Ateistlere ve teistlere sorular

 

 

ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR

August 18 2003 at 3:34 AM Kitapsever  (no login)

from IP address 213.243.30.10

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

1. Cennet arzusu ve cehennem korkusuna dayanan bir ahlaka, ahlak denebilir mi?

Eğer yanıtınız "evet" ise, cennet/cehennem inancına sahip olan insanlarda görmeye alışık olduğumuz ahlaksızlıklar nasıl izah edilebilir?

Eğer yanıtınız "hayır" ise, cennet/cehennem inancının yerine -eğer gerekiyorsa- getirebileceğimiz ne vardır?

Acaba AHLAK, aslında dinle ilgili olmayan, ama dinlerin sahiplendiği (bundan dolayı dinsizlerin ahlaksız zannedilmesine neden olan) ilkeler/kurallar topluluğu mudur?

 

2. NASIL olduğunu anlayamadığımız şeyleri neden Tanrı'nın varlığına kanıt olarak görme eğilimindeyiz? Bugün anlayamadığımız şeylerin eğer bir gün içyüzünü -Tanrı'ya gönderme yapmaya gerek kalmayacaak şekilde- öğrenecek olursak, şimdiki hayret ve şaşkınlığımız da ilerde geçecek demektir; o zaman Tanrı'nın varlığına kanıt olmak üzere "bu nasıl oluyor?" diyebileceğimiz yeni olgulara mı yönelmemiz gerekecektir?

 

3. NEDEN Kuran (veya Tevrat/İncil) referans alınarak yapılan bilimsel çalışmalar göremiyoruz da bunun yerine bilimsel çalışmalar sonunda bulunan neticelerin Kuran'da mevcut olduğunu göstermek gayretiyle ayetlerin anlamlarıyla oynandığını görüyoruz?

"Her şey" Kuran'da var ise, bu "her şey" eğer Tanrısal bir hikmetle gizli tutuluyor ise, insanların anlayamayacakları "gizli" bilgilerin Kuran'da bulunmasının insanlara nasıl bir faydası olabilir? Kuran gizli bilgilerle donatılmış, çözülmeyi bekleyen bir bilmece kitabı mı? Kuran kendisini aslen böyle mi takdim ediyor?

Kuran'ın varsayılan gizemleri diyelim ki 200 sene sonra çözülecek ve çözüldükten sonra insanların büyük bir bölümü imana gelecek olsa, halen Kuran'ın gizemlerini çözemediğimiz için imandan uzak olan bizlerin suçu nedir?

 

4. DUYULARIMIZIN nicelik ve nitelik yönünden kısıtlılığı, AKLIMIZIN duyularımıza olan bağımlılığı/sınırlılığı, duyularımız ve aklımızla ortaya çıkardığımız ve adına BİLİM dediğimiz etkinliklerimizin yetersizliği, varsayılan bir Tanrı'nın insanlara kitap göndermesi için gerekçe oluşturabilir mi? Tanrı'dan geldiği varsayılan kitaplarda bulunan, insan duyularının ve aklının alamayacağı ve bilimsel yöntemlerle ele alınamayacak nitelikteki bilgiler -ki bu bilgiler insanların "ebedi hayatı için çok önem taşıyan" bilgilerdir- nasıl olur da sadece "inanan kurtulur, inanmayan kaybeder" gibi oldu bittiye getirilen bir mantık üzerine kurulabilir? Ve insanın sınırlı olan duyusu-aklı-bilimi ile algılaması mümkün olmayan gaybi konularda inanmanın ne kadar zor olduğunu bilmesi gereken Yüce Tanrı'nın inanmayan kullarına kızması, kullarını inanmaya veya inanmamaya yatkın kılan özelliklerle donatan kendisi olduğu halde, inanmaya yatkın özelliklerle donattığı için inanan kulunu ödüllendirmesi hangi mantıkla izah edilebilir?

 

5. İNSAN; anne-babası, kardeşleri, akrabaları, arkadaşları, öğretmenleri, medyadan duyup gördükleri, yaşamış olduğu acı-tatlı olaylar, başka insanlarda izlediği yaşantılar, toplumsal olaylar, okuduğu kitaplar, seyrettiği filmler...vs sonucunda hayata, olaylara bir bakış biçimi ediniyor ve nihayetinde kişiliği, kimliği şekilleniyor, "din"e karşı tutumunun ne olacağı da belirleniyor.

İnsanın özgür bir iradeye sahip olduğu söylenerek, yaşadıkları/birikimleri/tecrübeleri ne olursa olsun, aklını kullanıp iman etmesi öneriliyor. Ama bir şeye hiç değinilmiyor: İnsanın sahip olduğu varsayılan özgür iradesinin -gökten zembille inmeyip- yaşam koşulları içinde şekillendiği ve bu yaşam koşullarının önemli bir kısmının kendi elinde olmayan faktörlere bağlı olduğu, elinde olanların ise nihai etkilerini önceden bilemeyeceği için geleceğini yönlendirmesinin aslında güncel gereksinimlerce belirlenmiş olduğu ve bu gereksinimlerin de elinde olmayan faktörlere olan bağımlılığı birarada düşünüldüğünde insanın Tanrı'ya karşı sorumluluğunu nereye oturtacağız? Aklını kullansın deniyor ama insanın aklını nasıl kullanacağı da yukarda belirtilen yaşam olayları içinde belirlenmiyor mu? İrade ve akıl, insanın yaşam şartlarından etkilenmezler mi?

 

 

 

Darvinist

(no login)

217.225.234.69 Cevaplar September 11 2003, 4:05 PM 

 

Hiç bir cevap yazılmamış olmasına rağmen belki en çok defaatle okuduğum bu konudur. Hatta bu konuyu yazıcıda bastırarak iş arkadaşımla üzerinde uzun uzun konuştuk, tartıştık. İş arkadaşım aynı zamanda samimi bir dostum ve teisttir, benim ateist olduğumu bilir.

 

Soruları tek tek ele alarak ateistlere yönelik bölümlerini kendi açımdan özel ve bazende teistlere yönelik taraflarını genel olarak cevaplandırmaya çalışacağım.

 

Soru 1:

1. Cennet arzusu ve cehennem korkusuna dayanan bir ahlaka, ahlak denebilir mi?

Eğer yanıtınız "evet" ise, cennet/cehennem inancına sahip olan insanlarda görmeye alışık olduğumuz ahlaksızlıklar nasıl izah edilebilir?

Eğer yanıtınız "hayır" ise, cennet/cehennem inancının yerine -eğer gerekiyorsa- getirebileceğimiz ne vardır?

Acaba AHLAK, aslında dinle ilgili olmayan, ama dinlerin sahiplendiği (bundan dolayı dinsizlerin ahlaksız zannedilmesine neden olan) ilkeler/kurallar topluluğu mudur?

 

Cevap 1:

Kesin olarak HAYIR. Korkuya dayanan bir ahlak, ahlak değil, belki ve ancak bir korektif olabilir. İnsanlara bir elden kırbaç öbür elden şeker ikram ederek ortada olan hiç bir başka seçenek tanımayan bir durumdur çünkü. Sonuçta ya cehennem yada cennet var. İkisinin arasında olan başka bir seçenek yok. Devamında, hiç bir uzlaştırıcı yönüde yok ve dolaysıyla toplumun her kesimini kucaklayacak bir niteliğide yok, zira toplum farklı dinlere sahip teistlerden oluşabiliyor. Dinlerdeki ahlak, ahlakın kendisi için değil, sadece din ve hedeflerine faydalı olması için vardır, yani amaç değil, sadece araçtır ve bunun için din öncesi mevcut ahlak anlayışı, dinden sonra gerketiğinde din çıkarları için icabında değiştirilerek din kapsamına alınmıştır.

Sorunun ikinci ve üçüncü bölümü için bir tek cevap yeterli aslında. Dinlerin taktik sebeplerden veyahut faydasına kanaat olduğundan benimsedikleri din öncesi ahlak anlayışını sahiplenmesi, bu ahlakın evrensel özelliğini değiştirmez. Ahlak sahibi olmak için dindar olmak önkoşul değildir ve bunların en bariz ispatı bugün yaşayan ateistlerin çoğunluğudur. Din ahlakı yerine insanların din kaynaklarına baş vurmadan koymuş olduğu ahlak kuralların bazı bölümleri bir çok yerde medeni kanun çerçevesinde müessese haline gelmiştir. Hukuksal uyarlaması mümkün olmayan ahlak kuralları ise toplumun müşterek olarak benimsediği şekilde uygulanmakta. Bu hususu detaylı anlatmak ciltler doldurabilecek niteliktedir, fakat kısaca diyebiliriz ki, aydınlanma neticesinde ortaya çıkan “hümanizm” ve “hümaniter“ kavramları her türlü din ahlakını lüzumsuz kılmıştır. Din ahlakı yerine ne koyabileceğimiz sorusunun cevabı kısaca hümanizmdir.

Tabiiki insanlar eski çağlardada kendi toplumlarına özgü ahlaka sahiptiler. Eğer dinler bu ahlaka itibar göstermez olsalardı toplum dini pek zor belkide hiç kabul etmezdi. Onun için toplum ahlakı, dinler tarafından bir bölümü dine göre değiştirilerek ve uygulaması insanlara daha öncede zor gelen bir bölümü dahada kolaylaştırılarak dinler tarafından sahiplenmiştir, bemim anlayışımla gasp edilmiştir. Ahlak, din tarafından bünyesine alınmıştır ve önemli derecede bu sayede dinler itibar görmüştür.

 

Soru 2:

2. NASIL olduğunu anlayamadığımız şeyleri neden Tanrı'nın varlığına kanıt olarak görme eğilimindeyiz? Bugün anlayamadığımız şeylerin eğer bir gün içyüzünü -Tanrı'ya gönderme yapmaya gerek kalmayacaak şekilde- öğrenecek olursak, şimdiki hayret ve şaşkınlığımız da ilerde geçecek demektir; o zaman Tanrı'nın varlığına kanıt olmak üzere "bu nasıl oluyor?" diyebileceğimiz yeni olgulara mı yönelmemiz gerekecektir?

 

Cevap 2:

Bu soruyada cevap oldukça kompleks olmasına rağmen özetlemek mümkün.

İnsanın bir şeyi anlayabilmesi için kaçınılmaz olan önkoşul, önce bir sorunun sorulması, örneğin „Bu nedir ve neden böyle?“ gibi. Anlama ihtiyacı bu sorudan sonra telaffuz edilir. Soru ve cevap anlama ihtiyacı insanın çok meraklı bir varlık olmasındandır. Her hangi bir soruya verilecek bir yanıt ancak mevcut bilgi tabanının müsade ettiği nitelikte olabilir, şayet cevap bilimsel olacaksa. Fakat cevap bekleyen bir soru olrtada durdukça ve insan merakıda yorulmak dinmek bilmedikçe algıyabildiği drecede bir cevap üretecektir ve nitekim aradığı cevapları önce ilkel, daha sonra kompleksleşen dinlerde bulmuştur. Bilgiler daha önceki çağlarda çoğunlukla din tekelindeyken bilimin ilerlediği derecede beşeri bir tabana yayılmış. Bir olgunun açıklaması mevcut bilgilerle doğal açıdan cevap buldukça din tekelinden çıkmıştır ve çıkmayada devam ediyor. Fakat bilimin bulduğu her cevap daha başka ve varlığı bile o zamana kadar bilinmeyen yeni sorular ortaya çıkmakta. Bu yeni sorular aynı zamanda dinlerin yaradılış ilkesini beslemek için kaynak olmuştur. İnsan bilgisinin henüz yetmediği yeri dinler kaplıyor ve din kitaplarındaki yazılar ona göre eğri büğrü yorumlanarak benimseniyor. Öyle ki, Big Bang teorisine daha önce karşı çıkıldığı halde şimdi tamamen benimsenmiş ve yaratdılış akdinin bir parçası olmuş durumda. Hatta şimdi Big Bang teorisi sorgulandığı bir sırada teistler bu teorinin en çetin savunanları oluyor.

Kitapsever’in yeni olgulara yönelmemiz gerekecekmidir? Sorusunun cevabı asırlardır verilmekte. Dinler sürekli olarak yeni olgulara yönelmekte ve bu devam edecektir. Bilimin açtığı her yeni bilgisizlik perdesinin arkasından çıkan yeni sorular din tarafından benimsenecek ve yaradılış fikrine kaynak olacaktır.

 

Soru 3:

3. NEDEN Kuran (veya Tevrat/İncil) referans alınarak yapılan bilimsel çalışmalar göremiyoruz da bunun yerine bilimsel çalışmalar sonunda bulunan neticelerin Kuran'da mevcut olduğunu göstermek gayretiyle ayetlerin anlamlarıyla oynandığını görüyoruz?

"Her şey" Kuran'da var ise, bu "her şey" eğer Tanrısal bir hikmetle gizli tutuluyor ise, insanların anlayamayacakları "gizli" bilgilerin Kuran'da bulunmasının insanlara nasıl bir faydası olabilir? Kuran gizli bilgilerle donatılmış, çözülmeyi bekleyen bir bilmece kitabı mı? Kuran kendisini aslen böyle mi takdim ediyor?

Kuran'ın varsayılan gizemleri diyelim ki 200 sene sonra çözülecek ve çözüldükten sonra insanların büyük bir bölümü imana gelecek olsa, halen Kuran'ın gizemlerini çözemediğimiz için imandan uzak olan bizlerin suçu nedir?

 

Cevap 3:

Bu sorunun cevabı bana bir ateist olarak çok basit: Kuran’da veyahut herhangi bir din kitabında zerre kadar bilimsel bilgi yoktur da ondan.

Bilimsel çalışmalar neticesinde bulunan bilgilerin teistler tarafından zaten kitapta var diye gösterilmesi aslında kaçınılmaz bir zorunluktur. Her soruya cevap veren bir kitap olma iddiasında bulunan bir din kitabı belirsizliklere ve her hangi bir konuda cevapsızlığa müsade edemez çünkü o takdirde tüm din esasları yıkılır, bir başka deyimle dogmalar çöker. Dinlerin ezelden beri bir sömürü aracı olduğunu göz önüne alacak olursak bu sömürü aracını elden kaybetmemek için çıkarcıların her önleme baş vurduğu gözler önünde. Dini savunanların hepside dinlerin sadece bir sömürü aracı olduğu bikincinde değil elbette. Din koruyucuları, bilinçli veyahut bilinçsiz olarak cahil bırakılmış halk kitlelerini her zaman amaçları için mobilize etmeyi başarmıştır ve bunda en etkin enstrüman, birinci soruda ele aldığımız korku ve mükafat, kırbaç ve şeker sistemidir.

Kuran’daki sözde gizlerin araştırılmaması ve araştırılsada cevapların itibar görmemesi için din adamları tarafından icdihat yolu çoktan kapanmıştır. İcdihat demek kısaca, Kuran’dan bilgi çıkarmaktır. İcdihat yapabilecek insan nesli artık töremez derler. İcdihat yapabilecek Gazali gibi adamların kökü tükenmiştir derler.

Yani, Kuran’daki sözde gizler önümüzdeki 200-500- yada 1000 yıl sonra çözülmüş olsa bile itibar görmeyecektir. Çünkü dinlerin amacı, sır çözüp insanları bilgilendirmek değil. Bilakis insanları din dogmaları çerçevesinden dışarıya çıkmasına meydan vermemektir ve insanların ancak amelleri yerine getirecek kadar akıla sahip bırakılmasıdır. Din kitaplarında dinamiklik yoktur. Din kitapları hep aynı ilkeleri muhafza ederler ve artık inkar edilemeyecek bir olguyla karşı karşıya kalınca biraz başka türlü yorumlanır ve kaçınılmaz olgu kitabın içinde uydurulur. Örnekleri görmek için bu sitede dolaşmak yeterli.

 

Sn. Kitapsever,

Kuran’daki giölerin çözülmüş olarak kabullenmesi icdihat yolunun kapanması ile mümkün olmadığı için bizler, Kuran’ı anlamadığımız için, hatta bilimsel açıdan yerdiğimiz için 200 yıl sonrada cehennemde yanacağız. Çünkü dogma her hangi bir sorgulamaya veyahut araştırmaya gerek görmediği gibi, müsade bile etmiyor. Buna aykırı her davranışın neticesi cehennem ateşi.

 

Soru 4:

4. DUYULARIMIZIN nicelik ve nitelik yönünden kısıtlılığı, AKLIMIZIN duyularımıza olan bağımlılığı/sınırlılığı, duyularımız ve aklımızla ortaya çıkardığımız ve adına BİLİM dediğimiz etkinliklerimizin yetersizliği, varsayılan bir Tanrı'nın insanlara kitap göndermesi için gerekçe oluşturabilir mi? Tanrı'dan geldiği varsayılan kitaplarda bulunan, insan duyularının ve aklının alamayacağı ve bilimsel yöntemlerle ele alınamayacak nitelikteki bilgiler -ki bu bilgiler insanların "ebedi hayatı için çok önem taşıyan" bilgilerdir- nasıl olur da sadece "inanan kurtulur, inanmayan kaybeder" gibi oldu bittiye getirilen bir mantık üzerine kurulabilir? Ve insanın sınırlı olan duyusu-aklı-bilimi ile algılaması mümkün olmayan gaybi konularda inanmanın ne kadar zor olduğunu bilmesi gereken Yüce Tanrı'nın inanmayan kullarına kızması, kullarını inanmaya veya inanmamaya yatkın kılan özelliklerle donatan kendisi olduğu halde, inanmaya yatkın özelliklerle donattığı için inanan kulunu ödüllendirmesi hangi mantıkla izah edilebilir?

 

Cevap 4:

Bu soru aslında daha fazla teistlerin cevabını gerektiriyor. Bir ateist olarak bu sorulara neden olan esaslar sadece safsatatan ibaret ve Kuran içindeki çelişkilerin bazılarını yansıtmakta.

 

Fakat sorunun başında sözü edilen, duyularımızın sınırlı olmasından aklımızın yeterli olmaması hususunda, ben biraz farklı bir görüşteyim. Yanlış anlaşılmaması için hemen şurada belirteyim, ben, insanlığın mevcut bilgisi evrenin sorularının hepsine cevap verebilir olmadığını çok iyi biliyorum. Fakat evrenin şekli, neticede insan aklının kavrama kapasitesi dahilinde olduğuna inanıyorum. Buna inanmamım nedeni ise antropik ilkeye dayanır. Eğer evren bizim algıladığımızdan farklı olsaydı bizim evreni algılamamız mümkün olmazdı. Sonuçta evrende bulunan her şey, evrenin kendisi dahil, bir tek olgudur ki, biz insanlarda bu evrenin bir paçasıyız ve aynı doğa kanunları dahilinde varız. Evreni algılama tarzımız doğru olmamış olsaydı bugün mevcut olan hiç bir buluş mevcut olmazdı. Benim bundan çıkarttığım sonuç, insanın evreni anlama yönünde bir hayli yol kat etmiş olması ve zaman içersinde bugün bize sır gibi görünen unsurlar cevap bulacaktır. Bu esnada varlığından bile habersiz olduğumuz yeni sorularla karşılaşacağız ve yine cevap aramaya devam edeceğiz. Bu süreçte insan aklı sayesinde yapılan buluşların meydana getirdiği dinamiklik daha yeni ve etkin buluşlara sebep olacaktır, tıpkı bir bilgisayarın insanın kendi elleriyle hiç bir zaman beceremiyeceği bir itinayla başka bilgisyar parçası ürettiği gibi.

Madem ki insanlar akılları sayesinde algılama yeteneğinin sınırlı olduğu anlamış ve yine aklıyla algıladığının ötesinde mevcudiyetin farkına varmış ve bunu ispatlamış, o zaman evren insanın algıladığından pek farklı olmasa gerek.

Benim fikrimce insan bir gün evreni tamamıyla anlamış olcak, eğer insanlığın ömrü buna yetecek olursa tabii.

Benim bu görüşüme, evrenin üstünde/yanında başka evrenin/evrenlerinde var olduğunu diyerek, en azından bu sebepten olsun bir yaratıcının olması gerektiğini söyleyecek olanların var olduğunu biliyorum nitekim söylüyorlar da. Fakat, başka evrenlerin var olduğu ancak bilim tarafından tespit edilebilir ve bilimde insan icraatı olduğu için tespit edilecek başka evrenlerde insan aklı ile kavranmış olup mistik/metafizik alandan çıkmış olurlar. Öbür taraftan din, daha önce bu hususta hiç bir somut ve tutarlı iddiası bulunmaz iken, bilimin tespit ettiği her yeni alanı yutmaya çalışmaya devam edecek tabii. Ta ki, insanlar bu numarayı yutmamaya başlayana kadar. Din kitaplarında evren daha önce ancak Dünya’dan ibaret iken, daha sonra, hep bilimin bir adım arkasında olmak suretiyle, güneş sistemi, galaksi, evren, multi evren vb. Kadar genişleyecektir. Bu bağlantıda evrenin genişlemesi bambaşka bir anlam kazanıveriyor, değilmi?

 

Soru 5:

5. İNSAN; anne-babası, kardeşleri, akrabaları, arkadaşları, öğretmenleri, medyadan duyup gördükleri, yaşamış olduğu acı-tatlı olaylar, başka insanlarda izlediği yaşantılar, toplumsal olaylar, okuduğu kitaplar, seyrettiği filmler...vs sonucunda hayata, olaylara bir bakış biçimi ediniyor ve nihayetinde kişiliği, kimliği şekilleniyor, "din"e karşı tutumunun ne olacağı da belirleniyor.

İnsanın özgür bir iradeye sahip olduğu söylenerek, yaşadıkları/birikimleri/tecrübeleri ne olursa olsun, aklını kullanıp iman etmesi öneriliyor. Ama bir şeye hiç değinilmiyor: İnsanın sahip olduğu varsayılan özgür iradesinin -gökten zembille inmeyip- yaşam koşulları içinde şekillendiği ve bu yaşam koşullarının önemli bir kısmının kendi elinde olmayan faktörlere bağlı olduğu, elinde olanların ise nihai etkilerini önceden bilemeyeceği için geleceğini yönlendirmesinin aslında güncel gereksinimlerce belirlenmiş olduğu ve bu gereksinimlerin de elinde olmayan faktörlere olan bağımlılığı birarada düşünüldüğünde insanın Tanrı'ya karşı sorumluluğunu nereye oturtacağız? Aklını kullansın deniyor ama insanın aklını nasıl kullanacağı da yukarda belirtilen yaşam olayları içinde belirlenmiyor mu? İrade ve akıl, insanın yaşam şartlarından etkilenmezler mi?

 

Cevap 5:

Bilmeyerek yanlış bir sözcük kullanılmış gibi geliyor bana. İnsanın iman etmesi önerilmiyor, emrediliyor. Hemde hiç bir maziret tanımaksızın emrediliyor.

Sn. Kitapsever’in yazmış oldukları doğru olduğu gibi dinlerin çağımızın koşullarını kapsayacak niteliklte olmadığını apaçık göstermekte. Dinin Kitapsever’in son sorusuna tatmin edici bir cevap bulamaması dinin en zayıf noktasıdır. Bana göre bunun sebebi net bir şekilde göz önünde. Din, özellikle İslam dini, icat edildiği zamanda sadece nisbeten küçük bir kafileye hitap etmiş ve lokal bir olay idi. Hiç bir zaman bugünkü gibi geniş bie alana yayılması ve bir milyardan daha fazla insanın kabul edeceği öngörülerek icat edilmedi ve daha önemlisi, geçen zaman içersinde olan gelişmeleri hiçmi hiç hesaba katmadı. Başında olduğu gibi küçük bir topluma yeterli gelirken ve o günkü genel bilgi seviyesini tatmin eder gibi iken, çağımızın koşullarına hiç bir şekilde yeterli gelmiyor. Kitapsever’in haklı olarak sorduğu soruların cevabını vermek bir ateiste kolay geldiği gibi, dinlerin ve kitaplarının çıkış noktası ve hitap ettikleri bölgeler, sayısal olarak küçük toplumlar, belli alana sınırlı ve ilkel bilim seviyesini tatmin edici nitelikte olduğunu ve dolaysıyla o günün insan(lar)ı tarafından yine o günün ve o yörenin insanlarına yönelik icat edildiğinin en belirgin delili.

İnsan iradesinin gelişmesinde önemli faktör olan çevre etkinlikleri bilimsel olarak net bir şekilde tespit edilebilmekte. Fakat dinleri icat edenlerin umurunda bile değildi bu faktörler. Çünkü dinler insanı bir sosyal canlı olarak var olduklarını değil, sadece kulluk görevleri ile mükellef bir mahluk olarak görmekteler. İnsanın sosyal etkinliklerini ve bunların etkisine maruz kalmaları dinler tarafından, bir misafirhanede katlanacak zahmetler kertesine indirgendirilmiş, kaderin bir parçası olarak gösterilmiştir. Kitapsever’in sorusu, din açısından aynı zamanda bir çok vesvede hatta şirk içeren unsurlarla dolu. Çünkü Kitapsever’in yaklaşımı akılcı ve bu anlamdaki akılcılık din tarafından istenmemekte ve hatta sorulması bile yasaktır.

 

Sonuç:

Kitapsever’in sorularını dikkatlice okuyunca, yazısının hiç bir yerinde Tanrı fikrinin sorulmadığı dikkati çekiyor. Kitapsever, sorulara teist ve ateistlere yöneltmiş ve sadece din kitaplarının hükümlerini çağımız kontekstinde sorguluyor. Benim cevaplarım bazı yerlerinde sadece bununla sınırlı kalmayıp, yer yer tanrı fikrinede sıyırarak değinmekte ki, bu farkında olaraktır. Buda doğaldır çünkü Kitapsever kendini agnostikci bilir ben ise kendime ateist diyorum.

Genel bir sonuç olarak, dinlerin çağımızın şartlarına hiç bir yönden uygun olmadığı, din esaslarının çağımızın bilim seviyesinin çok gerisinde olduğu ve artık aydınlanmış insanların kafasında Kitapsever’in sorularını yarttığını görmekteyiz. Yukarıdaki sorular benim kanımca bir çok insanı temsilen sorulmakta ve Kitapsever bunu bilinçli olarak yaptı. Maksad, insanları düşünmeye doğru yönlendirmek.

 

Yukarıdaki 5 sorudan ikisine isabet eden ve dinlerin ahlak ve bilimle ilişkisini ele alan sorulara burada ikisine birden son bir cümle yazmak ihtiyacını görüyorum.

Bilimde olsun, ahlak konusunda olsun, dinler bunların hep gerisinde kalır ve her iki dalda meydana gelen gelişmeleri sahiplenir. Dinlerin icat edildiği tarihlerden daha öncede bilim ve ahlak vardı. Bu basit husus birçok teistin dikkatinden kaçmakta. Sanki ahlak ve bilim dinle Dünya’ya gelmiş gibi bir tavır var ortada. Oysa en eski uygarlıklardan başlayarak, insanlar ahlak kurallarını kanun kitabı şeklinde yazmışlardır bile. Bilim dahada belirgin olarak meydanda. Mısır’da piramidlerin yapıldığında ne Isa nede Muhammed doğmuştu. Musa’nın yaşamış olduğu bile şüpheli iken, onun ne zaman yaşamış olduğu bilimsel açıdan tespit edilmiş değil. Sonuçta bir çok bilim eseri dinlerden daha önce inşa edilmiştir. Dinlerin aksine, bilim dinamik bir olgudur ve sürekli gelişmekte. Dinler ancak icat edildiği çağın ve yörenin bilim seviyesini içersine almış, bunuda çok eksik olarak yapmış, fakat daha sonraki bilimsel gelişmeyi ancak din hükümlerini eğerek, bükerek, kıvırarak zorla bünyesine almaya çalışmakta.

Bilim alanında din kitaplarının tatmin etmeyen ve yetersiz cevapları bir kaç yüz yıl önce başlamış ve bunun karşısında icdihat yolunu kapatmaktan başka çare kalmamıştır. Bugünün insanları, özellikle teistler, yüzyıllar önce yaşamış ve ancak o günkü mevcut bilim seviyesinde olan, dünyayı tahta gibi düz bilen, denizlerin taşmaması için melekler tarafından muhafaza edildiğini söyleyen, akılcılığın sapıklık olduğunu insanlara anlatan, insan kişiliğni hiçe sayan ve insan haysiyetini kibir kabul eden ve „islam alimi“ denen insanların belirlemiş olduğu değerlerle yaşamakta.

 

Sevgiler

Darvinist

 

 

  

 

knz

(Login KaNeZe)

195.174.101.120 Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR September 11 2003, 11:01 PM 

 

ateist, teist ya da bişey değilim.

 

herşeyim

 

1-Cennet arzusu ve cehennem korkusuna dayanan bir ahlaka, ahlak denebilir mi?

 

ahlak diye bişey yoktur.

ahlak aklın bir ürünüdür.

eğer ahlaklı olursak, evrimsel olarak hayatta kalma

şansımız vardır,..yoksa bir tür olarak yok oluruz.

ahlak bir seçim değil zorunluluktur.

 

Fakat akılsız olduğumuz için ahlaksız da oluyoruz.

ne teiste kalmış, ne ateiste,..(dinle alakası yok,

belki dinler içgüdüsel arayışlardır, hayatta kalma dürtümüzün çözüm arama çabaları)

 

2. NASIL olduğunu anlayamadığımız şeyleri neden Tanrı'nın varlığına kanıt olarak görme eğilimindeyiz?

 

Bildikçe bilmediklerimiz artıyor.,

Fakat bildiklerimiz de artıyor.

Tanrı kişi tanrı olmaktan çıkıyor bu sefer. Daha Gizemli oluyor .Yani TANRI düşüncesi insanla birlikte evrimleşiyor.,

 

3. NEDEN Kuran (veya Tevrat/İncil) referans alınarak yapılan bilimsel çalışmalar göremiyoruz da bunun

 

ben çok gördüm. bizimkiler onları taklit ediyor gibi

geliyor, bana çok saçma gelir bunlar.

 

4-Bilim yetersiz diye gelmemiştir.

 

ben tek sebepten inanırdım kurana,

insanlar insan kurban ediyordu,..

taa Musa'ya gidersek,

 

ortadoğunun vahşi tarihi yine de

herşeye rağmen,

 

azteklerin vahşi tarihi gibi takılıp kalmadı,

onlar taaa yeniçağa kadar,

çoukların kalbini çıkarıp ,eziyet içinde öldürüyordu.

masum kanı akıtmak cılgınlığına kapılmışlardı,..

çin'de bir hükümdarla birlikte 3000 kadın gömülmüş,

 

yeryüzünde insan türü iğne deliğine takılp kalmıştı,

belki, bir tanrının balas ayarıdır,ibrahimin sanrısı.

 

insanları korkutmak dahi olsa, insanlar emiziği bırakıp, önlerindeki zor bir taşı atlamış oldular,

 

tanrı insanların ellerinden bilinmeyen biyere gitti.

kurban etme ayini bitti.

 

olayların gerisi peşinden gelecek.

tanrı o kadar sofistike olacak ki,..

nerdeyse yok olacak,

 

5- anne karnında bir virusten etkilenen bebek,

40 yaşında cinayet işlemeye mahkum olduğunda,

 

ya beyin önlobunuz zedelendiğinde kişilik değiştirdiğinizde,.

 

evet irade ve akıl yaşam şartlarından, genlerden etkileniyor.

 

teistler en çok bu maddede takılacaktır.

 

 

 

  

 

ayetullah

(no login)

81.212.103.222 Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR September 11 2003, 11:15 PM 

 

gerçekten inanamıyorum ya

 

bu kadar iyi düşünebilen insanları daha önce hiç bir arada görmemiştim

 

hepiniz biri birinizden değerli insanlarsınız

 

teşekkürler

 

  

 

Hakan YILMAZ

(no login)

81.212.14.142 Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR September 13 2003, 8:22 PM 

 

1-Evet ahlak daha genel bir konudur. Dinde de yeri vardır. Cehennem

korkusunu, yada Cennet arzusu kişiden kişiye değişir. Bunlar doğal duygu ve

dürtülerdir. Din bu duygu ve dürtüleri açıklamak için vardır. Ölüm

sonrasındaki belirsizliğin, insanın normal yaşamındaki etkisini azaltmak

amcıyla bu konuları içermesine rağmen, insanların bunu anlayamamış olması,

gerçek yaşam gereklerini geri plana atıp kendi doğal dengelerini

bozmalarından kaynaklanır. Buna bağlı ahlak bozulmalarının olması dini

bağlamaz. Kişleri bağlar.

 

2-  Aslında, altında biraz büyüklük hissi yatan bir soru, bunu yazmadan

edemedim kusura bakma. Tanrının varlığına gönderme yapmaktan çok, insanı

şaşkınlığa düşüren herhangi bir durumda, önce her insan algıları normalden

fazla artar ve durumu analiz eder. Bu inançlı ve inançsız için değişmez bir

yapıdır. Eğer bu şaşkınlığın olmamasından bahsediyorsanız bu mümkün

değildir. Ama şaşkınlık sonrasında zihinden geçenlerden bahsediyorsanız. Her

insan bilgileri doğrultusunda bir analizde bulunur. Bu bilgilerin ne

kaynaklı olduğu ve sorduğunuz o insandan kendisine yönelik cevap almanız,

size karşınızdaki insanın hiç bir zaman ilk anda hissettiği şaşkınlığı

açıklamayacaktır. O an her insanın kendi doğasını belirler. Çünkü o analiz

sonuçlarını size söyler. Tabiki bunu da kendi bilgileri ile yapar. Bu

şaşkınlığa konulan sınırlarımız sebeb olur. Bu şaşkınlık bilgi ve tecrübeyle

azalsada, doğal olarak insan formatı için hiç bir zaman geçemeyecek, eğer

geçerse zaten bu artık insan değildir.

 

Sadece şu extrem durum belki söylenebilir, eğer, insanın bu sınırı koyan

içteki yöneticisi, sizin kendinize ait doğanızı ele geçirmişse, belki

tepkileriniz farklı olacaktır.

 

3- Stigmata (1) filminin son sahnesinde, İncilin asıl olan, kilseye karşı

bir ayetinin bulunduğundan bahsediyor, seyrettiyseniz bilirsiniz. Her yer

Allah'ın evidir. O taşın, toprağın , her türlü şeyin içinde, heryerde ...

gibi gidiyor. Onu bir ağaçtan, taştan yapılmış evin içine sığdıramazsınız

diyor. İslam ile ne kadar benzerlik var. İnsanlar evlerinde de namaz

kılıyor, cami aslında sosyallik için bir vesile sadece. Eğer daha sevap

deniyorsa, bu ortamın kutsallığından değil, orda başka insanlarla birarada

olmak ve dayanışma halinde olmaktır sözkonusu olan. Kuran herşeyi içermesi,

rehberlik anlamındadır, eğer ordaki, ayetleri, cümleler, kelimeler olarak

görürseniz bu dediğiniz sonuçları çıkarırsınız. Bilim heryerdedir, araştırıp

bulunur, bulunacaktır.

 

4- Biraz duygusal yaklaşmışsınız. Bence inançlı olmak sizin için bir karmaşa

hala. Hangi insanın inançlı olup olmadığını bilemem ben. Ben inançlıyım

diyorum, ama ben de kendimi bilemem. Sanırım bu inançlı olmak konusunu

özetliyor. Ceza konusu ise ayrı bir konu, ceza çekmemek için inançlı olmak

diye birşey olmaz. İanca yatkınlık ise en karmaşık olanı, benim zihinsel ve

algı ile buna ilişkin düşüncelerim var, ama bunların sonucu beni sadece

imanın kimde olduğu ve hangi anında olduğu son anında kadar belli olmaz

sonucuna götürüyor. Geriye tek sonuç kalıyor, nasıl bir yaşam biçimi?

 

5- Her insan doğarkenki anını hatırlasın diye yaşıyoruz. Kendimize ait bir

bedenimiz var. Ve o bedenimiz içindeki, o bahsettiğiniz şekilenen zihnin en

saf olduğu o andır. Eğer bir Tanrı varsa ( ateistler için böyle yazdım ), o

anda hissetiğimiz en yaklaştığımız andır. Başlangıç ve son aynıdır. Zaman

insan zihnini kendi lineer akışına hapseder. Psikanaliz belki ? Bu

değişkenler nelerdi, hayatımı etkileyen faktörler nelerdir. Nasıl

değiştirebilirim? Nasıl .....? gibi sorular dizisi. Ama soru tiplerine

dikkat etmek lazım. Neyi arıyorsunuz ? İçinizdekini ise, bu ararken

kaçacaktır. En iyi yöntem doğru iletişimlerdir. Metadiller, birbirini

anlayan gruplar ( aslında cemaat kavramı gibi ), içinde bulundukça insan

gerçeği kendini tatmin ettiği ölçüde görecektir. Gerisi fasafiso..

Tek şartla tabiki, İnsanın, içinde bulduğu, "O"nun kendisine ait bir

parçasıdır. Ama "O" dünyada bugüne kadar milyonlarca kez insan içinde

varolmuş ve olacaktır. Bu yüzden her insana ve düşüncesine saygılı olmak

koşuluyla..

 

saygı, sevgi..

 

 

  

 

birisi

(no login)

195.175.178.91 Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR September 15 2003, 1:36 AM 

 

Knz,

 

“5- anne karnında bir virusten etkilenen bebek,

40 yaşında cinayet işlemeye mahkum olduğunda,

 

ya beyin önlobunuz zedelendiğinde kişilik değiştirdiğinizde,.

 

evet irade ve akıl yaşam şartlarından, genlerden etkileniyor.

 

teistler en çok bu maddede takılacaktır.”

 

Burada takınılacak bir şey yok eğer düşünürseniz:

Evren hacmi, kapsamı anlamında bir ölçülendirmeğe tabi olabilecekse eğer rakam olarak kullanacağımız sayı sonsuza doğru uzamaktadır. Ama hiçbir zaman sonsuz olamaz tabii. Bu durumda evrende her durum sonsuza yakın bir ihtimaller içerisinde oluşmaktadır. Anne karnında bir virüsten etkilenip de 40 yaşında cinayet işleyen kişinin bu durumu ihtimaller hesabının içerisindedir. Sorun, bizim sebep- sonuç ilişkisini kurarken tüm ihtimalleri yapabilme imkanımımızın olmamasındadır. Düşünün ki sabahleyin evinizden çıkarken o gün sizinle direkt/endirekt ilişkisi olabilecek her durumu (kontrol edebildiğiniz, edemediğiniz) bilme ve kontrol edebilme imkanınız yoktur. Ancak olan/olacak herşey ihtimaller içerisindedir. Ve bu ihtimaller de her an şartlara göre değişebilmektedir. Zamanı sadece 1 saniye bile geri alabilme imkanınız olabilseydi eğer ihtimaller dahilinde, olanların da değiştiğini görebilecektiniz.

İnsanın, olayları sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde değerlendirirken mutlak anlamda bağlı olduğu gerçek zamanın ileriye doğru akmasına olan şartlanmasıdır. Bir an zamanın geriye doğru aktığını farzedin o zaman da sonuç-sebep ilişkisi kuracaktık ve tüm olayları bügün düşündüğümüzün tam tersi bir şekilde değerlendirecektik. Bu durumda irade, akıl dediğimiz kontrol mekanizmalarımızın bir anlamı da olmayacaktı.

Tüm bu olasılıkların sonsuza doğru açılıyor olması ve bizim hepsini değerlendirebilme imkanımımızın olmaması bazı olayları tesadüf diye nitelememize sebep olabilmektedir.Ancak tüm ihtimal hesaplarını yapabilen ve zamana bağlılığı olmayan bir kudret/ güç ‘ten bahsedilebilir mi? Evet. Çünkü evren sonsuz değildir ve hesaplar da sonsuz değildir. Sonsuz olmayan bir evrenin kontrol edilebilir olduğunu düşünmek de zor olmasa gerek. Sanıyorum zorluk bizim algılama kapasitemizin sınırlılığında.

 

Kitapsever,

“1. Cennet arzusu ve cehennem korkusuna dayanan bir ahlaka, ahlak denebilir mi?

Eğer yanıtınız "evet" ise, cennet/cehennem inancına sahip olan insanlarda görmeye alışık olduğumuz ahlaksızlıklar nasıl izah edilebilir?

Eğer yanıtınız "hayır" ise, cennet/cehennem inancının yerine -eğer gerekiyorsa- getirebileceğimiz ne vardır?

Acaba AHLAK, aslında dinle ilgili olmayan, ama dinlerin sahiplendiği (bundan dolayı dinsizlerin ahlaksız zannedilmesine neden olan) ilkeler/kurallar topluluğu mudur?”

 

 

1. “Cennet arzusu ve cehennem korkusuna dayanan bir ahlaka, ahlak denebilir mi?”

 

Cevap hayır. Çünkü cennet arzusu ve cehennem korkusu imana dayanır, ahlaka değil!

 

Ahlak toplumların sosyo-kültürel durumlarına göre oluşturdukları, genelde yazılı olmayan kurallara bağlı davranış biçimlerini ifade eder. Bu bağlamda cennet arzusu, cehennem korkusu ahlakın değil inancın (iman) konusudur. Daha doğrusu inançlının konusudur. İnançlı ise bu kavramları imanın esasları kapsamında kabul eder. Allah’ı kabul edip cennet yada cehennem yoktur diyemezsiniz. İçinde yaşadığınız toplumun oluşturduğu ahlak değerleri ile cennet arzusunun veya cehennem korkusunun temelde bir ilgisi yoktur. Önce bu ayırımın farkına varmalısınız.Örneğin bazı toplumlarda

 

İnançsız birisi içinde yaşadığı toplumun ahlak değerlerine son derece uygun davranırken inançlı birisi de aynı ahlak değerlerine uymayabilir. Bu suçun yada kusurun (ahlaksızlığın) kişiselliği kapsamındadır. Hukuk suç konusunda nasıl davranıyorsa toplum da bir kişinin ahlaksızlığı karşısında aynı davranmalıdır. Ahlaksız kişiler zaten toplum tarafından soyutlanır. Ancak bir kişiye ait ahlaksızlığı o kişinin bir şekilde temsil ettiği herhangi bir durumuna atfetmek geçmişte kalmış ilkel hukuk kurallarındandır. Falanca kurumun bir bireyinin yaptığı bir ahlaksızlığı “bu kurumdakilerin hepsi böyledir” yargısına varmak ne kadar doğru olur siz düşünün.

 

“, cennet/cehennem inancına sahip olan insanlarda görmeye alışık olduğumuz ahlaksızlıklar nasıl izah edilebilir?”

 

Bu yanlış bir cümle: Doğrusu: cennet/cehennem inancına sahip BAZI insanlarda BENCE/BİZCE görmeye alışık (alışkanlık yapmış aynı zamanda) olduğumuz ahlaksızlıklar nasıl izah edilebilir?

Cevap: Yukarıdakilerin ışığında ahlaksızlığın bireysel olması gerektiği prensibinden hareketle izah edilebilir.

Diğer yandan ahlaksızlığa sebep olarak bazı inançlıların sahip olduğu islam dininin öğretisini kastediyorsanız bunu örnekleyiniz.

 

“Acaba AHLAK, aslında dinle ilgili olmayan, ama dinlerin sahiplendiği (bundan dolayı dinsizlerin ahlaksız zannedilmesine neden olan) ilkeler/kurallar topluluğu mudur?”

 

Ahalakın tarifini size yaptım. Başka anlamlar içeren tarif varsa siz de buyurun.

Ahlakın din ile olan ilgisi de cennet/cehennem yaklaşımından başka bir şeydir. İslam dininin ahlaki ölçüleri Kur’an da anlatılmıştır. Aslında, en azından bu dünya üzerindeki ilişkiler açısından getirilen tüm güzel ahlaki yaklaşımlar düşün farklılıklarına rağmen iyi insanlar tarafından her zaman kabul görmüştür. Bu anlamda din ile bir ilişkisinin olması gerekmez. İyi, dürüst, güvenilir v.b. sıfatlar ortalama her insanın doğal olarak sahip olması gereken vasıflardır. Böyle insanların oluşturduğu toplumlarda dinin ahlaki değerler açısından vereceği pek bir şey olmaz ki. Sorun dinin getirdiği davranış biçimlerinin, ilişkilerin niteliğidir. Bu konuda islamın getirdiklerini tartışmak istiyorsanız ayrıca belirtmelisiniz.

İslam dini görece ahlak kavramını Kur’an’ın anlattığı ahlaki çerçevelerde evrensel kılmıştır. Örfe göre davranışlar ile evrensel davranışlar ayrılmıştır.

 

Dinsizlerin ahlaksız zannedilmesi yanlış bir yargıdır. Dinsizler inançsız olabilir ama pekala güzel ahlak sahibi olabilirler.Nasıl bunu tersi de mümkünse. Amaç güzel ahlaklı olmaksa sizin inancınız ne olursa olsun sizinle beraberim. Zaten insana yakışan ilişkilerin kurulabilmesi için de bu konsensüs olmazsa olmaz şartlardan olmalıdır. Umarım inançlı/inançsız=ahlaklı/ahlaksız veya inançsız/inançlı=ahlaklı/ahlaksız denklemlerinin kurulmaması gerektiğini anlatabilmişimdir.

 

Ancak kabul etmek gerekir ki islam dinini yaşayan birinin -en azından bizim gibi bir toplumun içinde- genel ahlak değerleri ile ters düşen davranışlarda bulunması affedilmemesi ve savunulmaması gereken bir durumdur. Bu konuda sonuna kadar sizinleyim.

 

“2. NASIL olduğunu anlayamadığımız şeyleri neden Tanrı'nın varlığına kanıt olarak görme eğilimindeyiz? Bugün anlayamadığımız şeylerin eğer bir gün içyüzünü -Tanrı'ya gönderme yapmaya gerek kalmayacaak şekilde- öğrenecek olursak, şimdiki hayret ve şaşkınlığımız da ilerde geçecek demektir; o zaman Tanrı'nın varlığına kanıt olmak üzere "bu nasıl oluyor?" diyebileceğimiz yeni olgulara mı yönelmemiz gerekecektir?”

 

Bilim evren yasalarına bağlı olarak hangi noktaya gelirse gelsin Allah inancı her zaman başka bir şey olacaktır. (geçmişte de böyle idi ) Yukarıdaki yöneliminiz inanç sahibi olmada doğru bir yaklaşım değildir. Allah’a inanmak için doğaya baktığınızda bir tek sebep bile yetebilir. (Kimisine sebep bile gerekmeyebilir.) Diğer yandan ömrünüzü hep doğayı inceleyerek geçirseniz, ve bu gün itibarı ile bilimin getirdiği tüm bilgilere sahip bile olsanız yine içinizde şüphe varsa inanmayacaksınızdır. Şu mantık belki geçerli olabilir: “Ben inanmak için yeterli veriye sahibim” veya “ben inanmak için yeterli veriye sahip değilim” Tabii felsefe yolu ile “neden inanayım v.b.” sorular ile ilgilenmeyecekseniz eğer. Eğer bunlarla da ilgilenecekseniz yine aynı sorun var: taraf olarak cavaplar bulmak. Tarafsızlık da bir seçenek ancak ben bunu doğru bulmuyorum. Kısacası bilimi ölçü alırsanız eğer hem inanmak hem de inanmamak konusunda kendinize bağlı olarak bir çok değer bulabilirsiniz.

 

“3. NEDEN Kuran (veya Tevrat/İncil) referans alınarak yapılan bilimsel çalışmalar göremiyoruz da bunun yerine bilimsel çalışmalar sonunda bulunan neticelerin Kuran'da mevcut olduğunu göstermek gayretiyle ayetlerin anlamlarıyla oynandığını görüyoruz?

"Her şey" Kuran'da var ise, bu "her şey" eğer Tanrısal bir hikmetle gizli tutuluyor ise, insanların anlayamayacakları "gizli" bilgilerin Kuran'da bulunmasının insanlara nasıl bir faydası olabilir? Kuran gizli bilgilerle donatılmış, çözülmeyi bekleyen bir bilmece kitabı mı? Kuran kendisini aslen böyle mi takdim ediyor?

Kuran'ın varsayılan gizemleri diyelim ki 200 sene sonra çözülecek ve çözüldükten sonra insanların büyük bir bölümü imana gelecek olsa, halen Kuran'ın gizemlerini çözemediğimiz için imandan uzak olan bizlerin suçu nedir?”

 

Kur’an 200 yüzyıl sonrasının enerji türlerini de anlatıyor. Hadi bulalım. Yalnız bazı sorunlarımız var: Biz daha bu enerji türlerinin ne olduğunu bilmiyoruz. Bu enerjileri üretecek teknolojiye sahip değiliz. Bu enerji türlerinin elde edilmesinde kullanılacak birkaç buluş henüz yapılamadı. Kuantum fizigi ile ilgili bu enerji türleri için henüz kuantum hakkında herşeyi bilemiyoruz. V.s.

Bunları örnek yazdım. Birkaç yüzyıl önce petrol bilinmiyordu. Ancak doğada vardı. Şimdi size Kur’an dan petrol ile ilgili ayetler bulursam sizin yukarıda söylediklerinizin muhatabı mı olacağım. Bilinmiyen bir şeyi nasıl bulacaksınız. Siz kendiniz düşününüz 30- 40 yıl önceki anlatımımız (ifade, konuşma, yazılı iletişim) ile bügünkü arasında ne kadar farklar oluşmuş? 1400 yıl önce yazılmış ve daha ne kadar okunacağı belli olmayan bir kitap nasıl bir üslup taşımalı ki yüzyıllar boyunca okunsun ve anlaşılsın. “gemileri sizin için denizlerde yüzdürüyoruz” şeklinde yazılmış bir ayet ne kadar basit duruyor değil mi? Ama burada suyun kaldırma kuvvetini, ilgili fizik yasaları bilineni daha ne kadar oldu ki? Şimdilik bu ancak ben bu ayetle genellikle beraber geçen “şükr” kelimesinin de bir anlamı olduğunu düşünüyorum. Gemilerin yüzmesinde şükredilecek bir başka anlam da olmalı.İşte Kur’an böyle bir şeydir. Ona nasıl yaklaşırsanız size aynı ile mukabele eder.

 

,” halen Kuran'ın gizemlerini çözemediğimiz için imandan uzak olan bizlerin suçu nedir?”

 

Eğer ölçünüz bu ise açın Kur’anı en az bir tane sizi bu konuda ikna edecek bir şey bulursanız iman ediniz. Yok bulamıyorsanız bu sizin bakış tarzınızla ilgilidir. Yok ben illa ki tamamını bilmek istiyorum diyorsanız bu mümkün olamıyacak çünkü bazı yerlerini zaten bilmemiz mümkün değil.

 

 

“4. DUYULARIMIZIN nicelik ve nitelik yönünden kısıtlılığı, AKLIMIZIN duyularımıza olan bağımlılığı/sınırlılığı, duyularımız ve aklımızla ortaya çıkardığımız ve adına BİLİM dediğimiz etkinliklerimizin yetersizliği, varsayılan bir Tanrı'nın insanlara kitap göndermesi için gerekçe oluşturabilir mi? Tanrı'dan geldiği varsayılan kitaplarda bulunan, insan duyularının ve aklının alamayacağı ve bilimsel yöntemlerle ele alınamayacak nitelikteki bilgiler -ki bu bilgiler insanların "ebedi hayatı için çok önem taşıyan" bilgilerdir- nasıl olur da sadece "inanan kurtulur, inanmayan kaybeder" gibi oldu bittiye getirilen bir mantık üzerine kurulabilir? Ve insanın sınırlı olan duyusu-aklı-bilimi ile algılaması mümkün olmayan gaybi konularda inanmanın ne kadar zor olduğunu bilmesi gereken Yüce Tanrı'nın inanmayan kullarına kızması, kullarını inanmaya veya inanmamaya yatkın kılan özelliklerle donatan kendisi olduğu halde, inanmaya yatkın özelliklerle donattığı için inanan kulunu ödüllendirmesi hangi mantıkla izah edilebilir?”

 

Her şey aslında çok basit. Ancak bizler (bazı sebeplerden) zorlaştırıyoruz. Allah diyor ki: seni ve içinde yaşadığın evreni ben yarattım. Senin sahip olduğun vasıflar şunlardır. Evrenin sahip olduğu vasıflarda şunlardır. Bunun doğru olduğuna inanman için kendini ve evreni incele. Eğer doğru buluyorsan din adı altında koyduğum yaşam tarzına uy. Bu tarz yaşarsan başka bir yaşam için gerekli özelliklere sahip olursun. Eğer doğru bulmuyorsan seni bekleyen akıbet de budur. Sana akıl verdim ve seçim yapma yetkisi tanıdım. Sana dünyada karışmıyorum ancak uyarıyorum ve dünyaki yaşantının şekli diğer yaşamının belirleyicisi olacaktır.İşte bu kadar basit.

 

İrdelerseniz çok çok ayrıntı mevcut. Ancak amaç belli. Allah’ın kızmasını anlamak için annenin küçük çocuğunu terbiye etmesindeki yöntemi gözlemek yeterlidir sanıyorum. Dünyada mucize olmaz kolay kolay. Bilinen bilimsel yasalara (sünnetullah)tabi yaşarız. Yani bu dünyada yaptığınız çalışmaların karşılığını yine alırsınız. Tarlasını eken çiftçi inançlı da olsa inançsız da olsa ürününü alır. Allah herkesin dünyalığını belli kurallar içinde verir. İnanlar için hazırlık öbür dünyayadır.İşte bu hazırlığın yapılmasında da kişi özgür bırakılmıştır. Herkes ne ekerse onu biçecektir. Hem de mutlak manada. Buradaki gibi adaletsizlikler de olmayacaktır. Bunu bilmek bile ne güzel bu nankör dünyada. Mesele bu kadar basit.

 

Tabii basit derken diğer yandan eğer inanırsanız bunun içini doldurmak (bilgilenmek) emek isteyen bir iştir. Aynı şekilde inançsızlığın da içi doldurulmalı diye düşünüyorum. Zaten ateistlere de bu anlamda eleştirim vardı. İnanların inançlarının içini nasıl doldurdukları üzerinden bir yaklaşımın yanlış olduğunu vurgulamaya çalışmıştım. Çünkü inanç zaten bir önkabulun üzerine kurulmuştur. Bu bağlamda Mantık’ın temelde yaklaşımı uygun çünkü o ilk önce tanrıyı sorgulamayı (amaç belirlemeyi) öne çıkarıyor. Bir anlamda varlığına inanmadığınız yaratıcının koyduğu kuralları (dini) amaç olarak eleştirmenin de anlamı yok bana göre. (sosyolojik düzenlemelerdeki olması gereken ortak tavır hariç) Yada “bak burada yanlışlık (bana göre) var, o halde benim düşündüğüm doğru” yaklaşımı hatalı. Bunlar bilinen şeyler belki ama amacın birincil önemini vurgulamak için yazdım.

 

“5. İNSAN; anne-babası, kardeşleri, akrabaları, arkadaşları, öğretmenleri, medyadan duyup gördükleri, yaşamış olduğu acı-tatlı olaylar, başka insanlarda izlediği yaşantılar, toplumsal olaylar, okuduğu kitaplar, seyrettiği filmler...vs sonucunda hayata, olaylara bir bakış biçimi ediniyor ve nihayetinde kişiliği, kimliği şekilleniyor, "din"e karşı tutumunun ne olacağı da belirleniyor.

İnsanın özgür bir iradeye sahip olduğu söylenerek, yaşadıkları/birikimleri/tecrübeleri ne olursa olsun, aklını kullanıp iman etmesi öneriliyor. Ama bir şeye hiç değinilmiyor: İnsanın sahip olduğu varsayılan özgür iradesinin -gökten zembille inmeyip- yaşam koşulları içinde şekillendiği ve bu yaşam koşullarının önemli bir kısmının kendi elinde olmayan faktörlere bağlı olduğu, elinde olanların ise nihai etkilerini önceden bilemeyeceği için geleceğini yönlendirmesinin aslında güncel gereksinimlerce belirlenmiş olduğu ve bu gereksinimlerin de elinde olmayan faktörlere olan bağımlılığı birarada düşünüldüğünde insanın Tanrı'ya karşı sorumluluğunu nereye oturtacağız? Aklını kullansın deniyor ama insanın aklını nasıl kullanacağı da yukarda belirtilen yaşam olayları içinde belirlenmiyor mu? İrade ve akıl, insanın yaşam şartlarından etkilenmezler mi?”

 

Bu yazdıklarınız doğru sosyolojik ve psikolojik tespitler. İçinde yaşadığımız toplumdan her anlamda etkilenmememiz mümkün değil.

Sayısal olarak Türkiyede kişi olarak değerimiz 70 milyonda bir. Dünyada 4-5 milyarda bir. Bu ne ifade eder? 1/70 milyon veya 1/5 milyar oldukça düşük değerler denilebilir sayısal olarak. Örneğin ½ çok daha buyük değer. Bu durumda yurdumuzun en değerli şahsı cumhurbaşkanı olsa gerektir. Dünyada da Çin devlet başkanı mı Bush mu? Bunlar da sosyolojik sayısal değerler olabilir.Tabii kişilerin satatüleri ve ürettikleri değerler bütününden değerleri de ayrı bir konu. Sahip olduğumuz fiziksel imkanlara orantılı hakkımızda söylenebilecek sayısal değerler de olabilir. Bütün bunlar genellikle çok azını tam anlamda kontrol ederek elde ettiğimiz sayısal değerlerdir. Sayısal değerimizi oluşturmada toplumun etkisinin oran olarak çok fazla olduğunu düşünüyorum. Peki kendi kendimize hangi değeri koyabiliriz? Ölçü olarak neyi alabiliriz? İşte asıl meselenin bu olduğunu sanıyorum. Bu noktada değer, kişinin bilinçli olarak kendi yaşamına yüklediği amaçlarında ve bunlara ulaşmasındaki becerisinde yatmaktadır. Toplum olarak yaşamamıza rağmen dünyaya tek başımıza geliriz ve tek başımıza gideriz. Herkes tüm fedakarlıklarına rağmen kendi hayatını yaşar.Eğer yaşamınızın sizce geçerli bir amacı varsa diğer her şey bu amacınızı gerçekleştirmeğe araç olmalıdır. Hele bu amaç dünya yaşamı ile sınırlı kalmayıp daha ötesi bir mekanı ve zamanı/zamansızlığı kapsıyorsa daha bir önem arzeder. Artık yaşamınızdaki herkes, herşey bir araç olur ve tabii ki araçları nasıl kullanacağınızı da kapsayarak.

Kimse doğaya başkasının gözü ile bakamaz. Başkasının aklı ile düşünemez. Doğa ve yaşam algılarımızın toplamıdır.İşte bu bizim ama sadece bizim dünyamızdır. Ve biz kişi olarak bu dünyamızda yalnızız. Diğer herşey bir şartlanma, yanılsama, söylencedir.Birisini anne, diğerini amir, bir diğerini komşu olarak algılarız. Doğduk ve sosyolojik olarak toplum içinde bir değere oturduk hepsi bu mu? Akıl Kur’an da hep vurgulanmıştır. Sorumluluk akıl ile başlar. Yetişkin olmayanlar (akıl baliğ olmayanlar) deliler (aklını kullanma yetisi olmayanlar) sorumululuk almazlar. (neden varlar ayrı bir konudur).

O zaman yalnız olduğumuz/olacağımız bu algı dünyasında amaç üretecek tek şey aklımızdır. Toplum içinde yaşamamıza rağmen yaşamın ve sorumluluğun kişisel olduğunun bilincinde olarak şahsi amacımızı belirlemeliyiz. İşte bu noktada toplumsal şartlanmaların ötesine geçme zorunluluğu vardır. Aklı olan şahsi sorumluluklarını toplumun şartlandırmalarına bahane edemez. Bu çelişkidir. Sizin, aklın toplumdan etkilendiğini vurgulamanız zaten düşünen insanların seçim yapmadaki işlevini de belirlemiş oluyor.

Kısacası akıl yürütmek salt toplum şartlandırmalarına bağlı değildir. Yüzde yüz toplumdan etkileniyor olsak aklımızı kullanmanın bir esprisi de olamazdı. Doğumdan itibaren verilenlerin hepsi bizim değerlerimizin toplamı olurdu. Sizin de bunların farkında olmanız topluma rağmen aklınızı kullandığınızın bir ispatı değil midir?

 

 

Darvinist,

Yazılarınızdan genel anlamda anladığım dinlerin insanlar tarfından bir anlamda sömürü aracı için uydurulmuş olduğudur. İslamı da bu anlayışın içinde değerlendiriyorsunuz.

Bu yaptığım çıkarım doğru mudur?

 

Eğer doğru ise;

1-Kur’an da bahsedilen peygamberlerin hepsi aynı dini (islam) yaymaya çalışmışlardır.

2-İnsanlar tarafından da uydurulmuş dinler vardır. Ancak islam dini insanlar tarafından uydurulmuş bir din değildir.

3-İslam dini insanları sömürmeğe veya birilerine çıkar sağlama anlamında düzenler oluşturmağa yönelik değildir.

4-İslam dini insan aklını sınırlamağa değil bilakis düşünmeğe, araştırmaya dolayısyle bilime çağırmaktadır.

5-İslam dininde tanrı yoktur. Tanrılar (şirk) insanların icatlarıdır.

6-Kur’an da Allah inkar edenleri (kafir) inkar ettikleri için öldürünüz demez.

7-Allah’a inanmak tamamen kişisel bir tercihtir.Toplumun bu yöndeki olumlu yada olumsuz şartlandırmalarından kişinin kendisi sorumludur.

8-Kur’an kapsamı itibarı ile mucizedir.(insanın yazması mümkün değildir)

9_Kur’an ve islam dini hakkındaki söylemleriniz şahsi düşüncelerinizdir. Kur’an gerçeği ile örtüşmemektedir.

10-Eğer özel değilse inançsızlığınızı oluşturan en önemli etkeniniz nedir? Öğrenebilir miyim?

Saygılarımla

 

 

  

 

Anonymous

(Login ayetullah)

81.213.13.235 Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR September 15 2003, 1:47 AM 

 

darvinist müsaade et te bunlara ben cevap veriyim, dayanılacak gibi değil bu sorular

 

birisi cevapları veriyorum

 

1-Kur’an da bahsedilen peygamberlerin hepsi aynı dini (islam) yaymaya çalışmışlardır.

 

assektör

 

2-İnsanlar tarafından da uydurulmuş dinler vardır. Ancak islam dini insanlar tarafından uydurulmuş bir din değildir.

 

assektör

 

3-İslam dini insanları sömürmeğe veya birilerine çıkar sağlama anlamında düzenler oluşturmağa yönelik değildir.

 

assektör

 

4-İslam dini insan aklını sınırlamağa değil bilakis düşünmeğe, araştırmaya dolayısyle bilime çağırmaktadır.

 

assektör

 

5-İslam dininde tanrı yoktur. Tanrılar (şirk) insanların icatlarıdır.

 

assektör

 

6-Kur’an da Allah inkar edenleri (kafir) inkar ettikleri için öldürünüz demez.

 

assektör

 

7-Allah’a inanmak tamamen kişisel bir tercihtir.Toplumun bu yöndeki olumlu yada olumsuz şartlandırmalarından kişinin kendisi sorumludur.

 

assektör

 

8-Kur’an kapsamı itibarı ile mucizedir.(insanın yazması mümkün değildir)

 

assektör

 

9_Kur’an ve islam dini hakkındaki söylemleriniz şahsi düşüncelerinizdir. Kur’an gerçeği ile örtüşmemektedir.

 

assektör

 

10-Eğer özel değilse inançsızlığınızı oluşturan en önemli etkeniniz nedir?

 

assektör

 

başka sorun varsa çekinme sor

 

  

 

DEHA

(no login)

195.174.77.197 birisi September 15 2003, 9:08 AM 

 

Evrende olabilecek tüm olayların bizim için hesaplanamaz olduğu fakat yeterli kapasite olsa hesaplanabileceği görüşüne katılıyorum.

 

Fakat,

 

'Bir an zamanın geriye doğru aktığını farzedin o zaman da sonuç-sebep ilişkisi kuracaktık ve tüm olayları bügün düşündüğümüzün tam tersi bir şekilde değerlendirecektik.'

 

Bu tümce fevkalade yanlış.

İlk önce beynin düşünmesi için de zaman ileri doğru akmalıdır,zamanı geriye akıtırsan düşünemezsin.

İkincisi sebep-sonuç ilişkisi zamanın ileri akmasını gerektirir.Zaman geriye akarsa sonuç-sebep ilişkisi kurulamaz,çünkü sonuç önce meydana geldiğinden,ondan sonra oluşan bir şey onun nedeni olamaz.

 

Önce cam kırılır,sonra taş atılırsa,atılan taş camı kıramaz,kırık camın içinden geçer gider ve camın kırılma sebebi olamaz.

Veya önce adam ölür sonra ateş edilirse,adam zaten ölü olacağından ölüm sebebi o olamaz.

 

Zamanda geriye dönüş,bir filmi tersine oynatmak gibi de değildir.Bir filmi tersine oynatırsan,kırılan fincan parçaları bir araya gelir ve sağlam fincanı oluşturur.

 

Ancak bu Termodinamiğin 2. yasasına aykırıdr.

 

Evren geriye dönüp büzülme sürecine girse dahi zaman ileri akmak zorundadır.

 

Zamanın geriye doğru akması mümkün değildir.

 

  

 

DEHA

(no login)

195.174.77.197 birisi September 15 2003, 9:24 AM 

 

'Tarlasını eken çiftçi inançlı da olsa inançsız da olsa ürününü alır.'

 

Bu mantığa katılmıyorum.

Kuran'a göre Allah rızkı dilediğine verir çalışana değil!

 

Ayrıca Kuran ve İncil de,inançsız bağ sahiplerinin,tarlalarının Tanrı tarafından yakılması,mahvedilmesine ait kıssalar vardır.

 

Kuran da herhangi bir bilimsel bulgunun öngörüsü olmadığı gibi,tam tersine bilimsel bulgularla çelişen yığınla ayet vardır.

 

Bunların tartışması yapılmadan ve Bilimsel bir incelemeye girilmeden,söylenecek olanlar inanç seviyesinde kalır.

 

 

 

 

  

 

DEHA

(no login)

195.174.77.197 birisi September 15 2003, 9:53 AM 

 

'1-Kur’an da bahsedilen peygamberlerin hepsi aynı dini (islam) yaymaya çalışmışlardır.'

 

Bu çok saçma,Kuran da bahsedilen peygamberlerin yaydıkları din ortadadır.Kuran bizzat hristiyanlar ve musevilerin dininden bahseder.

Kuranın bu yöndeki açıklamaları çok geniş kapsamlı incelenmelidir.Zayıf olunan dönemde başka şeyler söylenirken,güçlendikçe söylemler değişmiştir.

 

 

'2-İnsanlar tarafından da uydurulmuş dinler vardır. Ancak islam dini insanlar tarafından uydurulmuş bir din değildir.'

 

Bunun için herhangi bir kanıtın var mı?

 

 

'3-İslam dini insanları sömürmeğe veya birilerine çıkar sağlama anlamında düzenler oluşturmağa yönelik değildir.'

 

Eşitlikçi ve sosyal yönü olan bir din olduğu da söylenemez.

Kadın erkek ilişkileri malum defalarca tartışıldı.

Köleler ve cariyeler nasıl görülmez?

 

Osmanlı halifelerinin yaşantısı ile halkın yaşantısı her zaman farklıdır.

 

'4-İslam dini insan aklını sınırlamağa değil bilakis düşünmeğe, araştırmaya dolayısyle bilime çağırmaktadır.'

 

Bu tamamen uydurma,Kuran'ın böyle bir lafzı yoktur.

Kuran imanı aklın önüne koyar,bilimi ve araştırmayı reddeder,Allahın hikmetinden sual olunmaz,siz bilmezsiniz ben bilirim der.Kurana göre en akıllı olan sorgusuz sualsiz iman edendir.

 

 

'5-İslam dininde tanrı yoktur. Tanrılar (şirk) insanların icatlarıdır.'

 

İslam dinindeki Tanr, Allahtır tanımları olduğu için özeldir ama Tanrıdır.

 

'6-Kur’an da Allah inkar edenleri (kafir) inkar ettikleri için öldürünüz demez.'

 

Kuran da bu yönde çeşitli ayetler vardır,yine zayıf ve güçlü dönemlere göre değişir.

 

 

'7-Allah’a inanmak tamamen kişisel bir tercihtir.Toplumun bu yöndeki olumlu yada olumsuz şartlandırmalarından kişinin kendisi sorumludur.'

 

Bunu bilen İslam toplulukları Peygamberin de emriyle çocukları küçük yaşlardan itibaren şartlanmaya tabii tutarlar,Kuran Kursları,medreseler,bugünkü çeşitli mahiyetteki okullar bu amaca hizmet eder.Diğer dinlerde de durum farklı değildir.

Eğer çocukluktan itibaren aklı özgür bırakan,nesnel düşünmeyi öğreten ve tüm seçenekleri inceleyen bir eğitim verilse idi o zaman bir karşılaştırma yapabilirdik.

Ancak toplumsal bir varlık olan insanın toplumsal şartlanmaları aşması kolay değildir.O kadar kolay olsa bu kadar savaşlar bu kadar kolay cereyan etmezdi.

 

Şartlanmanın bir diğer kanıtı,ne hikmetse Hristiyan toplulukların çocuklarının Hristiyan,Müslüman toplulukların çocuklarının da Müslüman olması !

 

Bunu başka nasıl açıklayabiliriz !

 

 

'8-Kur’an kapsamı itibarı ile mucizedir.(insanın yazması mümkün değildir)'

 

Bu da çok uyduruk bir kanıt,kapsamındaki mucize nedir?

İsteyen varsa tartışalım.

Kuran gibi bir kitabı kesinlikle insanlar yazabilir,hatta daha güzel ve doğrusunu da.

Yazan çıkmıyorsa,bunun nedeni yazılamaması değildir,

Yazanın başına geleceklerin açıklığıdır.

 

 

'9_Kur’an ve islam dini hakkındaki söylemleriniz şahsi düşüncelerinizdir. Kur’an gerçeği ile örtüşmemektedir.'

 

Senin düşüncelerin gerçeği mi yansıtmakta?

Bunu ortaya çıkarmanın en güzel yolu tartışmak ve incelemek !

Eğer böyle bir örnek görüyorsan,doğrusunu açıkla tartışılsın.

Bu düşünce sistemleri insanın kendisini kandırmasından başka bir şeye yaramaz.

 

 

'10-Eğer özel değilse inançsızlığınızı oluşturan en önemli etkeniniz nedir? Öğrenebilir miyim?'

 

Bahsedilen şeylerin akla,mantığa ve bilimsel gerçeklere uymaması.

 

Sizin inancınızın kıstasları da bunlar mı?

 

 

  

 

DEHA

(no login)

195.174.77.197 birisi September 15 2003, 9:56 AM 

 

'İnsan anlığı bir fikri(İster kabul görmüş bir fikri,isterse kendisine hoş gelen bir fikri)bir kere benimseyince,artık başka şeyleri onu destekleyecek ve ona uyacak şekilde seçer.Karşı yönde daha çok sayıda ve ağırlıklı örnekler olsa da onları ya küçümser,görmezden gelir,ya da bir şekilde ayırarak bir kenara koyar ve reddeder;amaç,böylece,bu büyük ve sakıncalı peşin yargının sayesinde daha önce vardığı sonuçların itibarını koruyabilmektir…..'

 

 

 

Francis Bacon'un 1620 de yazdıkları sizin düşünce sisteminizin bir analizi gibi !

 

 

 

  

 

oguz

(no login)

81.212.179.125 DEHA September 16 2003, 12:35 AM 

 

 

Yukarida yazilanlara yazdiklarina cevap verilmesini gercekten cok isterim.

 

Fakat verilemeyecegini biliyorum...

 

Yoksa yaniliyormuyum?

 

 

  

 

birisi

(no login)

195.175.178.118 Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR September 16 2003, 2:31 AM 

 

birisi September 15 2003, 9:24 AM

 

”Tarlasını eken çiftçi inançlı da olsa inançsız da olsa ürününü alır.'”

Bu mantığa katılmıyorum.

Kuran'a göre Allah rızkı dilediğine verir çalışana değil!”

 

Bu mantığa inanmak zorundasınız çünkü;

Eğer Allah sadece kendisine iman edenlere rızkını verecek olsa idi dünyada günlük geçimini temin etmek için çalışan milyarlarca insanın aç kalması gerekirdi. Yada ne kadar üretirlerse üretsinler karşılığında hiçbirşey alamıyor olmaları gerekirdi. Dünyada böyle bir üretim-tüketim ilişkisi var mıdır sizce. Bu eşyanın tabiatına ters olurdu. Çiftçi tarlasını ekerse ancak buğday alma hakkına sahip olur. Tarla ekilmeden buğday alınabilir diye bir kural işlevsizdir, geçersizdir,imkansızdır. Bu yaklaşımda temel kural “tarlanın ekilmesi”(sebep) dir. Tarlanın kimin tarafından ekildiği orada yetişecek olan buğdayın(sonuç) oluşumuna sebep teşkil etmez.

Rızkın (buğdayın_sonuç) elde edilebilmesi için gerekli birinci şartın (buğdayın ekilmesi-sebep) herhalukarda yerine getirilmesi gerekir. Sebep oluşturulduktan sonra sonuca ulaşmada gereken diğer bazı şartlar daha vardır. Biz buna sonuca ulaştıran şartlar diyelim. İşte burada iki durum ortaya çıkar; 1-kontrol edebildiğimiz, yönlendirebildiğimiz şartlar(sebepler), 2-kontrol edemediğimiz, yönlendiremediğimiz şartlar. Kontrol edebildiğimiz şartların da ne kadarını tamamen kontrol edebildiğimiz önemlidir. Bütün bunları alt alta topladığımızda sadece buğdayı ekmekle sonuca ulaşmamız da yüzde yüz mümkün olamamaktadır. Sonucu olumlu yada olumsuz etkileyecek şartlar her zaman vardır. Allah’ın rızk dağıtımındaki kontrolu bu noktadadır. Dilediğine vermekteki espri buradadır.

 

Kontrol edilemeyen sebeplerin kontrolu (ihtimal hesaplarının sınırlılığı,sebep--sonuç=bir başka sebep ilişkisi) anlamındadır. Eğer sonuca ulaşmada tüm ihtimallerin hesabını yapamıyorsak, sonucu etkileyen etmenlerin şu yada bu şekilde lehimize veya aleyhimize kontrol ediliyor olması gerektiğini kabul etmek zorundayız. Biz kontrol edemiyorsak başka bir sebebi mutlaka olmalıdır. İşte bu noktada ilahi adalet yada kontrol edilebilir rızk dağılımı söz konusudur. Rızkın dağılımının Allah’ın denetiminde olmasının sebebi rızk temin edilirken tüm şartları kontrol edemiyor oluşumuzdadır. İnançlı bir kişi bu bağlamda varılan sonucun Allah’ın takdiri olduğu kabullenir. Hatta diyelim ki tam tatmin edilemeyen bir sonuç alındığında eksik kalan kısmın sebepleri de araştırılabilir. Görülür ki bizim sonucumuza tesir eden sebepler bir başka sebeplerin sonuçlarıdır. Bu sonuçlar bize sebep olmuşlardır. Bu mekanizmayı nereye kadar denetliyebiliriz. Denetlesek dahi varacağımız sonuç mutlaka bir başka şeyin sebebidir. Mesele bir amacımızı gerçekleştirmek için önce, gerekli (olmazsa olmaz) somut şartları yerine getirmemiz ve sonuca giderken yine kontrol edeceğimiz/edebildiğimiz şartları yerine getirmektir. Bundan sonrası ihtimal hesaplarının içinde ancak bizim kontrolümüzün dışındadır. Dinimizde buna tevekkül de denir.

 

”Kuran da herhangi bir bilimsel bulgunun öngörüsü olmadığı gibi,tam tersine bilimsel bulgularla çelişen yığınla ayet vardır”

 

Bilimsel bulgularla çeliştiğini düşündüğünüz ayetleri verirseniz üzerinde konuşabiliriz.

 

 

 

 

 

 

birisi September 15 2003, 9:53 AM

 

'”1-Kur’an da bahsedilen peygamberlerin hepsi aynı dini (islam) yaymaya çalışmışlardır.'

Bu çok saçma,Kuran da bahsedilen peygamberlerin yaydıkları din ortadadır.Kuran bizzat hristiyanlar ve musevilerin dininden bahseder.

Kuranın bu yöndeki açıklamaları çok geniş kapsamlı incelenmelidir.Zayıf olunan dönemde başka şeyler söylenirken,güçlendikçe söylemler değişmiştir.”

 

Bu neden saçma anlıyamadım. Tüm peygamberler tevhid inancı ve islam dini üzerinedir. Değişen sadece zamanlara göre izah ediliş tarzlarındadır.Yoksa Musaya, İsaya, Muhammede farklı şeyler söylenmemiştir.(vahy tektir)

 

”2-İnsanlar tarafından da uydurulmuş dinler vardır. Ancak islam dini insanlar tarafından uydurulmuş bir din değildir.'

Bunun için herhangi bir kanıtın var mı?”

 

İslam dini için kanıt Kur’an dır. Uydurulmuş dinlere kanıt için dünyaya şöyle bir bakmanız yeterlidir.

Uydurulmuş dinlerin ne olduğunu kendi mantığınız içinde değerlendirebilirsiniz.İçlerinden biri/bazısı sizin için inandırıcı olabilir de olmayabilir de. Bu sizin bileceğiniz bir şey. İslam için Kur’an ı referans almanız gerekir ki bu da Allah inancınızın olmasını gerektirir. Bunlar bildiğiniz konular. Sizin ikna olabileceğiniz kanıtların varlığından emin değilim. Bunun bir ölçüsü de yok (orta yol,bilimin ortaya koyabildiği somut bir durum.) Her şey size bağlı bir tercih meselesi. İnanç oluşturmada kendinize göre yeterli sebepleriniz varsa inanırsınız yoksa inanmazsınız. Birinci sebep üzerinde kesin bir yargınız yoksa diğer sebeplerin mantığını anlamak zordur. Daha doğrusu ters gelebilir.

 

 

'”3-İslam dini insanları sömürmeğe veya birilerine çıkar sağlama anlamında düzenler oluşturmağa yönelik değildir.'

Eşitlikçi ve sosyal yönü olan bir din olduğu da söylenemez.

Kadın erkek ilişkileri malum defalarca tartışıldı.

Köleler ve cariyeler nasıl görülmez?”

 

Kölelik insanın olduğu her dönemde vardı ve halen de vardır. Değişen zamanın şartlarına göre “köleliğin” izafe ettiği anlamdır. Eski çağlarda bir mal gibi alınıp satılabilen köleler günümüzde emperyalist dünya düzenlerinde hem de geniş bir köleler topluluğu olarak alınıp satılmaktadır. Köle esas olarak vereceği hizmeti bakımından değer taşır. Her anlamda bir hizmet üretmeyen bir kölenin değeri de yoktur. Yani “köle” kavramı ile alınıp satılan üretim değeridir. Bu anlamda bakarsak öyle sanıyorum ki dünya halklarının büyük çoğunluğu zaten köledir. Üretim değerinizi satarken/değişirken adalet yoksa, tek yanlı sömürü sözkonusu ise, pazarlık şansınız yoksa siz bir kölesiniz demektir. Maalesef bu çağın kölelik anlayışı daha acımasız (açlığa mahkum edilmek), daha geniş kitleleri kapsamakta. Hizmet (üretim) açısından kölelik böyle.

 

Kur’an ın geldiği dönemde ve uzunca bir zaman köleler şahsen (üretim değeri ile beraber) alınıp satılmaktaydı. İnsan onuru açısından hiçbir zaman hoş bulunabilecek savunulacak bir şey değildir bu. Ancak o zamanın örfünde, kültüründe var olan bu olguya Kur’an her zaman kölelerin lehine olacak şekilde yaklaşmaktadır. Kölelerin hürriyetlerinin (azad) verilmesi için öncelikli uyarılarda bulunmaktadır. Daha çok köle edineni değil var olan kölelerini azad edeni öne çıkarmaktadır. Kısacası insan olarak alınıp satılmasında kölenin bir mal olmaktan çıkarılmasını isterken, köle hizmetinin alınıp satılmasında da mağdurdan (köle) yana tavır almaktadır.

 

Günümüzde evrensel bilimin geldiği aşama insan mutluluğunu, refahını, paylaşım değerlerindeki adaletin kalitesini artırmaya oran teşkil etmesi gerekirken bilgi bile kitlelerin sümürülmesine araç, güç olarak kullanılmaktadır. Diyelim ki bu kadar çağdaş, modern olan insan halen geniş hemcins kitleleri insanlık onuruna rağmen köle gibi kullanmaktadırlar.

 

Cariyelik ise günümüzde imkanı olmayanlar için bir ahlaksızlık, imkanı olanlar için ise hayatın zevkleri olarak yer almaktadır.Tv. lerimizde modern cariyeleri boy boy her akşam izleyebilirsiniz. Hatta en büyük reytingleri de bunlar yapmaktadır ki demek ki çoğunluğumuz buna prim vermekteyiz. Neden geniş kitleler tavır koymuyorlar günümüz cariyeliğine? Bu mudur çağdaş insanın sömürüye olan yaklaşımı?

 

İçerdiği anlamlar itibariyle kölelik ve cariyelik insanın olduğu her yerde her zaman olmuş, olacak olan kavramlardır. Eğer bu kavramlar insanlar arasında bir nevi ilişkiyi içeriyorsa Kur’an bu ilşikiye bir yaklaşım sergilemektedir. Bence tartışıması gereken budur yoksa kölelik ve cariyeliğin varlığı değil.

 

” '4-İslam dini insan aklını sınırlamağa değil bilakis düşünmeğe, araştırmaya dolayısyle bilime çağırmaktadır.'

 

Bu tamamen uydurma,Kuran'ın böyle bir lafzı yoktur.

Kuran imanı aklın önüne koyar,bilimi ve araştırmayı reddeder,Allahın hikmetinden sual olunmaz,siz bilmezsiniz ben bilirim der.Kurana göre en akıllı olan sorgusuz sualsiz iman edendir.”

 

 

Sanıyorum farklı okuyoruz Kur’an ı. Kur’an da “araştırmayınız, bilim yapmayınız” diye bir ayet olmadığı gibi imanın aklın önüne geçmesi gerekir diye bir yaklaşım da olmaz. Çünkü akıl olmadan iman olmaz. Aklı olmayanın sorumluluğu da yoktur. İmanı aklın önüne hangi mantık ile ve Kur’anın hangi ayeti ile koyduğunuzu anlıyamıyorum. Kur’anın neresinde “en akılı olan sorgusuz sualsiz iman eder” diye yazıyor?

Siz aklınız olmasa bilinçli bir imansız bile olamazsınız. İnsana verilen (doğasında olan) en büyük nimet aklıdır. Herşey akıl ile başlar. Bu kadar basit hatayı nasıl yapıyorsunuz?

 

'”'6-Kur’an da Allah inkar edenleri (kafir) inkar ettikleri için öldürünüz demez.'

Kuran da bu yönde çeşitli ayetler vardır,yine zayıf ve güçlü dönemlere göre değişir.”

 

Bana bir tane “iman etmediği için” “kafir olduğu için” öldürünüz diye ayet bulabilir misiniz?

 

 

 

”'8-Kur’an kapsamı itibarı ile mucizedir.(insanın yazması mümkün değildir)'

 

Bu da çok uyduruk bir kanıt,kapsamındaki mucize nedir?

İsteyen varsa tartışalım.

Kuran gibi bir kitabı kesinlikle insanlar yazabilir,hatta daha güzel ve doğrusunu da.

Yazan çıkmıyorsa,bunun nedeni yazılamaması değildir,

Yazanın başına geleceklerin açıklığıdır.”

 

Hayır yanılıyorsunuz. Olayı Türkiye şartlarında düşünmeyin. Sizin düşündüğünüz anlamda din kitabı yazanlar vardır. Kimseye de neden yazdın denilmiyor. Ancak şimdiye kadar hiç kimse çıkmamıştır ki “ben Kur’an a eş, benzer bir kitap yazdım ve bunu kanıtlıyorum” desin.

Ortaya çıkmamıştır, çıkmayacaktır da. Bunun başa gelecekler ile bir ilgisi yok. İlgisi, yazılacak olan kitabın Kur’an ile mukayase edileceği olmasıdır. Sizin böyle bir iddianız varsa buyrun yazın. Salman Rüştü de sadece bir ayet için yazdı da ne oldu? Kur’an 1400 küsür yıldır bu iddiasını sürdürüyor.

 

 

”'9_Kur’an ve islam dini hakkındaki söylemleriniz şahsi düşüncelerinizdir. Kur’an gerçeği ile örtüşmemektedir.'

 

Senin düşüncelerin gerçeği mi yansıtmakta?

Bunu ortaya çıkarmanın en güzel yolu tartışmak ve incelemek !

Eğer böyle bir örnek görüyorsan,doğrusunu açıkla tartışılsın.

Bu düşünce sistemleri insanın kendisini kandırmasından başka bir şeye yaramaz.”

 

Darvinistin özel bazı düşünceleri vardı ve daha önce dile getirmişti. Ben de ondan bunları maddelemesini istedim.Siz bunları biliyormusunuz bilmiyorum. Ancak ben iddia ediyorum ki (yukarıda bahsedilen ayet bir örnektir) Darvinistin yorumları Kur’an ile örtüşmemektedir.Tartıştığımız benim şahsi düşüncelerim değil Kur’anın getirdikleridir.

 

 

”'10-Eğer özel değilse inançsızlığınızı oluşturan en önemli etkeniniz nedir? Öğrenebilir miyim?'

Bahsedilen şeylerin akla,mantığa ve bilimsel gerçeklere uymaması.”

 

Bana akla, mantığa, bilimsel gerçeklere uymayan sözlerimi maddeleyiniz.

 

”Sizin inancınızın kıstasları da bunlar mı?”

 

Neler? Şunlarsa evet: Kur’an, bilim.

 

 

 

 

 

 

 

  

 

DEHA

(Login evrims)

195.174.77.197 birisi September 16 2003, 9:40 AM 

 

'Eğer Allah sadece kendisine iman edenlere rızkını verecek olsa idi'

 

Benim anlatmak istediğim bu değil.

 

Kuran'a göre,Allah Rızkı DİLEDİĞİNE veriyor,çalışana veya iman edene değil,zaten imanı da dilediğine veriyor,hikmeti de.

 

Çok güzel anlattığın kontrol edilemez veya hesap edilemez şartların oluşturduğu farklar,basitçe Allah'ın dilemesine bağlanıyor.

 

Aynı zamanda Kuranda inanmayanlara gözdağı da veriliyor,anlattığım tarlaları bağları mahveden kıssalarda olduğu gibi.

 

Kuran da bazı iman sahipleri Allah tarafından çalışmadan rızklandırılmaktadır.Örneğin Meryem'in yanına giren Zekeriya her gün onun için bırakılmış yiyecekler bulur.

Muhammed için de 'Seni yoksul bulup ta zengin etmedik mi?' der Kuran !

Süleymanın emrine kuşlar,cinler vs verilir vs vs.

 

yani Kuran'a göre Allah bazı iman sahiplerine torpil geçer.

 

Yine İsrailoğullarının israrı üzerine,gökten kudret helvası ve bıldırcın indirir,onlara su pınarları oluşturur,bu da salt imanlarından dolayı rızklandırmadır.

 

Velhasıl örnekler çoğaltılabilir.

 

Düşünenler için bunların hepsi aslında birer çelişki kaynağıdır.

 

Senin bahsettiğin kontrol edilemez şartları kestirme konusundaki İnsan zaafiyetini kullanarak onları İman'a zorlama taktikleridir.

 

Senin çıkarımın günlük hayatta gördüklerine göre oluşmuştur ve bugüne aittir,ancak bu çıkarımın Kuran'a uygun olduğunu iddia etmek çok farklı bir şeydir.

 

İlk çelişkiyi aslında burada yakalamalısın !

 

 

 

 

 

  

 

DEHA

(Login evrims)

195.174.77.197 birisi September 16 2003, 9:58 AM 

 

'Bilimsel bulgularla çeliştiğini düşündüğünüz ayetleri verirseniz üzerinde konuşabiliriz.'

 

Bütün forum bunlarla dolu,zaten bu forumun amacı bu, istediğini seç ve yaz bizi tekrar aynı şeyleri yazmak zorunda bırakma !

 

 

'Bu neden saçma anlıyamadım. Tüm peygamberler tevhid inancı ve islam dini üzerinedir. Değişen sadece zamanlara göre izah ediliş tarzlarındadır.Yoksa Musaya, İsaya, Muhammede farklı şeyler söylenmemiştir.(vahy tektir)'

 

Saçma çünkü, 'La ilahe illalah MUHAMMEDEN resul Allah'

diyorsun !

 

'la ilahe İllallah GELMİŞ GEÇMİŞ TÜM PEYGAMBERLER resul allah' demiyorsun !

 

Ayrıca gerek Kuran Lafzında gerekse gerçek dünyada bu dinler çok farklıdır.

Öyle olmasa akşama kadar birbirlerini boğazlamazlardı.

 

Ayrıca tüm saydıkların aynı din üzerine ise,Allahın insanlara söylediklerini binlerce yılda dinletemediği gibi bir durum ortaya çıkar ve bahsettiğin peygamperlerin çoğu baba-oğul veya kardeştir veya amca-yeğendir.

 

İslam inancında Peygamber Allahın elçisidir,bu tanımda babadan oğula geçmesi düşünülemez.

 

Saydıklarından İbrahim Kuran'a göre elçi değildir,çünkü vahiy almaz !Allahı kendi mantığı ile bulur.

 

Musa ve Harun her iki kardeş peygamberdir.

İbrahim'in oğlu da peygamberdir yeğeni Lut ta,torunu da !

 

Musa ile Allah direk konuşurken,Muhammed'e Cibril'i gönderir fala filan !

 

 

 

 

 

 

 

 

  

 

DEHA

(Login evrims)

195.174.77.197 birisi September 16 2003, 10:07 AM 

 

'İslam dini için kanıt Kur’an dır.'

 

Kuran için Kanıt nedir?

İslam dini mi?

 

 

'İslam için Kur’an ı referans almanız gerekir ki bu da Allah inancınızın olmasını gerektirir.'

 

Önce Allah'a inanacaksın ki,Kuran' doğru kabul edebilesin,bu itirafın dinin bir ön kabul olduğunu ne güzel açıklıyor.Boş inan olmadan Kuranın doğru kabul edilmesinin mümkün olmadığını da kabul ediyorsun ve yukarıda kendi söylediğin İslamın kanıtı Kuran dır ifadesini de çürütmüş oluyorsun.Sendeki peşin inanç olmadan demek ki,Kuran hiç bir şeyin kanıtı olamaz.

 

Ancak benim anlamadığım,inandığın Allah,Kuranın tanımladığı Allah iken,sen nasıl oluyor da Kuranı okumadan,Kuranın Allahını biliyor ve tanımlıyorsun ve de inanıyorsun?

 

Önce Allah inancını şart koşuyorsan ki,bu durumda neden İncil değil !neden Tevrat değil?Onlar Allaha inanmıyor mu?

 

Biz tersini söylüyoruz,önce Kuran oku sonra inanılır bulursan İnan !

 

 

' Sizin ikna olabileceğiniz kanıtların varlığından emin değilim. Bunun bir ölçüsü de yok (orta yol,bilimin ortaya koyabildiği somut bir durum.) Her şey size bağlı bir tercih meselesi. İnanç oluşturmada kendinize göre yeterli sebepleriniz varsa inanırsınız yoksa inanmazsınız. Birinci sebep üzerinde kesin bir yargınız yoksa diğer sebeplerin mantığını anlamak zordur. Daha doğrusu ters gelebilir.'

 

Bu söyledikleriniz zaten ne durumda olduğunuzu gösteriyor.

İnancın peşin hüküm olmadan olanaklı olamayacağını gayet güzel izah etmişsiniz.

 

 

 

 

 

  

 

DEHA

(Login evrims)

195.174.77.197 birisi September 16 2003, 10:17 AM 

 

'Kölelik insanın olduğu her dönemde vardı ve halen de vardır.'

 

Demek ki dinler pratikte bir işe yaramıyor!

 

 

'Kur’an her zaman kölelerin lehine olacak şekilde yaklaşmaktadır. Kölelerin hürriyetlerinin (azad) verilmesi için öncelikli uyarılarda bulunmaktadır. .'

 

Kuranı mazur göstermek için çağdaş kölelik ve,İslam öncesi beterin beteri vardı yorumları gerçeği gölgeleyemez.

 

KÖLE mülkiyeti başkasında olan demektir.

Kuranın bu konuda hükmü açıktır.

 

'HİÇ MÜLKİYETİ BAŞKASININ ELİNDE OLAN KÖLE İLE HÜR BİR OLUR MU'

 

Rum 28

 

Kuranın Köle azadını teşvik ettiği kuyruklu bir yalandır.

 

Bu iddiaya yer veren Beled suresinin arapçasını diğer forumda ortaya koydum.Tümüyle mealci çarpıtması.

 

İslam Köleyi,Hür den aşşağı sayar,Cariye alır satar,onlarla cinsel ilişkiyi helal kılar.

 

'Falan filan eylemi yapınca,affedilmek için bir köle azad etmeli' dendiğinde anlaşılması gereken,köle azat etmenin bu adama zarar verceği,dolayısı ile bu eylemden uzak durarak,kölesini kaybetme yanlışına düşmemesidir.

 

Bu konuyu başka bir yerde daha tartışıyorum.

 

Bu konu ile ilgili Kuran ayetleri getirmek isteyen varsa tartışırız.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  

 

DEHA

(Login evrims)

195.174.77.197 birisi September 16 2003, 11:02 AM 

 

'Cariyelik ise günümüzde imkanı olmayanlar için bir ahlaksızlık, imkanı olanlar için ise hayatın zevkleri olarak yer almaktadır.Tv. lerimizde modern cariyeleri boy boy her akşam izleyebilirsiniz.'

 

İslamiyetteki uygulamaların farkı nedir?

Peygambere cariye hediye edilmedi mi?

Savaştan ganimet kadınlar alınmadı mı?

 

Günümüzün ahlaksızlıkları,neyi haklı çıkarır?

İslamı mı?

Dört kadınla evlenmeyi mi?

Pazarda cariye alıp satmayı mı?

 

 

 

'İçerdiği anlamlar itibariyle kölelik ve cariyelik insanın olduğu her yerde her zaman olmuş, olacak olan kavramlardır.'

 

O zaman bunlara çözüm getiremiyorsa dine ne gerek var !Hırsızlık ta bitmedi,sahtekarlık ta !

 

Veya niye günümüzü eleştiriyorsun?

Neden ahlaksızlık diyorsun?

Normal kabul et o zaman !

 

Şunu unutmayalım,Dinler hiç bir ahlaksızlığı ortadan kaldırmaz,sadece kılıfını hazırlar !

 

 

 

'Eğer bu kavramlar insanlar arasında bir nevi ilişkiyi içeriyorsa Kur’an bu ilşikiye bir yaklaşım sergilemektedir. Bence tartışıması gereken budur yoksa kölelik ve cariyeliğin varlığı değil.'

 

Çok güzel itiraflar !

KÖLELİK ve Cariyeliğin olmasına karşı değilsin demek!

Böyle düşündüğüne göre senin maddi durumun iyi olmalı !

Ama bir de kendini Köle veya cariye yerine koy,istermiydin devamını!

Veya bunu kaldırmayan dine inanırmıydın?

 

 

 

'Sanıyorum farklı okuyoruz Kur’an ı. Kur’an da “araştırmayınız, bilim yapmayınız” diye bir ayet olmadığı gibi imanın aklın önüne geçmesi gerekir diye bir yaklaşım da olmaz.'

 

farklı okumayalım,buyrun beraber okuyalım !

Peki Kuran da 'araştırınız bilim yapınız' diye bir ayet mi varmış?

 

Bilim ne demek?

Şüphecilik,gözlem,tarafsızlık,yeterli kanıt vs !

 

Kuran insana 'şüpheci ol' diyebilir mi,bu kendi varlığının en büyük tehdidi olur!

 

'imanın aklın önüne geçmesi gerekir diye bir yaklaşım da olmaz'

 

Nasıl olmaz?

Yukarıda önce Allah inancı olmalı demedin mi?

 

İman ,aklın önüne geçmeden din olur mu?

Açıklıyamadığın yerde 'Bu Allahın hikmeti biz anlamayız' demiyor musun?

 

 

 

'Çünkü akıl olmadan iman olmaz. Aklı olmayanın sorumluluğu da yoktur.'

 

 

Kuranın akıl anlayışı çok farklı!

Kurana göre KALP ile düşünülür,AKIL kalptedir.

Bunları yazdık,forumda mevcut!

 

Bizim bahsettiğimiz özgür Bilimsel yöntemlerle çalışan bir AKIL!

 

Kuran vahyi Aklın önüne koyar !

İnanmayanlar,Kurana göre Akılsızdır,görmeyen,duymayan davarlardır,cehennemde de irinli sular içecektir,şimdi bu akıl özgürce inanıyor diyebilirmisin?

 

 

'Bana bir tane “iman etmediği için” “kafir olduğu için” öldürünüz diye ayet bulabilir misiniz?'

 

Bakara suresi sanırım 282

 

'Vurun kafirlere,kafirleri bulduğunuz yerde öldürün'

 

Ayet çok ta,tarih bunun örnekleri ile dolu değil mi?

Ülkemizde Kışlalı,Mumcu,Turan Dursun,Sıvas,Menemen vs vs '

 

 

'Ancak şimdiye kadar hiç kimse çıkmamıştır ki “ben Kur’an a eş, benzer bir kitap yazdım ve bunu kanıtlıyorum” desin.

Ortaya çıkmamıştır, çıkmayacaktır da. Bunun başa gelecekler ile bir ilgisi yok. İlgisi, yazılacak olan kitabın Kur’an ile mukayase edileceği olmasıdır.'

 

Ne dediğinizi anlamak zor !

Edebi yönü ise Shakespare gibi yazan da çıkmadı,

 

Veya bir Einstein gibi birisi daha çıkacak mı?

Onun yazdıklarını yazabilecek mi?

 

Bu ayetlerden kasıt,Kuran insan sözü diyenlere karşı olmadığı savunmasıdır.

Bu bazılarını etkileyebilir ama bize sorarsan,zaten Kuran yanlışlıklar ve çelişkilerle doludur.Bu anlamda ona yetişebilecek bir kitap yazamayız.

 

Tümüyle Kutsal kabülüne dayanan bir peşin hüküm.

 

Şiir yazmayı bilmiyormusun?

Dene bak daha güzelini yazarsın !

 

O zaman ki Araplar arasında dörtlük yazmak bir üstünlük meselesi idi,Kuran da dörtlüktür.

Arapçasına bakmanızı tavsiye ederim.

 

 

'Sizin böyle bir iddianız varsa buyrun yazın. Salman Rüştü de sadece bir ayet için yazdı da ne oldu? Kur’an 1400 küsür yıldır bu iddiasını sürdürüyor.'

 

Salman Rüştü sadece şu ayetler eksildi,Kurandan çıkarıldı dedi!

Kendisi için verilen Ölüm fetvasını unutmayınız!

bahsettiğim budur,serbest bırakın bakın neler yazılır neler !

 

 

 

 

  

 

birisi

(no login)

195.175.178.75 Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR September 17 2003, 2:21 AM 

 

Deha'ya,

'Bana bir tane “iman etmediği için” “kafir olduğu için” öldürünüz diye ayet bulabilir misiniz?'

 

”Bakara suresi sanırım 282

 

'Vurun kafirlere,kafirleri bulduğunuz yerde öldürün'”

 

Evet yazılarınıza cevaplarım var. Ancak önce şunu halledelim: Bahsettiğiniz ayette böyle bir konu yok. Başka ayet aramalısınız sanıyorum. Eğer referanslarınızı bu ciddiyetle değerlendiriyorsanız yazılarınızın genelini de aynı tutum içinde değerlendireceğim.

 

 

 

 

  

 

oguz

(no login)

81.212.248.138 ... September 17 2003, 3:24 AM 

 

 

Elbette daha baskalari da var ama, ozgun oldugundan ben en cok asagidaki Ayet'i severim;

 

Muhammed-4 İnkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin. Durum şu ki, Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz.

 

 

 

 

 

 

  

 

DEHA

(no login)

195.174.77.197 birisi September 17 2003, 8:54 AM 

 

'Bakara SANIRIM 282'

 

Demiştim,

 

Bu bakara kesin,282 şüpheli demektir,bunu zaten kendim belirtiyorum.

Dolayısı ile 282 de bulamaman bir şey ifade etmez.

Bakara'ya bir göz atsaydın bulurdun.

 

Herneyse,

 

282 değildir 191 dir düzeltiyorum.

 

Benim yazdıklarımda yalan,dolan,hile hurda olmadığından emin olabilirsin.

 

 

 

 

Bakara 191

 

'-Onları nerede yakalarsanız öldürün ve sizi çıkardıkları yerden onları çıkarın. O fitne, adam öldürmekten daha kötüdür. Yalnız Mescid-i Haram'ın yanında, onlar sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın! Fakat sizi öldürmeye kalkışırlarsa, hemen onları öldürün. Kafirlerin cezası böyledir.'

 

 

 

  

 

DEHA

(no login)

195.174.77.197 birisi September 17 2003, 9:05 AM 

 

Allah'ın sözleri,kullarının bir kısmının diğer kısmını nasıl kıracağını detaylı şekilde göstermek olabilir mi?

Kaderinizi ben yazdım,benim istediğim inanır,ben adilim,ben affediciyim,

 

eeee !

 

Vurun boyunlarını,hatta zayıfsanız size melek gönderim onlar vursun boyunlarını !

 

(Enfal ve Al-İmran surelerine de bir zahmet kendiniz bakın)

 

 

 

 

 

Nisa Suresi 89. Ayet

 

' Sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi istediler ki onlarla eşit olasınız. O halde Allah yolunda göç edinceye kadar onlardan hiçbirini dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün ve hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin.'

 

Nisa Suresi 91. Ayet

 

' Hem sizden hem de kendi toplumlarından emin olmak isteyen başkalarını da bulacaksınız. Bunlar her ne zaman fitneye götürülseler ona baş aşağı dalarlar (daldırılırlar). Eğer sizden uzak durmaz, sulh teklif etmez ve ellerini çekmezlerse onları yakalayın, rastladığınız yerde öldürün. İşte onlar üzerine sizin için apaçık yetki verdik.

 

 

Tevbe Suresi 5. Ayet

 

Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayın, onları hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekâtı da verirlerse artık yollarını serbest bırakın. Allah yarlığayan, esirgeyendir.

 

 

Muhammed 4-

 

'Onun için küfredenlerle muharebeye tutuştuğunuz da hemen boyunlarını vurmaya bakın! Ta kuvvetlerini derinden kırıp tepeleyinceye kadar (üstünlük sağladıgınızda) bağı sıkı basın (sıkıca bağlayın kalanlarını); harp ağırlıklarını atana kadar (savaş sona erinceye değin), sonra ister karşılıksız salıverin, ister fidye karşılığında. Böyledir bu; şayet Allah dilese kesinlikle onlardan intikamını alır, ancak sizi birbirinizle imtihan edecek. Allah yolunda öldürülenlere gelince, onların amellerini asla boşa çıkarmaz.'

 

 

 

  

 

DEHA

(no login)

195.174.77.197 birisi September 17 2003, 9:27 AM 

 

'Ben istemezsem kimse inanamaz' diyip,ondan sonra,peygambere müminleri savaşa teşvik emri verip,kafirleri müminlerin gözüne az,müminleri de kafirlerin gözüne az gösterip savaşa yüreklendirmek,bir mümin yüz kafire bedeldir,on kafire bedeldir diyerek cesaret vermek ve müminlere yardım için gökten melekler indirmek sonra bu meleklere vurun kafirlerin boynunu diye emir vermek,sonra da onları siz değil ben öldürdüm daha da doymadım şimdi onları bir de cehennemde kavuracağım demek,ben dilesem insanların bir kısmı bir kısmını savaş yoluyla kırmazdı,andolsun ben insanların bir bölümünü cehennemlik yarattım demek ve öldürülen kafirlerin ganimet karılarını müminlere helal etmek !

 

Neyi anlamıyoruz?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Enfal 65.

 

"Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüze (kâfire) galip gelirler. Eğer sizden yüz kişi olursa, kâfir olanlardan bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir topluluktur."

 

Al İmran124

 

-O vakit sen inananlara: "Rabbinizin size indirilmekte olan üç bin melekler yardım etmesi size yetişmez mi?" diyordun.

 

Al-İmran125

 

-Evet sizler sabreder ve itaatsizlikten sakınırsanız onlar da hemen üzerinize saldırırlarsa, Rabbiniz size beş bin nişanlı melekle yardım edecek.

 

 

ENfal 9

 

'Hani Rabbinizden yardım istiyor, yalvarıyordunuz. O da, “Ben size ard arda bin melekle yardım ediyorum” diye cevap vermişti.'

 

 

Enfal12.

 

Hani Rabbin meleklere, “Ben sizinle beraberim. İman edenlere sebat verin. Ben kafirlerin kalplerine korku salacağım. Şimdi vurun boyunlarının üstüne. Vurun, onların bütün parmaklarına” diye vahyediyordu.

 

13. Bu, onların Allah’a ve Resûlüne karşı gelmelerindendir. Her kim de Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse bilsin ki Allah’ın cezası şiddetlidir.

 

14. İşte şimdi siz tadın onu! Kafirlere bir de cehennem azabı vardır.

 

15. Ey iman edenler. Savaş düzeninde iken kafirlerle karşılaştığınız zaman sakın onlara arkanızı dönmeyin (savaştan kaçmayın).

 

16. Savaş taktiği olarak düşmanı vurmak için çekilme, ya da diğer bir birliğe katılmak durumu hariç- böyle bir günde her kim onlara arkasını dönerse mutlaka o, Allah’ın gazabına uğramış olur. Onun varacağı yer de cehennemdir. Ne kötü varılacak yerdir orası.

 

17. (Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah onları öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı. Mü’minleri, tarafından güzel bir imtihanla denemek için Allah öyle yaptı.4 Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

 

 

 

  

 

DEHA

(no login)

195.174.77.197 birisi September 17 2003, 9:30 AM 

 

 

 

Enfal 13.

 

Bu, onların Allah’a ve Resûlüne karşı gelmelerindendir. Her kim de Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse bilsin ki Allah’ın cezası şiddetlidir.

 

Neden bu insanlar öldürülüyormuş!

Allah ve Resulüne karşı geldiklerinden!

Cezaları ne ÖLÜM ve Cehennem !

 

Yani bunlara ne denir?

 

KAFİR !

 

Daha anlamadığın bir şey var mı?

 

 

  

 

Darvinist

(no login)

217.225.228.103 birisi September 18 2003, 5:44 PM 

 

Bana yönelik sorduğun sorulara benden başkası cevap verdi şimdiye kadar. Arkadaşların hepsine teşekkür ediyorum. Özellikle Kuran ayetlerini benim yerime buuraya bana arama zahmeti vermeden koydukları için.

 

Gelelim sana.

Hemen baştan saptayalım. Benim yazımda sadece İslam’a yönelik bir satır dahi bulamazsın, dikkatinden kaçmış olmalı. Benim yazdıklarımı İslam’a atfederek senin ne kadar önkoşullu olduğunu çok açık bir şekilde göstermekte. İslam’ın tabiataında gayet olağan olduğu gibi (şimdi işte İslam’dan bahsediyorum) insan tarihinde ve ötesinde-berisinde ne varsa İslam sahip çıkıyor. Burada bu görevi İslam’ı temsilen sen üstlenmiş gibi görünüyorsun. Yine sadece İslam ve bir müslüman açısından bakarak, Kitapsever’in soruları ve benim acizhane vermeye çalıştığım cevapları: cevaplıyor, yorumluyorsun. Oysa konunun başlığı tüm din olgusunu içermekte ve aralarında ayırt etmeden sorulmuş. Senin yazın ise, yime İslam’ın tipik bir örneği olarak, herşeyi kendi anlayışına indigerdirmişsin. Bunun adına vurdumduymazlıkta denir, bilgisizlikte denir, denir de denir.

 

Sorularına cevap vermek için senin yazılarını tamamen unutmam gerek. Çünkü sorulardan önce yazmış olduğun yazı aşağı yukarı şu mantığı takip ediyor:

2+2= 5

5+3= 8

8+4=14

14+23=231

231-1=230

 

Kendin varsaydığın bir sonuçtan yanlış başka bir sonuç çıkararak, çıkardığın yanlış sonuçtan başka yanlış sonuçlar çıkarmaya dizi halinde devam ediyorsun ve, 231-1=230 demekle doğruluyorsun.

Özellikle Kitapsever’in 5. sorusuna öyle bir ‘cevap’ yazmışsın ki, hiç bir şekilde arkadaşımızın sorusunun temasına değinmemişsin bile. Adam (Af edersin, Kitapsever) şunu soruyor: İnsanın tüm bağımlılıkları önünde Tanrı’ya karşı sorumluluğumuzu nereye oturtacağız?

Belki çok cahilim ve hiç birşey bilmiyorum ama ben senin bu soruya verdiğin cevaptan birşey anlamadım, yine 83+21=572 diyorsun ama sonundada 572-30=542 diyorsun.

 

Şimdi gelelim bana:

Bana yönelik olarak:

....................................................

(aktarma)

Darvinist,

Yazılarınızdan genel anlamda anladığım dinlerin insanlar tarfından bir anlamda sömürü aracı için uydurulmuş olduğudur. İslamı da bu anlayışın içinde değerlendiriyorsunuz.

Bu yaptığım çıkarım doğru mudur?

 

Eğer doğru ise;

1-Kur’an da bahsedilen peygamberlerin hepsi aynı dini (islam) yaymaya çalışmışlardır.

2-İnsanlar tarafından da uydurulmuş dinler vardır. Ancak islam dini insanlar tarafından uydurulmuş bir din değildir.

3-İslam dini insanları sömürmeğe veya birilerine çıkar sağlama anlamında düzenler oluşturmağa yönelik değildir.

4-İslam dini insan aklını sınırlamağa değil bilakis düşünmeğe, araştırmaya dolayısyle bilime çağırmaktadır.

5-İslam dininde tanrı yoktur. Tanrılar (şirk) insanların icatlarıdır.

6-Kur’an da Allah inkar edenleri (kafir) inkar ettikleri için öldürünüz demez.

7-Allah’a inanmak tamamen kişisel bir tercihtir.Toplumun bu yöndeki olumlu yada olumsuz şartlandırmalarından kişinin kendisi sorumludur.

8-Kur’an kapsamı itibarı ile mucizedir.(insanın yazması mümkün değildir)

9_Kur’an ve islam dini hakkındaki söylemleriniz şahsi düşüncelerinizdir. Kur’an gerçeği ile örtüşmemektedir.

10-Eğer özel değilse inançsızlığınızı oluşturan en önemli etkeniniz nedir? Öğrenebilir miyim?

…………………………………………………………………….

 

Özellikle aktarma:

Darvinist,

Yazılarınızdan genel anlamda anladığım dinlerin insanlar tarfından bir anlamda sömürü aracı için uydurulmuş olduğudur. İslamı da bu anlayışın içinde değerlendiriyorsunuz.

Bu yaptığım çıkarım doğru mudur?

 

Hayır. Çıkardıkların yanlıştır.

Dinler bir anlama sömürü aracı olarak uydurulmamıştır. Dinler SADECE sömürü aracı olarak uydurulmuştur. İslam bundan bir istisna değildir.

 

Senin saptamalarına kısaca cevap vermeye çalışayım.

 

1-Kur’an da bahsedilen peygamberlerin hepsi aynı dini (islam) yaymaya çalışmışlardır.

 

- Tamamen Muhammed’in uydurmasıdır. Ondan başka bir tane bile kanıt yok. Aksini söyleyen kanıt yüzlerce var.

 

 

2-İnsanlar tarafından da uydurulmuş dinler vardır. Ancak islam dini insanlar tarafından uydurulmuş bir din değildir.

 

-Hiç bir kanıtı yoktur. Yine tek kanıtı Muhammed’in kendisidir. O da, ben bu dini uydurdum diyecek değil di ya. Uydurulmuş dinlerin var olduğuna olasılık vermen iyi bir başlangıç sayılır.

 

3-İslam dini insanları sömürmeğe veya birilerine çıkar sağlama anlamında düzenler oluşturmağa yönelik değildir.

 

Öyle ise talanlar niye yapıldı? Nasıl oluyorda, daha önce züürt bir Muhammed veda haccında 100 deve birden kurban edebilmiş? Nasıl oluyorda Muhammed’in ölümünden nispeten kısa bir süre sonra müslümanlar halifelik kavgasına girdiler ve peygamberlerinin torunlarını katlettiler? Onlar mıydı, İslam’ı tehlikeye atanlar? Nasıl oluyorda, halife aynı zamanda dünyevi hükümdar oluyor? Muhammed ve sahabe, daha önce züürt iken sonradan varlıklı oldular. Bunlar çıkar değilde ne? İslam değilmi, daha doğrusu Muhammed’in kendisi değilmi, üzüm çekirdeği kadar aklı olsa bile, hükümdarlara itaad ediniz diyen? Bu, sömürüye davetten başka nedir? Ki, bu itaad Tnarı’ya olan itaad değil, senin benm gibi bir insana itaad emridir. Sakın bana bu bilginin kaynağını sorma, birazda kendin bul, senin hizmetçin yok burada.

 

4-İslam dini insan aklını sınırlamağa değil bilakis düşünmeğe, araştırmaya dolayısyle bilime çağırmaktadır.

 

Nerede yapıyor bunu İslam? Bir tane örnek var bana. Ben seni buradan düşünmeye yöneltmeye çalışıyorum, arkadaşlarımız bunu yapmaya çalışıyorlar. İslam’ın (istemeyerek) insanları düşünceye teşvik ettiği tek yön, İslam’ın kendisini sorgulama doğrultusunda. Eğer Kuran, beni sorgulayın, benden şüphe edin ve beni eleştirerek düşünün diyorsa, evet, o zaman İslam dini bizi düşünmeye teşvik ediyor derim. Nitekim, Kuran hükümleri beni hemde derin derin düşünmeye teşvik etti, bilime çağırdı. Çok doğrusun!

 

 

5-İslam dininde tanrı yoktur. Tanrılar (şirk) insanların icatlarıdır.

Tanrı sözcüğü Kitapsever’in genel dinlere atıf yazısına dayanarak kullanılmıştır. Ama Merak etme, İslam’ın Allah’ı da insan icatıdır, başka.

 

 

6-Kur’an da Allah inkar edenleri (kafir) inkar ettikleri için öldürünüz demez.

Eh… bu konuda arkadaşlarımızın boy boy saydıkları Kuran ayetleri yetmiştir her halde. Allah, sadece kafirlere ölüm emretmemiştir. Cizye vermeyen kitab ehline bile öldürülmesini emrediyor.

 

 

7-Allah’a inanmak tamamen kişisel bir tercihtir.Toplumun bu yöndeki olumlu yada olumsuz şartlandırmalarından kişinin kendisi sorumludur.

 

Sen henüz 6-7 yaşında iken sana, ‘Hangi dini seçersiniz?’ Diye soran oldumu? Sana diğer dinleri anlatıp, seçenek hakkı verdilermide, kişinin kendi sorumluluğundan bahsediyorsun? Sıkıysa de bakalım, ben yahudi oldum diye. İstesende olamazsın. Olamazsın çünkü cehennemden ödün patladığı gibi, sosyal statünü kaybetmeye haklı olarak korkarsın. Hadi, de bakalım, ben artık Muhammed’in dediklerine inanmıyorum ve başka dine geçtim veyahut dinsizim diye. Kaç kişi senden tanrı selamını kesecektir? Allah’a inanmak kişisel bir tercih imiş... bunu birde öyle mahsumhane ortaya atıyorsun ki, hiç bir toplum dinamizmi yokmuş, toplum bunu ancak hoşgörü ile karşılarmış gibi. Anası babası müslüman olan birininde müslüman olması gerekir, yoksa toplum onu afaroz eder. İtirazın varmı buna? Nerede kalıyor kişisel tercih özgürlüğü? Nerede kalıyor kendi sorumluluğu? Kişisel tercih, insanın kendi kafasındaki tercihtir. Fakat İslam dini bugün şekilcilikten ibaret bir din halindedir ve bütün ameller bu esasa göre yapılır. Bir başka deyimle, senin kafandaki tercihi aldırış eden bile yok. Ya sürüye gireceksin, yada seni kurt yer. İtiraf edeyim, Türkiye’de bu hususta kolay kolay açıkça birşey yapamıyorlar ama Suudi Arabistan’da Cuma namazına geç kalanları joblarla camiye götürüyorlar. Bu bir hürafe değil, gerçek.

 

8-Kur’an kapsamı itibarı ile mucizedir.(insanın yazması mümkün değildir)

Biliyormusun, bunu iddia edenlerin ezici çoğunluğu Kuran’ı bir kere olsun anladığı dilde okumamışlardır. Kaza bela okumuşlar ise bile, ömürlerinde başka bir kitap okumamışlardır, ki bırakın klasikleri, felsefeyi okumuş olsunlar. Buna rağmen nasıl edebiyat hocası kesiliyorlarda bu kadar gülünç bir iddada bulunurlar, ancak din ile tarif edilebilir niteliktedir. Hiç bir başka eserle karşılaştırılmamış, Aristo deyince aklına yunan rakısı gelen, Eflatun deyince, memnum oldum diyen, Kuran, kapsamı itibarı ile mucizedir diyor. Kuran’ın insanın yazması mümkün değildir diyorsun. Bu palavrayı söyleye söyleye uyduranlar kendisi bile inanır oldular artık. Yoksa Kuran’daki sayısız çelişkiler Allah tarafındanmı yazıldı? Ne kadar acizmiş o zaman.

9-Kur’an ve islam dini hakkındaki söylemleriniz şahsi düşüncelerinizdir. Kur’an gerçeği ile örtüşmemektedir.

 

Yine baştaki satırlarımı hatırlatmakta fayda var. Ben ilk yazımda Kuran ve İslam dinine özel yazmadım, tüm dinleri genel olarak ele aldım. Ama… tabii ki İslam içinde geçerli dediklerim, hatta özellikle geçerlidir. Bunlar sadece benim şahsıma özgü olmadıklarını, bu siteyi gezecek olursan hemen hemen her konuda okuyabilirsin. Her hangi modern bir kütüphaneye git, orada yüzlerce kitap bulabilirsin, benim düşündüğüm gibi düşünceler içeren. Bu kitapları maalesef ben yazmadım. Bu kitapları yatay olarak bolca, dikey olarak tarihin her dönemine ait olarak bulabilirsin.

Yoksa bana layık olmadığım bir şerefi atfederek, bu düşüncelerin mucizi olarak beni tayin etmiş olursun. Bu ise, bir çok gerçekten aydın olan insana hakaret olur.

 

 

10-Eğer özel değilse inançsızlığınızı oluşturan en önemli etkeniniz nedir? Öğrenebilir miyim?

 

Öğrenebilirsin tabii.

 

a) Adalet !

Dünya’yı, insanlığı Müslüman ve diğerleri – Hıristiyan ve diğerleri – Yahudiler ve diğerleri- Hindu ve diğerleri- Budist ve diğerleri gibi bölünmesine karşıyım. Birinin öbüründen daha kıymetli sayılmasına karşıyım. Rızıkın bir hayalet tarafından verildiği düşüncesi ile dünyada açlıktan ölen insanların akibetine karşıyım.

 

b) İnsan haysiyeti !

İnsanlığın yarısını düşük ve aşağılık olarak kabul edilmesine karşıyım. Annemin, kız kardeşimin, kız çocuklarımın başı sarıklı bağnazlar tarafından aşağılanmasına karşıyım. Dokuz yaşındaki bir kız çocuğu ile gerdeğe giren bir peygambere karşıyım. Salt kendisine inanmıyorlar diye insanların onurunu, sağlığını, namusunu, yaşamını alma hakkına sahip olduklarını zanneden soytarılara karşıyım.

İnsanın varlığını bir tek kulluktan ibaret kılan zihniyete karşıyım.

 

c) Kan !

Din tarihi kanla yazılmış bir tarihtir. Din adına insanlar kurban edilmiş, kavimlerin kökü kazınmış, kelleler uçurulmuş, aydınlar alevlerde canlı canlı pişirilmiş, kırbaçlanarak eti kemiğinden döktürülmüş, Menemen’de zavallı birinin kellesi kesilmiş, üniversitede bir öğrenci okul arkadaşını Ramazanda oruç tutmuyor diye bıçaklayarak öldürmüş. Daha devam edeyimmi?

Hani din insanlara en güzelini vercekti, onlara adaleti gösterirdi? Tarihin hiç bir yerinde yaşanmışmıdır bu?

Peygamberlerin yaptıkları, kan tarihinde en büyük canilikler arasında yer almakta. Tevrat, İncil, Kuran ve hadislere bir bak ve din adına ne kadar kanlı kıssalar var. Ve birde aynı peygamberlerin sosyal statülerine bir bak. Sonunda hep iktidar sahibi olmuşlar. Dinin sömürü aracı olduğuna dair en belirgin kanıt yine din kitaplarında yazılanlardır.

 

 

 

 

Dur. Daha bitmedi.

Şimdi birazda DEHA’nın yazılarına ve verdiğin yanıtlara bir bakalım.

Kuran’da bahsedilen peygamberler demek ki hep aynı dini yaymışlar. Tabii ki bu iddianın yegane dayanağı Kuran’ın kendisidir. Bunu birde dünyadaki 1.5 milyar hıristiyana sor bakalım. Fakat onlar kitaplarını tahrif etmişler, değilmi? Bunu kim söylüyor? Yine Kuran tabii. Kuran’daki yazılanların doğru olduğunu kim söylüyor? Son Peygamber Muhammed tabii. Hani, henüz altı yaşında bir kız çocuğuna aşık olup, dokuz yaşına geldiği zaman gerdeğe alan Muhammed, öldürdüğü düşmanının karısını daha aynı günün gecesi yatağına alan Muhammed, Allah’ın ganimetten 1/5 pay istediğini söyleyen Muhammed.

 

Rızık dağıtımı hakkında yazdıklarını okurken buğday ekimi hakkında epeyice birşeyler öğrendim. Demek buğdayı ekmeden biçemezmişim. Bu dahihane bulgun için seni tebrik etmek lazım. Yinede Allah’ın rızık dağıtma sistemini senin yazılarından anlamış değilim. Halen dünyada her yıl 10 milyon insan, ki bunların 2 milyonu çocuk, neden açlıktan öldüklerini anlamış değilim. Endişelenmene etmene gerek yok, ben bunun için Allah’ı sorumlu tutmuyorum. Fakat senin neden tutmadığınada şaşıyorum doğrusu, mademki sonucu olumlu veyahut olumsuz etkilyecek şartlarda Allah’ın rızık kontrolu söz konusu oluyor, hatta bu noktada esprisi bile bulunuyorsa.

 

Kuran’da bilimsel bulgularla çelişen ayetlerder örneğin Kamer suresinde var. Bir kez daha tartışmıktık bunu, şu ayın bölünmesi mucizesi. Ayın bölünmesi bilimsel bulgularla çelişmiyormu? Bu çelişkiyi ortadan kaldırmak için mucizedir denilmiyormu? Mucizenin kendisi bir mucize, ki, ilimle çelişen her iddia mucize olup çıkıyor. Ne kadar akla sığmıyırsada, mucize ilan edilmesi, her derde deva olan ilaç tabirinden, imdada yetişiyor. Büsbütün mirac olayının bilimsel bulgularla ne beraberliği var? Mucizenin kendisinin bir kere bilimsellikle ne ilgisi var? Kuran bunlarla dolu değilmi?

 

Köleliğe ve cariyeliğe yaklaşımın çağdaş bir insanın tüylerini diken diken etmeye yeterli.

Sanki, kölelik halen var diyerek Kuran’daki kölelik kurumunu müdafa ediyorsun. Yahu, Kuran’ın neresinde kölelerin lehine bir yaklaşım var? Köle azad etmek ödenmesi gereken bir tazminattır ve köle sahibine ceza olarak verilmiştir, köleye mükafat olarak değil. Madem ki Allah kafirlerin öldürülmesini, yahudilerin ve hıristiyanların cizye vermesini kat’i surette emretmiş ve buna hiç itiraz olmamışta, köleleri derhal azad edeceksiniz diye bir emir verseydi karşı çıkanmı olacaktı? Evet, hemde çok olacaktı. Çünkü o zaman müslüman olmak pahalıya patlayacaktı ve kölelerden başkası müslüman olmazdı. Bunun tam aksine, müslüman olanlar daha fazla köleye ve cariyeye sahip oldular. Bugünkü normal insanlar haydi insafsız, ahlaksız ve kadına saygısız olduklarından modern cariyeleri var diyelim. Fakat peygamberin ve sahabenin aynı şekilde insafsız ve ahlaksız olduklarına ne diyelim? Bir insanı mal gibi kullanmak, eşya gibi alıp satmak, özgürlüğüne sahip olmak hangi ulu tanrı fikriyle bağdaşır bir yönü var? Hani Kuran her şeyin güzelini anlatıyordu? Kölelik günahtır! Nerede bu hüküm?

İnsanların bugün bir nevi köle gibi durumlarına sabretmeleri neye dayanır sanıyorsun? Özellikle semavi dinlerin hakim olduğu yerlerde insanlar kadere inandıkları için bu akıl almaz sabırı gösterebiliyorlar. En kötü akibete uğradıkları zaman bile şükretmeleri emrediliyor. Dayanabilmeleri içinde sıkı sıkı dua edin, Allah’a sığının deniyor. Ne yapalım, kadermiş, kısmet değilmiş, bundada bir hayır vardır, ne hikmetse vb. Sözleri her gün her yerde defalarca duyarsın. Şimdi anlayabiliyormusun dinlerin nasıl sömürü aracı olarak kullanıldığını?

Dinlerin yarattığı tek mucize, insanları kaderciliğe inandırmaktır. Bu, gerçekten ve benimde kabul ettiğim bir mucize.

 

Bana yönelik olan 4. noktada , ‘İslam dini insan aklını sınırlamağa değil bilakis düşünmeğe, araştırmaya dolayısyle bilime çağırmaktadır’ ifadene, DEHA’nın cevabına yine enteresan bir cevapta senden gelmiş.

Kuran’ın neresinde, akıl olmadan iman olmaz diye yazar, bana bir zahmet, bildir. Kuran’ın neresinde, aklınla sorgula, sual et, ondan sonra inan diyor? Kuran’da, imanın önkoşulu akıl değil, bilakis asıl aklın önkoşulu imandır. Bunu anlamak için aşağıdaki ayetlere bakalım.

 

Kuran’da akıl ile ilgili ayetlerden. Elmalı meali:

2-Bakara

179 - Ey temiz akıl sahipleri! Kısasta sizin iiçin bir hayat vardır. Ümit edilir ki, korunursunuz.

 

197 - Hac, bilinen aylardadır. Her kim o aylarrda hacca başlayıp kendisine farz ederse; artık hacda kadına yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz hayırdan ne işlerseniz, Allah onu bilir. Kendinize azık edinin. Şüphesiz ki azıkların en hayırlısı Allah korkusudur. Ey akıl sahipleri! Benden korkun!

 

3-Al’i İmran

7 - Sana bu kitabı indiren O'dur. Bunun âyetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu âyetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir. Kalblerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyflerine göre te'vil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Halbuki onun te'vilini Allah'dan başka kimse bilmez. İlimde uzman olanlar, "Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır." derler. Üstün akıllılardan başkası da derin düşünmez.

 

190 - Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ille gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için gerçekten açık, ibretli deliller vardır

 

 

5-Maide

58 - Namaza çağırdığınız zaman, onu alay ve eeğlence konusu yaparlar. Bu onların, akıllarını kullanmayan bir toplum olmalarından dolayıdır.

103 - Allah, ne "bahîre"yi, ne "t;sâibe"yi, ne "vesile"yi ve ne de "hâm"ı meşru kılmıştır. Fakat küfredenler, Allah'a yalan iftira etmektedirler. Onların çoğunun akılları ermez.

 

13-Ra’d

19 - Şimdi Rabbinden sana indirilenin gerçektten hak olduğunu bilen bir kimse, kör olan bir kimse gibi olur mu? Fakat bunu ancak üstün akıllı ve temiz vicdanlı kimseler idrak ederler.

 

 

14-Ibrahim

52 - Bu Kur'ân, kendisiyle uyarılsınlar, Allaah'ın ancak bir tek ilâh olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara gönderilmiş bir tebliğdir.

 

 

21-Enbiya

10 - (Ey Kureyş topluluğu!) And olsun, size ööyle bir kitab indirdik ki, bütün şan ve şerefiniz ondadır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?

67 - "Size de, Allah'ı bırakıp taptıklarrınıza da yazıklar olsun, siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?"

 

 

 

25-Furkan

44 - Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten sözz dinleyeceğini yahut akıllanacağını mı sanıyorsun? Gerçekte onlar hayvanlar gibidir, hatta gidişçe daha sapıktırlar.

 

38-Sad

29- Bu, sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır ki, insanlar onun âyetlerini düşünsünler ve temiz akıl sahipleri ibret alsınlar.

 

39-Zümer

9- Yoksa o, gece saatlerinde kalkan, secdeye kapanıp, kıyama durarak daima vazifesini yapan, ahireti hesaba katan ve Rabbinin rahmetini uman kimse gibi olur mu? De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" Ancak temiz akıl sahibi olanlar anlar.

 

59-Haşr

2. Ehl-i kitaptan inkar edenleri, ilk sürgünleri yurtlarından çıkaran O'dur. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah'tan koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah'ın azabı, onlara beklemedikleri yerden geliverdi. O, yüreklerine korku düşürdü; öyle ki evlerini hem kendi elleriyle, hem de müminlerin elleriyle harap ediyorlardı. Ey akıl sahipleri! İbret alın.

 

Bu ayetler Kuran’ın aklı hangi kerteye koyduğunu açıkça gösteriyor. Akıl, sadece iman edende bulunur, çünkü akıl sahibi iman edendir, iman etmeyense akıl sahibi değildir. Böylece iman etmemişlerin hepside akılsızdır. Akıl sadece iman dercesine göre vardır. İman derecesi ne kadar küçükse, akılda o kadar azdır. İmanı yüksek olanların aklıda aynı derecede yüksektir. Bunuda tekabül, bir çok sözde islam alimi, imansızlığı, ahmaklık ile eşdeğer görürler.

İslam, aynı bu mantığı başka kavramlar için de kullanır. Örneğin Kuran’da sıkca geçen ‚Zulüm’ sözcüğü bizim alnladığımız gibi insanlara yapılan zulüm değildir. Kuran’daki zulüm, kafirlerin inanamıyarak Kuran’a karşı yaptığı zulümdür. Kuran’da zalim, Kuran’a inanmayanlara denmiştir. Kuran’daki akıl anlayışı ile her şey akılla başlamıyor, asıl akıl imanla başlıyor, yani her şey önce imanla başlar.

Şimdi sende ayetler söyle bakalım, aklı imandan öne koyan. Ama veremezsin, birincisi böyle ayetlerin olmadığından, ikincise de, senin inancının kıstası sorulduğunda, bı sırayla ‚Kuran, bilim.’ Demişsin. Sende Kuran’ı bilimin, yani aklın, önüne koyuyorsun. Sence akıl önce Kuran süzgeçinden geçmesi lazım, Kuran’ı akıl süzgeçinden geçirmeyi aklının ucundan bile geçirmezsin. Çünkü cehennemden ödün patlar. Yanılıyorsam söyle.

Şimdi bana benim düşüncelerimin hangisi ve neresi Kuran’la örtüşmüyormuş, sende ayetler zikrederek yaz bakalım. Çürüt yazdıklarımı, yerle bir et fikirlerimi.

Buyur, meydan senin.

 

Saygılar

Darvinist

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  

 

birisi

(no login)

195.175.178.101 Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR September 21 2003, 5:39 AM 

 

Oğuz’a;

Muhammed:4= Savaştan bahsetmektedir. Savaşın gereği anlatılmaktadır ve “inkar ettiği için” değil savaşıldığı için yapılması gerekenler. Ayrıca esir alınanların durumları anlatılmaktadır. Öldürülme sebebi: savaş. “kafir” olmaları değil.

 

Deha’ya;

Bakara 190,191 Başlangıç: Size karşı savaş açanlara….Bitiş: EĞER size karşı savaş açarlarsa. ŞART, GEREKÇE: SAVAŞ “Kafir oldukları için” değil.

 

Nisa:88-91: Bu ayetler Medinede inmiştir. Medine dışındaki kafirlerle olan/olacak ilişkileri anlatmaktadır. Bu kafirlerin bir bölümü inanların da kendileri gibi olmaları için mücadele etmektedirler. Bir başka bölümü müslümanlarla aralarında saldırmazlık anlaşması bulunan toplumlara sığınmışlardır. Bir diğer bölümü de hem kafirlerle hem de müslümanlarla savaşmak istemediklerinden tarafsız kalmışlardır. Ayette savaşılması, öldürülmesi istenenler ilk bölümü oluşturan müslümanlarla savaşı tercih edenler içindir. Yani kafirlerle müslümanlar arasında savaş vardır. SEBEP: SAVAŞ. Müslümanları da kendileri gibi kafir yapmak isteyenler ile yapılan savaştır.

 

Tevbe:1-28: Mekke’nin fethinden sonra gelen ayetlerdir. Müşriklerle yapılan anlaşmalara ve süresine uyulmasını ancak anlaşma süresi bittiğinde savaşanlarla yine savaşılacağı anlatılmaktadır. Bu dönemde Mekke’de coğrafi ve siyasi bir hakimiyetin savaşı vardır. Bu savaş devam etmektedir ancak müşriklerden iman edenlere herhalukarda dokunulmaması iman etmeyerek SAVAŞANLARA karşı savaşın devam edeceği. SEBEP: SAVAŞ. Mekkenin konumu ve anlaşmaların stratejisi ile ilgili devam edecek savaşlar. İnanmayanlar müslümanlara karşı savaşmadıkları sürece onlara dokunulmaz.

 

Enfal 63-65: Bir dava uğruna savaşmak ile menfaat temini için savaşmanın psikolojik farklılığı ele alınarak davaya adanmışlığın fiziksel dezavantaja rağmen savaşta galibiyet için en önemli faktör olduğu vurgulanıyor. “Kafir oldukları için öldürülme” ile ilgisini bulamadım.

 

“Al İmran124

 

-O vakit sen inananlara: "Rabbinizin size indirilmekte olan üç bin melekler yardım etmesi size yetişmez mi?" diyordun.

 

Al-İmran125

 

-Evet sizler sabreder ve itaatsizlikten sakınırsanız onlar da hemen üzerinize saldırırlarsa, Rabbiniz size beş bin nişanlı melekle yardım edecek.

 

 

ENfal 9

 

'Hani Rabbinizden yardım istiyor, yalvarıyordunuz. O da, “Ben size ard arda bin melekle yardım ediyorum” diye cevap vermişti.'

 

 

Enfal12.

 

Hani Rabbin meleklere, “Ben sizinle beraberim. İman edenlere sebat verin. Ben kafirlerin kalplerine korku salacağım. Şimdi vurun boyunlarının üstüne. Vurun, onların bütün parmaklarına” diye vahyediyordu.

 

13. Bu, onların Allah’a ve Resûlüne karşı gelmelerindendir. Her kim de Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse bilsin ki Allah’ın cezası şiddetlidir.

 

14. İşte şimdi siz tadın onu! Kafirlere bir de cehennem azabı vardır.

 

15. Ey iman edenler. Savaş düzeninde iken kafirlerle karşılaştığınız zaman sakın onlara arkanızı dönmeyin (savaştan kaçmayın).

 

16. Savaş taktiği olarak düşmanı vurmak için çekilme, ya da diğer bir birliğe katılmak durumu hariç- böyle bir günde her kim onlara arkasını dönerse mutlaka o, Allah’ın gazabına uğramış olur. Onun varacağı yer de cehennemdir. Ne kötü varılacak yerdir orası.

 

17. (Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah onları öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı. Mü’minleri, tarafından güzel bir imtihanla denemek için Allah öyle yaptı.4 Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. “

 

Yukarıdaki ayetlerde de “kafir oldukları için” öldürülenler yok. Ancak müslümanlara karşı savaşan kafirlere karşı yapılanlar anlatılmaktadır. SEBEP:SAVAŞ.

 

 

”Enfal 13.

 

Bu, onların Allah’a ve Resûlüne karşı gelmelerindendir. Her kim de Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse bilsin ki Allah’ın cezası şiddetlidir.

 

Neden bu insanlar öldürülüyormuş!

Allah ve Resulüne karşı geldiklerinden!

Cezaları ne ÖLÜM ve Cehennem !

 

Yani bunlara ne denir?

 

KAFİR !

 

Daha anlamadığın bir şey var mı?”

 

Ben anlıyacağımı siz de ne anladığınızı biliyorsunuz. Sorun yok. Enfal13 ve öncesi kafirlerle savaşılırken onlardan korkulmamasının gereği üzerinedir. Burada sizin anlıyabileceğiniz ana tema Kurtuluş Savaşı’mızı kazandıran Atatürk’ün deyişiyle “yüksek ruh” un, davaya adanmışlığın getirdiği manevi güçtür.(Her Türk insanının Çanakkale de yapılan savaşların mahiyetini anlaması gerek diye düşünüyorum. Sanıyorum 14-15 kez gelibolu yarımadasını ziyaret ettim ve her seferinde bir başka duygulandım.Bu topraklar üzerinde bu gün bu yazışmaları serbestçe yapabiliyorsak bunun bedelini kimlerin nasıl ödediğini yerinde görmenin duygu ve düşüncelerinize bir başka boyut kazandırabileceği düşüncesindeyim.) Ancak herşeye rağmen savaş müslümanlara karşı yapılmaktadır. Kafirlerin öldürülme sepepleri de yaptıkları savaşın bir gereğidir.

 

Sizlerin atladığı bir mesele var. Kur’an’ın hiçbir yerinde “sadece inançsızlığından, inkar etmesinden ötürü” kafirlerin öldürülmesi emredilmez. Bunu bilmeniz gerekir. Çünkü eğer böyle olsaydı akıl kullanılması ön şartına bağlı olarak iman ya da imansızlık seçimi serbest olmazdı. Bu bir çelişki olurdu. (Bu arada Deha’ya: akıl olmadan iman olabilir mi, yada aklımız yoksa eğer düşünce bazında sahiplenebileceğimiz bir şey var mıdır? Bu bakımdan herşeyden önce akıl gelir. Yani aklımız olduğu için iman ederiz/etmessiniz.Bu çok basit bir tespittir değil mi?)

 

Oysa aklı olan, aklını kullanabilen her insan seçimini yapmakta serbesttir. Yaptığı seçim sosyal yaşamda başkalarına en basit anlamda zarar vermediği sürece kişinin sonuçlarına kendisinin katlanacağı bir seçimdir. Tartışılacak olan bu zarar verme kavramının getirisi, götürüsüdür.

 

Avrupalı bunu yakalamış durumda. İnsanların aralarındaki ilişkiyi hiçbir zaman inanç değerleri belirlemiyor. Bir başka söylemle kişiler inandıkları veya inanmadıkları için ne aptallar ne de akıllı. İnanç yada inançsızlık sosyal boyutta ve ilişkilerde bir değer yargısı, ön kabul oluşturmuyor. Bildiğiniz gibi bu toplumlar ne yasalarını ne de örflerini herhangi bir dinin ölçütleri içinde oluşturmuyorlar. Bu bağlamda da eğemen din olarak hristiyanlık günden güne taraftarlarını kaybetmekte boşalan yerleri “nötr” diye tabir ettiğim inanç konusunda tarafsız, ilgisiz (ne ateist, ne de agnostik) bir düşünce sahibi insanlar doldurmaktadır. Hatta ben zaman zaman sorardım “siz bir ateist misiniz” diye. “Hayır.” Derlerdi. Ateistliği “tanrı” kavramına karşı olmak, aksini iddia etmek anlamlarında kullandıklarından “no interest” (ilgilendirmiyor,ilgisizim) derlerdi. Tabii ateist olduklarını söyleyen ve kendilerine göre değerlendirmeleri olanlar da oluyordu.

 

Bunları anlatmamın sebebi öncelikle Kur’an insanların”salt imansız” olduklarından öldürülmelerini emretmediği. B u yaklaşımın iman esasına ters geldiğidir. Kur’an da bahsedilen öldürülmeler aksine müslümanlara inandıkları için savaş açıldığında yada onlara zarar verecek durumların ortaya çıktığında olasıdır. Bir anlamda sebep sosyolojik nedenlere dayanır. Etki- tepki şeklinde. Bunlar da Müslümanlığın geldiği dönemin arap toplum yaşantısındaki -her anlamda- sömürü ve kargaşa (cehalet) ortamına dini yaklaşımın getirmeye çalıştığı düzene çıkar sahiplerinin reddine dayalı bir takım savaşlardır.

 

Konunun geldiği bu noktada günümüz Türkiyesinde hiç kimseye salt inanç seçiminden ötürü ne örf gereği, ne yasalar gereği ne de Kur’an emri gereği hiçbir şekilde en hafif tabiri ile zarar bile verilemez. Hatta Kur’an inançsızların uyarılmasını ama sadece uyarılmasını emreder. Bunun dışındaki yaklaşımlar Allah’ın kabul etmediği tutumlardır ki bu konuda peygamberimiz ve dolayısı ile inananlar ikaz edilmişlerdir.

 

Sizinle pekala günümüz Türkiyesindeki bu tür yanlış tutumları tartışabiliriz ki ben bu konuda toplumumuzda bulacağınız çelişkiler konusunda sizlerle hemfikir kalacağımı zannediyorum. Çünkü yine Kur’an hükmüne göre hidayet Allah’tandır ve hangimizin akıbetinin ne olacağı meçhuldür.(iman bağlamında)

 

Saygılarımla.

 

Sayın Darvinist,

 

Kitapseverin sözleri (bir kısmı)

“Aklını kullansın deniyor ama insanın aklını nasıl kullanacağı da yukarda belirtilen yaşam olayları içinde belirlenmiyor mu? İrade ve akıl, insanın yaşam şartlarından etkilenmezler mi?”

 

Benim sözlerim;

Kısacası akıl yürütmek salt toplum şartlandırmalarına bağlı değildir. Yüzde yüz toplumdan etkileniyor olsak aklımızı kullanmanın bir esprisi de olamazdı. Doğumdan itibaren verilenlerin hepsi bizim değerlerimizin toplamı olurdu. Sizin de bunların farkında olmanız topluma rağmen aklınızı kullandığınızın bir ispatı değil midir?

 

Sizin sözleriniz;

Özellikle Kitapsever’in 5. sorusuna öyle bir ‘cevap’ yazmışsın ki, hiç bir şekilde arkadaşımızın sorusunun temasına değinmemişsin bile. Adam (Af edersin, Kitapsever) şunu soruyor: İnsanın tüm bağımlılıkları önünde Tanrı’ya karşı sorumluluğumuzu nereye oturtacağız?

Belki çok cahilim ve hiç birşey bilmiyorum ama ben senin bu soruya verdiğin cevaptan birşey anlamadım, yine 83+21=572 diyorsun ama sonundada 572-30=542 diyorsun.

 

Kitapsever diyor ki; akıl veya aklın ürettiği değerler toplum içinde “şekillenir, belirlenir” daha sonra da “etkilenir”. Ben de diyorum ki bu etkilenme veya belirlenme yüzde yüz oranında ise bir diyeceğim yoktur. Kitapseverin sözleri doğrudur ve aklın özgün olarak bir artı üretim fonksiyonu yoktur. Her şeyi o kişinin içinde yaşadığı şartlar belirler dolayısı ile bu şartlanma ile yaşarız. Bu doğru ise hiçbir sözüm yok o zaman çünkü benim akla yüklediğim fonksiyon bu değil ve bilim de bu şartlanmalara göre oluşamaz. Bilimsel gerçekler de olamaz çünkü değişik yapıdaki toplumların şartlandırmaları söz konusu olmalıdır o zaman. Ama “etkilenme” kelimesi yüzde yüzü kapsamaz. Kişinin akli fonksiyonlarının, düşünme süreçlerinin oluşmasında toplum şartlandırmalarının rolünün olduğunu belirtir ki bu doğrudur. “Ekilenme ile “belirlenir” kelimeleri aynı şeyi ifade etmez. Ben bu yanlışlığı vurgulamadan “etkilenmenin” kaçınılmaz olduğunu ve bu “etkilenmenin” toplum içinde somut değerlerini vurguladım. Ancak kişinin aklını kullanma biçimi yüzde yüz toplumdan “etkilenme” ile oluşmaz. Oluştursanız bile siz o içinde yaşadığınız toplum değerlerinin dışına çıkamamışsınız demektir. Aklı kullanmayı böylesine dar kapsamlı düşünmek ne derece doğrudur sizce? Ben kitapsevere daha net kısa yazabilirdim ama ayrıntı yazdım ki anlaşılsın. Ama gördüğüm kadarı ile anlaşılmamış.

Şimdi net olarak söyliyelim ki; akıl yada üreteceği düşünce (aklı kullanmak) hiçbir zaman o kişinin içinde yaşadığı toplumun değerleri ile sınırlanamaz. Böyle bir şey olamaz. Olur diye iddia ediyorsanız bu konuyu tartışmıyorum bile. Ancak “evet olmaz” diyorsanız siz bana sorduğunuzu Kitapsevere sorunuz o zaman ki; aklı kullanmayı neden toplum ile sınırlamış. Diğer yandan Kitapsever bir agnostik (kararsız), ben ise Kur’an ı savunuyorum. Yazılanları kimlik önkabulu içinde değerlendiriyorsunuz gibi bir izlenim alıyorum sizin yazılarınızdan. Şimdi bu durumda siz en azından bu konu ile ilgili;

 

“yine 83+21=572 diyorsun ama sonundada 572-30=542 diyorsun. “

 

şeklinde bir değerlendirmeyi kim (siz, ben , Kitapsever) hak ediyor sizce?

 

 

“Özellikle aktarma:

Darvinist,

Yazılarınızdan genel anlamda anladığım dinlerin insanlar tarfından bir anlamda sömürü aracı için uydurulmuş olduğudur. İslamı da bu anlayışın içinde değerlendiriyorsunuz.

Bu yaptığım çıkarım doğru mudur?

 

Hayır. Çıkardıkların yanlıştır.

Dinler bir anlama sömürü aracı olarak uydurulmamıştır. Dinler SADECE sömürü aracı olarak uydurulmuştur. İslam bundan bir istisna değildir.”

 

Yukarıdaki sözlerinizi iki yönden irdelemek istiyorum;

1-Ben yukarıdaki ifademi yazarken daha önceleri yazdığınız bazı sözlerinizi “aklımda kaldığı kadarı ile” dikkate alarak bir zanda (kanı) bulundum. Yazdıklarınızı genel anlamda düşünüp eğer doğru anladıysam bu konuda karşılıklı tartışmaya açarız diye düşünüyordum. Gördüğüm kadarı ile sizin ifadenizle din hakkındaki yaklaşımınızı doğru anlamışım. Ben cümlemi kurarken yanlış anlama payımı vurgulama açısından “bir anlamda” ifadesini kullandım. Ancak siz “SADECE” kelimesi ile eksikliği tamamlamışsınız.

2-Netice itibarı ile sizi doğru anlamışım. Yani siz dinleri ve islamiyeti bir sömürü aracı olarak değerlendiriyorsunuz. Yani çıkardıklarım doğrudur. Fakat uslubunuzdan öyle bir önyargı belli oluyor ki karşıt görüşlerde veya sizin kızdığınız ve hiçbir zaman kabul etmeyeceğinizi TAHMİN ettiğim görüşlerde olan bizlere herşeye rağmen “doğrusunuz” dememek için HAYIR ÇIKARDIKLARINIZ YANLIŞTIR diyorsunuz. Halbuki ben yukarıda sadece sizi yanlış anlamamak için fikrinizi sormayı istemiştim. Fikirlere değil de o fikrin kime ait olduğuna göre bir yaklaşım maalesef yukarıdaki yaklaşımınızda açıkça belli oluyor. Eğer benim yazdıklarıma ne olursa olsun bu yargı ile yaklaşacaksanız her hangi bir düşünce paylaşımımızın katkı sağlayacağından emin değilim.

Bu konu böyle.

 

Devamında yer alan cevaplara cevaplar:

1,2-: Buradaki bilgiler Kur’an kaynaklıdır. Siz Kur’an a inanmadığınız için bunları tartışmak anlamsızdır.

 

3-: Bu şıkka yazdığınız cevabi yazı hikaye, tarih belki hadis kaynaklı insanlar arasında söylenegelmiş sözler. İslamın ne olduğu veya olmadığı Kur’an da anlatılan şekildedir. Dün yada bu gün insanların davranışları eğer Kur’an a ters ise bu islamı bağlamaz. Günümüzde yapılan en büyük yanlışların başında bu yaklaşım gelir. Bu iki boyutludur: 1-İslamı yaşıyorum diyerek yapılan yanlışlar. Bilinçli yada bilinçsiz islamı kendi arzuları doğrultusunda kullanmak.2- Bu tür davranışlar içinde olanlara bakılarak islam dini hakkında kanaate sahip olmak.

 

4-Bilim herhalde tek bir düşünce tarzının tekelinde üretilmiyor. Kur’an aksine beni de bilime yöneltti. Ne olacak şimdi? Kur’an a inananlar bilimi red ediyor gibi bir anlayışınız mı var? Kur’an da geçen “düşünenler için “ ifadelerini içeren ayetlerde bilime araştırmaya vurgu ve teşvik vardır. Ama bazıları buna hindi gibi düşünmek anlamıda verebilir.

 

5- Tanrı çok Allah birdir. Bu farkı anlamak tevhid esaslarında saklıdır. Kur’an da anlatılan Allah (zatı) insan beyninin kurgulayamıyacağı bir kavramdır. Bu bakımdan insan icadı olamaz.

 

6-Evet bu konuda yukarıda verilen ayetlere cevap yazdım zaten. Eğer inanmak yok edilmeğe gerekçe olsaydı aklın ve dolayısıyle seçim yapmanın anlamı olmazdı. Peygambere de ilk vahiy, “mesajını ver! inanmayanı öldür!” olurdu ki ne nazari ne de pratik olarak bu mümkün değildi. Dolayısı ile Kur’an “inanmadığı için öldür” gibi bir yaklaşımı içinde barındıramaz, zaten yoktur. “Kafirleri öldürün” ile “kafir oldukları için öldürün” farklıdır. Önce bunu anlamalısınız. Peygamber kimseyi zorla müslüman yapmamıştır yapamazda. İman sahibi olmak bir niyet (seçim) ve nasip meselesidir. Bu konunun ifade edildiği ayetleri öncesi, sonrası ve ayetlerin iniş sebepleri ile birlikte gerçekten ne anlatıldığını anlamak amacı ile okumalısınız ki yukarıdaki gibi yanlış bir değerlendirme yapmayasınız.

 

7- İnanç konusunda bireysel tercih yapmak için akıl baliğ denilen aklın yeterliliği ve vucutça yeterlilik (çocukluk sonrası, buluğ sonrası) sahibi olmak şarttır. Bunların biri yoksa inanç konusunda tercih hakkınız yoktur yada tercihiniz geçersizdir. Eğer bu şartlara bir itirazınız yoksa toplumların kendi kültürlerini nesillerine aktarma eğilimi olması gibi doğal bir yaklaşımı inanç konusu ile bağdaştırmanızın esprisi nedir? Bilinçli, bilinçsiz veya güdüsel olarak küçük çocuklarına ebeveynlerinin bildiği doğruları/yanlışları neden aktardıkları konusu sosyolojinin, psikolojinin konusu olsa gerek. Teknik anlamda sorumluluk yukarıdaki şartlara sahip olununca başlar.

Diğer yandan bana atıfla söylediklerinize ben (siz istediğiniz gibi düşünebilirsiniz) eğer haşa Allah’a gerçekten inanmıyor olsaydım tüm yaşam felsefemi ve tarzımı bunun üzerine kurardım. Bu tarzımdan dolayı olabilecekleri de gücüm oranında karşılardım. Eğer toplum beni soyutlarsa gider yalnız yaşardım veya soyutlamayan bir toplumda yaşardım. Düşündüğümü soran olursa da hiç tereddüt etmeden açıkça söylerdim. Kısacası nasıl inanıyorsam öyle yaşardım. Farklı düşünüp farklı görünmeğe çalışarak yaşamak kendimi kandırmak, kendime zulüm etmek olurdu.

Bu bakımdan toplumun değerlerinin etkinliği kişinin tercihinde bir rol oynamamalıdır. Birileri için oynuyorsa o birilerinin sorunudur benim değil. Bir itiraf bu noktada: eğer ben inanç yönündeki bilgilenmemi ve seçimimi çevreme bakarak yapacak olsaydım sanırım sizler gibi düşünüyor olacaktım. Kısaca her birey tektir. Toplum halinde yaşarız ama etkilere rağmen tüm kazanımlarımız şahsımıza aittir. Başkalarının ne yaptığı değil sizin ne yaptığınız kendinizce önemlidir.

 

8- Burada da yine insanlara rağmen bir değerlendirme hatası var. Kur’an ın mucizeliği (insan yetisinin dışındalığı) içerdikleri itibarı iledir. Ancak en önemli özelliği o na nasıl, hangi bilgi seviyesinde ve hangi niyetle yeklaşırsanız size aynı ile mukabele eder. Aynı ayeti iki farklı kişi çok farklı anlayıp değerlendirebilir. Bakın sizler ayetleri “kafir oldukları için öldür” anlıyorsunuz. Çünkü böyle anlamak istiyorsunuz. Biz de tamamen farklı anlıyoruz.

 

9-Bu şıkta siz daha önce Kur’an ve islamiyet hakkında –Kur’an a göre- yanlış şeyler söylediniz. Sizin düşünceleriniz size göre doğrudur. Buna itirazımız yok. Ancak yukarıdaki örnekte olduğu gibi Kur’an i bir bilgiyi yanlış değerlendirirseniz biz bunun yanlışlığını söyleriz. Siz bunu ister doğrulayın isteseniz yanlışlayın. Kur’an veya islamiyet hakkında aleyhte yazılmış kaynak da çoktur, olabilir. İsteyen istediğini okur ve doğrular.

 

10-

a)- Adalet arıyorsunuz ama dünyanın adaletini anlatıyorsunuz. Dünyanın insanlara rağmen oluşturduğu adaleti biz de eleştiriyoruz zaten. İslam dünyayı bölün mü diyor? İnsanları “kıymet” izafe ederek bölen islam mıdır yoksa toplumun değişen değer yargıları mı? Rızkın hayalet tarafından dağıtıldığını kim söylüyor. Dünyada açlıktan ölen insanların müsebbibi sömüren kapitalistler mi islam mı? Değerlendirmede yaklaşımınız yanlış.

 

Dünyada olagelen her olay somut sebeplere (evren yasaları=sünnetullah) tabidir. Açlıktan ölenlerin sebebi kapitalist, zalim düzenlerdir. Neden tüm sistemi kar üzerine kurulmuş holdinglere en azından fakslar çekerek veya bir başka şekilde tavır koyarak karşı çıkmıyorsunuz. Sebepleri ortadan kaldırmak için ne yapıyorsunuz. Bu konuda bir çabanız oldu da boşa mı çıktı? Siz her şeyden önce kendi içinizde bir adalet oluşturup ta her bildiğiniz adaletsizliğe bir şekilde karşı koydunuz mu? Ne sebeplerin oluşmasında ne de sonuçlara ulaşmada tam kontrol insan gücünün kapsamında değildir. Bu insan gücünün dışında oluş kontrolsuzlük demek değildir. Evrende kontrolsüz hiçbir şey yoktur.

 

b)-İnsan haysiyeti konusunda karşı olduklarınıza ben de karşıyım. Şimdi ne oldu bunun islam ile ne alakası var?

Peygamber hakkındaki bilginiz yanlış, uydurma.

Kulluktan ne anladığınızı bilmiyorum. Bu bakımdan insan varlığının bir tek kulluktan ibaret olmasının nereden kaynaklandığını ve anlama geldiğini anlayamadım.

 

c)- Bu bölüme yazacak bir şey bulamadım. Bir biri ile alakasız, duyuma dayalı, topluma lanse ediliş şekline göre yanlı bakışla değerlendirilmiş çeşitli uydurma sözler diyebiliyorum ancak.

 

Genel olarak görebildiğim kadarı ile sizde ateist düşüncenin oluşmasında islam adına insanların yaptıkları (dün-bugün) ve biraz da Kur’an ın yanlış yorumlanması etken olmuş.Bu fikirlerinizi paylaştığınız için teşekkür ederim.

 

Dur daha bitmrdi bölümüne ekliyeceklerim:

1-Hristiyanlara çok sordum. İnanın cevap vermiyorlar. Biz böyle inanıyoruz diyorlar ve tartışmaya açmıyorlar düşüncelerini. Bu bakımdan islam hakkında hiçbir hristiyanın düşüncesini öğrenemedim.

 

2-Peygamber hakkında söyledikleriniz yanlış. Böyle bilmek istiyorsunuz sanıyorum. Diğer yandan bu bilginizi söyleyiş uslubunuzu inanlara saygısızlık addederek kınıyorum.

 

3-Rızk meselesini ilk dile getirenin yaklaşımını irdeleyin ve siz bir cevap verin sonra da benim yazdıklarımı eleştirirseniz daha isabetli olur. Burada abuk sabuk şeyler soruluyor dikkat ediyorum nicke göre de yanıtlar oluşuyor. Uslubunuzdaki yaklaşım fazla belli olmaya başladı!

 

4-Mucize kelimesine hangi kavramı yüklüyorsunuz bilemiyorum ama sizin dünyaya gelmeniz bile bir mucize. Ama yaşıyorsunuz. O zaman mucize değil mi bu? Bu noktayı açıklarsanız size cevap verceğim.

 

5- Miracı anlamak bu gün artık çok kolay. Hiç olmazsa bunu örnek vermeseydiniz.

 

6-Kölelikle ilgili yazdıklarıma, cevaben taşıdığınız usluba! rağmen yine yazayım.Ben diyorum ki kölelik insanın olduğu her zaman vardı her zaman da olacak. Kur’an burada bu insani zaafa(sosyolojik olgu)vurgu yapıyor. Bu engellenebilecek bir konu değil. Çünkü insanların toplum halinde yaşadıklarında kendiliğinden ortaya çıkacak sosyal bir olgudur kölelik.

Zaman içinde toplumların sosyolojik, ekonomik, kültürel, folklorik v.b. gibi toplu yaşamın oluşturacağı değerlere bağlı olarak kölelik kavramının yüklendiği anlam değişecektir. Bu toplumların olmazsa olmaz şartlarındandır. Sosyal rollerin dağılımında hizmet verenler hizmeti alanlara göre köledir. Ekonomik şartlara göre örneğin iş gücünü satanlar bu iş gücünden kar edenlere göre köledir. Aslında her insan toplum içindeki değişik faktörlerin getirdiği konumuna göre bir diğerlerinin adeta kölesidir. Hür olmaktan kasıt salt (her bakımdan) özgürlük ise bana dünyada hür bir tek kişi gösterebilir misiniz?

Peygamber zamanının kölelik anlayışı ile günümüzün kölelik anlayışı farklıdır. Ama kölelik görece olarak hep vardır. Siz ailenizin kölesisiniz. Hadi onları yok sayarak her istediğinizi yapabilme serbestisi içinde yaşayınız bakalım. Günümüzde kölelik en normal şekli ile diğer insanlar ile ilişkilerimizin belirlenmesi anlamında bir sınırlamayı ifade edebilir. Topluma rağmen bütün isteklerinizi yapamazsınız. İşte siz bir kölesiniz. Bu kadar basit. Kur’an bu sosyolojik olguya insani bir yaklaşım vurgulamıştır. Siz bu yaklaşımı istediğiniz gibi eleştirebilirsiniz. Bu Kur’an a nasıl yaklaştığınızla ilgilidir.

 

7-Kur’anın her yeri aklın kullanılmasını öngörüyor ama doğru olarak okuyana. Ya! Bilgi zaten aklını kullanabilen için bir değerdir. Varmı bunun aksi? Akıl konusuna gelince. Birisi diyor ki önce iman gelir. Ben de diyorum ki akıl olmadan iman olamazki. Akıl olmadan insan olunamaz her şeyden önce. Bu kadar basit bir tespiti herhalukarda bana karşı ters fikir savunma adına doğrulayamamanızı anlayamadım. Akıl olmadan da düşünülerek ortaya konan (güdüsel olmayan) tek bir şey söyleyiniz? Kaldı ki inanmak gibi -önce aklın ikna olması, kabul etmesi gereken- bilinçli bir düşünce nasıl oluşabilir? Hadi kısaca söyleyelim bir şahsın beynini bir şekilde çıkarın sonra da o na “hadi kardeşim bir seçim yap” deyin. Bu mümkünse ve siz de kabul ediyorsanız bu konu burada kapanabilir. Siz önce iman etmeyin sonra aklınızı kullanmaya başlayın gibi bir yöntemi uygulayınız. Biz de önce aklımızı kullanıp sonra iman edelim veya etmeyelim. Hangisi doğru ise. Sırf karşı olmak adına polemik yapılmaz ki!

 

8-Ayetlerden sadece biri için yazacağım: Bakara 179. Siz bana aksi halde ne oluyor onu anlatsanıza. Daha doğrusu anlatmanıza gerek yok yurdumuzda adaletin garabet örnekleri çok. Dünyada da durum farklı değil. Çok basit bir hukuk, adalet anlayışı olarak birine yapılan haksızlık yine o kişinin en azından eşit şekilde haksızlığının giderilmesi ile bir anlamda mümkün olabilir. Sizin paranız çalınıyor. Hırsız yakalanıyor 1-2 ay hapis yatıyor. Benim param ile orada karnını doyuruyor, ısınıyor v.b. ihtiyaçları da görülüyor. Sonra serbest. Arzu ederse hırsız bey/bayan tekrar bir başkasına aynı şeyi yapıyor. Benim çalınan param nerede? Hırsız harcamış. Oh, oh ne güzel adalet. Böyle bir adalet anlayışını uygun buluyorsanız kısas size göre değil. Kısas kavram olarak bire bir eşlemedir. Paranız çalındı ise en azından o paranın size geri gelmesi gerekir. Sizin özel alanınıza tecavüz, sosyalojik, psikolojik kayıplarınız v.b. cabası. Paramı çalanın hapiste yatması beni hiç ilgilendirmiyor. Yapılanın toplum adına düzeltilmesi anlamında rehabilitasyon belki devletin asli görevi olabilir ama benim paramı kim verecek.? Zararı gören ben, benim zararım bir şekilde tazmin edilmeli. Kısas budur. Zarar veren en azından verdiği zararı yerine getirecektir. Zarar verme hakkını kendinde bulması ve bunun telafisi de ayrı bir konu. Ama zarar yerine gelecek. Nasrettin hocanın “bana eşşekten düşen birini bulun” demesi gibi bu konuyu araştırmak için mümkünse mesela kapkaççıların sürükleyip öldürdükleri bir bayanın yakınlarına sorunuz. Yada hissedebilirseniz eğer en sevdiğiniz bir yakınınızın (mesela bir bayan)tecavüz edilerek öldürüldüğünü düşünün. Sonra da kısasın anlamını düşünün. Geştiğimiz yıllarda af çıkacağı zaman t.v. de eczacı bir bayan eczanesi taranarak öldürülen ağabeyinin affedilerek hapisten çıkacağını öğrendiğinde söylediklerini hatırlayanınız vardır belki. Eğer affedilirse cezalarını ben vereceğim diyecek kadar dolmuş. Adalet böyle bir şeydir. Haksızlığa uğramayan bunu anlıyamaz. Duygular gibi yaşanarak anlaşılır konulardandır. Empatik düşünürseniz belki kısası anlarsınız.

 

Son bölümde “akıl sahibi iman edendir, iman etmeyen akıl sahibi değildir” gibi bir yargıyı vurgulamışsınız. Her sağlıklı kişi akıl sahibidir ve akıl sahibi olmanın iman ile bir ilişkisi yoktur. “Akıllı olmak” deyim olarak kullanıldığında “fiziksel anlamda beyne sahip olmak” anlamını gerektirmez herhalde. Aynı şekilde “akılsız” deyimi de beyni olmamak anlamına gelmez. Ancak siz öncelikle böyle bir çıkarımı kasdetmişsiniz ki bu da kinayedir. Kinaye değilse eğer merak etmeyiniz inanmadığınız için “akılsız= aklı yok” değilsiniz. Aksine maaşallah aklınız her şeye eriyor. Buna da şüphe yok.

 

Kur’an bir iddia dır. Allah kitabında bazı iddialarda bulunuyor. Aklı olanlar (aklını bu şekilde kullananlar) bu iddiaları doğrular. Bu doğrulamada aklınızı kullanacaksınız. Hepsi bu. Siz dersiniz ki ben bu iddiaları şu yada bu sebeplerle belki de sebepsiz kabul etmiyorum, doğrulamıyorum. Kur’an uyarıyor. En basit tabiri ile “akıllı ol! Aklını kullan!”

Bazen de diyor ki “aklı olanlar için öğüt vardır”. Siz okursunuz bir anlam vermezsiniz. Başkası okur bir anlam yükler. Siz anlamsızlığı vurgularsınız, diğeri de yüklediği anlamı. Söylenenleri anlamlı bulmak, kabul etmek de sizin bileceğiniz bir iş. Tartışma burada biter. Kur’an bu anlamda iddialı. Tartışmanızı onunla yapabilirsiniz veya tartışmamayı seçebilirsiniz. Okuyun ister doğru bulun isterseniz yanlış.

 

Diğer yandan akıl ile vurgu bilgiye yapılmaktadır. Bilgisi olanlara bu bilgiye dayalı daha başka bilgileri de aktarabilirsiniz. Diyelim ki üç aşamalı bir bilgilenme sürecinde ilk iki aşamada bilgilenilmeden üçüncü aşamanın kavranması mümkün olmaz. Bu bağlamda Kur’an bilginin edinilmesine kullanılmasına da vurgu yapmaktadır. Kelime ve kavram bilgisi çok düşük birinin okuduğu herhangi bir kitabı sentezlemesi ile o kitaba ait tüm kelime ve kavramlara hakim birinin sentezlemesi çok farklıdır. İkinci adam dese ki bu kitapta uçağın nasıl uçtuğu anlatılıyor. Diğeri önce uçak nedir diye soracak. Bu bariz bir farktır. Kur’an da böylesine vurgular akllı olmak, akıl yürütmek, ibret almak gibi sözlerle belirtilir. İbret alınacağını öngören bir ifadenin içeriğini çözemiyorsak bu bize göre ibret alınacak bir şey değildir. Ancak aynı ifadeyi çözen birisi için ibret alınacak şey bulunmuştur ve artı değer olarak da bu ibretten bir kazanç sağlanmıştır. İkinci şahsın birinci şahsa göre en az üç farklı değeri oluşmuştur. 1- Bilgisel, 2- Varılacak sonucun bilinmesi, 3- Elde edilen sonuca göre üretilebilecek diğer bilgiler.

Kur’anı salt yüzünden türkçesini okuyarak bir çıkarıma doğru gitmek en basit yaklaşımlardan biridir. Bu seviyede bile bir bilgilenme/bilgilenmeme(red etme) sentezine varabiliriz. Ancak pozitif bilimlerde paye kazanmış, arapça ya her bakımdan hakim, dil etimolojisini ve semantiğini iyi bilen, Kur’an da geçen ve zamanın arapçasında kullanılmayan sözcükleri bilen v.s. donanımlı birisinin okuduğu Kur’an ve yapacağı sentez çok daha farklıdır. Akıllı olmak veya aklı kullanmak bilgi seviyesi ile doğru orantılı ise eğer Kur’an da zaten buna vurgu yapıyor. Siz tabii ki Kur’anı eleştiri getirmek anlamında da olsa okuyorsunuz. Ancak kabul ediniz ki yukarıda bahsettiğim gibi sizden daha donanımlı birisinin gerek lehte gerekse aleyhte yapacağı sentez daha içi dolu olacaktır.

 

Kur’an ve bilim bir sıralamayı çağrıştırdı ise sizde eğer bilimin zamana ve teknolojiye bağlılığını dikkate aldığımızda Kur’anın önde gelmesi gerekiyor. Bir örnek, 1400 yıl önce varlığından bahsedilen petrolun daha yakın zamanlarda bilinmesi ve kullanılması. Fakat ben sıralama düşünmemiştim şimdi de derim ki bilim+Kur’an. Benim açımdan değişmiyor. Keşke aklım herşeye tam erse de Kur’anın tamamını akıl süzgeçinden geçirebilse idim. Ama şimidilik aklım bunlara eriyor.(Buradan da bir yargı çıkarabilirsiniz. Zaten zaman zaman fikirleri eleştirmeyi bırakıp size ters geldiğini düşündüğünüz yargıları bana izafe etmişsiniz. Bu tartışmada zaafiyet belirtisidir.)

 

Son olarak yöntem olarak fikir çürütmeyi değil paylaşımını tercih ediyorum. Kişi yanlış bulduğu fikri zaten kendisi çürütür. Bu da o kişiyi bağlar.

Saygılarımla.

 

 

  

 

DEHA

(no login)

212.146.161.56 birisi September 21 2003, 11:59 AM 

 

Muhammed'in yaptığı savaşlarla,Kurtuluş savaşının ne alakası var?

 

Kurtuluş savaşı,vatanı savunmak için,işgali kaldırmak için yapılan bir savaştır.

 

Müslümanların savaşları,başka toprakları işgal amacıyla yapılan yayılmacı savaşlardır.

 

'Kafirler savaşırsa öldürülür' diyorsun !

 

Ne yapmalarını bekliyorsun,kapına bir bedevi sürüsü dayanmış,ya müslüman ol, ya savaş diyor(Bu gerçektir,rakip takıma şartlar sayılır,müslüman olur ve vergiyi kabul ederlerse ne ala,yoksa savaş başlar,böyle 3 maddelik bir bildiri vardır),kadınları kızları malı mülkü toprağı ganimet alacaklar ya da ağır vergiler altında inletecekler,dinini değiştirtecekler ve hükmedecekler,ve sen bunları kabul etmeyip toprağını savunursan kafir olacaksın ve öldürülmeyi hak edeceksin öyle mi?

 

'Yurtta Sulh Cihanda Sulh' diyen Atatürk ile,ölümünden daha,bir kaç gün önce Şam'a Usame ordusunu gönderen Muhammed veya Viyana kapılarına dayanan Osmanlı halifeleri aynı kefeye nasıl konur?

 

'Din Allah'ın olana kadar savaşın' emri ile bütün dünyayı işgale çalışan müslümanlar yanında,diğer dinler de kendi kutsal kitaplarındaki emirleri uygularlar ve milyonlarca insanın kanı dökülür durur.

 

Kurandan yazdığım ayetler çok açık,Savaşın nasıl teşvik edildiği,savaştan kaçılmaması gerektiği(melekler gerçekten savaşa yardım etse,savaştan kaçmanın üzerinde bu kadar durulmasına gerek olmazdı,bu da anlayana !)Savaşta öldürülen kafirlere bir de cehennemde azab edileceği,bunların karıları ve kızlarının da ganimet alınabileceği vs vs vs.

 

Görüldüğü gibi savunulacak en ufak bir tarafı yok !

 

 

 

  

 

DEHA

(no login)

212.146.161.56 birisi September 21 2003, 12:32 PM 

 

'Peygambere de ilk vahiy, “mesajını ver! inanmayanı öldür!” olurdu ki ne nazari ne de pratik olarak bu mümkün değildi.'

 

 

Burada bir yanlış anlama veya tahrifat var.

Mesajı veren Peygamber değil Allahtır.

Peygamberin bir mesajı yoktur.

O sadece ileticidir,aracıdır.

 

Dolayısı ile mesajı veren Allah olduğuna göre inanmayanları cezalandıracak olan da Allahtır ve bunu da cehennem teması ile açıklamaktadır.

 

İlk vahiye bakalım !

Alak Suresi

 

15-'Eğer vazgeçmezse yemin olsun o alnı mutlaka tutup sürteceğiz'

 

17-18 'Haydi çağırsın meclisini,biz de çağıracağız zebanileri'

 

Enfal suresinde ne yazıyor?

 

'ONLARI SİZ ÖLDÜRMEDİNİZ,ALLAH ÖLDÜRDÜ!'

 

 

 

'Dolayısı ile Kur’an “inanmadığı için öldür” gibi bir yaklaşımı içinde barındıramaz, zaten yoktur.'

 

Ne tartıştığımıza bakın !

Temel sorun burada absurd şeylerle uğraşmaktayız.

Bir insanın inanıp,inanmadığını nereden bileceksin ki,böyle bir hüküm koyasın,alnında mı yazıyor?

 

Bildiğin anda da,o zaten sana karşı savaşıyor ve dinine Allahına hakaret ediyor pozisyondadır,yani onun öldürülmesi için gerekli şartlar oluşmuştur.

 

Dini hükümlerin,ilk bakışta doğru gibi görünen, kendine has bir absurd mantığı var.

 

 

'“Kafirleri öldürün” ile “kafir oldukları için öldürün” farklıdır. Önce bunu anlamalısınız.'

 

Ayeti aktardım

'Allah ve Resulune karşı gelenlerin cezası böyledir' diyor.

 

Yine laf salatası,yorum tamamen,okuyana bırakılmış!

 

Allah ve Resulune karşı gelinmeden kafir olunmaz ki!

Allah ve Resulune karşı geldikleri için demek,

Kafir oldukları için demek değil midir?

 

'Sinekleri öldürün' ile 'Sinek oldukları için öldürün' hükümlerinin arasındaki farkı da açıklarmısınız?

 

 

'Peygamber kimseyi zorla müslüman yapmamıştır yapamazda.'

 

Buna sanırım çocuklar bile güler !

 

 

'İman sahibi olmak bir niyet (seçim) ve nasip meselesidir.'

 

Bu cümlenin altından kalkamazsınız.

Hem seçim hem nasip nasıl olacak?

Allahın dilemediği bir seçimi yapabilirmisiniz?

 

Allahın kendi yarattığı kullarının öldürülmesini emredip sonra da onları cehennemde işkenceden geçirmesi,Allahın temel sıfatları ile çelişir.

 

Bu vahyin ilahi olmadığının delilidir.

 

 

'Bu konunun ifade edildiği ayetleri öncesi, sonrası ve ayetlerin iniş sebepleri ile birlikte gerçekten ne anlatıldığını anlamak amacı ile okumalısınız ki yukarıdaki gibi yanlış bir değerlendirme yapmayasınız.'

 

Bunlar da beylik laflar,ne yaparsak yapalım mutlaka bizim yöntemlerimizde bir hata veya eksiklik vardır,bu mantığa iman ettirilme çabalarının nedeni,Kuranı ve Dini her şart altında aklayabilmektir.

 

O zaman sizde, benim yazdıklarımı,öncesi,sonrası,yazılış sebebleri ve gerçekten ne anlatıldığı amacı ile okuyun bakın her söylediğim ne kadar doğru gelecek size !

 

  

 

DEHA

(no login)

212.146.161.56 birisi September 21 2003, 12:43 PM 

 

'SEBEP: SAVAŞ. Müslümanları da kendileri gibi kafir yapmak isteyenler ile yapılan savaştır.'

 

 

farkında olmadan doğru bir yere varmış gözüküyorsunuz,ne kadar güzel izah etmişsiniz,müslümanları kafir yapmak isteyenlere karşı savaş yapmak gerekir,yani Turan Dursun müslümanları kafir yapmak istediğinden,öldürülmelidir.

 

Burada ortaya çıkan bir başka husus,müslümanların kafirler karşısında yeterli akli ve ilmi delilleri yoktur ve kendilerine güvenmemektedirler,kafirler karşısında dağılacaklarından,kafirlerin öldürülmesi en güzel çözümdür.

 

Bu da gerçektir,kafirlerle,müslümanlıkta olmayan demokratik bir platformda tartışmayı denesler başlarına gelecekleri biliyorlar.

 

Zaten bu kafirler eğer bu kadar cehennem,irinli su içirme,yakma,derilerini değiştirme tehditlerine aldırmıyor ve göğüsleri yeni tomurmuş huri masalları ile de yola gelmiyorsa bunlardan gerçekten korkulur.

 

 

 

  

 

DEHA

(no login)

212.146.161.56 birisi September 21 2003, 12:54 PM 

 

'Dünyada olagelen her olay somut sebeplere (evren yasaları=sünnetullah) tabidir. Açlıktan ölenlerin sebebi kapitalist, zalim düzenlerdir. Neden tüm sistemi kar üzerine kurulmuş holdinglere en azından fakslar çekerek veya bir başka şekilde tavır koyarak karşı çıkmıyorsunuz. Sebepleri ortadan kaldırmak için ne yapıyorsunuz. Bu konuda bir çabanız oldu da boşa mı çıktı? '

 

 

Burası ultra saçma olmuş !

Holdingler,Allahın dilemesinin önüne geçmiş.

Allah rızkı dilediğine veriyor,

 

Bize nimet veriliyorsa,Allahtandır!

Bize nimet verilmiyorsa,kapitalistlerin yüzündendir !

 

Holdinglere fax çekmiyoruz ama,Allah fax çekiyoruz,pardon dua ediyoruz gene bir şey olmuyor !

 

Halbuki Kurana göre,İsrailoğulları aç kalıp dua edince,

Allah onlara Gökten 'Kudret Helvası ve Bıldırcın ' indiriyor.Ama açların duaları karşılıksız kalıyor !

 

İki şık var ya Allah sadece İsrailoğullarının Allahı ya da,birileri bizi kandırıyor !

 

  

 

DEHA

(no login)

212.146.161.56 birisi September 21 2003, 1:35 PM 

 

'- Miracı anlamak bu gün artık çok kolay. Hiç olmazsa bunu örnek vermeseydiniz.'

 

Bunu bizimle paylaşırsanız çok seviniriz!

 

 

'Ben diyorum ki kölelik insanın olduğu her zaman vardı her zaman da olacak.'

 

neden olsun?Dinler ne işe yarıyor.

Açıkça Kölelik Allahın ezeli takdiridir desene şuna !

 

 

'Bu engellenebilecek bir konu değil.'

 

Allah da mı engelleyemez !

 

 

'Ekonomik şartlara göre örneğin iş gücünü satanlar bu iş gücünden kar edenlere göre köledir.'

 

Çalışmazsa Köle olmaz bu mantıkla,o zaman işsiz gezsin,işsiz gezme hürriyeti olana da KÖLE denmez !

 

Köleciliği maruz göstermek için yaptığınız tüm akrobatlıkları hayretle izlemekteyiz.

 

 

' Siz ailenizin kölesisiniz.'

 

Köle Mülkiyeti başkasına ait olana denir.

Köle'nin ailesi de Köledir.Köle ebeveynlerin de köle edinme hakları yoktur.

Köle tanımını ne kadar çeviririrseniz çevirin,sonuç değişmez.

Bizi oldukça hayal kırıklığına uğrattınız.

 

 

'Kur’an bu sosyolojik olguya insani bir yaklaşım vurgulamıştır. Siz bu yaklaşımı istediğiniz gibi eleştirebilirsiniz. Bu Kur’an a nasıl yaklaştığınızla ilgilidir.'

 

hayranım bu mantıklara ,sen bir sürü abuk subuk örnek ver,ne sosyoloji kalsın ortada ne köle tanımı,KÖLECİLİĞİ savun ondan sonra Kuran İnsani yaklaşım sergilemiştir de !

Kardeşim neresi insani bu yaklaşımın!

Kendini neden bu kadar kandırmaktasın !

Mülkiyeti başkasının elinde olan,pazarda alınıp satılan ve cinsel meta olarak kullanılan bir insanla,

Çalışanın durumunu veya aile içindeki durumu nasıl bir tutarsın?

 

 

'7-Kur’anın her yeri aklın kullanılmasını öngörüyor ama doğru olarak okuyana.'

 

İşte harika bir mantık.Kuranın bir yerinde aklın kullanılması öngörülmüyor diyorsak biz okumayı bilememişizdir.

 

 

 

'Ben de diyorum ki akıl olmadan iman olamazki. Akıl olmadan insan olunamaz her şeyden önce.'

 

Çok fazla çarpıtıyorsun,sen diyorsun ki akıl olmadan iman olmaz,kullanılıp kullanılmayacağını beyan etmiyorsun.Akıl var ama, imana, bu aklı kullanarak mı ulaşmışız?Yoksa bizim aklımız bunu kavrayamaz,önce iman edip,sonra sizin yaptığınız gibi sözde akıl yürüterek ettiğimiz imanı haklı çıkarma gayreti içine mi girmişiz?

 

 

 

'Akıl olmadan da düşünülerek ortaya konan (güdüsel olmayan) tek bir şey söyleyiniz?'

 

Siz de bana dil,dudaklar ve larinx olmadan söylenebilen bir cümle gösteriniz.

Akıl olmadan nasıl düşünülebilir?ne yazdığının farkındamısın?

 

 

' Hadi kısaca söyleyelim bir şahsın beynini bir şekilde çıkarın sonra da o na “hadi kardeşim bir seçim yap” deyin.'

 

Çok dağıldınız iman bir seçim değildir, !zaten bizim anlatmak istediğimiz budur,eğer akıl yolu ile yapılan bir seçim olsa kabul edeceğiz.

Başka bir başlıkta bu konu tartışılıyor.

 

 

 

'Biz de önce aklımızı kullanıp sonra iman edelim veya etmeyelim. Hangisi doğru ise. Sırf karşı olmak adına polemik yapılmaz ki!'

 

Siz eğer Kuran'a inanıyorsanız,aklınızı değil vahyi kullanacaksınız !

Aklınız hayvana kıyıyorsun cani diyecek ama siz o koyunu boğazlayacaksınız çünkü vahiy,iman akıldan önce gelir,bir kere inandınız mı hiç bir hükmü sorgulayamazsınız,yani aklınızı kullanamazsınız !

 

Başını ört diyorsa,örteceksin !

 

Aklını bir tek yerde kullanabilirsin,o da iman ettiklerini, razyonalize etmek için,burada bütün yaptığın da budur.Kölecilik üzerine yazdıkların gibi.yani Akıl ancak kendini kandırmana ,vicdanını rahatlatmana falan yarar.

 

Neresini anlamıyorsunuz?

 

 

 

 

 

'Kur’an bir iddia dır. Allah kitabında bazı iddialarda bulunuyor.'

 

Allah iddiada bulunamaz,bu Allahın tanımına aykırı.Allah bilir !

 

 

'Ancak kabul ediniz ki yukarıda bahsettiğim gibi sizden daha donanımlı birisinin gerek lehte gerekse aleyhte yapacağı sentez daha içi dolu olacaktır.'

 

Kuran kendisi der ki, 'Bu kitap tüm insanların anlayacağı apaçık bir Kurandır'

 

Şimdi siz gene kendinizi kandırıyor ve sıkıştığınız yerde Ruhban arıyorsunuz.Kitabı bizden iyi bilenlerden öğrenelim diyorsunuz.

 

 

'Bir örnek, 1400 yıl önce varlığından bahsedilen petrolun daha yakın zamanlarda bilinmesi ve kullanılması.'

 

Buralara kadar düşmeniz beni gerçekten üzmüştür.

 

 

  

 

Darvinist

(no login)

80.135.117.68 birisi September 23 2003, 12:54 PM 

 

Sn. birisi,

 

Dine, Kuran’a ve her din kitabına yaklaşımım benim kendime özgü bir açıdan olduğu saptantısı doğrudur. Fakat bu yaklaşımımı değerledirirken önemli bir hususu gözden kaçırmamak gerek. Teistlerin tersine, en azından teistlerin ezici çoğunluğunun tersine, biz ateistler hayatımızın her aşamasında ateist değildik. Bizim de ezici çoğunluğumuz daha önce, burada bulunnaların çoğu müslüman olmak üzere, inananlar idik. Kimimizin sosyal statüsünün kaybolmasına, kimimizin arkadaş ve hatta akraba çevresinin kendisine sırt çevirmesine sebep olmasına rağmen ateist olmuş insanlarız. Ateistliğimizin hemen bir önünde, dinlerin asıl sıfatının bizlerde yaratmış olduğu hayel kırıklığıdır.

 

Yinede ateistleri şanslı insanlar olarak görmekten geri kalmıyorum. Çünkü ateistler, akıllarının hapsedildiği sanal kafesleri omuzlarının üstünden sıyırıp atmış olan insanlardır. Hiç birimiz bunu bir gece içersinde yapamamıştır. Bilakis, uzun yıllar alan bir süreç içersinde ateist olduklarını kabul etmişlerdir. Bu sitede bu süreci bitirmiş olanlar var, halen içinde bulunanlarda var, başlangıçta olanlarda var. Her halukarda ateistler genellikle her iki tarafıda iyi bilen insanlardır. Teistler ise, yine genellikle, inançsızlığın ne olduğunu bile tasavvur edemezler.

 

Neden bunları anlatıyorm?

Ateistleri, inanan biri nasıl hissediyor, inanmanın ne olduğunu bilmiyormuş gibi var saymak büyük bir hatadır. Her ne kadar bu varsayım birçok teist tarafından inkar edilsede, bilinç altında bu önyargı devam ediyor. Halbuki, bu adam tanrı fkrini reddediyor, fakat o nu bu düşünceye iten faktörler ne idi diye düşünmek bir çok noktada anlaşmayı dahada kolaylaştırır. Çünkü konuya böyle yaklaşmak ciddi bir fikir alış verişine ilk adım olur.

 

Sevgili birisi,

Bana atfen yazmış olduğun satırları okuduktan sonra, samimiyetle söylüyorum, en az tam bir gün düşündüm. Nasıl zehir zemberek bir cevap veririm diye düşünmedim. Düşündüğüm, bir insanın kendi inandığı dinin rahatsız eden hükümlerini, kitabının tamamen net ifadelerini nasıl oluyorda, ifadenein içeriği gibi değilde, kendi görmek istediği gibi görebiliyor. Demek istediğim, bir çok din hükümü, top yuvarlaktır derken, bu kadar net bir ifadeyi, yok, top köşelidir, diye ısrar etmen.

Hemen önemle bildireyim. Benim bahsini ettiğim hükümler, benim kendimin çıkrattığım hükümler değil. Bilakis, bu hükümler bir çok alim denilen din adamları ve din kurumlarınca çıkarılmış hükümlerdir.

 

Yazılarındaki noktalara birer, birer değinmiyeceğim bu gün. Zaten bir çoğuna başka arkadaşlar cevap vermişler. Bir ateist açısından cevaplar semantik açıdan farklı olabilir ama, içerik olarak pek farklı olmaz.

 

Ayrıntılı cevap vermemenin bir başka sebebi ise, örneğin, peygamberlerin hepsinin aynı dini yaymış olmalarının ve İslam dininde uydurulmuş olmasına dair ifadelerim üzerinde, benim Kuran’a inanmamamdan dolayı tartışmanın anlamsız olacağını söylüyorsun. Halbuki, inanmış olsam tartışılacak neresi kalır daha? İnanmış olsam, şöyle yücedir, yok böyle yücedir diyemi tartışacaktık? Tam bir tartışma noktası yakalandığı zamanda tartşmayı reddediyorsun, çünkü güya tartışma şartı yerine gelmemiş oluyor. Bu konuları tartışmak için mutlaka iananıyor olmam gerekiyor, senin görüşünce. İşte tam bu ifaden, benim din, özellikle İslam ve akıl hususunda görüşlerimi, 12den vururcasına tasdik ediyor. İman olmadan ne söylersen söyleyim, tartışma konusu bile olmuyor. İllede önce inanmam gerek ki, benim söylediklerim bir anlam kazansın. Sen şahsen bu prensipe her noktada sıkı, sıkı sarılmasanda, genelinde böyledir.

 

Dinlerin sömürü aracı olması konusunda, ifadlerinden apaçık belli oluyor ki, bir çok elle tutulabilecek kadar net olan gerçekleri görmeyi red ediyorsun. Dünya’daki, seninde sağlam olarak saptamış olduğun, sömürüyü ve sömürüyü tadbik edenleri biliyorsun fakat bu sömürüye insanların tahammül getirmelerinin sebebini görmemezlikten geliyorsun, adeta düşünmeyi bile red ediyorsun. İnsanların bu sömürü düzenini kader olarak algılamsının yegane sebebi, kaderciliği önşart koşan dinlerin olduğunu bir çırpıda red eden bir tavır sergiliyorsun. Ayrıca, insanların rızık dağılımında her hangi bir Tanrı’nın rolü olmadığı kanaatinde olduğumu hem yazdım, hemde bir ateist olarak buna inanmamın ne kadar saçma olacağıda ortadadır.

Sömürüye karşı ne yapıp yapmadığımı, birşey yapıp yapmadığımı nereden biliyorsun? Yinede senin bu hususta bana yöneltmiş olduğun sorulara fazla ağırlık tayin etmiyorum ve hakaret olarak algılamıyorum. Galiba bu sorular, retorik sorular.

Adaletsizlik bildiğim olgulara nasıl karşı koyduğumun bu forumda küçücük bir parçasını görebiliyorsun. Yoksa buradaki tartışmalar sadece zaman öldürmek içinmi sanıyorsun? Senin bu hususta en büyük yanlışın, sanki dinlerin Dünya’nın bugünkü durumunda hiç bir sorumluluğu yokmuş gibi görmen. Dinler, insanların en önemli kültür ögelerinden biri olarak Dünya’nın durumuna bizzat ve her daim etki yaptıklarını göz ardı ediyorsun. Sanki bu durum dinlere rağmen olmuş gibi bir hava yaratıyorsun. Halbuki bu durumda en büyük pay, dinlerindir.

 

 

Bir başka sebep ise, halen insanların din açısından tercihleri mevcut imiş gibi düşünmen. Farkına varmadan düştüüün çelişkiyi anlatmaya çalışayım. Bir yandan imanın, kişinin kendi tercihinde olan birşey olarak gösteriyorsun, bir iki satır sonrada, toplumların kültürel özelliklerini gelecek nesillere vermesinden daha doğal birşey olabilirmi siye soruyorsun. Bunun hangisi doğru şimdi? Eğer kültürel değerlerin gelecek nesillere verilmesinde, verilen kişilere her hangi bir tercih fırsatı veriliyor dersen, o zaman ayrı gezegenlerde yaşıyoruz demek. Kültürlerin değişimi hiç bir zaman konzervatif yaşam ile meydana gelmemiştir. Kültürler, hep kendi içinde beliren aykırılıklarla değişime uğramıştır. Bu değişimlerin meydana gelmesi, daha önceki değerlerin hatalı ve/veyahut çağdaş olmaktan çıkmış olmalarındandır. Nasıl doğadaki evrim zaman zaman değişiklikler getiriyorsa, insanın kültürel evrimide değişikliklere uğrar. Böyle olmasaydı ihtimalen hepimiz daha mağarada yaşıyor olurduk.

Bütün sorunda burada işte. Dinler hiç bir zaman gönüllü olarak değişmemişleridr, dinlerin zaten her hangi bir değişme eğilimide yoktur, çünkü hiç bir daha değişmemek ilkesi üzerine kurulmuşlardır. Bu sebeptende her değişim ‘din elden gidiyor’ yaygarasını çıkarır. Dinin bu yazıf noktasını örtmek içinde, dinin, özellikle İslam’ın, evrensel olduğu safsatası durmadan anlatılır.

 

Kölelik, cariyelik konusuna defalarca değinmiş olmamıza rağmen, hiç bir zaman somut bir cevap almış değilim/değiliz senden. Kah, bu kavramların anlamını değiştiriyorsun, kah bu kavramların zaman konteksti içersinde normal sayıyorsun ama bir kere çıkıpta, arabın İslam anlayışı içersinde köleliğin bayağı bizim bildiğimiz kölelik olduğunu söylemiyorsun. Tutmuşsun, bugünkü çalışan insanın köle olduğunu söylüyorsun. Eğer bugün insanlar köle gibi çalışıyor dersen, belki anlaşırız. Ama tutupta, bir insanın mülkiyetinin, ki kölelik insanı mülk konumuna sokar, bir başka insana ait olmasıyla, çalışan bir insanı aynı küfeye koyuyorsan, ben senin bu konuda samimi olduğuna inanmam. Bu kadar özveri ile yazan birisi, bu kadar akıldışı bir saptamayı, yapsa yapsa, din kurtarma eğilimi içersinde yapar, fakat vijdanı el verdiğinden değil.

 

Kuran hakkında benim yorumlarımın sadece bana ait olmadığını, hatta benim ‘yorumlarımdam’ çok daha önce bir çok insanlar bu yorumları yaptığını ve bunları bana atfetmenin benim layık olmadığım bir şerefi bana vermek olacağını yazmış olmama rağmen, halen bunları söyleyen bir tek benmişim gibi devam edip duruyorsun. Kuran hususunda benim veyahut her hangi birinin yanlışlarını düzeltmeye kendine hak buluyorsun. Ama tabii, ne yanlış ne doğru, bu kararıda kendin veriyorsun.

 

 

Bir tek konuya ayrıntılı olarak girmek istiyorum. Bunuda, insan haysiyetinin çok önemli bir konu olmasındandır.

Önce senin dikkatini benim insan anlayışıma çekmek isterim. Benim için erkek ve kadın aynı derecede insandır. Tabii, diyeceksin. Hiçte tabii değil işte. Eğer müslüman isen, tabii değil. Çünkü İslam, kadınlara erkekten daha aşağılık olarak bakar. Yoksa, dört tane koca ile aynı zamanda evlenmek, namaz kıldırmak, hayız iken orucu kabul olmak diye birşey varmı kadınlar için? Neden kadınlara mirastan yarım pay veriliyor? Bunlar bizzat, direkt ve net bir şekilde Kuran’da yazmıyormu? Sen kabul etmiyorsan, bu seni müşerref eder ama kitabın bunları emrediyor, hiç olmazsa bu emirlerin varlığını kabul etmen lazım. Aksi takdirde inkarcı oluyorsun.

Peygambner hakkında bildiklerim yanlış olduğunu söylerken, Muhammed’in bir kız çocuğu ile gerdeğe girmesini kast ediyorsun. Buna yalan diyorsun. Diyorsun ama İslam aleminde yapayalnız duruyorsun. Bana bunu yalanlayan bir tane yazı getir. Bu yazılar sıkı, sıkı müslüman olan sözde alimlerin yazısı olsun getir, sadece bir tane. Bulacağın yazılar, Ayşe’nin yaşını tartışmaz. Aye’nin yaşının 9-10 olduğu inkar edilmez. Sadece bir ek yapılmış, Ayşe’nin o yaşta yetişkin bir kadın olduğunu öne sürerler, güya bazı kızlar 10 yaşında kadın olurlarmış. Hadi öyledir diyelim. Ya Ayşe 6 yaşında iken nişanlanmasına ne dersin? 6 yaşında bir bebek kadınmıdır?

Bu konuda sergilediğin tutumun aslında senin saygı duyulacak bir ahlak mertebesinde olduğunu gösteriyor. Muhammed’in sübiyancılığını kabul edemiyorsun ve inkar yoluna baş vuruyorsun. Olmaması gereken bir şey olamaz! Diyorsun.

Eğer benim bu dediklerim uydurma ise, beni yalanlayıcı kaynaklar göstermekte serbestsin.

Bugün böyle bir olaya nasıl karşı çıkacaksan, ki çıkacağından eminim, nasıl kınayacaksan, Muhammed’i aynı şekilde, hatta özellikle kınayacaksın. Çünkü o, peygamberim dedi.

 

Aynı ahlak şartları, Muhammed’in gelini ile evlenmesi içinde geçerlidir. Bunuda inkar eden bir tane islami kaynak bulamazsın. Ancak, geliniyle evlenmeyi güya Allah Muhammed’e emretmiş. Her ne hikmet vardı ise bu evlilikte.

 

 

Bu konuya ayrıntılı değinmemim asıl sebebine gelince.

Tıpkı bu konuda olduğu gibi, İslam, Kuran, Muhammed konularında ne zaman akıldışı ve ahlaki olmayan taraflarına laf gelince, senin tutumun her zaman aynı tutum oluyor. Allah varmı yokmu gibi daha genel konularda tartışmayı epeyice ileriye götürüyorsun, fakat seninde aklının ve ahlakının kabul etmediği gerçeklere gelince, inkarcılığa gidiyorsun hatta kendi kendini aldatırmış gibi bir tavrın ortaya çıkıyor. Başkalarında da bu tavrı sadece burada değil, dışarıda da çok görüyorum. Fakat herkeste değil tabii. Ancak belli bir düşünce süreci başlamış olan insanlarda bu tavır ortaya çıkıyor. Ama içini kemiren şüpheler devam ediyor. Başta söylediğim gibi, ateistlerin çoğu aynı süreçten geçenlerdir.

 

İslamiyetin akıl dışı niteliğinde, ahlaka aykırı olan gerçeklerini, objektif gerçeklerini, yani İslam alemi tarafından yazılan ve tartışma konusu olmayanlar, kabul etmek inanan biri için çok zor olan bir iş. Artık bu gerçekleri kabul etmekten başka bir seçenek olmadığı görüldüğü andan itibaren, deve kuşu misali, kafalar kuma sokulur ve, ‘Olmaması gereken birşey olamaz!’ taktiği ortaya çıkar, bu hususta her türlü tartışmayı red eder. Bu düşünceleri kafasından söküp atmaya çalışır ve kendi kendini kandırma yöntemlerinin birinden öbürüne geçer. Çünkü şüphelerinden kendisi korkar, vijdan azabı hisseder. Bazıları burada takılıp kalırlar, bazıları ateist olurlar, çoğu ise maalesef cehennem korkusundan daha koyu bir şekilde dine geri dönerler ve kraldanda kralcı olurlar.

 

Maksadım kesinlikle seni yaralamak veyahut sana hakaret etmek değil, her ne kadar bazen sivri bir kalemle yazıyorsam da.

Ancak, senin tutumun yukarıda belirttiğim tutuma çok yakın. İşine gelmeyen noktada tartışmadan kaçıyorsun ve dahada kötüsü, kabul edilmiş din hükümlerini bile görmemezlikten geliyorsun ve Kuran’dan kendi yorumlarını çıkarmaya çalışıyorsun. İyi güzel de, çıkarmış olduğun bu yorumlar, anlamak için değil, anladığını inkar etmek için oluyor. Yani, kendi kendini avutmak amacıyla çıkarıyorsun yorumlarını.

 

İşte senin ve senin konumunda olanların hepsinin gerçek sorunu bu. Şüpheler kemiriyor ve böyle forumlarda ateistlere yanlış olduğunu göstermek çabasında imiş gibi, kendi şüphelerini gidermeye çalışıyorlar. Bu arada, kendilerini şüpheye düşüren gerçekleri bilinç altında ateistlere malederek kendilerine hedef buluyorlar.

Kitapsever bu hususta daha bilimsel bir şekilde açıklama getirebilir şüphesiz.

 

Saygılar

Darvinist

 

 

 

 

 

 

  

 

Kitapsever

(no login)

213.243.30.11 Sn. Darvinist için... September 23 2003, 7:57 PM 

 

 

Projeksiyon (yansıtma) savunması:

Kişinin kendisi için kabul edilemez olan düşünce, duygu veya dürtüler yadsınır, bunun yerine benzer düşünce, duygu veya dürtülerin karşı tarafta bulunduğuna inanılır ve ona göre tepkiler gösterilir.

 

Tipik bir örnek vaka:

Adamın biri günün birinde karısının sarışın bir erkekle gizli bir ilişkisinin olduğundan şüphelenmeye başlar. Şüpheleri giderek kıskançlık paranoyası halini almaya başlayınca yakınlarının zorlamasıyla bir psikiyatra muayeneye götürülür. Adamla ayrıntılı bir görüşme yapan psikiyatr, "neden SARIŞIN bir erkek?" sorusundan yola çıkarak gerçeği yakalar: Adam meğerse bir süre önce sarışın bir kadınla gizli bir ilişki içine girmiş, daha sonra bu ilişkiyi başkalarının farkedebileceği korkusuyla bitirmiş. Ama, bu bitirdiği ilişkiyi karısının öğrenebileceğinden için için korkuyormuş, çünkü karısını yitirmek istemiyormuş. Bu kaygılar içindeyken yavaş yavaş karısının sarışın bir erkekle gizli bir ilişki içinde olabileceği ihtimalini düşünmeye başlamış.

 

Projeksiyon (yansıtma) bu örnekte o kadar tipiktir ki, adam "ben onu aldatmadım, ama o beni aldatıyor" demeye getiriyor. Kendi zihnindeki olumsuz düşüncelerin kendisinde olmadığını, karısında olduğunu düşünüyor.

Bu süreç, bilinçli değildir. Kişinin kendini haklı görerek rahatlamasını sağladığı gibi zihninde olumsuz düşünceler taşımadığına inanarak da kendisini iyi hissetmesine yarar. Rahatsız edici olumsuz düşünceler karşı tarafa yansıtıldığı için, mücadele kendi zihninde değil, karşı tarafla yapılır.

 

"Ben çelişkili değilim, asıl o çelişkili."

"Benim herhangi bir yanlışım yok, asıl o yanlış yapıyor."

... vs.

 

 

 

  

 

birisi

(no login)

195.175.178.133 Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR September 24 2003, 6:18 AM 

 

Sn. Darvinist,

 

Önce şunu vurguluyorum; siz

“Dine, Kuran’a ve her din kitabına yaklaşımım benim kendime özgü bir açıdan olduğu saptantısı doğrudur.”

 

Demişsiniz. Bu “saplantıyı” anlıyamadım. Ben mi sizi din karşıtı tutumunuzdan ötürü “saplantı” içinde mi görüyorum yoksa siz kendinizi mi böyle görüyorsunuz?

 

“Ateistleri, inanan biri nasıl hissediyor, inanmanın ne olduğunu bilmiyormuş gibi var saymak büyük bir hatadır. Her ne kadar bu varsayım birçok teist tarafından inkar edilsede, bilinç altında bu önyargı devam ediyor. Halbuki bu adam tanrı fkrini reddediyor, fakat o nu bu düşünceye iten faktörler ne idi diye düşünmek bir çok noktada anlaşmayı dahada kolaylaştırır. Çünkü konuya böyle yaklaşmak ciddi bir fikir alış verişine ilk adım olur.”

 

Yazdıklarınızı bana izafe ettiğinizden yargılarınızı da şahsım adına kabul ederek; sizin bir ateist olarak inanmanın ne olup olmadığını bilip bilmediğiniz beni hiç ilgilendirmiyor ve bunu öğrenmek için de size bir şey sormadım, ithamda da bulunmadım. Atesitlerin inanmayı bilmediği konusunda değil fakat beni ilgilendiren kısmı ile Kur’an hakkında yanlış/yanlı bilgilendikleri konusunda ön yargım var. Bu ön yargıyı da şimdiye kadar görüştüğüm ateistlerin -bana göre- Kur’an a karşı olan tutumlarını dikkate aldığımdan oluşturmuş olabilirim ki bunu normal bir karşı tutum olarak görüyorum. Diğer yandan benim size ilk olarak sormaya çalıştığım konuyu siz şimdi dile getirmişsiniz. Teşekkür ederim sonunda sadede geldik. Sizden sizi rahatsız eden konuları maddelemenizi bilmem ne kadar önce istemiştim ancak siz yazmayınca ben olası yaklaşımları maddelemiştim. Geç te olsa bir yere varmak güzel.

 

Kur’anın hangi net hükümlerini görmek istediğim gibi görüyorum maddeleyiniz irdeliyelim.

 

-----------------------------------------------------------------------------------------------

”Yazılarındaki noktalara birer, birer değinmiyeceğim bu gün. Zaten bir çoğuna başka arkadaşlar cevap vermişler. Bir ateist açısından cevaplar semantik açıdan farklı olabilir ama, içerik olarak pek farklı olmaz. “

 

Bu durumda işiniz biraz zorlaşıyor. Bakın ben Deha’ya

 

Benim sözlerim:

”Bizim, evren yasalarımızın işlerliğine göre bir düşünce geliştirmek zorunda olduğumuzu anlatmaya çalışıyorum.”

 

Benim sözlerim:

'Bir an zamanın geriye doğru aktığını farzedin o zaman da sonuç-sebep ilişkisi kuracaktık ve tüm olayları bügün düşündüğümüzün tam tersi bir şekilde değerlendirecektik.'

 

Deha’nın sözleri:

Bu tümce fevkalade yanlış.

İlk önce beynin düşünmesi için de zaman ileri doğru akmalıdır,zamanı geriye akıtırsan düşünemezsin.

İkincisi sebep-sonuç ilişkisi zamanın ileri akmasını gerektirir.Zaman geriye akarsa sonuç-sebep ilişkisi kurulamaz,çünkü sonuç önce meydana geldiğinden,ondan sonra oluşan bir şey onun nedeni olamaz.

 

Önce cam kırılır,sonra taş atılırsa,atılan taş camı kıramaz,kırık camın içinden geçer gider ve camın kırılma sebebi olamaz.

Veya önce adam ölür sonra ateş edilirse,adam zaten ölü olacağından ölüm sebebi o olamaz.

 

Zamanda geriye dönüş,bir filmi tersine oynatmak gibi de değildir.Bir filmi tersine oynatırsan,kırılan fincan parçaları bir araya gelir ve sağlam fincanı oluşturur.

Ancak bu Termodinamiğin 2. yasasına aykırıdr.

 

Evren geriye dönüp büzülme sürecine girse dahi zaman ileri akmak zorundadır.

 

Zamanın geriye doğru akması mümkün değildir.”

 

Ben neyi nasıl anlatmaya çalışıyorum Deha hangi bilimsel! Sonuçlara vararak benim ifademi çürütmüş bir inceleyiniz.

 

“Ayrıntılı cevap vermemenin bir başka sebebi ise, örneğin, peygamberlerin hepsinin aynı dini yaymış olmalarının ve İslam dininde uydurulmuş olmasına dair ifadelerim üzerinde, benim Kuran’a inanmamamdan dolayı tartışmanın anlamsız olacağını söylüyorsun. Halbuki, inanmış olsam tartışılacak neresi kalır daha? İnanmış olsam, şöyle yücedir, yok böyle yücedir diyemi tartışacaktık? Tam bir tartışma noktası yakalandığı zamanda tartşmayı reddediyorsun, çünkü güya tartışma şartı yerine gelmemiş oluyor. Bu konuları tartışmak…”

 

Yanlış mantık kurguluyorsunuz. Bir kere tartışma her zaman zıt fikirlerin olduğunda olan bir kavram değildir. Pek ala aynı fikir farklı bir çok yönleri itibarı ile de tartışılabilinir. Bir fikre ait aynılıktan zıtlığa doğru uzanan farklılıklar olabilir. O zaman sadece zıt olan mı tartışılır. Yada tartışmayı siz sadece ters açı itibarı ile mi olabilir kabul ediyorsunuz. Benim yukarıda vurguladığım:

Ben; “peygamberler aynı vahyi (tevhid inancı) yaymışlardır” “kaynak doğruluğuna inandığım Kur’an”

Siz; “hayır peygamberler aynı vahyi yaymamışlardır” “kaynak doğruluğuna inanmadığım Kur’an”

 

Önerdiğimiz ifadeler ters, kaynak aynı. Aynı kaynak size göre geçersiz olduğundan burada önermeleri tartışmak anlamsızdır.

 

Diğer yandan aslında asıl vurgulamak istediğiniz SANIYORUM aynı kaynağı bizim (doğru kabul edenler) size göre yanlış/yanlı kullandığımız. Siz “bakın kaynağınızdaki şu cümle şu konuyu anlatıyor” Biz “hayır o cümle sizin dediğiniz konuyu anlatmıyor” Asıl tartışma burada. Bu yaklaşıma da köleliği, bir daha örnek vereyim. Köleliğe “hürriyeti olmamak, mülkiyeti başkasına ait olmak” şeklinde ortak kabul edilebilecek bir tanım verelim. Burada artık “hürriyet ve mülkiyet” kavramlarını da incelemeliyiz. Bu kavramlara kapsam olarak darlıktan genişliğe doğru bir konum izafe edebilirmiyiz? Ben edilebileceğini savunuyorum. Örnek; altmışlı yıllarda o meşhur, başbakanın yakasına yapışılarak “hürriyet istiyorum/z” diyen yaklaşım. O şahıs birisine ait bir kölemiydi de hürriyet istiyordu yoksa, başka, şimdilerde “özgürlükler” dediğimiz sosyo-ekonomik taleplerimi vardı. “Bağımsız Türkiye” diye slogan atanlar bizim başka devletlerin kölesi olduğumuzu mu söylüyorlar. “Mülkiyet” kavramına da görecelik izafe edebilirsiniz.

 

Bu durumda köle SALT,(sadece) birinin HER anlamda mülkiyetinde olması anlamına mı gelir? Gelmemesi gerektiğini anlatmaya çalıştım. Ancak 1400 yıl önce köleliğin kapsadığı anlam en dar manada alınabilir ve bu doğrudur. O zamanın bir örfüdür bu. Buna itiraz yok zaten. Sorun bugünün şartlarında köleliğin kazandığı anlamı tarifdir. Bu gün artık dar anlamda köleliğin olması insanlığın geldiği nokta itibarı ile hemen hemen mümkün değildir. Ancak kölelik geniş manada bir bağımlılığı çağrıştırıyorsa bu gün kaç çeşit kölelikten bahsedilebilir? Kölelik semantik konumu itibarı ile bu gün de vardır ve 1400 yıl öncesine göre farklıdır.

Diğer bir sorun köleliğin Kur’an da neden tamamen kaldırılmadığıdır. Köleliğin yukarıda izah etmeye çalıştığım gibi bir göreceliği varsa eğer bu artık sosyal bir realite olarak inasanın toplu yaşama zorunluluğunun da gereği olacaktır. Kölelik kavramını genişlettikçe artık günümüzde kimin köle olduğu kimin olmadığı neredeyse belirsiz olmaktadır. Ben çok geniş bir anlam vererek dedim biz de en azından sorumlu olduğumuz kişilerin kölesiyiz. Tabii benim ki belki fazla geniş oluyor ve tartışılır boyut kazanıyor ancak hürriyetin ve mülkiyetin sınırlarını belirlemede karşılaşılan zorluk yada görecelik bana bu şansı tanıyabilir. Bu anlamda işçi patronunun (çeşitli bağimlılıkları dolayısı ile) kölesi olurken, patron da bizatihi kendi mülkiyetinin (çeşitli bağımlılıkları dolayısiyle) kölesi olabilir. Hani deriz ya para için kul köle oluyor diye. İşçisine yeterli ücret ödemeyerek daha fazla kar etme arzusu olan bir patron bana göre paranın kölesidir. Kısacası kölelik zaman içinde kazandığı/kazanacağı anlamları itibarı ile sosyal bir gerçek olarak hep var olacak gibi görünüyor. Kur’an da bu insana has olgunun varlığı nedeni ile köleliği haramlar (tamamen yasaklar) arasına katmamıştır.

Bunlar benim anladıklarım. Şimdi siz diyebilirsiniz ki bunlar saçma. Bu da sizin fikriniz olur ve saygı duyarım. İşte aynı kaynağı farklı yorumlayabileceğimize bir örnek.

 

 

 

“ . Bu konuları tartışmak için mutlaka iananıyor olmam gerekiyor, senin görüşünce. İşte tam bu ifaden, benim din, özellikle İslam ve akıl hususunda görüşlerimi, 12den vururcasına tasdik ediyor. İman olmadan ne söylersen söyleyim, tartışma konusu bile olmuyor. İllede önce inanmam gerek ki, benim söylediklerim bir anlam kazansın. Sen şahsen bu prensipe her noktada sıkı, sıkı sarılmasanda, genelinde böyledir.”

 

Benim dini konuları tartışmak için mutlaka inanıyor olmanız gerekir gibi bir düşüncem yok böyle bir kuralı tartışmaya gerekçe görmüyorum. Benim tartışmaya koyduğum kuralları size söyliyeyim de kabul ederseniz bu çerçevede tartışırız:

 

1-Tartışmaya açılacak konu net ifade edilmeli.

2-Tartışma gerekçeleri taraflarça net ifade edilmeli.

3-Bir fikri besleyen argümanlar kendi içinde doğru ise bunun doğruluğu taraflarca tespit edilmeli.(Örneğin köleliğe görece kavram yüklenebileceği kabul görmüşse eğer bundan sonra kölelik konusu dar anlamları içinden hareket ile tartışılmamalıdır.)

4-Tartışılan konu ile ilgisi olmayan konu o tartışmanın içine sokulmamalı. (Bazı arkadaşlar anlatılanları yanlış anlamışsa eğer karşı tarafça dinleme uzvunun vucudunun olması gereken yerden çok farklı bir yerde mi olduğu soruluyor veya o kanaate varılıyor.)

5-Tartışma neticesi taraflarca varılan sonuçlar açıkça ifade edilebilmeli.

6-Tartışma kapsamında sorulan bir sorunun hangi amaca yönelik sorulduğu net ifade edilmeli.

 

 

”Dinlerin sömürü aracı olması konusunda, ifadlerinden apaçık belli oluyor ki, bir çok elle tutulabilecek kadar net olan gerçekleri görmeyi red ediyorsun. Dünya’daki, seninde sağlam olarak saptamış olduğun”

 

Dinler (islam dinini kasdediyorum) sömürü aracı değildir. Sömürüye araç olarak kullanılmaktadır. Bu bağlamda sömürüye araç olan unsurların farkındayım ki islam dini sömürünün ne aracı ne de amacı değildir. İslam dini sömürü aracı olarak kullanılmıştır:evet, islam dini kapsamı itibarıyle ile sömürü aracıdır: hayır.

 

“, sömürüyü ve sömürüyü tadbik edenleri biliyorsun fakat bu sömürüye insanların tahammül getirmelerinin sebebini görmemezlikten geliyorsun, adeta düşünmeyi bile red ediyorsun. İnsanların bu sömürü düzenini kader olarak algılamsının yegane sebebi, kaderciliği önşart koşan dinlerin olduğunu bir çırpıda red eden bir tavır sergiliyorsun. Ayrıca, insanların rızık dağılımında her”

 

Ben sizden yazdıklarım ile ilgili yaşam felsefeme yönelik analiz yapmanızı istememiştim ama yapmışsınız. Neyse.

Sömürü düzeninin (bana göre zulüm) KADER olarak algılanılmasını öngeren Kur’an ayeti bilmiyorum. Kader bir önşart değil yaşamın içindeki bir gerçektir.

Rızk meselesini kavramak -kusra bakmayın tabirimi yazılarınızdan edindiğim bir kanaat olarak yazıyorum, yanılma payım var- sizi aşıyor.

 

“Senin bu hususta en büyük yanlışın, sanki dinlerin Dünya’nın bugünkü durumunda hiç bir sorumluluğu yokmuş gibi görmen. Dinler, insanların en önemli kültür ögelerinden biri olarak Dünya’nın durumuna bizzat ve her daim etki yaptıklarını göz ardı ediyorsun. Sanki bu durum dinlere rağmen olmuş gibi bir hava yaratıyorsun. Halbuki bu durumda en büyük pay, dinlerindir.”

 

Bakın aynı hatalar var. Dinlerin dünyanın bu günkü durumunda hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi bir GÖRÜŞÜM/ GÖZARDI ETMEM yoktur. Aksine çok sorumlulukları vardır. Düşüncelerim hakkındaki kanaatiniz yanlış. (bu yanlış kanaati benim yazılarımdan çıkarıyor olsanız bile)

 

 

”Bir başka sebep ise, halen insanların din açısından tercihleri mevcut imiş gibi düşünmen. Farkına varmadan düştüüün çelişkiyi anlatmaya çalışayım. Bir yandan imanın, kişinin kendi tercihinde olan birşey olarak gösteriyorsun, bir iki satır sonrada, toplumların kültürel özelliklerini gelecek nesillere vermesinden daha doğal birşey olabilirmi siye soruyorsun. Bunun hangisi doğru şimdi? Eğer kültürel değerlerin gelecek nesillere…”

 

Evet iki yargı da doğru. İman, inanç kişisel bir seçim,istemdir. Her insan kendi aklını kullanarak Allah’a kendi istemleri doğrultusunda inanır veya inanmaz. Toplumun buna olan etkisinin işlevsel fonksiyonu ayrı bir konudur. İnsanların sahip olduğu kültürel değerleri nesillerine aktarma eğiliminin olması da toğlumlarda tespit edilmiş bir realitedir. Çelişki bulduğunuz yer sanıyorum: Topluma rağmen seçimin geçerliliği. Yani seçimi toplum mu yaptırıyor yoksa kişilerin kişisel tercihleri mi? Teknik olarak seçim bireysel olmak zorundadır çünkü inanan için sorumluluk şahsa aittir. Beni toplum böyle yaptı gibi bir gerekçe olamaz. Pratik olarak da toplumun çoğunluğuna yönelik doğal yönlendirme vardır. Bu da sadece inanç aktarımı konusunda değildir. Ben size inanç konusunda olması gerekeni söylüyorum pratikte olanları değerlendirmek ayrı bir konudur.

 

 

“. Dinler hiç bir zaman gönüllü olarak değişmemişleridr, dinlerin zaten her hangi bir değişme eğilimide yoktur, çünkü hiç bir daha değişmemek ilkesi üzerine kurulmuşlardır. Bu sebeptende her değişim ‘din elden gidiyor’ yaygarasını çıkarır. Dinin bu yazıf noktasını örtmek içinde, dinin, özellikle İslam’ın, evrensel olduğu safsatası durmadan anlatılır. “

 

Yukarıdaki düşüncelerinize katılmıyorum. İslam dininde değişebilen ve değişemeyen kısımlar vardır.

 

,” arabın İslam anlayışı içersinde köleliğin bayağı bizim bildiğimiz kölelik olduğunu söylemiyorsun. Tutmuşsun, bugünkü çalışan insanın köle olduğunu söylüyorsun. Eğer bugün”

 

Köleliği anlattık ama burada bir konuyu aydınlatayım: Arabın yaşam tarzı, örfü, dili, v.b. beni hiç ilgilendirmiyor. Dünya üzerinde yaşayan sıradan bir toplum olmaktan öte benim gözümde bir değerleri yok.

 

“Eğer bugün insanlar köle gibi çalışıyor dersen, belki anlaşırız. Ama…”

 

Evet benim anlatmak istediğimi yakalamışsınız. Gibilik benzerlik, yaklaşım izafe eder. İnsanların köle gibi çalışmalarına kölelik denebilir mi denemezmi isterseniz bunu tartışalım. Yada köle gibi çalışmak zorunda olmak ne demektir?

Köle gibi çalışan insanların varlığını görüyorsam eğer köle kavramına güncel bir anlam yüklemem neden mantık dışı olsun. (kitapsever şimdi burada kendini inandırma üzerine bilimsel bir makale de yazabilir)

 

“Kuran hususunda benim veyahut her hangi birinin yanlışlarını düzeltmeye kendine hak buluyorsun. Ama tabii, ne yanlış ne doğru, bu kararıda kendin veriyorsun.”

 

Sizİn üzerinizde kendi açımdan bir hak bulmuyorum özellikle de böyle bir hakkım olabileceğini düşünmüyorum. Ancak bir yerde bir şeklide Kur’an hakkında söylenen bir söz varsa ve bu benim bilgilerime göre yanlışsa bunu uslubu dahilinde dile getirmeye çalışırım. Sadece “söylemek” ile sınırlı görürüm kendimi. Hepsi bu ancak bundan rahatsız oluyorsanız deklere edin onu da yapmayız herkes yoluna gider.

 

 

 

”Muhammed’in sübiyancılığını kabul edemiyorsun ve inkar yoluna baş vuruyorsun. Olmaması gereken bir şey olamaz! Diyorsun.

Eğer benim bu dediklerim uydurma ise, beni yalanlayıcı kaynaklar göstermekte serbestsin”.

 

Subyancı argo bir kelimedir. Eğer bu kelimeyi kullanırsanız size de en azından aynı ile tepki verilir ki bu tepkiyi siz belirlemiş tercih etmiş olursunuz. Peygamber bir çok insanın saygı duyduğu bir değerdir. O na karşı saygısızlığınız bu gün yaşamadığına göre bizlere karşı olmaktadır. Bakın ben size demiştim “kafir oldukları için öldürün” diye Kur’an yazmaz diye. Size ben şimdi hakaret etsem atesit olduğunuz için değil “sübyancı” kelimesini kullanarak karşı bir tepki oluşturduğunuz içindir. Size şimdiye kadar ateist alduğunuz için hakaret ettim mi? Sadece fikirlerinize fikirle verebildiğim kadar cevap veriyorum ve bunlara inanmak zorundasınız gibi bir yaklaşımım, düşüncem de yok. Ama forumu açın inananların değerlerine nasıl hakaretler var bir daha bakın. İşte “kafirler karşı geldikleri için” ile “kafir oldukları için” arasındaki fark budur.

 

“ fakat seninde aklının ve ahlakının kabul etmediği gerçeklere gelince, inkarcılığa gidiyorsun hatta kendi kendini aldatırmış gibi bir tavrın ortaya çıkıyor. Başkalarında da bu tavrı sadece burada değil, dışarıda da çok görüyorum…”

 

Peygamberimizin yaşamında ahlaksız bir şey bulamazsınız. Bu tespiti size sonuna kadar açabilirim. Ancak uslubunuzu koruyacağınızdan emin olamadığım ve peygamberimizi SADECE bizler gibi sıradan bir insan olarak bildiğinizden bu konu da sizi maalesef aşıyor. Yoksa ahlaki anlamda beni çelişkiye düşürecek ikna olmadan kabul edeceğim her hangi bir durumum yok.

 

“Maksadım kesinlikle seni yaralamak veyahut sana hakaret etmek değil, her ne kadar bazen sivri bir kalemle yazıyorsam da.”

 

Bu düşüncenizi paylaşıyorum. Kişilik sorgulamalarına ve hakarete varmadan uslubu dahilinde herşeyin söylenebileceği düşüncesindeyim. Fikirlerinizin doğruluğunu ispatlamak anlamında kaleminiz istediğiniz kadar sivri olsun bundan istifade etme anlamında memnun da olurum.

 

 

“İşine gelmeyen noktada tartışmadan kaçıyorsun ve dahada kötüsü, kabul edilmiş din hükümlerini bile görmemezlikten geliyorsun ve Kuran’dan…”

 

Gene kişilik sorgulamsı var ama yanlış Aksine işime gelmediğini bileceğim, beni rahatsız eden ikna olamadığım konuları özellikle tartışmak isterim ki tatmin olabilyim. Kararsızlık, dengelenmemiş durumlar benim yapıma terstir. Şüphe içinde olmak ve kararsızlığı kitapsevere sorunuz.

 

“İşte senin ve senin konumunda olanların hepsinin gerçek sorunu bu. Şüpheler kemiriyor ve böyle forumlarda ateistlere yanlış olduğunu göstermek çabasında imiş gibi, kendi şüphelerini gidermeye çalışıyorlar. Bu arada, kendilerini şüpheye düşüren gerçekleri bilinç altında ateistlere malederek kendilerine hedef buluyorlar.

Kitapsever bu hususta daha bilimsel bir şekilde açıklama getirebilir şüphesiz.”

 

Gene yanlış kanaat. Ben bu foruma ateistlere din konusunda bir şeylerin yanlış olduğunu göstermek amacı ile gelmemiştim. Buraya ateizmin dini argümanların yerine neleri koyduğunu, evrenin başlangıcı, sonu, hakkında geçerli olabilecek ne gibi açıklamalarının olduğu ve ateizmi tamamen yaratıcı yoktur, olamaz ancak varlığın var oluş sebebi de şudur gibi teknik cevapları olması gerektiği olarak algıladığım için geldim. Ama gördüm ki atesitler dini argümanların yanlışlığı, çelişki oluşturduğu tezi üzerinden fikir beyan ettikleri, evren hakkındaki soruları cevaplamanın (kişisel açıklamaların olabileceği) bilimin işi olduğu ateizmin böyle bir zorunluluğu olmadığı.

 

Bu bağlamda da dini argümanları sorgulamanın anlamsızlığını çünkü kendilerince çelişki olarak gördüklerinin inananlarca birer açıklaması olduğunu söyledim ve halen buradayım konular uzadı da uzadı. Kısacası evren ve yaratıcı hakkında ateizmin görüşü nedir için geldik daha gidemedik. Bu yaklaşım üzerinden bir genellemeniz varsa ve Kitapsever de bu genellemeye bir bilimsellik! katacaksa yine buyrun.

 

Not: Sizi aşar dediğim konular sizi bilgi olarak aşar anlamında değildir özellikle belirtirim. Bu yargıyı yapma konumum olamaz. Ancak o konuları tartışabilmemiz için öncesinde mutabık kalmamız gereken konularda anlaşacağımızı hiç sanmadığımdan ve bunları da basamak olarak gördüğümden diyelim ki bu konular 5 basamak yukarısı anlamında sizi aşar dedim.

Saygılarımla

 

 

  

 

DEHA

(no login)

195.174.77.197 birisi September 24 2003, 9:48 AM 

 

Benim sözlerim:

'Bir an zamanın geriye doğru aktığını farzedin o zaman da sonuç-sebep ilişkisi kuracaktık ve tüm olayları bügün düşündüğümüzün tam tersi bir şekilde değerlendirecektik.'

 

Deha’nın sözleri:

Bu tümce fevkalade yanlış.

İlk önce beynin düşünmesi için de zaman ileri doğru akmalıdır,zamanı geriye akıtırsan düşünemezsin.

İkincisi sebep-sonuç ilişkisi zamanın ileri akmasını gerektirir.Zaman geriye akarsa sonuç-sebep ilişkisi kurulamaz,çünkü sonuç önce meydana geldiğinden,ondan sonra oluşan bir şey onun nedeni olamaz.

 

Önce cam kırılır,sonra taş atılırsa,atılan taş camı kıramaz,kırık camın içinden geçer gider ve camın kırılma sebebi olamaz.

Veya önce adam ölür sonra ateş edilirse,adam zaten ölü olacağından ölüm sebebi o olamaz.

 

Zamanda geriye dönüş,bir filmi tersine oynatmak gibi de değildir.Bir filmi tersine oynatırsan,kırılan fincan parçaları bir araya gelir ve sağlam fincanı oluşturur.

Ancak bu Termodinamiğin 2. yasasına aykırıdr.

 

Evren geriye dönüp büzülme sürecine girse dahi zaman ileri akmak zorundadır.

 

Zamanın geriye doğru akması mümkün değildir.”

 

 

Ben neyi nasıl anlatmaya çalışıyorum Deha hangi bilimsel! Sonuçlara vararak benim ifademi çürütmüş bir inceleyiniz.'

 

 

birisi,

 

Neyi nasıl anlatmak istediğinizi,veya benim söylediklerimde tespit ettiğiniz bir yanlış varsa,üçüncü sahıslara yakınma veya şikayet yerine direk bana söylemeniz daha uygundur.

 

Kullandığınız cümle fevkalade saçmadır,itirazınız varsa buyrun anlatın.

 

 

 

 

 

  

 

pentagram.

(no login)

195.175.253.23 Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR September 24 2003, 10:41 AM 

 

Sayın birisi,

 

Deha'dan özür dileyerek araya girmek istiyorum.

9/10 yaşındaki bir kız çocuğunun fiziki olarak

olgunlaşmış olabileceğini iddia edebilirsiniz.

Ancak bilinç olarak psikolojik olarak bir

çocuğun olgunlaşmış olduğunu iddia edebilir

misiniz? Bunu Hz. Muhammedin o kız çocuğu

ile olan konuşmalarından farkedemeyeceğini

söyleyebilir misiniz? Muhtemelen o kız

çocuğunun bilinç olarak olgunlaşmamış

olduğunu farketmiştir. O halde Hz.Muhammed böyle

bir birleşmeyi hangi düşünceyle istemiştir?

Bana bunu izah edebilir misiniz?

 

  

 

Darvinist

(Login Darvinist)

217.225.237.141 birisi September 25 2003, 7:35 PM 

 

Sevgili birisi,

 

Bir önceki yazımda, detay içeren bir tartışmayı neden devam ettirmek istemediğimin sebeplerini saymıştım aslında. Yazının olduğu kadar uzun olmasının nedeni, sayabilecek sebeplerin çok olmasından geliyor.

 

Bu sefer o kadar uzun tutmamaya çalışacağım.

Sana yanıt (‘siz’ demeye bir türlü alışamaıyorum) olarak ne söyledimse, söylediklerimin içeriği değil, uslupu, kullandığım terimler söz konusu oluyor, daha doğrusu söz konusu ediyorsun. Tartışmanın kendisini tartışma konusu yapıyorsun, fakat içeriğini değil. İzafi bir şekilde algılanması mümkün olan ifadelerime, izafiyetine işaret ederek, somut örnekler talep ederken, somut olarak ve üstüne basarak ve dafaten getirdiğim örnekleri es geçiyorsun. Şimdi bu ‘es’ argosu yeni bir konumu olacak? Veyahut ’argosu’mu yeni bir konu olacak?

 

Sonra, bazı çelişkili ifadelerinin hangisini esas alacağımıda şaşıyorum. Belki bu da beni aşıyordur.

Beni aşan örneklerden bir tanesi, sondan ikinci yazından:

 

9-Bu şıkta siz daha önce Kur’an ve islamiyet hakkında –Kur’an a göre- yanlış şeyler söylediniz. Sizin düşünceleriniz size göre doğrudur. Buna itirazımız yok. Ancak yukarıdaki örnekte olduğu gibi Kur’an i bir bilgiyi yanlış değerlendirirseniz biz bunun yanlışlığını söyleriz. Siz bunu ister doğrulayın isteseniz yanlışlayın. Kur’an veya islamiyet hakkında aleyhte yazılmış kaynak da çoktur, olabilir. İsteyen istediğini okur ve doğrular.

 

Bu ifadeye istinaden yazmış olduğum ve son cevabından:

“Kuran hususunda benim veyahut her hangi birinin yanlışlarını düzeltmeye kendine hak buluyorsun. Ama tabii, ne yanlış ne doğru, bu kararıda kendin veriyorsun.”

 

Sizİn üzerinizde kendi açımdan bir hak bulmuyorum özellikle de böyle bir hakkım olabileceğini düşünmüyorum. Ancak bir yerde bir şeklide Kur’an hakkında söylenen bir söz varsa ve bu benim bilgilerime göre yanlışsa bunu uslubu dahilinde dile getirmeye çalışırım. Sadece “söylemek” ile sınırlı görürüm kendimi. Hepsi bu ancak bundan rahatsız oluyorsanız deklere edin onu da yapmayız herkes yoluna gider.

 

Yukarıda, ‘...Kuran’i bir bilgiyi yanlış değerlendidirseniz biz bunun yanlışlarını söyleriz’ derken,

benim cevaben demiş olduğum, “Kuran hususunda benim veyahut her hangi birinin yanlışlarını düzeltmeye kendine hak buluyorsun. Ama tabii, ne yanlış ne doğru, bu kararıda kendin veriyorsun.” sözlerime,

 

‚ Sizİn üzerinizde kendi açımdan bir hak bulmuyorum özellikle de böyle bir hakkım olabileceğini düşünmüyorum.’ Demenin hemen devamında…

 

‚ Ancak bir yerde bir şeklide Kur’an hakkında söylenen bir söz varsa ve bu benim bilgilerime göre yanlışsa bunu uslubu dahilinde dile getirmeye çalışırım.’

 

Evet… benim üzerimde bir hak bulmaz iken, yine benim nerede yanlış olduğumu tayin etmeyi kendine hak buluyorsun.

 

Bu çizgi tartışma boyunca takip ediliyor, çünkü Kuran hakkında hangi değerlendermeyi yapacak olsam senin gözünde yanlış. Yapmış olduğum değerlendirmeler ise, belli bir ölçüde izafi olan konulara boy boy cevap verirken (kölelik), somut olarak verdiğim örneklerin içeriğine bir türlü net cevap vermiyorsun. Bu sebeptendir ki, bir önceki yazımda seni bundan bilinçli veyahut bilinçsiz olarak kaçındığın neticesine vardım.

 

Peygamber’in benim için ahlak dışı olan bir davranışını o şekilde dile getirmemi, temelinden müslümanlara hakaret olarak kabul ediyorsun, özgürce ifade ettiğim fikir hakaret olmuş oluyor; fakat yine ve tekrar konunun içine girmekten kaçınıyorsun ve peşin hüküm olarak sadece, Peygamberimizin yaşamında ahlaksız bir şey bulamazsınız diyorsun.

Fakat ‚sübiyancı’ sözcüğünün argo olduğuna daha geniş yer veriyorsun. Şimdi ben argo bir sözcük yerine ‚pedofil’ sözcüğünü kullansaydım cevap alabilecekmiydim?

 

Sözlerimin her zaman doğruyu içerdiğini iddia edecek kadar küstah değilim (Hayır, bunu sen söylemedin, yine tartışma konusu olmasın). Fakat her zaman açık sözlü olmaya çalıştığımı esefle söyleyebilirim.

Bu sıfatıma uygun olarak söylemek istediğim, seninle tartışmak, bir yılan balığını tutmaya benziyor. Neresinden tutarsan tut, yılan balığı elden kayar. Ne zaman açık yürkle bir soru sorsam, sorunun içeriği değil, uslupu veyahut her hangi başka bir şeyi söz konusu oluyor. Somut olduğum zaman, hakaret etmiş oluyorum. En iyi durumda kategorik bir cevap alıyorum (Peygamberimizin yaşamında ahlaksız bir şey bulamazsınız). Fakat, neden ben yanılıyorum, neresini anlamamışım, bunları nafile bekliyorum.

 

Tartışma için kendi kurallarını koyuyorsun, yani önce tartışmanın kendisi tartışılacak. Peki ala, öyle olsun.

 

Senin kuralların:

1-Tartışmaya açılacak konu net ifade edilmeli.

2-Tartışma gerekçeleri taraflarça net ifade edilmeli.

3-Bir fikri besleyen argümanlar kendi içinde doğru ise bunun doğruluğu taraflarca tespit edilmeli.(Örneğin köleliğe görece kavram yüklenebileceği kabul görmüşse eğer bundan sonra kölelik konusu dar anlamları içinden hareket ile tartışılmamalıdır.)

4-Tartışılan konu ile ilgisi olmayan konu o tartışmanın içine sokulmamalı. (Bazı arkadaşlar anlatılanları yanlış anlamışsa eğer karşı tarafça dinleme uzvunun vucudunun olması gereken yerden çok farklı bir yerde mi olduğu soruluyor veya o kanaate varılıyor.)

5-Tartışma neticesi taraflarca varılan sonuçlar açıkça ifade edilebilmeli.

6-Tartışma kapsamında sorulan bir sorunun hangi amaca yönelik sorulduğu net ifade edilmeli.

 

 

 

1- Tartışma konusu: Peygamberin 9 yaşında bir kız çocuğu ile gerdeğe girmesi.

2- Tartışma gerçekleri: Muhammed, henüz 6 yaşında olan Ayşe ile nişanlanır ve Ayşe 9 veyahut 10 yaşında iken ona niah eder ve gerdeğe girer.

3- Fikri besleyen argümanlar: 50kusür yaşında olan ve peygamber olduğunu ilan eden bir kişi, 6 yaşında bir çocuk ile evlenmeyi aklından geçiriyor ve aynı çocuğu 9 veyahut 10 yaşında gerdeğe alıyorsa, bu doğru bir davranış değildir. Bunun doğru bir davranış olmadığını her aklı selim insan söyler. 9-10 yaşında bir çocuğa şehvetle yaklaşanlar, bilimde pedofil diye tanımlanır ve pedofillik bir anomali ve akli dengede bozukluk olarak bilinir. Bir kız çocuğu bedenen çok erkende gelişmiş olsa, evlilik çağı ancak evliliğin ne teşkil ettiğini bildikten sonra gelir. Bu bilinç 9-10 yaşlarında mevcut olabileceğini tüm olasılıklara rağmen kabul edecek olsak bile, 6 yaşında kesinlikle olamıyacağı aşikardır.

4- Tartışılan konudan başka bir konu ele alınmamaktadır.

5- Tartışma neticesinde taraflarca varılan sonuçlar henüz belli değil, zira tartışma henüz başlamadı.

6- Tartışma kapsamında sorulmuş sorunun amacı:

Peygamber sıfatına sahip olduğunu söyleyen Muhammed’in, 9-10 yaşında Ayşe ile (3. noktada öne sürülen argümanlara rağmen) evlenmesi, hem salt biyolojik açıdan, daha fazla genel ahlak anlayışı açısından, bir çocuğa yapılabilecek en büyük zulümdür. Ahlakın ve doğanın kabul etmediği bir davranışı sergileyen bir Muhammed’in sözlerine asla güvenilemez. Açıkça bu denli ahlak dışı davranışta bulunan bir kişinin insan yaşam kuralları hakkında söylediği sözler ciddiye alınamaz. Bunu yapan her hangi bir insanın ahlak anlayışından ve en kötü ihtimalle akli dengesinden şüphlenmek gerekir ve her iki açıdan da söyledikleri doğru olamaz. Bu denli yanlış yapan birinin en doğru dediği sözlerin gerçekten doğru olması mümkün değildir.

 

Bu soru ile amacım, Muhammed’in yalancı ve sahte bir peygamber olduğunu, ve bu itibarla söylediklerinin hepsinin sadece başka kaynaklardan aktarma ve kısmende uydurmadan ibaret olabileceğini vurgulamaktır.

 

En az bunu kadar önemli bir başka amaç, Kuran’a ve Kuran’ın kendisine vayh ile bildirildiğne inandıkları Muhammed’e inanların bu konuya nasıl yaklaşıyorlar, yaklaşıyorlarmı? Benim ahlak dışı nitelendirdiğim Muhammed’in bu davranışını inanan birisi nasıl değerlendiriyor?

 

 

Evet... elimden geldiğince senin kurallarına uygun olarak bir konuyu tartışmaya açtım. Umarın bu kez beni aşan bir konu değildir ve somut yanıtlar alabilirm.

 

Saygılar

Darvinist

 

 

  

 

izafi

(no login)

203.26.24.212 Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR September 27 2003, 6:49 PM 

 

1- Yanıt “Hayır”... Cennet ve Cehennem inancının yerine –eğer başarılabiliyorsa- getirilebilecek olan Allah’ın Yüceliğine, Kudretine, Gücüne, İlmine SAYGI, HAYRANLIK, GÜVEN, KORKU....

2- Öğrenmek sahiplenmekmidir ki Tanrıya gönderme yapmaya gerek olmasın...

3- Kuran bilmecelerin sonuçlarını tasdikler... “Kafası kalın olanlar” için!.. Yoksa bilen bilir... Onların zaten var olan imanları daha da kuvvetlenir...

4- “Allah söylenen sözlere değil, kalplerinize bakar” diyor Kuran... Onun için öyle inandim demekle şipşak olmuyor bu işler.... Şipşak boyutunda düşününce böyle örtülü ödenek gibi yazılar yazmak normaldir... Seni kurnaz psikolog...

5- Bu uzun açıklamada “kalp gözü” olmayan birinin vırvırından başka birsey değil!...

6- Hmmm bitmiş...

 

 

 

  

 

birisi

(no login)

195.175.178.87 Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR September 27 2003, 10:39 PM 

 

Sn.Darvinist,

Yazılarınızda uslup açısından vurgulanması gereken kısım varsa bunu yazıyorum. Argo kelime kullandınız ben de bu konuyu yazdım. Diğer yandan açıklaması çeşitli sebeplerle gerekmeyen kısımlarda genel izahat yazmaya çalışıyorum. Sebeplerim arasında bilmediğim yada işime gelmeyen kısım var diye yapmıyorum bu genellemeyi. Sonunun gelmiyeceğini iyi bildiğim konularda genelleme yapıyorum. Bilmediğimi de açıklıkla söyleyebilirim hiç endişeniz olmasın. Ayrıca hata da yaparsam ve ikaz edilirsem bunu da hata olarak görüyorsam düzeltirim. Ayrıca sizin yazdığınız son genelleme yazısına sebep olan yazım ayrıntıları içermekteydi ama siz genelleme yapmayı yeğlemişsiniz. Teknik yada bilgi içeren konuların analizinden yanayım. Bu bağlamda Peygamberimizin 3. evliliği olan Aişe hanımın yaş durumu malum. Bu konuda bildiğim Aişenin peygamber hanımları içinde tek bakire olanı. Hz. Ebubekir kızı Aişeyi peygamber ile evlendirmeyi çok arzu etti. Bu evlilik bu günkü değer ölçülerimize oldukça ters gelmektedir. Direkt olarak şahsıma “bir yetişkin adam küçük yaştaki bakire bir kızı 3. hanımı olarak almaktadır. Bunu nasıl yorumlarsınız?” diye sorsalar sizin düşündüğünüzden farklı düşünmezdim. Bu anlamda da bu konunun savunulacak yanı da olmazdı. Bu konuda yazabileceğim, size söylemeye çalıştığım gibi peygamberlik vasıfları ve paygamberimizin özellikleri ile konu ilgilendirildiğinde düşünce şeklimin değişeceği. Konunun içine başka değerleri de katma zorunluluğunun gereği. Başka değerlerden kasdım da sizinle paylaşmak istemediğim peygamberimize ait konulardır. Paylaşmama sebebim de sizinle bu konularda hiçbir zaman mutabık kalamıyacağımız düşüncesi. Belki diyebilirsiniz ki mantıklı ve somut bilgilerse neden mutabık kalmıyalım.Ancak her konunun kendine göre mantığı somut yada soyut yanları olabilir. Size bunu izah edebileceğimi ve dolayısı ile ikna edebileceğimi sanmadığımdan Aişe konusunda direkt (Kur’an i ) bilgiler olmadığından peygamberimize atfedeceğim “o yaptı ise doğrusunu yapmıştır” demek olacaktır. Bu yargıya varmamın sebebi de Kur’an da Muhammedin peygamber olduğunun bildirilmesidir. Bu değerlendirme sizi pek tatmin etmez ancak benim açımdan konu budur.

Bu yazı da biraz genelleme olmak durumunda kaldığından argo kelimeler ile bilimin ortak kabul ettiği terimleri karıştırmamak gereğini yazmak durumundayım. Poligami çok eşliliği zaten ifade eder ama birisi çıkıp da “uçkuru düşük …” derse bu poligamiyi açıklayan bir terim olmaz olsa olsa aşağılayıcı ve bana göre de aynı zamanda bu sözün sahibinin seviyesini gösteren bir ifade olurdu. Bu bakımdan pedofil kelimesi ile sübyancıyı aynı tutmazsınız sanıyorum. Diğer yandan bir ifadede tema birden fazla olabilir. Ancak kullanılan uslup bu temalardan hangisine vurgu yapılmak istendiğini, dolayısı ile asıl amacı ortaya koyar. Siz ifadenizde küçük bir çocuk ile evliliğin vehametini değil sübyancılığı öne çıkardığınız, bu kelimeyi seçerek asıl amacınızın dolaylı olarak bizlerle dalga geçmeği, bizleri sıkıştırmayı hedeflediğiniz için cevap olarak yaptığım eleştiriyi alırsınız. Peygamber neden küçük bir cocukla evlenmiştir derseniz bu ifade direkt olarak sebebi sorgulayan bir soru olurdu ki siz de “neden” sorusuna dayalı bir cevap alırdınız. Ama “nedeni” direkt olarak aynı ifadenin içinde “sübyancı” olarak belirtirseniz alacağınız cevabın artık “neden” e dayalı olmamasını istediğinizi de belirtmiş olursunuz. Sizin tartışılabilir birisi olduğunuzu seziyorum ve bu bağlamda size eleştiri yapmıyorum ancak klasik olarak inanç gibi oldukça özel ve kutsal bir alanda tartışmanın da dikkatli yapılmasından yanayım. İnanç bağlamında bir çok konu zaten size abes, inanılmaz, çelişkili v.b. gelmese bizimle tartışmazsınız. Ama tartışılıyorsa eğer bundan taraflar olumlu yönde istifade etmeliler hiç olmazsa. Açık yüreklilikle söylüyorum ki keşke beni gerçekten çelişkiye düşürecek, ikna olmakta kendimi zorladığımı düşüneceğim konuları dile getirseniz de tartışsak.

 

“ ). Fakat, neden ben yanılıyorum, neresini anlamamışım, bunları nafile bekliyorum.”

 

Sizin yanılgınız bize göre. Aslında tartışmanın özü de bu. Size ben Kur’anı –bana göre- yanlış anlıyor olduğunuzu söyledim. Bunu nasıl söylediğim konusundaki “hak bulma” yaklaşımınız tartışma amacına dayalıdır. Neden yanıldığınız benim Kur’an i bilgileri –bana göre- yazdıklarıma göredir. Neresini anlamadığınız yargısını ben yapmıyorum sanıyorum. Sadece öz olarak Kur’an hakkında söylediklerinize karşılık alternatif açıklamaları yazıyorum. Siz bu açıklamaları “beni tatmin etmedi” dersiniz biter. Örneğin kölelik konusuna size farklı bir bakış açısı getirmeğe çalıştım ama hemen bazıları tarafından köleliği savunuyorum gibi bir yargı oluşturuldu. Ben şu cevabı beklerdim. Köleliğe günümüz şartlarında getirdiğiniz yorum yanlış sebepleri de şunlar. Bunlar tartışmalarda yapılan klasik hatalar ve önce bu tarz yaklaşımı benimsemediğimi vurgulamaya çalıştım. Yazdığım tartışma kuralları da o anda aklıma gelen olası kriterlerdi. Siz de uygun kriter koyun ve onun içinde tartışalım ki ne yaptığımız, kimin minder dışına çıktığı doğru olarak bilinsin. Aslında değerlendirirseniz neyi tartıştığımız da belli değil. Ana amaç ortada yok. Önceki yazımda da yazdım. Temelinde bir yaratıcıya inanmak yada inanmamak olan bir konuda inanç kavramının rastgele seçilmiş konuları üzerinden bir tartışmadır gidiyor. Bu neye hizmet ediyor. Aradan çekilmiş bir konu diyelim ki kısmen tarflarca ortaklaşa kabul görmüş, sonra! varılan bir yer yok. Hatta gördüğüm kadarı ile körükörüne bir zıtlaşma var. Ne yapılması gerek? Kunuların tamamının tartışılıp bitirilmesi mi beklenecek. Yoksa inançlıların savunduğu bir konu doğrulandığında atesitler inanç konusuna doğru bir adım mı atacaklar. Yoksa her halukarda pozisyonlar değiştirilmeyecek mi? Bana şimdiye kadar bu konuda tek doğru söz söyleyen Mantık arkadaş oldu.”Ne yapalım gerçeği bildikten sonra inkar mı edeceğiz? Hepimiz gerçeğin peşinde değil miyiz?” dedi. İşte bu ana tema üzerinden tartışılabilir.

Kısacası siz yeter ki bizden istediğinizi net şekilde söyleyin biz de bildiğimizi söyleyelim. Ben zaten bunu istiyorum. Bu amaçla da size ilk başlarda somuştum sizi inançsızlığa yönelten düşünceleriniz nelerdir diye. Eğer söylerseniz bizde bildiğimizi söyleriz olur biter. Şimdiye kadar yaptığımız genelde neyi nasıl söyliyeceğimiz üzerinde oldu sanıyorum.

 

 

“5- Tartışma neticesinde taraflarca varılan sonuçlar henüz belli değil, zira tartışma henüz başlamadı.

6- Tartışma kapsamında sorulmuş sorunun amacı:

Peygamber sıfatına sahip olduğunu söyleyen Muhammed’in, 9-10 yaşında Ayşe ile (3. noktada öne sürülen argümanlara rağmen) evlenmesi, hem salt biyolojik açıdan, daha fazla genel ahlak anlayışı açısından, bir çocuğa yapılabilecek en büyük zulümdür. Ahlakın ve doğanın kabul etmediği bir davranışı sergileyen bir Muhammed’in sözlerine asla güvenilemez. Açıkça bu denli ahlak dışı davranışta bulunan bir kişinin insan yaşam kuralları hakkında söylediği sözler ciddiye alınamaz. Bunu yapan her hangi bir insanın ahlak anlayışından ve en kötü ihtimalle akli dengesinden şüphlenmek gerekir ve her iki açıdan da söyledikleri doğru olamaz. Bu denli yanlış yapan birinin en doğru dediği sözlerin gerçekten doğru olması mümkün değildir.

 

Bu soru ile amacım, Muhammed’in yalancı ve sahte bir peygamber olduğunu, ve bu itibarla söylediklerinin hepsinin sadece başka kaynaklardan aktarma ve kısmende uydurmadan ibaret olabileceğini vurgulamaktır.

 

 

 

En az bunu kadar önemli bir başka amaç, Kuran’a ve Kuran’ın kendisine vayh ile bildirildiğne inandıkları Muhammed’e inanların bu konuya nasıl yaklaşıyorlar, yaklaşıyorlarmı? Benim ahlak dışı nitelendirdiğim Muhammed’in bu davranışını inanan birisi nasıl değerlendiriyor?”

 

6-Amaç olarak;

1-İnananların bu konuya nasıl yaklaştığını bilmek,

2-Bu konu bana göre ahlaken ve doğa gereği yanlıştır, bu yanlışı yapanın diğer bütün sözlerinin ve davranışlarının da yanlış olması gerekir. Dolayısı ile bu soruyu bu savımı doğrulamak için soruyorum.

3- Bu soru ile amacım, Muhammed’in yalancı ve sahte bir peygamber olduğunu, ve bu itibarla söylediklerinin hepsinin sadece başka kaynaklardan aktarma ve kısmende uydurmadan ibaret olabileceğini vurgulamaktır.

4-En az bunu kadar önemli bir başka amaç, Kuran’a ve Kuran’ın kendisine vayh ile bildirildiğne inandıkları Muhammed’e inanların bu konuya nasıl yaklaşıyorlar, yaklaşıyorlarmı? Benim ahlak dışı nitelendirdiğim Muhammed’in bu davranışını inanan birisi nasıl değerlendiriyor?”

 

Bakın 4. maddeye kadar doğru gelmişsiniz. 5. madde sonra görüşülecek tamam.Ama sorunun soruluş amacı kısmında yazdıklarınız soruya kendi cevabınızın zaten verilmiş olduğunu gösteriyor. Ben 1. ve 2. amacı, yazdıklarınızdan, soruyu niçin sorduğunuza amaç olabilecek düşünceleri anlamaya çalışarak yazdım. 3. ve 4. amaç olarak yazılanlar sizin ifadeleriniz.

 

“Peygamber niçin 9-10 yaşlarında bir çocuk ile evlenmiştir?” sorusunun hangi amaçla sorulduğunu belirten sadece 1. amaç var. Diğerleri sizin yorumlarınıza dayalı çıkarımlar. 3. amaç bile değil. Sahip olduğunuz bir düşünceyi vurguluyor. Siz zaten bu düşünceyi taşıyorsanız neden bu soruyu soruyorsunuz? 4. de önce yargı sonra soru var. Bütün bunları beraber değerlendirdiğimizde bu sorunun aslında sadece inanların bu soruya nasıl cevap verdiklerini bilmek amacı ile değil, size göre peygamberin ahlaksız, yalancı, sahte taklitçi,zalim, güvenilmez, doğaya ters davranabilen, gayri ciddi, akli dengesi bozuk olduğu yargınızı söylemek amacı ile sorulduğu anlaşılıyor. Soru en basit manada cevap almak amacı ile sorulur. Eğer cevabı biliniyorsa buna rağmen niçin sorulduğu da söylenmelidir. Ama benim bildiğim kişisel yargılarımızı aktarmak için soru sormayız. Sadece direkt söyleriz. Ayrıca sorduğunuz soruya bir cevap verilmeden yargı oluşturmak o sorunun kasıtlı, ardniyetli sorulduğunu gösterir ki o zaman da dürüstlük olmaz. Dolayısı ile sizin sorduğunuz bu sorunun niçin sorulduğuna dair cevap sadece son cümleniz olabilir:

 

“Benim ahlak dışı nitelendirdiğim Muhammed’in bu davranışını inanan birisi nasıl değerlendiriyor?”

 

Hepsi bu. İşte tartışma kuralları içinde olması gerekir diye düşündüğüm bu maddenin önemi ortada. Siz soruyorsunuz, siz cevaplıyorsunuz, siz yargıya varıyorsunuz. Vardığınız yargılar üzerinden yapılabilecek tartışmalar cabası. Hemen diyebilirsiniz ki bu konunun nesi savunulacak? Konu değişecek de değişecek. Ben size şimdi bu soruyu sorma amacınızın içinde yer alan ifadeleriniz üzerinden bir çok yeni tartışma konusu olabilecek bu konu ile ilgisi olmayan bir çok soru çıkarabilirim ve konu da değişir. 6. maddeye sadece son cümlenizi yazmalıydınız.

 

Bu konu ile ilgili düşüncelerimi yukarıda yazdım. Eğer söylemem gerekenler açısından yeterli bulmuyor soru sorma amacınızdaki yargıları da kapsayan cevaplar istiyorsanız bunları da cevaplayabilirim. Peygamberlerin sorumlulukları açısından normal insanlardan farklı yaşamlarının olmaları gereği bu konunun incelenmesinde farklı değerlendirmeleri de beraberinde taşıyacağını bir bakış açısı olarak dikkatinize sunarım.

 

“Evet... elimden geldiğince senin kurallarına uygun olarak bir konuyu tartışmaya açtım. Umarın bu kez beni aşan bir konu değildir ve somut yanıtlar alabilirm.”

 

Bakın ortak kabul edilmiş değerler üzerinden sorulmuş sorulara cevap vermek kolay, hemen verilebilir de. Ancak yukarıdaki gibi öncesinde ortak kabul etmemiz gereken alt konularda anlaşmadan bazı sorulara cevap vermek ve direkt olarak bu cevabı değerlendirmek yanlış olmaktadır. Bu sebeple “sizi aşar” ifadesini kullandım. “Sizin kabul edebileceğiniz değerlerin dışındadır” dersem belki daha iyi anlatmış olurum. “Aşar” kelimesinin arzu etmediğim anlamı ile anlaşılmasını istemediğimden kinaye yapmanıza gerek yoktu. İlgi ve bilgi anlamında size bir atıfta bulunmayı kesinlikle düşünmediğimi bilmenizi isterim.

 

Netice olarak şunu yapabiliriz eğer kabul ederseniz: Size “aişe” konusunda olduğu gibi çok ters gelen konularda bizim (kur’an bilgisine dayalı anlamında) yaklaşımlarımızı dilimiz döndüğünce ele alabiliriz. Bu konuda yargı içermeyen sorularınızı cevaplamaya hazırım. Ancak bir şartım var doğru ifedelerin altına “doğrudur” yanlış ifadelerin altına da “şu nedenle yanlıştır” ibareleri konmalı ki belli bir yönde yol alabilelim. Ne dersiniz?

 

 

Deha’ya,

Öncelikle Darviniste yakınma anlamında yazmadım sadece forumu yanlı değerlendirdikleri savımı örneklemek amacı ile yazdım. Diğer yandan ben yine de sizin yazınızı değerlendirmeyeyim. Sadece “faraziye” üzerine kurgulanan mantık ile tersi durumu aynı açıdan değerlendirerek yaptığınız çıkarımı düşünün diyeyim.

 

Pentegram’a,

Fiziki olgunlaşma ile psikolojik ve bilinç olgunlaşma haliyle farklı farklı kavramlardır.

Öncelikle ben bu konuda bir iddiada bulunmadım. Peygamberin bu evliliğinin nedeni hakkında size verebileceğim cevap önce, tevatür (anlatıma dayalı, Kur’ani olmayan) yolu ile aktarılan bu bilginin tam olarak doğruluğu hakkında ne söylense doğru olmayacağı, sonra da peygamberliğin olması gerekli vasıfları dolayısıyle bu bilgiye yakın bir evlilik olmuşsa bile bu benim inanç değerlerim açısından nihayi önem taşımadığı. Siz konuyu aktarılmış bilgiye rağmen nereye getirirseniz getirin Kur’an harici imani bilgilerin nazarımda fazla önemi yoktur. Bu açıklamam size uygun da olmayabilir kabul ediyorum.

 

Şimdi biraz sizin yazdığınızı irdeliyelim. Fiziki olgunlaşma sanıyorum vucudun artık gelişme sürecinin tamamlandığı seviye olmalıdır. Bu durum cinsel gelişmenin ilk basamağı olan buluğa erme ve hemen sonrası ile aynı olmaması gerek. 9-10 yaşlarında buluğa erilebilinirken vucut 20 yaş civarına kadar fiziki gelişimini sürdürmektedir. Psikolojik olgunlaşma ise kişiye göre belki de ömür boyu sürebilen bir süreçtir. 40 yaşında çocukları bilirsiniz sanıyorum. Bilinç olgunlaşması ise kişinin düşünsel boyuttaki kazanımlarına bağlı görece bir olgu olsa gerek. Daha çok insan eğitiminin akedemik yanını çağrıştırmaktadır. Dolayısı ile toplum bilinçlerinden de bahsedilmektedir. Bütün bunların ışığında buluğa erdikten hemen sonra evlendirildiği söylenen Aişe’nin fiziki, psikolojik ve bilinç olarak durumunun ne olduğunu ben bilemiyorum. Ebubekir kızı olan Aişe’yi o zaman isteyenler vardır ancak Ebubekir illa ki peygambere vermek istemiştir. İsteniyor olması evlenilebilecek olmasını çağrıştırıyor. Diğer yandan peygamberin çok evliliği hakkında çeşitli sosyolojik yazılar da yazılmış ve bu evliliklerin her birinin gerekçeleri açıklanmaya çalışılmıştır. (Kur’an da bahsedilen evlilikler de vardır) Bütün bunları biliyorsunuz sanırım. Özetlersek inançlı biri için peygamberin evlilikleri, altında gerek o zamanın şartları gerekse günümüze hitap eden şartları bakımından sebepleri çok ön plana çıkarılamadan kabul edilen bir konudur. Bu konuda da çok değişik lehte aleyhte yazılar mevcuttur. İsteyen istediklerini okur ve bir kanaate varır. Benim şahsi kanaatim peygamberin yaşamı itibarı ile mutlaka örnek olması gerektiği için her evliliğinde mutlaka ben bilmesem de bir olumlu sebep olabileceği yönündedir. Bilmem cevap sizi tatmin ettimi.

Saygılarımla.

 

 

 

 

  

 

HACI

(Login omerusta)

24.147.252.201 Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR September 27 2003, 11:11 PM 

 

Birisi kibarca Muhammed'in neden kendinden cok kucuk Ayse ile evlendigini aciklamaya calisiyor.. Acikca soyleyim.. Butun kibarligina ve mantikli cikarsamalarina ragmen ben kendisine katilmiyorum..

Cunku Muhammed'in neden Ayse ve diger kadinlarla evlenip, bir harem kurdugunu bildigimi saniyorum. Bu konudaki dusuncelerimi birkac kere acikladim ama, gorunuse gore, kimseyi tatmin edemedim. Bir kere daha aciklamak istiyorum..

Muhammed bir dava adamidir. Bir gorevi vardir. Allah olsa da olmasa da Muhammed Islam dinini Arap'lar arasinda yaymak istemektedir. Bu konteksde Allah'in olmasi pek onemli degildir. Onemli olan Muhammed'in yikilmasi olanaksiz azmi ve iradesidir..

Muhammed Islam'i ne pahasina olursa olsun Arap'lar arasinda yaymak istemektedir. Bunun icin neler yaptigini cok iyi biliyoruz. Taviz de vermistir Muhammed, savas da yapmistir ama, sonunda her istedigine kavusmustur.. Yalniz bir lider gibi davranmamaktadir.. Yasamdan buyuktur.. Kendi iddiasina gore Allah'in temsilcisidir. Islam'in basidir. Basit bir insan, bir ummi gibi dusunulur ama, oyle degildir. Oyle olsaydi, Arap'larin kendini izlemesi mumkun olmazdi. Muhammed zamanina uymaya ve zamaninin gereksinimlerini yerine getirmeye mecburdur. Cunku Muhammed ayni zamanda bir politikacidir. Islam partisini Arap'larin arasinda yaymakla gorevlidir. Bunu basarmak icin de Arap'larin anladigi bir dille konusmalidir. Kur'an Kureys lehcesi ile inmistir. Kureysli Arap'lara hitabetmektedir. Ama ilginc bir kitaptir. Arap'larin hic karsilasmadigi bir nesirdir. Ilk Arap nesridir.. Kur'an'i Arap'lara tanitmakla ve onlari saskina cevirmekle Muhammed ilk engeli gecmis, itibar kazanmaya baslamistir. Basarisini surdurmek icin mutevazi bir Arap bedevisi gibi davranamaz. Herseyi kaybedebilir.. Yasamdan buyuk oldugunu ve Allah'in resulu oldugunu her firsatta Arap'lara kanitlamalidir. Muhammed Arap'larin ustun olarak algiladigi bir yasam tarzi surdurmelidir.

Nitekim basarilari ile birlikte Muhammed giderek daha gorkemli bir yasam surdurmeye baslamistir. Muhammed'in devrinde ustunluk cok karili ve cok davarli olmayi gerektirmektedir. Yani normal bir Arabin yasamindan buyuk olmak gerekmektedir. Zengin ve dolu bir yasama sahip olmak sarttir.. Yasami dolu dolu yasamak gerekmektedir..... Bu Islam'i yaymak icin onemli olan ilk kosuldur..

Bence bu nedenlerden dolayi Muhammed cok kari sahibi olmaya onem vermistir. Ayrica evlilik araciligi ile kurulan baglar kabile ve aile grurplarini birbirlerine baglayan son derece onemli sosyal iliskilerdir. Muhammed'in basariya ulasmasi icin Arap'larin idealize ettigi ve onayladigi bir yasam tarzi surdurmesi gerekmektedir...

Muhammed bunu yapmistir. Yapmasi gerekeni yapmistir.

Muthis akilli bir ateisttir Muhammed..

 

  

 

DEHA

(no login)

212.146.171.223 birisi September 28 2003, 8:15 AM 

 

'Deha’ya,

Öncelikle Darviniste yakınma anlamında yazmadım sadece forumu yanlı değerlendirdikleri savımı örneklemek amacı ile yazdım. Diğer yandan ben yine de sizin yazınızı değerlendirmeyeyim. Sadece “faraziye” üzerine kurgulanan mantık ile tersi durumu aynı açıdan değerlendirerek yaptığınız çıkarımı düşünün diyeyim.'

 

 

Bence konuyu bulandırıyorsun,söylediğin cümle açıktı,bilmiyorsan öğrendin bu ayıp değil.

 

Aişe ile olan evlilik üzerine yazdıklarını bir daha okumanı tavsiye ederim.Tamamı ile saçmalamak zorunda kalmışsın,neden kendini zorluyorsun?

 

 

 

 

 

  

 

birisi

(no login)

195.175.178.68 Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR September 29 2003, 3:04 AM 

 

“'Deha’ya,

Öncelikle Darviniste yakınma anlamında yazmadım sadece forumu yanlı değerlendirdikleri savımı örneklemek amacı ile yazdım. Diğer yandan ben yine de sizin yazınızı değerlendirmeyeyim. Sadece “faraziye” üzerine kurgulanan mantık ile tersi durumu aynı açıdan değerlendirerek yaptığınız çıkarımı düşünün diyeyim.'

 

Bence konuyu bulandırıyorsun,söylediğin cümle açıktı,bilmiyorsan öğrendin bu ayıp değil.”

 

 

Madem istediniz biz de yazalım. Ama sizin mantığınızın işleme şekline göre yine de anlıyacağınızı sanmıyorum:

 

Benim sözlerim:

”Bizim, evren yasalarımızın işlerliğine göre bir düşünce geliştirmek zorunda olduğumuzu anlatmaya çalışıyorum.”

'Bir an zamanın geriye doğru aktığını farzedin o zaman da sonuç-sebep ilişkisi kuracaktık ve tüm olayları bügün düşündüğümüzün tam tersi bir şekilde değerlendirecektik.'

 

Ana konu “düşünme şeklimizin evrene bağımlılığımız dolayısı ile şu anda sahip olduğumuz şekilde olmak zorunda olduğu” Yani olayları sebepten sonuca doğru bir mantık oluşturarak değerlendirebiliriz. Bu bir anlamda, zamanın ileri akması dolayısıyle, şartlanmadır. Bu şartlanmamız (evrenimize göre) doğal ve mutlaktır. Aksi mümkün değildir.

Ben bu düşüncemin yani sebepten sonuca doğru düşünme zorunluluğumuzun (bu anlamdaki şartlanmamızın) nedenini evren yasalarına bağımlılığımız ile açıklamaya çalışıyorum. Şimdi bu evrende “farzedelim” ki zaman geriye doğru aksın. Bu evrende SADECE zamanın geriye akması, diğer, evren yasalarının aynı kalması, mümkün değildir. Zamanın geriye akması şartı getirildiğinde evren yasalarının bugünkü şeklinin tam tersi şekilde çalışması şartını da kapsıyor demektir. O zaman, zamanın geriye akması şartı ile oluşturmak zorunda kalacağımız yeni düşünce şeklimiz (sonuçtan sebebe doğru) evrende oluşan diğer bütün olayların da bugünkünün tam tersi şekilde oluşuyor olmasına görelik olacaktır. Bu günün sonuçlarını o zaman sebep olarak algılayıp değerlendirecektik. Yani cam kırıldığı için taş atılıyor(atılan ele geri gidiyor) olacaktı. Taşın atılması için camın kırılması gerekecekti. Bu gün camı kırmak için ÖNCE taşı atmamız gerekiyorken o zaman ÖNCE cam kırılacaktı SONRA taş atılacaktı. Daha doğrusu taş camdan atılan ele doğru gidecekti. Bir el taşı cama doğru atamıyacaktı sadece -bu gün cama atmak için- aldığı taşı (o zaman) yere koyacaktı. Taş camı her halukarda kıracaktı. Çünkü zamanın geriye-ileriye akması ile maddenin birbirlerine göreliği bozulmaz.(belki cam taşı kıracaktı) Değişen evren yasalarının işleyişi olacaktı ve diyelim ki kırılmanın bir sonrasından itibaren zaman geriye akmaya başladı kırk cam parçaları bir araya kendiliğinden (bu günkü evren yasalarına ters bir şekilde) gelecekti, taş fırlatılan ele doğru geri gidecekti v.s. v.s. Kısaca evrenimizde zamanın geriye akması demek tüm evren yasalarının tam tersinin gerçekleşmesi demektir. Bu örnekte anlatmaya çalıştığım gerek zamanın ileriye akması gerekse evren yasalarının bu bağlamda bu günkü şekliyle çalışıyor olması bizde düşünce bazında sebepten sonuca doğru bir şartlanmayı oluşturuyor olmasıdır. Zaman geriye doğru akıyor olsa idi bu günkü sebepler o zamanın sonuçları olacaktı. Dolayısı ile bu gün sebep diye algıladıklarımızı o zaman sonuç diye algılıyor olacaktık. Bütün anlatmak istediğim, zaman ve evren yasalarının bizde belli bir tarzda düşünce şekli oluşturmuş olduğu ve bunun bir anlamda şartlanma olduğunu anlatmaktı.

 

Aşağıdaki sözlerim Daha’nın bu konuda başlattğı tartışmaya neden olan sözlerdir:

 

“İnsanın, olayları sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde değerlendirirken mutlak anlamda bağlı olduğu gerçek zamanın ileriye doğru akmasına olan şartlanmasıdır. Bir an zamanın geriye doğru aktığını farzedin o zaman da sonuç-sebep ilişkisi kuracaktık ve tüm olayları bügün düşündüğümüzün tam tersi bir şekilde değerlendirecektik. Bu durumda irade, akıl dediğimiz kontrol mekanizmalarımızın bir anlamı da olmayacaktı. “

 

Deha’nın verdiği cevap:

 

“Bu tümce fevkalade yanlış.

İlk önce beynin düşünmesi için de zaman ileri doğru akmalıdır,zamanı geriye akıtırsan düşünemezsin.

İkincisi sebep-sonuç ilişkisi zamanın ileri akmasını gerektirir.Zaman geriye akarsa sonuç-sebep ilişkisi kurulamaz,çünkü sonuç önce meydana geldiğinden,ondan sonra oluşan bir şey onun nedeni olamaz.

 

Önce cam kırılır,sonra taş atılırsa,atılan taş camı kıramaz,kırık camın içinden geçer gider ve camın kırılma sebebi olamaz.

Veya önce adam ölür sonra ateş edilirse,adam zaten ölü olacağından ölüm sebebi o olamaz

 

Zamanda geriye dönüş,bir filmi tersine oynatmak gibi de değildir.Bir filmi tersine oynatırsan,kırılan fincan parçaları bir araya gelir ve sağlam fincanı oluşturur.

Ancak bu Termodinamiğin 2. yasasına aykırıdr.

 

Evren geriye dönüp büzülme sürecine girse dahi zaman ileri akmak zorundadır.

 

Zamanın geriye doğru akması mümkün değildir.”

 

Şimdi Deha’nın sözlerini inceleyelim;

1-Beynin işlev yapabilmesinin gereği (beyin fonksiyonlarının gereği) zaman mıdır?

Zaman geriye akarsa -düşünelemiyeceğine- dair bir tek bilimsel kanıt getirebilir misiniz?

Eğer böyle bir kanıtınız yoksa neden böyle bir cümle yazdığınızı ve bu forumu okuyan diğer ateist arkadaşların bilim adına bu yanlışlığı neden düzeltmediğini açıklayabilir misiniz?

2-Zaman ileri aktığından sebep- sonuç ilişkisi kuruyoruz. Yani sebep –sonuç ilişkisi kurduğumuz için zaman ileri akmıyor. Bu ayırmınız yanlış olmuş farkında mısınız?

Zaman geriye akarsa bu günkü mantıkla sonuç-sebep ilşkisi kurulur. Zaten vurgulamak istediğimiz de budur. Zamanın geriye aktığı bir evrende bize göre bu evrendeki sebepler sonuç, sonuçlar da sebep olarak algılanır. Beyin evren yasalarına ve zamanın göreceliğine göre bir düşünce tarzı (şartlanma) oluşturur. Zamanın ileriye doğru aktığı bir evrende taşın kırılması bir sonuç İSE zamanın geriye doğru aktığı evrende sebep olur. Bu ayırımı da yapamamışsınız. Hatta diyebilirim ki benim yazdıklarımı red anlamına o kadar şartlanmışsınız ki ;

 

 

“çünkü sonuç önce meydana geldiğinden,ondan sonra oluşan bir şey onun nedeni olamaz.”

Sözüyle zamanın geriye akması halinde bugüne göre sonuç dediklerimizin o zaman sebep olması gerektiğini bile farkedememişsiniz.

 

 

3- “Önce cam kırılır,sonra taş atılırsa,atılan taş camı kıramaz,kırık camın içinden geçer gider ve camın kırılma sebebi olamaz.

Veya önce adam ölür sonra ateş edilirse,adam zaten ölü olacağından ölüm sebebi o olamaz”

Taş her zaman camı kıracaktır. (veya cam taşı kıracaktır). Bu durum maddenin yapısı, özelliği gereğidir. Taşın camı fiziksel olarak kırmasının sebebi zaman değildir. Sadece zamanı taşın tam camı kıracağı anda durdurursanız taş camı kıramaz. Zaman ileri-geri aktığına göre her zaman camı kıracaktır. Bu açıklamalardan sonra taşın camı nasıl kırmayacağını açıklayınız.

 

4- “Zamanda geriye dönüş,bir filmi tersine oynatmak gibi de değildir.Bir filmi tersine oynatırsan,kırılan fincan parçaları bir araya gelir ve sağlam fincanı oluşturur.

Ancak bu Termodinamiğin 2. yasasına aykırıdr.”

 

Zaman geriye aktığında bir pil boşalmaz aksine dolar. Dolayısıyle termodinamik yasalar tersine işler. Tabi ki zaman geriye aktığında bu evrenin termodinamik yasalarına aykırı olacaktır. Ancak zamanın tersine akması ile kurulacak mantık şekliyle bu evren yasalarına göre kurulan mantığı karıştırıyor olduğunuzu farketmemişsiniz.

 

5-“Evren geriye dönüp büzülme sürecine girse dahi zaman ileri akmak zorundadır.”

Bu cümle harika olmuş! Aslında anlatmak istediğiniz doğru. Ancak “evren geriye dönüp”

İfadesi biraz garip olmuş. Evren nereden geriye dönüyor? Nereden gelip nereye gidiyor da geriye dönüyor. Bunları açıklamamışsınız. Evrene göre zaman tabii ki ileri akacaktır. Bu aynı zamanda haliyle bize göreliktirde. Ancak siz”evrenin geriye dönmesi” ile zaman ilişkisini açıklarsanız aydınlanırız.

 

6-“Zamanın geriye doğru akması mümkün değildir.”

Neye göre mümkün değildir. Zaman görece kavram olduğuna GÖRE zamanın geriye akmamasının da bir şeye görelik olması gerekir. Bu şey nedir sizce?

Bir başka evren/ler olabilir mi? Bu evrenlerde de zaman ileri akmak zorunda mıdır? Bilimin bu konudaki görüşü nedir acaba?

 

Sayın Deha bu konu itibarıyle ben size sadece “zaman ileri aktığı için düşünce tarzımızın da buna bağlı olduğunu” anlatmaya çalışmıştım ki siz de zaten yazılarınızda bu durumu teyit ettiniz. Bu konu da, yapamadığımız ihtimal hesaplarının yapılabileceğini kanıtlamaya yönelik idi. Bu inanç bağlamında reddedilecek bir şey değildir. Sadece doğanın şartlarına bağımlılığımızı eğer bu şartlarda bir değişiklik mümkün olsaydı düşünce şeklimizde de değişiklik olması gerektiğini vurgulayarak evrenimize göre mutlak kabul ettiğimiz durumların bile görece olduğunu anlatmak içindi. Düşüncelerimizi doğal şartlandırmaların ötesine taşıyabileceğimize örneklerdi. Benim dini yaklaşımımı eleştiriniz. Bilim adına yanlışlarımı mutlaka doğruları ile gösteriniz. Buna memnun olurum. Ancak sırf inanç/inançsızlık şablonu ile red/kabul, düşünceyi sınırlamak olur ki siz ateistlerin hiç kabul etmeyeceği bir tutumdur bu.

 

Sn. Hacı,

Muhammed Peygamber hakkında kurguladıklarınız kendi içinde büyük oranda (bana göre) tutarlı. Düşüncelerinizi ifadede seçtiğiniz uslup için teşekkür ediyorum. Fikirlerinize saygı duyuyorum. Eğer peygamber için, zamanında yaşadığı olayları analize, sizin pencerenizden yönelseydim aşağı yukarı aynı sonuçlara varırdım. Ancak olaylara farklı bakıyoruz haliyle.

 

Algılama tüm duyusal, düşünsel ve dolayısıyle oluşturduğu bilme değerlerimizin toplamından daha fazla bir değerse eğer ortak baktığımız aynı olgunun taraflarca farklı yorumundan daha doğal bir şey olamaz sanıyorum.Bu bakımdan aşağı yukarı aynı bilgileri ediniyor olsak bile vardığımız sonuçlar farklı. Bilgilere kattığımız artı değerlerde sahip olduğumuz paradigmaların etkisi çok büyük biliyorsunuz. Sorun da bu.

 

Peygamber zamanının sosyolojik olayları (Kur’an da bildirilenler hariç) şahıslar tarafından aktarılmış hikaye, hadis, tarih v.b. bilgiler. Ben şahsım adına bunlara pek itibar etmiyorum. Yaşadığımız yakın tarihi olayların bile günümüz aydınları tarafından çok farklı aktarılıyor olması, yorumlanıyor olması bu olayları basın yolu ile olabildiği kadar iç içe takip etmemize rağmen şahsen oluşturduğumuz yorumlar ve tüm bunların bir birinden farklılıkları 1400 yıl önce olmuş ve insanlar tarfından aktarılmış sosyal olayların oluş şeklinin tam doğruluğu hakkında bize ne derece güvenilir bilgi verebilir?

 

Peygamber hakkında lehte/aleyhte bir çok yazılar yazıldı halen de yazılıyor. Tüm bunlar açıklamaya çalıştığım nedenlerle beni pek fazla ilgilendirmiyor. İslam dini ile ilgili tek bilgi kaynağım Kur’an dır. Ayrıca Muhammed Kur’an da peygamber olarak bildirildiği için ona ait olumsuz tarihi yazıları ölçü almam. Aksine çok büyük bir saygı duygusu ile olumlu düşünürüm. Bu yaklaşımımı eleştirebilirsiniz ancak bir mü’min (iman etmiş) peygamberleri kusurları yaratıcı tarafından kapatılmış olası kusur gibi görünen ve Kur’an da ifade edilen davranışların bize görelik olduğunu bilmek ve kabul etmek durumundadır. Bu bir şarttır. Örneğin abese süresinde peygamberimizin hoş olmayan bir davranışına yer verilmiştir. Bu durum peygamberin her şeye rağmen insan oluşuna, kusurlarının kapatılmasına, kusur olarak görülenlerin şu an için bizler açısından ibret alınacak anlam ifade etmesine örnektir.

 

Kısaca fikirlerinize baktığınız mantık açısından empati çerçevesinde değer veriyorum diğer taraftan benim bakış tarzım ile bir şey ifade etmiyor. Siz diyebilirsiniz ki yeni buluğa ermiş bir çocuk ile evlilik ne derece uygun ben de derim ki buluğa ermek cinsellik açısından bir ölçü ise bu şart var. Siz dersiniz ki ahlaken doğrumu ben derim ki o zamanın ahlak değerleri buna olanak tanıyabiliyor. V.s. v.s. İnançlılar açısından çok çetrefil görülen konuların bir şekilde izahı her zaman mümkündür ve yapılmıştırda. Bu durumu sizin açınızdan çelişkiye rağmen önyargılı kabul gibi de görebilirsiniz. Bu da çok doğaldır. Zaten gerek inanç gerekse inançsızlık bir süreç içinde oluşmuş önyargılar değil midir?

Kanımca sorun, varlığa baktığımızda algıladıklarımızın ötesinde vardığımız artı değerlerde. Yani yaşamı yaşama şeklimizin tamamında. Bu bağlamda da yaşamı ben her şeye rağmen bireysel görürüm. Kişisel bazda ne ekiyorsak onu biçiyor/biçecek olmamız. Bu ekme-biçme dengesi kişiye mutluluk sağlıyorsa gerisi biraz boş gibi geliyor bana. Benimle aynı fikirleri paylaşıyor olmanız güdüsel bir haz verse bile somut olarak fazla getirisi olmaz. Aynı şekilde farklı düşünmemiz de bir birimize zarar vermeyi gerektirmez/gerektirmemeli. Fikirleri bu çerçevede paylaşmak düşüncesi ile saygılar sunarım.

 

 

  

 

DEHA

(no login)

195.174.77.197 Birisi September 29 2003, 10:37 AM 

 

Fevkalade yanlış ve saçma düşünceleri savunmaya çalışıyorsunuz,bir çok şeyi birbirine karıştırmışsınız,fizik yasalarındaki simetriyi yanlış anlamışsınız.

 

 

''Bir an zamanın geriye doğru aktığını farzedin o zaman da sonuç-sebep ilişkisi kuracaktık ve tüm olayları bügün düşündüğümüzün tam tersi bir şekilde değerlendirecektik.''

 

Birincisi,sonuç-sebeb ilişkisi kuramazdınız,çünkü böyle bir ilişki olmazdı.Cam kırıldıktan sonra taş atılırsa veya taş camdan elinize geri dönerse bu camın kırılma sebebini oluşturmaz.Eğer filmi geri oynetırsanız,yani cam önce kırılır,taş sonra ele gelirse,nasıl düşüneceksiniz?O zaman önce biliyor sonra bilmiyor olacaksınız,yani taş ele döndüğünde,camın kırıldığı bilgisi sizde olmayacaktır.

Zaman geri akarken,düşünmeniz de geri akacaktır,önce bilecek sonra bilmez hale geçeceksiniz.Bu durumda nasıl mantık yürütebilirsiniz.Size gelen enformasyon da geri akacaktır.Önce bilgili bir adam,sonra hiç bir şey bilmeyen bebek olacaksınız.

 

 

' Bu evrende SADECE zamanın geriye akması, diğer, evren yasalarının aynı kalması, mümkün değildir.'

 

Gördüğünüz gibi çok basit,evreni evren yapan yasaların aynı kalması için,Zaman geriye akamaz!

Söylediğinizin manası budur !

 

 

'Zamanın geriye akması şartı getirildiğinde evren yasalarının bugünkü şeklinin tam tersi şekilde çalışması şartını da kapsıyor demektir.'

 

Fizik yasalarındaki simetriyi yanlış yorumluyorsunuz.

Dünya Güneş etrafında yörüngede dönerken,zamanı geriye akıtın aynı yörüngede döner sadece yön değişir,ama çekim kuvveti değişmez.Bu örneği iyi düşünün.

 

 

 

'O zaman, zamanın geriye akması şartı ile oluşturmak zorunda kalacağımız yeni düşünce şeklimiz (sonuçtan sebebe doğru) evrende oluşan diğer bütün olayların da bugünkünün tam tersi şekilde oluşuyor olmasına görelik olacaktır.'

 

hala anlamıyorsunuz,düşünce için önce veri gerekir,sizin söylediğiniz şekilde önce düşünce sonra veri olur,veriye ulaştığınız zaman diliminde düşünce yoktur.

 

Normalde önce ayağımızı vurur,sonra acı hissederiz ve bağlantı kurarız,zaman ileri aktığından ayağımızı vurduğumuzu hatırlarız,sizin söylediğiniz gibi olduğunda önce acıyı hissederiz,sonra ayağımızı vururuz,ayağımızı vurduğumuz anda,acı unutulmuş yok olmuştur,bellek dolmakta değil,boşalmaktadır,dolayısı ile ilişki kuramayız.

 

 

 

'(belki cam taşı kıracaktı) Değişen evren yasalarının işleyişi olacaktı ve diyelim ki kırılmanın bir sonrasından itibaren zaman geriye akmaya başladı kırk cam parçaları bir araya kendiliğinden (bu günkü evren yasalarına ters bir şekilde) gelecekti, taş fırlatılan ele doğru geri gidecekti v.s. v.s.'

 

Görüldüğü gibi zorlanıyorsunuz,cam taşı kıracaktı bile diyorsunuz.Zaman geriye akarsa CAM KIRILAMAZ,kırık camlar bir araya gelir ve sağlam camı oluşturur,bunun nedeni de taşın ele geri gitmesi olamaz.O zaman patlayan yıldızlar da bir araya gelir,ölüler canlanır,bebekler de ana rahmine geri girer,sperm testise geri döner,barsaklarınıza geri giren dışkı,ağzınızdan lokma lokma geri çıkarak besinleri oluşturur,bilir halden bilmez hale gelirsiniz,ısı soğuktan sıcağa akar,güneş sizi ısıtamaz,vucudun tüm faaliyetleri gereksiz olur,gördüğünüz gibi saçma sapan bir durum olur ve siz her nasılsa hala ileri doğru düşünebileceğinizi iddia ediyorsunuz.

 

 

 

'Kısaca evrenimizde zamanın geriye akması demek tüm evren yasalarının tam tersinin gerçekleşmesi demektir.'

 

Simetri farklı bir olay ters çalışma farklı bir olay.

Karıştırıyorsunuz.

 

 

 

Dolayısı ile bu gün sebep diye algıladıklarımızı o zaman sonuç diye algılıyor olacaktık.

 

Algılayamazdın,hafızan da ters çalışacaktı,bilgiler kafana girip depolanacağı yerde,kafandan bir bir eksilecekti,nasıl algılıyor olabilirsin çok merak ettim?Algılama olmayacak ki!

 

 

'Şimdi Deha’nın sözlerini inceleyelim;

1-Beynin işlev yapabilmesinin gereği (beyin fonksiyonlarının gereği) zaman mıdır?

Zaman geriye akarsa -düşünelemiyeceğine- dair bir tek bilimsel kanıt getirebilir misiniz?'

 

Yukarda yeterince açıkladım,Zaman ileri akmasa hafızan,tecrüben artabilir mi?Diyelim 30 yaşında Parisi gördün,zaman geriye akınca 29 olunca,Paris ile ilgili anı hafızanda olabilir mi?Hatta küçülecek ve 3 aylık bebek olacaksın,nasıl olur da tüm beyin fonksiyonların aynı kalır.

 

 

'2-Zaman ileri aktığından sebep- sonuç ilişkisi kuruyoruz. Yani sebep –sonuç ilişkisi kurduğumuz için zaman ileri akmıyor. Bu ayırmınız yanlış olmuş farkında mısınız?'

 

Bu cümleniz saçma olmuş,kendi anlayışınızdaki patolojiye bir göz atmalısınız.

 

 

'Beyin evren yasalarına ve zamanın göreceliğine göre bir düşünce tarzı (şartlanma) oluşturur. Zamanın ileriye doğru aktığı bir evrende taşın kırılması bir sonuç İSE zamanın geriye doğru aktığı evrende sebep olur. Bu ayırımı da yapamamışsınız.'

 

Resmen saçmalıyorsunuz,Beyin de bir maddedir ve fizik yasalarına tabiidir.Önce nöron ateşlenir sonra kas hareket eder.Şartlanma ile ne alakası var !Önce Fail'i bileceksiniz,sonra cinayet olacak,neden engelleyemezsiniz,çünkü cinayet olduğu anda failin kim olduğunun bilgisi zihninizde olmayacaktır.

 

 

 

' “çünkü sonuç önce meydana geldiğinden,ondan sonra oluşan bir şey onun nedeni olamaz.”

Sözüyle zamanın geriye akması halinde bugüne göre sonuç dediklerimizin o zaman sebep olması gerektiğini bile farkedememişsiniz.'

 

Ben o yazıda zamanın geriye akmasının iki türünden bahsediyorum anlayabildiyseniz.Siz bu yazınızda tümüyle bir filmi tersine oynatıyorsunuz ve kendiniz bunun dışına çıkıp,ilerleyen bir zaman diliminde sinema koltuğunda otururmuş gibi davranıyorsunuz.

Atlayın perdeye kendiniz de aynı şartlara girin bakın ne kadar değişecek.

 

 

'Taş her zaman camı kıracaktır. (veya cam taşı kıracaktır). Bu durum maddenin yapısı, özelliği gereğidir. Taşın camı fiziksel olarak kırmasının sebebi zaman değildir. Sadece zamanı taşın tam camı kıracağı anda durdurursanız taş camı kıramaz. Zaman ileri-geri aktığına göre her zaman camı kıracaktır. Bu açıklamalardan sonra taşın camı nasıl kırmayacağını açıklayınız. '

 

Neresini açıklayabilirim ki,tümü ile saçma !

Resmen İnsan her zaman doğacaktır diyorsun !

Doğma eylemi olmayacak,rahme geri girme eylemi olacak ve ölülerin de dirilmesi gerekecek.

 

 

Zaman geriye aktığında bir pil boşalmaz aksine dolar. Dolayısıyle termodinamik yasalar tersine işler.

 

Yanlış ki ne yanlış!

Düzensizlik azalır düzene döner diyorsun !

Pil dolarsa,geri geri bakkala gidersin,paran geri eline gelir,bakkal pili rafa koyar,ancak bu arada zaman ileri akarken söylediğin 'Bir Pil istiyorum' sözünü de tersinden nasıl ifade edeiceksin? o sözler de ağzına geri girecek öyle değil mi?hem de tersinden !

 

Sonra ne olacak,pilin icad edilmediği bir devre dönecek insanlık.

 

peki bu durumda Allahın konumu ne?Seni nasıl yargılayacak,cennet,cehennem zamanın öbür tarafında kalmadı mı?

 

 

 

'5-“Evren geriye dönüp büzülme sürecine girse dahi zaman ileri akmak zorundadır.”

Bu cümle harika olmuş! Aslında anlatmak istediğiniz doğru. Ancak “evren geriye dönüp”

İfadesi biraz garip olmuş. Evren nereden geriye dönüyor? Nereden gelip nereye gidiyor da geriye dönüyor. Bunları açıklamamışsınız. Evrene göre zaman tabii ki ileri akacaktır. Bu aynı zamanda haliyle bize göreliktirde. Ancak siz”evrenin geriye dönmesi” ile zaman ilişkisini açıklarsanız aydınlanırız.'

 

Açıklayayım,Eğer evren büyük patlama ile oluştuysa ve şu an genişlemekteyse,evrenin önünde iki seçenek var,ya sonsuz kadar genişleyecek,ya da bir aşamadan sonra genişleme duracak ve büzülme başlayarak,big bang'in başlangıç konumuna geri dönecek,hangisi olduğunu evrendeki kritik madde nin yoğunluğu belirleyecek,evrende tüm maddeler bilinebilir ve ölçülebilir hale geldiğinde bunun kesin bir yanıtı olabilir.

 

Evren genişlerken zaman ileri akar,o halde büzülürken geri mi akmalı,Hawking bir ara böyle bir iddia ortaya attı ama daha sonraki çalışmalarında bunun olamayacağını gösterdi.

 

 

'6-“Zamanın geriye doğru akması mümkün değildir.”

Neye göre mümkün değildir. Zaman görece kavram olduğuna GÖRE zamanın geriye akmamasının da bir şeye görelik olması gerekir. Bu şey nedir sizce?

Bir başka evren/ler olabilir mi? Bu evrenlerde de zaman ileri akmak zorunda mıdır? Bilimin bu konudaki görüşü nedir acaba?'

 

Zamanın geri akmaması bu Evren ile ilgili yasalar gereğidir,zamanın geriye aktığı bazı evren kuramları vardır,kara delik yerine ak delikler olduğu iddiaları da var,paralel evrenler veya bebek evrenler,tüneller vs vs,ben size ancak kendi bilgim dahilinde bilgi verebilirim,mutlaka yanlışlarım da olabilir ancak,bir hususta görüş belirtiyorsam,o hususta mutlaka daha önce bir emek sarfetmişimdir,bilim de kesin doğrular olmadığından,bilgimiz gelişecek ve değişecektir.

 

' Sadece doğanın şartlarına bağımlılığımızı eğer bu şartlarda bir değişiklik mümkün olsaydı düşünce şeklimizde de değişiklik olması gerektiğini vurgulayarak evrenimize göre mutlak kabul ettiğimiz durumların bile görece olduğunu anlatmak içindi.'

 

Burada hesaba katmadığınız o değişikliklerin sizin beyninizi ve düşünmenizi de etkileyecek olmasıdır.Zaman geri akarken düşünemezsiniz.

 

 

saygılarımla

 

 

 

 

  

 

Darvinist

(Login Darvinist)

80.135.122.238 birisi October 1 2003, 6:26 PM 

 

Sn. birisi

 

Bugün gerçekten kısaca bir cevabım olacak sana.

 

İkimizin arasındaki dialog, forumdaki diğer katılımcılara karşı ayıp olmaya başladı. Onun için seninle samimi bir tartışmaya girmiyorum, giremiyorum.

Son bir kez daha denemek isteyerek, senin yazmış olduğun kurallara uyarak somut bir konu ele aldım ve yine senin koymuş olduğun kuralları nokta, nokta takip ederek yazdım.

 

Aldığım cevap, tam beklediğim gibi oldu. Yine, benim sorularıma ve gerekçelerime hiç bir şekilde değinmeden, soruların ve gerekçelerin kendisini bizzat başka sorulara ve yorumlara malzeme olarak kullanıyorsun. Bir başka deyimle, sorulardan kaçıyorsun, laf salatasına sığınıyorsun. Ama açık yüreklilikle ve cesaretle bir yanıt veremiyorsun.

 

Ben sana, benim yazılarımı yorumla demedim, zaten yoruma gerek kalmaması için konunun her yerine senin şart koştuğun şekilde gerekçeleri çok açık bir şekilde ifade ettim. Bunu bilerek yaptım ki, senin yorum yapmana gerek (daha doğrusu fırsat) olmasın diye. Çok iyi bilmen gerekirdi ki, yazmış olduğum gerekçeleri, sen öyle şart koştun diyerek yazdım. Sorularda, amacımı hiç saklamadım. Yani, aklıma gelen her yöntemi kullandım ki, bir kere, bir kerecik senden somut bir soruya somut bir cevap alabileyim diye.

 

Fakat, daha öncede söylemiş olduğum gibi, yılan balığı gibi kaygan olmayı tercih ediyorsun ve laf salatası servis ediyorsun (Pardon, argo için).

 

Argo değil ama Ergo, seninle tartışmak olanaksız. Mert ve yürekli bir şekilde cevap verme yerine, tartışmanın esasından sıyrılmaya bakıyorsun ve kılı kırka bölme yöntemini uyguluyorsun.

Fakat ne yazık ki, senin yazılarından öğrenebilecek zerre kadar bir şey yok. Ne fikirlerin belli oluyor, ne de neye karşı olduğun belli oluyor. Bir tane, fakatsız, amasız olan bir ifaden yok. Bir tanecik olsun, ‘Siz ne derseniz deyin, benim şu somut fikrim var.’ Demen yok. Seni tarif edecek, tanımlayacak bir pozisyon almıyorsun. Çok yazıp birşey ifade etmiyorsun. Soru sorana, sorusuna cevap yerine, soruyu sezeryan ediyorsun. Korkarım ki, senin cevap vereceğin bir soru, evrenin bu köşesinde mevcut değil.

 

Kısacası, seninle tartışmıyorum artık. Senin iletilerin bana hiç bir şey vermiyor, aksine boşu boşuna zamanımı alıyor. Oysa ben, sorularıma verilen cevabın, benim fikirlerimi doğrulamasını beklemiyorum. Fakat bana cevap yazanların fikirlerini ifade etmesini bekliyorum en azından. Üzülerek öğrenmiş oldum, ki sen, senin kendi kurallarının doğrultusunda ele alınmış bir konuyu bile tartışmayı ya istemiyorsun, ya da beceremiyorsun.

 

Tutumunun somut sebebini bilmiyorum, bilemem. Ancak görünebilen o ki, ne gözündeki iman gözlüğünü birazcık olsun aralayabiliyorsun, ne de iman gözlüğünden bakarak olsun, somut bir fikir beyan ediyorsun. Havanda su döğer gibi bir manzara görüyorum sadece.

 

Neyse... yeter artık. Cevap beklemiyorum, istemiyorum. Benim burada bulunma amacım, katılımcıların fikirlerini öğrenmek, paylaşmak. Her türlü fikirden soyutlanmış boş laflar okumak değil. Üzülerek söylüyorum, sen ise durmadan boş laf üretiyorsun.

 

Eğer bu yazdıklarımı hakaret olarak algılamak istiyorsan, varsın öyle olsun. Boş laf salataları yazmakla senin etmiş olduğun hakaretlerin yanında yer almış bilirsin, biter.

 

Haydi hoşcakal

Darvinist

 

 

 

 

 

 

 

  

 

birisi

(no login)

195.175.178.130 Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR October 20 2003, 10:29 PM 

 

Sayın Darvinist,

Ekim başından beri tatilde olduğum için “beklemediğiniz!” cevabı ancak yazabiliyorum.

 

Sizin benim yazılarıma dahil olma sürecinde özel olarak, hakkınızda, ilk olarak ateizmi seçme nedenlerinizi öğrenmek ve dolayısıyle insanları ateizme yönelten sebepler üzerinde düşünmek amacı ile yazmıştım. Burada çok net olarak sordum ve aldığım yanıtlarda dikkatimi çeken Kur’an da Allah’ın “kafirleri öldürün!” şeklinde bir yaklaşımı olduğunu öne çıkarmanızın etkinliğini gördüm. Buradaki “kafirleri öldürün” ile “kafir oldukları için öldürün” arasındaki farkı izah etmeğe çalıştım. Yani Kur’anı yanlış/yanlı yorumladığınızı anlatmağa çalıştım. En basit şekilde benim yaklaşımım da yanlı olabilir. Ancak sizin yorumunuza karşılık farklı bir yaklaşımdır. Siz zaten Kur’anı istediğiniz gibi anlamışsınız ve bu şekilde anlıyor olmanıza kimsenin itirazı yok. Bu sizin tercihiniz. Ben sadece baktığımız aynı “şeyin” bakış açıları olasılığını anlatmaya çalışıyorum ve bunun neresi yukarıdaki yazıyı yazmanıza gerekçe olur bunu anlamış değilim.

 

Somut sorulara yada konulara somut cevaplar verdim. Örneğin kölelik ele alındı ben de günümüz görece köleliğini ifade etmeğe çalıştım. Somut konular anlatılırken ayrıntılar önemlidir ve bunu da yeri geldiğinde yaptım.

 

Hakkımda vardığınız olumsuz kanaatleri şahsım adına kabul etmiyorum. Aksine dürüst samimi tartışmadan yanayım. Siz asıl burada yapılan kıvırmaları pek görmediğiniz için birkaç örnek de yazdım yazılarımda. Ancak bu yaklaşımları, sizin düşücenize uyan kişiler yazdığı için SANIYORUM ele almadınız. Bu durumunuzu nasıl yorumlarsınız?

 

Bu forumda, ateizmin islam dini ve Kur’an hakkındaki görüşlerini anlamak, ateizmi seçen Türk insanlarının seçim nedenlerini öğrenmek amacı ile diyaloğa girdim. Tüm tartışma sürecimde bu çizgiyi takip ettim. Yaptığım BANA GÖRE (Kur’an i bilgilerin bana göre yorumu) Kur’an hakkında yanlış/yanlı bilgilerin alternatiflerini yazmak. Bu yapılırken de evrensel insani değerlerin içinde kalmak. Hepsi bu.

 

Herşeye rağmen bu diyalog sürecinde edindiğim kanaat;

1-Ateizmin, yaratıcının varlığını red konusunda argümanlarının yetersiz olduğu,

2-Ateist görüşle yazı yazanların önemli bir kısmının teknik olarak değil fakat görece yaklaşımlarla yazı yazdıkları,

3-Kur’an ı büyük bir kesimin objektif okumadıkları,

4-Tartışma adabına ve hitapta olması gereken insani değerlere pek uyulmadığı,

5-Dini konuların alaycı bir uslup ile ele alınarak -sanal yapı olsa bile- inanç ve inançlılarla alay edilerek asıl kendi kifayetsizliklerinin örtülmeğe çalışıldığı.

 

Bunun yanında “gerçeği aradığını” açıkça söyleyerek objektif yaklaşım çabası içinde olanları da gördüm. Bu şahısları tenzih ediyorum.

 

Sayın Darvinist herkesin görüşüne –başkalarına rahatsızlık vermediği sürece- saygı duyuyorum ve bunun da evrensel olduğunu düşünüyorum. Bu çerçevede benimle olan diyalog sürecinizde paylaşımlarınız için teşekkür ediyorum. Yaşamınız arzularınız doğrultusunda gerçekleşsin dileklerimle..

 

 

 

  

 

DEHA

(no login)

212.146.172.57 İlave, October 21 2003, 12:33 AM 

 

'1-Ateizmin, yaratıcının varlığını red konusunda argümanlarının yetersiz olduğu,'

 

Tersinin de doğru olduğu ancak,yaratıcı kavramı ve Kuran'ın Allah kavramlarının farklı olduğu,birisi reddedilemezken diğerinin reddinin mümkün olduğu.

 

 

Ana sayfaya geri don

Tartismalar sayfasina geri don


Hosted by www.Geocities.ws

1