tartismak için bir ateist aradigimda, (üniversitedeki) felsefe bölümüne gidiyorum. Ama fizik bölümünden pek öyle kimse çikmiyor artik" sözleriyle ifade etmektedir.
Ünlü moleküler biyolog Michael Denton ise, fizik, kimya ve biyoloji kanunlarinin insan yasami için sasirtici derecede "en ideal" ölçülerde oldugunu inceledigi Nature's Destiny: How the Laws of Biology Reveal Purpose in the Universe (Doganin Kaderi: Biyoloji Kanunlari Evrendeki Amaci Nasil Gösteriyor) adli 1998 basimi kitabinda su yorumu yapmaktadir:
20. yüzyil astronomisinde ortaya çikan yeni tablo, geçmis dört yüzyilda bilim çevrelerinde giderek yükselmis olan varsayima çok güçlü bir meydan okuma olusturmaktadir. Bu, yasamin kozmik tablo içinde tamamen rastlantisal ve önemsiz oldugu varsayimidir....
Kisacasi, ateizmin belki de en temel dayanagi olan "rastlantisal evren" kavrami bugün çökmüs durumdadir. Bilim adamlari açikça "materyalizmin çöküsü"nden söz etmektedirler.
Allah'in Kuran'da, "Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasinda bulunan seyleri batil olarak yaratmadik. Bu, inkâr edenlerin zannidir…" (Sad Suresi, 27) ayetiyle yanlisligini açikladigi zan, 1970'lerden bilim tarafindan da çürütülmüstür.

-------------------------------------------------------------

Deicide

Bu yazı da "Harun Yahya" adını kullanan Adnan Hoca'ya ait. Yine daha önce foruma asılmıştı diye anımsıyorum. Bunlar herhalde forumlarda, tartışmalarda hap gibi kullanılmak üzere yazılmış yazılar.

Eğer bu ve bunun gibi konularda tek kaynağınız Adnan Hoca zırvaları ise, işiniz çok zor. Çünkü bu yazılar iki ucu keskin bıçak gibi: konuyu iyi bilmeyenlere etkileyici ve ikna edici gibi gelmesine karşın, konu ile ilgili bilimsel kaynaklarda yanıtları çoktan verilmiş savlar bunlar.

Burada yapılan -Adnan Hoca ya da müritlerinden birinin yaptığı- düpedüz bir sahtekarlıktan başka bir şey değil. Enflasyon (şişme) kuramının gerekçeleri aynen alınıyor, daha sonra bu sorunu son derece başarılı bir biçimde çözen şişme kuramı hiç anlatılmadan sanki bu durum muamma gibiymişçesine anlatılıyor. Konuyu bilmeyenlerde de etki uyandırmak amaçlanıyor.

Büyük patlama anındaki koşulların, evrenin daha sonra bizim yaşadığımız evren haline dönüşebilmesi için çok ince bir başlangıç koşulunu gerektirmesi ve bu başlangıç koşulunun olasılığının olanaksız sayılması gereken küçük bir değer olduğu savı, 1979'da şişme kuramını ortaya atanlarca öne sürülmüştür. Bu sav, yukarıdaki yazıda kullanıldığının aksine, büyük patlamadaki koşullarının bilinçli bir tasarım sonucu olduğu çıkarımına ulaşmak amacıyla değil, bu sorunu çözebilecek bir kuram olmasını gerekçelendirmek üzere atılmıştır. Şişme (enflasyon) kuramı, bu sorunu çözerek, rastlantısal olmayan bir açıklama getirir; büyük patlamanın başlangıç koşulları ne olursa olsun evrenin evriminin bugün gözlemlediğimiz biçimde olacağını gösterir.

1979'daki büyük patlama kuramı, düzgün bir hızla genişleyen bir evren modelini önümüze koyar. Böyle bir evrenin sorunu, tüm evren ile görünen evren büyüklüğünün aynı olması nedeniyle, başlangıçtaki madde-enerji dağılımdaki rastlantısal düzensizliklerin, genişleme hızının kütle çekimine baskın olacak durumda olması durumunda hızla homojen bir yapıya dönüşecek olması; bu durumda galaksilerin ve yıldızların oluşamaması, genişleme hızının kütle çekimine yenik düşmesi durumunda da hızla geriye çökecek olmasıdır. Dolayısıyla, evrendeki madde dağılımının bugün gözlediğimiz evrendeki gibi olabilmesi için bu iki parametre birbirine çok yakın ya da eşit olmalıdır. Bu ise, başlangıçta çok özel bir durumu gerektirir.

Şişen evren (enflasyon) kuramı ise, evrenin genişlemesinin büyük patlamanın başlangıçtaki bir aşamasında, sabit değil, giderek artan -üstel- bir hızda gerçekleştiğini öne sürer. Buna göre, büyük patlamadan 10^-35 saniye sonra, güçlü kuvvetin elektro-zayıf kuvvetten ayrılması sonucu bir simetri kırılması oluşmuş ve bunun sonucunda ortaya çıkan itici kuvvetin etkisi ile evren katlanarak genişlemeye başlamıştır. Bundan 10^-33 saniye sonra da elektromanyetik ve zayıf kuvvetlerin ayrılması sonucu itici kuvvet sona ermiş ve evrenin genişleme hızı tekrar üstel olmayan bir hıza dönüşmüştür. Şişmenin sonuçları çok ilginçtir; şişme süresince evrenin her üç uzay boyutundaki büyüklüğü 2 - 4 - 8 - 16 - 32 ... dizisindeki gibi geometrik oranda artar. Bunun önemli bir sonucu, evrendeki bazı noktaların, bu süre içinde ışığın ulaşamayacağı bir uzaklıkla birbirinden ayrılmasıdır. Bu durumda, evrenin bölgeleri, birbirinden yalıtlanır. Sonuçta şişme durduğunda, evrenin bölgeleri birbirinden ışığın büyük patlamanın başlangıcından geçen süre içinde ulaşamayacağı uzaklıklarla ayrılır. Kütle çekimi de dahil olmak üzere bütün etkiler ancak ışık hızı ile yayılabileceğinden, bu bölgeler birbirlerini etkilemeyeceklerdir. Daha doğrusu bölgeler iç içe geçmişlerdir ama evrenin her noktası, ışığın büyük patlamadan sonra geçen süre boyunca ulaşabileceği en uzak noktaların oluşturduğu ufuk küresinin dışındaki noktalardan yalıtılmıştır. Bu kuramın sonucu, bugün görünen evrenin tüm evrenin küçük bir parçası olduğudur. Görünen evrenin büyüklüğü, doğal olarak, zaman geçtikçe büyür. Bu evrenin genişlemesi ile karıştırılmamalıdır.

Şişme kuramı, ince ayarlanmış başlangıç koşulu sorununu başarıyla çözer. Çünkü şişme başladığındaki evrendeki madde-enerji dağılımındaki istatistiksel düzensizlik korunur. Bu da bugün gözlediğimiz gibi, küçük ölçeklerde heterojen olan evrenin çok büyük ölçeklerde homojen olması demektir.

NASA'nın COBE (Kozmik Arkaalan Işınımı Kaşifi) uydusunun gözlemleri şişme kuramının öngörüleriyle uyum halindedir ve şişen evren kuramı henüz sınanması gereken başka öngörüleri olmasına karşın, büyük patlama kuramının bir parçası olarak kabul edilmektedir.

Bu noktadan sonra anlaşılması asıl güç olan şey, Adnan Hocacıların bu kadar ucuz bir sahtekarlığa tenezzül edebilmeleridir.

 

Ana sayfaya geri don

Tartismalar sayfasina geri don


Hosted by www.Geocities.ws

1