Ateistlere ve teistlere sorular
ATEİSTLERE
VE TEİSTLERE SORULAR
August
18 2003 at 3:34 AM Kitapsever (no login)
from
IP address 213.243.30.10
--------------------------------------------------------------------------------
1.
Cennet arzusu ve cehennem korkusuna dayanan bir ahlaka, ahlak denebilir mi?
Eğer
yanıtınız "evet" ise, cennet/cehennem inancına sahip olan insanlarda
görmeye alışık olduğumuz ahlaksızlıklar nasıl izah edilebilir?
Eğer
yanıtınız "hayır" ise, cennet/cehennem inancının yerine -eğer
gerekiyorsa- getirebileceğimiz ne vardır?
Acaba
AHLAK, aslında dinle ilgili olmayan, ama dinlerin sahiplendiği (bundan dolayı
dinsizlerin ahlaksız zannedilmesine neden olan) ilkeler/kurallar topluluğu
mudur?
2.
NASIL olduğunu anlayamadığımız şeyleri neden Tanrı'nın varlığına kanıt olarak
görme eğilimindeyiz? Bugün anlayamadığımız şeylerin eğer bir gün içyüzünü
-Tanrı'ya gönderme yapmaya gerek kalmayacaak şekilde- öğrenecek olursak, şimdiki
hayret ve şaşkınlığımız da ilerde geçecek demektir; o zaman Tanrı'nın varlığına
kanıt olmak üzere "bu nasıl oluyor?" diyebileceğimiz yeni olgulara mı
yönelmemiz gerekecektir?
3.
NEDEN Kuran (veya Tevrat/İncil) referans alınarak yapılan bilimsel çalışmalar
göremiyoruz da bunun yerine bilimsel çalışmalar sonunda bulunan neticelerin
Kuran'da mevcut olduğunu göstermek gayretiyle ayetlerin anlamlarıyla
oynandığını görüyoruz?
"Her
şey" Kuran'da var ise, bu "her şey" eğer Tanrısal bir hikmetle
gizli tutuluyor ise, insanların anlayamayacakları "gizli" bilgilerin
Kuran'da bulunmasının insanlara nasıl bir faydası olabilir? Kuran gizli
bilgilerle donatılmış, çözülmeyi bekleyen bir bilmece kitabı mı? Kuran
kendisini aslen böyle mi takdim ediyor?
Kuran'ın
varsayılan gizemleri diyelim ki 200 sene sonra çözülecek ve çözüldükten sonra
insanların büyük bir bölümü imana gelecek olsa, halen Kuran'ın gizemlerini
çözemediğimiz için imandan uzak olan bizlerin suçu nedir?
4.
DUYULARIMIZIN nicelik ve nitelik yönünden kısıtlılığı, AKLIMIZIN duyularımıza
olan bağımlılığı/sınırlılığı, duyularımız ve aklımızla ortaya çıkardığımız ve
adına BİLİM dediğimiz etkinliklerimizin yetersizliği, varsayılan bir Tanrı'nın
insanlara kitap göndermesi için gerekçe oluşturabilir mi? Tanrı'dan geldiği
varsayılan kitaplarda bulunan, insan duyularının ve aklının alamayacağı ve
bilimsel yöntemlerle ele alınamayacak nitelikteki bilgiler -ki bu bilgiler
insanların "ebedi hayatı için çok önem taşıyan" bilgilerdir- nasıl
olur da sadece "inanan kurtulur, inanmayan kaybeder" gibi oldu
bittiye getirilen bir mantık üzerine kurulabilir? Ve insanın sınırlı olan
duyusu-aklı-bilimi ile algılaması mümkün olmayan gaybi konularda inanmanın ne
kadar zor olduğunu bilmesi gereken Yüce Tanrı'nın inanmayan kullarına kızması,
kullarını inanmaya veya inanmamaya yatkın kılan özelliklerle donatan kendisi
olduğu halde, inanmaya yatkın özelliklerle donattığı için inanan kulunu
ödüllendirmesi hangi mantıkla izah edilebilir?
5.
İNSAN; anne-babası, kardeşleri, akrabaları, arkadaşları, öğretmenleri, medyadan
duyup gördükleri, yaşamış olduğu acı-tatlı olaylar, başka insanlarda izlediği
yaşantılar, toplumsal olaylar, okuduğu kitaplar, seyrettiği filmler...vs
sonucunda hayata, olaylara bir bakış biçimi ediniyor ve nihayetinde kişiliği,
kimliği şekilleniyor, "din"e karşı tutumunun ne olacağı da
belirleniyor.
İnsanın
özgür bir iradeye sahip olduğu söylenerek, yaşadıkları/birikimleri/tecrübeleri
ne olursa olsun, aklını kullanıp iman etmesi öneriliyor. Ama bir şeye hiç
değinilmiyor: İnsanın sahip olduğu varsayılan özgür iradesinin -gökten zembille
inmeyip- yaşam koşulları içinde şekillendiği ve bu yaşam koşullarının önemli
bir kısmının kendi elinde olmayan faktörlere bağlı olduğu, elinde olanların ise
nihai etkilerini önceden bilemeyeceği için geleceğini yönlendirmesinin aslında
güncel gereksinimlerce belirlenmiş olduğu ve bu gereksinimlerin de elinde
olmayan faktörlere olan bağımlılığı birarada düşünüldüğünde insanın Tanrı'ya
karşı sorumluluğunu nereye oturtacağız? Aklını kullansın deniyor ama insanın
aklını nasıl kullanacağı da yukarda belirtilen yaşam olayları içinde
belirlenmiyor mu? İrade ve akıl, insanın yaşam şartlarından etkilenmezler mi?
Darvinist
(no
login)
217.225.234.69
Cevaplar September 11 2003, 4:05 PM
Hiç
bir cevap yazılmamış olmasına rağmen belki en çok defaatle okuduğum bu konudur.
Hatta bu konuyu yazıcıda bastırarak iş arkadaşımla üzerinde uzun uzun konuştuk,
tartıştık. İş arkadaşım aynı zamanda samimi bir dostum ve teisttir, benim
ateist olduğumu bilir.
Soruları
tek tek ele alarak ateistlere yönelik bölümlerini kendi açımdan özel ve bazende
teistlere yönelik taraflarını genel olarak cevaplandırmaya çalışacağım.
Soru
1:
1.
Cennet arzusu ve cehennem korkusuna dayanan bir ahlaka, ahlak denebilir mi?
Eğer
yanıtınız "evet" ise, cennet/cehennem inancına sahip olan insanlarda
görmeye alışık olduğumuz ahlaksızlıklar nasıl izah edilebilir?
Eğer
yanıtınız "hayır" ise, cennet/cehennem inancının yerine -eğer
gerekiyorsa- getirebileceğimiz ne vardır?
Acaba
AHLAK, aslında dinle ilgili olmayan, ama dinlerin sahiplendiği (bundan dolayı
dinsizlerin ahlaksız zannedilmesine neden olan) ilkeler/kurallar topluluğu
mudur?
Cevap
1:
Kesin
olarak HAYIR. Korkuya dayanan bir ahlak, ahlak değil, belki ve ancak bir
korektif olabilir. İnsanlara bir elden kırbaç öbür elden şeker ikram ederek
ortada olan hiç bir başka seçenek tanımayan bir durumdur çünkü. Sonuçta ya
cehennem yada cennet var. İkisinin arasında olan başka bir seçenek yok.
Devamında, hiç bir uzlaştırıcı yönüde yok ve dolaysıyla toplumun her kesimini
kucaklayacak bir niteliğide yok, zira toplum farklı dinlere sahip teistlerden
oluşabiliyor. Dinlerdeki ahlak, ahlakın kendisi için değil, sadece din ve
hedeflerine faydalı olması için vardır, yani amaç değil, sadece araçtır ve
bunun için din öncesi mevcut ahlak anlayışı, dinden sonra gerketiğinde din
çıkarları için icabında değiştirilerek din kapsamına alınmıştır.
Sorunun
ikinci ve üçüncü bölümü için bir tek cevap yeterli aslında. Dinlerin taktik
sebeplerden veyahut faydasına kanaat olduğundan benimsedikleri din öncesi ahlak
anlayışını sahiplenmesi, bu ahlakın evrensel özelliğini değiştirmez. Ahlak
sahibi olmak için dindar olmak önkoşul değildir ve bunların en bariz ispatı
bugün yaşayan ateistlerin çoğunluğudur. Din ahlakı yerine insanların din
kaynaklarına baş vurmadan koymuş olduğu ahlak kuralların bazı bölümleri bir çok
yerde medeni kanun çerçevesinde müessese haline gelmiştir. Hukuksal uyarlaması
mümkün olmayan ahlak kuralları ise toplumun müşterek olarak benimsediği şekilde
uygulanmakta. Bu hususu detaylı anlatmak ciltler doldurabilecek niteliktedir,
fakat kısaca diyebiliriz ki, aydınlanma neticesinde ortaya çıkan “hümanizm” ve
“hümaniter“ kavramları her türlü din ahlakını lüzumsuz kılmıştır. Din ahlakı
yerine ne koyabileceğimiz sorusunun cevabı kısaca hümanizmdir.
Tabiiki
insanlar eski çağlardada kendi toplumlarına özgü ahlaka sahiptiler. Eğer dinler
bu ahlaka itibar göstermez olsalardı toplum dini pek zor belkide hiç kabul
etmezdi. Onun için toplum ahlakı, dinler tarafından bir bölümü dine göre
değiştirilerek ve uygulaması insanlara daha öncede zor gelen bir bölümü dahada
kolaylaştırılarak dinler tarafından sahiplenmiştir, bemim anlayışımla gasp
edilmiştir. Ahlak, din tarafından bünyesine alınmıştır ve önemli derecede bu
sayede dinler itibar görmüştür.
Soru
2:
2.
NASIL olduğunu anlayamadığımız şeyleri neden Tanrı'nın varlığına kanıt olarak
görme eğilimindeyiz? Bugün anlayamadığımız şeylerin eğer bir gün içyüzünü
-Tanrı'ya gönderme yapmaya gerek kalmayacaak şekilde- öğrenecek olursak, şimdiki
hayret ve şaşkınlığımız da ilerde geçecek demektir; o zaman Tanrı'nın varlığına
kanıt olmak üzere "bu nasıl oluyor?" diyebileceğimiz yeni olgulara mı
yönelmemiz gerekecektir?
Cevap
2:
Bu
soruyada cevap oldukça kompleks olmasına rağmen özetlemek mümkün.
İnsanın
bir şeyi anlayabilmesi için kaçınılmaz olan önkoşul, önce bir sorunun
sorulması, örneğin „Bu nedir ve neden böyle?“ gibi. Anlama ihtiyacı bu sorudan
sonra telaffuz edilir. Soru ve cevap anlama ihtiyacı insanın çok meraklı bir
varlık olmasındandır. Her hangi bir soruya verilecek bir yanıt ancak mevcut
bilgi tabanının müsade ettiği nitelikte olabilir, şayet cevap bilimsel
olacaksa. Fakat cevap bekleyen bir soru olrtada durdukça ve insan merakıda
yorulmak dinmek bilmedikçe algıyabildiği drecede bir cevap üretecektir ve
nitekim aradığı cevapları önce ilkel, daha sonra kompleksleşen dinlerde
bulmuştur. Bilgiler daha önceki çağlarda çoğunlukla din tekelindeyken bilimin
ilerlediği derecede beşeri bir tabana yayılmış. Bir olgunun açıklaması mevcut
bilgilerle doğal açıdan cevap buldukça din tekelinden çıkmıştır ve çıkmayada
devam ediyor. Fakat bilimin bulduğu her cevap daha başka ve varlığı bile o
zamana kadar bilinmeyen yeni sorular ortaya çıkmakta. Bu yeni sorular aynı
zamanda dinlerin yaradılış ilkesini beslemek için kaynak olmuştur. İnsan
bilgisinin henüz yetmediği yeri dinler kaplıyor ve din kitaplarındaki yazılar
ona göre eğri büğrü yorumlanarak benimseniyor. Öyle ki, Big Bang teorisine daha
önce karşı çıkıldığı halde şimdi tamamen benimsenmiş ve yaratdılış akdinin bir
parçası olmuş durumda. Hatta şimdi Big Bang teorisi sorgulandığı bir sırada
teistler bu teorinin en çetin savunanları oluyor.
Kitapsever’in
yeni olgulara yönelmemiz gerekecekmidir? Sorusunun cevabı asırlardır
verilmekte. Dinler sürekli olarak yeni olgulara yönelmekte ve bu devam
edecektir. Bilimin açtığı her yeni bilgisizlik perdesinin arkasından çıkan yeni
sorular din tarafından benimsenecek ve yaradılış fikrine kaynak olacaktır.
Soru
3:
3.
NEDEN Kuran (veya Tevrat/İncil) referans alınarak yapılan bilimsel çalışmalar
göremiyoruz da bunun yerine bilimsel çalışmalar sonunda bulunan neticelerin
Kuran'da mevcut olduğunu göstermek gayretiyle ayetlerin anlamlarıyla
oynandığını görüyoruz?
"Her
şey" Kuran'da var ise, bu "her şey" eğer Tanrısal bir hikmetle
gizli tutuluyor ise, insanların anlayamayacakları "gizli" bilgilerin
Kuran'da bulunmasının insanlara nasıl bir faydası olabilir? Kuran gizli
bilgilerle donatılmış, çözülmeyi bekleyen bir bilmece kitabı mı? Kuran
kendisini aslen böyle mi takdim ediyor?
Kuran'ın
varsayılan gizemleri diyelim ki 200 sene sonra çözülecek ve çözüldükten sonra
insanların büyük bir bölümü imana gelecek olsa, halen Kuran'ın gizemlerini
çözemediğimiz için imandan uzak olan bizlerin suçu nedir?
Cevap
3:
Bu
sorunun cevabı bana bir ateist olarak çok basit: Kuran’da veyahut herhangi bir
din kitabında zerre kadar bilimsel bilgi yoktur da ondan.
Bilimsel
çalışmalar neticesinde bulunan bilgilerin teistler tarafından zaten kitapta var
diye gösterilmesi aslında kaçınılmaz bir zorunluktur. Her soruya cevap veren
bir kitap olma iddiasında bulunan bir din kitabı belirsizliklere ve her hangi
bir konuda cevapsızlığa müsade edemez çünkü o takdirde tüm din esasları
yıkılır, bir başka deyimle dogmalar çöker. Dinlerin ezelden beri bir sömürü
aracı olduğunu göz önüne alacak olursak bu sömürü aracını elden kaybetmemek
için çıkarcıların her önleme baş vurduğu gözler önünde. Dini savunanların
hepside dinlerin sadece bir sömürü aracı olduğu bikincinde değil elbette. Din
koruyucuları, bilinçli veyahut bilinçsiz olarak cahil bırakılmış halk
kitlelerini her zaman amaçları için mobilize etmeyi başarmıştır ve bunda en
etkin enstrüman, birinci soruda ele aldığımız korku ve mükafat, kırbaç ve şeker
sistemidir.
Kuran’daki
sözde gizlerin araştırılmaması ve araştırılsada cevapların itibar görmemesi
için din adamları tarafından icdihat yolu çoktan kapanmıştır. İcdihat demek
kısaca, Kuran’dan bilgi çıkarmaktır. İcdihat yapabilecek insan nesli artık
töremez derler. İcdihat yapabilecek Gazali gibi adamların kökü tükenmiştir
derler.
Yani,
Kuran’daki sözde gizler önümüzdeki 200-500- yada 1000 yıl sonra çözülmüş olsa
bile itibar görmeyecektir. Çünkü dinlerin amacı, sır çözüp insanları
bilgilendirmek değil. Bilakis insanları din dogmaları çerçevesinden dışarıya
çıkmasına meydan vermemektir ve insanların ancak amelleri yerine getirecek
kadar akıla sahip bırakılmasıdır. Din kitaplarında dinamiklik yoktur. Din
kitapları hep aynı ilkeleri muhafza ederler ve artık inkar edilemeyecek bir
olguyla karşı karşıya kalınca biraz başka türlü yorumlanır ve kaçınılmaz olgu
kitabın içinde uydurulur. Örnekleri görmek için bu sitede dolaşmak yeterli.
Sn.
Kitapsever,
Kuran’daki
giölerin çözülmüş olarak kabullenmesi icdihat yolunun kapanması ile mümkün
olmadığı için bizler, Kuran’ı anlamadığımız için, hatta bilimsel açıdan
yerdiğimiz için 200 yıl sonrada cehennemde yanacağız. Çünkü dogma her hangi bir
sorgulamaya veyahut araştırmaya gerek görmediği gibi, müsade bile etmiyor. Buna
aykırı her davranışın neticesi cehennem ateşi.
Soru
4:
4.
DUYULARIMIZIN nicelik ve nitelik yönünden kısıtlılığı, AKLIMIZIN duyularımıza
olan bağımlılığı/sınırlılığı, duyularımız ve aklımızla ortaya çıkardığımız ve
adına BİLİM dediğimiz etkinliklerimizin yetersizliği, varsayılan bir Tanrı'nın
insanlara kitap göndermesi için gerekçe oluşturabilir mi? Tanrı'dan geldiği
varsayılan kitaplarda bulunan, insan duyularının ve aklının alamayacağı ve
bilimsel yöntemlerle ele alınamayacak nitelikteki bilgiler -ki bu bilgiler
insanların "ebedi hayatı için çok önem taşıyan" bilgilerdir- nasıl
olur da sadece "inanan kurtulur, inanmayan kaybeder" gibi oldu
bittiye getirilen bir mantık üzerine kurulabilir? Ve insanın sınırlı olan
duyusu-aklı-bilimi ile algılaması mümkün olmayan gaybi konularda inanmanın ne
kadar zor olduğunu bilmesi gereken Yüce Tanrı'nın inanmayan kullarına kızması,
kullarını inanmaya veya inanmamaya yatkın kılan özelliklerle donatan kendisi
olduğu halde, inanmaya yatkın özelliklerle donattığı için inanan kulunu
ödüllendirmesi hangi mantıkla izah edilebilir?
Cevap
4:
Bu
soru aslında daha fazla teistlerin cevabını gerektiriyor. Bir ateist olarak bu
sorulara neden olan esaslar sadece safsatatan ibaret ve Kuran içindeki
çelişkilerin bazılarını yansıtmakta.
Fakat
sorunun başında sözü edilen, duyularımızın sınırlı olmasından aklımızın yeterli
olmaması hususunda, ben biraz farklı bir görüşteyim. Yanlış anlaşılmaması için
hemen şurada belirteyim, ben, insanlığın mevcut bilgisi evrenin sorularının
hepsine cevap verebilir olmadığını çok iyi biliyorum. Fakat evrenin şekli,
neticede insan aklının kavrama kapasitesi dahilinde olduğuna inanıyorum. Buna
inanmamım nedeni ise antropik ilkeye dayanır. Eğer evren bizim algıladığımızdan
farklı olsaydı bizim evreni algılamamız mümkün olmazdı. Sonuçta evrende bulunan
her şey, evrenin kendisi dahil, bir tek olgudur ki, biz insanlarda bu evrenin
bir paçasıyız ve aynı doğa kanunları dahilinde varız. Evreni algılama tarzımız
doğru olmamış olsaydı bugün mevcut olan hiç bir buluş mevcut olmazdı. Benim
bundan çıkarttığım sonuç, insanın evreni anlama yönünde bir hayli yol kat etmiş
olması ve zaman içersinde bugün bize sır gibi görünen unsurlar cevap
bulacaktır. Bu esnada varlığından bile habersiz olduğumuz yeni sorularla
karşılaşacağız ve yine cevap aramaya devam edeceğiz. Bu süreçte insan aklı
sayesinde yapılan buluşların meydana getirdiği dinamiklik daha yeni ve etkin
buluşlara sebep olacaktır, tıpkı bir bilgisayarın insanın kendi elleriyle hiç
bir zaman beceremiyeceği bir itinayla başka bilgisyar parçası ürettiği gibi.
Madem
ki insanlar akılları sayesinde algılama yeteneğinin sınırlı olduğu anlamış ve
yine aklıyla algıladığının ötesinde mevcudiyetin farkına varmış ve bunu
ispatlamış, o zaman evren insanın algıladığından pek farklı olmasa gerek.
Benim
fikrimce insan bir gün evreni tamamıyla anlamış olcak, eğer insanlığın ömrü
buna yetecek olursa tabii.
Benim
bu görüşüme, evrenin üstünde/yanında başka evrenin/evrenlerinde var olduğunu
diyerek, en azından bu sebepten olsun bir yaratıcının olması gerektiğini
söyleyecek olanların var olduğunu biliyorum nitekim söylüyorlar da. Fakat,
başka evrenlerin var olduğu ancak bilim tarafından tespit edilebilir ve bilimde
insan icraatı olduğu için tespit edilecek başka evrenlerde insan aklı ile
kavranmış olup mistik/metafizik alandan çıkmış olurlar. Öbür taraftan din, daha
önce bu hususta hiç bir somut ve tutarlı iddiası bulunmaz iken, bilimin tespit
ettiği her yeni alanı yutmaya çalışmaya devam edecek tabii. Ta ki, insanlar bu
numarayı yutmamaya başlayana kadar. Din kitaplarında evren daha önce ancak Dünya’dan
ibaret iken, daha sonra, hep bilimin bir adım arkasında olmak suretiyle, güneş
sistemi, galaksi, evren, multi evren vb. Kadar genişleyecektir. Bu bağlantıda
evrenin genişlemesi bambaşka bir anlam kazanıveriyor, değilmi?
Soru
5:
5.
İNSAN; anne-babası, kardeşleri, akrabaları, arkadaşları, öğretmenleri, medyadan
duyup gördükleri, yaşamış olduğu acı-tatlı olaylar, başka insanlarda izlediği
yaşantılar, toplumsal olaylar, okuduğu kitaplar, seyrettiği filmler...vs
sonucunda hayata, olaylara bir bakış biçimi ediniyor ve nihayetinde kişiliği,
kimliği şekilleniyor, "din"e karşı tutumunun ne olacağı da
belirleniyor.
İnsanın
özgür bir iradeye sahip olduğu söylenerek, yaşadıkları/birikimleri/tecrübeleri
ne olursa olsun, aklını kullanıp iman etmesi öneriliyor. Ama bir şeye hiç
değinilmiyor: İnsanın sahip olduğu varsayılan özgür iradesinin -gökten zembille
inmeyip- yaşam koşulları içinde şekillendiği ve bu yaşam koşullarının önemli
bir kısmının kendi elinde olmayan faktörlere bağlı olduğu, elinde olanların ise
nihai etkilerini önceden bilemeyeceği için geleceğini yönlendirmesinin aslında
güncel gereksinimlerce belirlenmiş olduğu ve bu gereksinimlerin de elinde
olmayan faktörlere olan bağımlılığı birarada düşünüldüğünde insanın Tanrı'ya
karşı sorumluluğunu nereye oturtacağız? Aklını kullansın deniyor ama insanın
aklını nasıl kullanacağı da yukarda belirtilen yaşam olayları içinde
belirlenmiyor mu? İrade ve akıl, insanın yaşam şartlarından etkilenmezler mi?
Cevap
5:
Bilmeyerek
yanlış bir sözcük kullanılmış gibi geliyor bana. İnsanın iman etmesi
önerilmiyor, emrediliyor. Hemde hiç bir maziret tanımaksızın emrediliyor.
Sn.
Kitapsever’in yazmış oldukları doğru olduğu gibi dinlerin çağımızın koşullarını
kapsayacak niteliklte olmadığını apaçık göstermekte. Dinin Kitapsever’in son
sorusuna tatmin edici bir cevap bulamaması dinin en zayıf noktasıdır. Bana göre
bunun sebebi net bir şekilde göz önünde. Din, özellikle İslam dini, icat
edildiği zamanda sadece nisbeten küçük bir kafileye hitap etmiş ve lokal bir
olay idi. Hiç bir zaman bugünkü gibi geniş bie alana yayılması ve bir milyardan
daha fazla insanın kabul edeceği öngörülerek icat edilmedi ve daha önemlisi,
geçen zaman içersinde olan gelişmeleri hiçmi hiç hesaba katmadı. Başında olduğu
gibi küçük bir topluma yeterli gelirken ve o günkü genel bilgi seviyesini
tatmin eder gibi iken, çağımızın koşullarına hiç bir şekilde yeterli gelmiyor.
Kitapsever’in haklı olarak sorduğu soruların cevabını vermek bir ateiste kolay
geldiği gibi, dinlerin ve kitaplarının çıkış noktası ve hitap ettikleri
bölgeler, sayısal olarak küçük toplumlar, belli alana sınırlı ve ilkel bilim
seviyesini tatmin edici nitelikte olduğunu ve dolaysıyla o günün insan(lar)ı
tarafından yine o günün ve o yörenin insanlarına yönelik icat edildiğinin en belirgin
delili.
İnsan
iradesinin gelişmesinde önemli faktör olan çevre etkinlikleri bilimsel olarak
net bir şekilde tespit edilebilmekte. Fakat dinleri icat edenlerin umurunda
bile değildi bu faktörler. Çünkü dinler insanı bir sosyal canlı olarak var
olduklarını değil, sadece kulluk görevleri ile mükellef bir mahluk olarak
görmekteler. İnsanın sosyal etkinliklerini ve bunların etkisine maruz kalmaları
dinler tarafından, bir misafirhanede katlanacak zahmetler kertesine
indirgendirilmiş, kaderin bir parçası olarak gösterilmiştir. Kitapsever’in
sorusu, din açısından aynı zamanda bir çok vesvede hatta şirk içeren unsurlarla
dolu. Çünkü Kitapsever’in yaklaşımı akılcı ve bu anlamdaki akılcılık din
tarafından istenmemekte ve hatta sorulması bile yasaktır.
Sonuç:
Kitapsever’in
sorularını dikkatlice okuyunca, yazısının hiç bir yerinde Tanrı fikrinin
sorulmadığı dikkati çekiyor. Kitapsever, sorulara teist ve ateistlere yöneltmiş
ve sadece din kitaplarının hükümlerini çağımız kontekstinde sorguluyor. Benim
cevaplarım bazı yerlerinde sadece bununla sınırlı kalmayıp, yer yer tanrı
fikrinede sıyırarak değinmekte ki, bu farkında olaraktır. Buda doğaldır çünkü
Kitapsever kendini agnostikci bilir ben ise kendime ateist diyorum.
Genel
bir sonuç olarak, dinlerin çağımızın şartlarına hiç bir yönden uygun olmadığı,
din esaslarının çağımızın bilim seviyesinin çok gerisinde olduğu ve artık
aydınlanmış insanların kafasında Kitapsever’in sorularını yarttığını
görmekteyiz. Yukarıdaki sorular benim kanımca bir çok insanı temsilen sorulmakta
ve Kitapsever bunu bilinçli olarak yaptı. Maksad, insanları düşünmeye doğru
yönlendirmek.
Yukarıdaki
5 sorudan ikisine isabet eden ve dinlerin ahlak ve bilimle ilişkisini ele alan
sorulara burada ikisine birden son bir cümle yazmak ihtiyacını görüyorum.
Bilimde
olsun, ahlak konusunda olsun, dinler bunların hep gerisinde kalır ve her iki
dalda meydana gelen gelişmeleri sahiplenir. Dinlerin icat edildiği tarihlerden
daha öncede bilim ve ahlak vardı. Bu basit husus birçok teistin dikkatinden
kaçmakta. Sanki ahlak ve bilim dinle Dünya’ya gelmiş gibi bir tavır var ortada.
Oysa en eski uygarlıklardan başlayarak, insanlar ahlak kurallarını kanun kitabı
şeklinde yazmışlardır bile. Bilim dahada belirgin olarak meydanda. Mısır’da
piramidlerin yapıldığında ne Isa nede Muhammed doğmuştu. Musa’nın yaşamış
olduğu bile şüpheli iken, onun ne zaman yaşamış olduğu bilimsel açıdan tespit
edilmiş değil. Sonuçta bir çok bilim eseri dinlerden daha önce inşa edilmiştir.
Dinlerin aksine, bilim dinamik bir olgudur ve sürekli gelişmekte. Dinler ancak
icat edildiği çağın ve yörenin bilim seviyesini içersine almış, bunuda çok
eksik olarak yapmış, fakat daha sonraki bilimsel gelişmeyi ancak din
hükümlerini eğerek, bükerek, kıvırarak zorla bünyesine almaya çalışmakta.
Bilim
alanında din kitaplarının tatmin etmeyen ve yetersiz cevapları bir kaç yüz yıl
önce başlamış ve bunun karşısında icdihat yolunu kapatmaktan başka çare
kalmamıştır. Bugünün insanları, özellikle teistler, yüzyıllar önce yaşamış ve
ancak o günkü mevcut bilim seviyesinde olan, dünyayı tahta gibi düz bilen,
denizlerin taşmaması için melekler tarafından muhafaza edildiğini söyleyen,
akılcılığın sapıklık olduğunu insanlara anlatan, insan kişiliğni hiçe sayan ve
insan haysiyetini kibir kabul eden ve „islam alimi“ denen insanların belirlemiş
olduğu değerlerle yaşamakta.
Sevgiler
Darvinist
knz
(Login
KaNeZe)
195.174.101.120
Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR September 11 2003, 11:01 PM
ateist,
teist ya da bişey değilim.
herşeyim
1-Cennet
arzusu ve cehennem korkusuna dayanan bir ahlaka, ahlak denebilir mi?
ahlak
diye bişey yoktur.
ahlak
aklın bir ürünüdür.
eğer
ahlaklı olursak, evrimsel olarak hayatta kalma
şansımız
vardır,..yoksa bir tür olarak yok oluruz.
ahlak
bir seçim değil zorunluluktur.
Fakat
akılsız olduğumuz için ahlaksız da oluyoruz.
ne
teiste kalmış, ne ateiste,..(dinle alakası yok,
belki
dinler içgüdüsel arayışlardır, hayatta kalma dürtümüzün çözüm arama çabaları)
2.
NASIL olduğunu anlayamadığımız şeyleri neden Tanrı'nın varlığına kanıt olarak görme
eğilimindeyiz?
Bildikçe
bilmediklerimiz artıyor.,
Fakat
bildiklerimiz de artıyor.
Tanrı
kişi tanrı olmaktan çıkıyor bu sefer. Daha Gizemli oluyor .Yani TANRI düşüncesi
insanla birlikte evrimleşiyor.,
3.
NEDEN Kuran (veya Tevrat/İncil) referans alınarak yapılan bilimsel çalışmalar
göremiyoruz da bunun
ben
çok gördüm. bizimkiler onları taklit ediyor gibi
geliyor,
bana çok saçma gelir bunlar.
4-Bilim
yetersiz diye gelmemiştir.
ben
tek sebepten inanırdım kurana,
insanlar
insan kurban ediyordu,..
taa
Musa'ya gidersek,
ortadoğunun
vahşi tarihi yine de
herşeye
rağmen,
azteklerin
vahşi tarihi gibi takılıp kalmadı,
onlar
taaa yeniçağa kadar,
çoukların
kalbini çıkarıp ,eziyet içinde öldürüyordu.
masum
kanı akıtmak cılgınlığına kapılmışlardı,..
çin'de
bir hükümdarla birlikte 3000 kadın gömülmüş,
yeryüzünde
insan türü iğne deliğine takılp kalmıştı,
belki,
bir tanrının balas ayarıdır,ibrahimin sanrısı.
insanları
korkutmak dahi olsa, insanlar emiziği bırakıp, önlerindeki zor bir taşı atlamış
oldular,
tanrı
insanların ellerinden bilinmeyen biyere gitti.
kurban
etme ayini bitti.
olayların
gerisi peşinden gelecek.
tanrı
o kadar sofistike olacak ki,..
nerdeyse
yok olacak,
5-
anne karnında bir virusten etkilenen bebek,
40
yaşında cinayet işlemeye mahkum olduğunda,
ya
beyin önlobunuz zedelendiğinde kişilik değiştirdiğinizde,.
evet
irade ve akıl yaşam şartlarından, genlerden etkileniyor.
teistler
en çok bu maddede takılacaktır.
ayetullah
(no
login)
81.212.103.222
Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR September 11 2003, 11:15 PM
gerçekten
inanamıyorum ya
bu
kadar iyi düşünebilen insanları daha önce hiç bir arada görmemiştim
hepiniz
biri birinizden değerli insanlarsınız
teşekkürler
Hakan
YILMAZ
(no
login)
81.212.14.142
Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR September 13 2003, 8:22 PM
1-Evet
ahlak daha genel bir konudur. Dinde de yeri vardır. Cehennem
korkusunu,
yada Cennet arzusu kişiden kişiye değişir. Bunlar doğal duygu ve
dürtülerdir.
Din bu duygu ve dürtüleri açıklamak için vardır. Ölüm
sonrasındaki
belirsizliğin, insanın normal yaşamındaki etkisini azaltmak
amcıyla
bu konuları içermesine rağmen, insanların bunu anlayamamış olması,
gerçek
yaşam gereklerini geri plana atıp kendi doğal dengelerini
bozmalarından
kaynaklanır. Buna bağlı ahlak bozulmalarının olması dini
bağlamaz.
Kişleri bağlar.
2- Aslında, altında biraz büyüklük hissi yatan
bir soru, bunu yazmadan
edemedim
kusura bakma. Tanrının varlığına gönderme yapmaktan çok, insanı
şaşkınlığa
düşüren herhangi bir durumda, önce her insan algıları normalden
fazla
artar ve durumu analiz eder. Bu inançlı ve inançsız için değişmez bir
yapıdır.
Eğer bu şaşkınlığın olmamasından bahsediyorsanız bu mümkün
değildir.
Ama şaşkınlık sonrasında zihinden geçenlerden bahsediyorsanız. Her
insan
bilgileri doğrultusunda bir analizde bulunur. Bu bilgilerin ne
kaynaklı
olduğu ve sorduğunuz o insandan kendisine yönelik cevap almanız,
size
karşınızdaki insanın hiç bir zaman ilk anda hissettiği şaşkınlığı
açıklamayacaktır.
O an her insanın kendi doğasını belirler. Çünkü o analiz
sonuçlarını
size söyler. Tabiki bunu da kendi bilgileri ile yapar. Bu
şaşkınlığa
konulan sınırlarımız sebeb olur. Bu şaşkınlık bilgi ve tecrübeyle
azalsada,
doğal olarak insan formatı için hiç bir zaman geçemeyecek, eğer
geçerse
zaten bu artık insan değildir.
Sadece
şu extrem durum belki söylenebilir, eğer, insanın bu sınırı koyan
içteki
yöneticisi, sizin kendinize ait doğanızı ele geçirmişse, belki
tepkileriniz
farklı olacaktır.
3-
Stigmata (1) filminin son sahnesinde, İncilin asıl olan, kilseye karşı
bir
ayetinin bulunduğundan bahsediyor, seyrettiyseniz bilirsiniz. Her yer
Allah'ın
evidir. O taşın, toprağın , her türlü şeyin içinde, heryerde ...
gibi
gidiyor. Onu bir ağaçtan, taştan yapılmış evin içine sığdıramazsınız
diyor.
İslam ile ne kadar benzerlik var. İnsanlar evlerinde de namaz
kılıyor,
cami aslında sosyallik için bir vesile sadece. Eğer daha sevap
deniyorsa,
bu ortamın kutsallığından değil, orda başka insanlarla birarada
olmak
ve dayanışma halinde olmaktır sözkonusu olan. Kuran herşeyi içermesi,
rehberlik
anlamındadır, eğer ordaki, ayetleri, cümleler, kelimeler olarak
görürseniz
bu dediğiniz sonuçları çıkarırsınız. Bilim heryerdedir, araştırıp
bulunur,
bulunacaktır.
4-
Biraz duygusal yaklaşmışsınız. Bence inançlı olmak sizin için bir karmaşa
hala.
Hangi insanın inançlı olup olmadığını bilemem ben. Ben inançlıyım
diyorum,
ama ben de kendimi bilemem. Sanırım bu inançlı olmak konusunu
özetliyor.
Ceza konusu ise ayrı bir konu, ceza çekmemek için inançlı olmak
diye
birşey olmaz. İanca yatkınlık ise en karmaşık olanı, benim zihinsel ve
algı
ile buna ilişkin düşüncelerim var, ama bunların sonucu beni sadece
imanın
kimde olduğu ve hangi anında olduğu son anında kadar belli olmaz
sonucuna
götürüyor. Geriye tek sonuç kalıyor, nasıl bir yaşam biçimi?
5-
Her insan doğarkenki anını hatırlasın diye yaşıyoruz. Kendimize ait bir
bedenimiz
var. Ve o bedenimiz içindeki, o bahsettiğiniz şekilenen zihnin en
saf
olduğu o andır. Eğer bir Tanrı varsa ( ateistler için böyle yazdım ), o
anda
hissetiğimiz en yaklaştığımız andır. Başlangıç ve son aynıdır. Zaman
insan
zihnini kendi lineer akışına hapseder. Psikanaliz belki ? Bu
değişkenler
nelerdi, hayatımı etkileyen faktörler nelerdir. Nasıl
değiştirebilirim?
Nasıl .....? gibi sorular dizisi. Ama soru tiplerine
dikkat
etmek lazım. Neyi arıyorsunuz ? İçinizdekini ise, bu ararken
kaçacaktır.
En iyi yöntem doğru iletişimlerdir. Metadiller, birbirini
anlayan
gruplar ( aslında cemaat kavramı gibi ), içinde bulundukça insan
gerçeği
kendini tatmin ettiği ölçüde görecektir. Gerisi fasafiso..
Tek
şartla tabiki, İnsanın, içinde bulduğu, "O"nun kendisine ait bir
parçasıdır.
Ama "O" dünyada bugüne kadar milyonlarca kez insan içinde
varolmuş
ve olacaktır. Bu yüzden her insana ve düşüncesine saygılı olmak
koşuluyla..
saygı,
sevgi..
birisi
(no
login)
195.175.178.91
Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR September 15 2003, 1:36 AM
Knz,
“5-
anne karnında bir virusten etkilenen bebek,
40
yaşında cinayet işlemeye mahkum olduğunda,
ya
beyin önlobunuz zedelendiğinde kişilik değiştirdiğinizde,.
evet
irade ve akıl yaşam şartlarından, genlerden etkileniyor.
teistler
en çok bu maddede takılacaktır.”
Burada
takınılacak bir şey yok eğer düşünürseniz:
Evren
hacmi, kapsamı anlamında bir ölçülendirmeğe tabi olabilecekse eğer rakam olarak
kullanacağımız sayı sonsuza doğru uzamaktadır. Ama hiçbir zaman sonsuz olamaz
tabii. Bu durumda evrende her durum sonsuza yakın bir ihtimaller içerisinde
oluşmaktadır. Anne karnında bir virüsten etkilenip de 40 yaşında cinayet
işleyen kişinin bu durumu ihtimaller hesabının içerisindedir. Sorun, bizim
sebep- sonuç ilişkisini kurarken tüm ihtimalleri yapabilme imkanımımızın
olmamasındadır. Düşünün ki sabahleyin evinizden çıkarken o gün sizinle
direkt/endirekt ilişkisi olabilecek her durumu (kontrol edebildiğiniz,
edemediğiniz) bilme ve kontrol edebilme imkanınız yoktur. Ancak olan/olacak
herşey ihtimaller içerisindedir. Ve bu ihtimaller de her an şartlara göre
değişebilmektedir. Zamanı sadece 1 saniye bile geri alabilme imkanınız
olabilseydi eğer ihtimaller dahilinde, olanların da değiştiğini
görebilecektiniz.
İnsanın,
olayları sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde değerlendirirken mutlak anlamda
bağlı olduğu gerçek zamanın ileriye doğru akmasına olan şartlanmasıdır. Bir an
zamanın geriye doğru aktığını farzedin o zaman da sonuç-sebep ilişkisi
kuracaktık ve tüm olayları bügün düşündüğümüzün tam tersi bir şekilde
değerlendirecektik. Bu durumda irade, akıl dediğimiz kontrol mekanizmalarımızın
bir anlamı da olmayacaktı.
Tüm
bu olasılıkların sonsuza doğru açılıyor olması ve bizim hepsini
değerlendirebilme imkanımımızın olmaması bazı olayları tesadüf diye
nitelememize sebep olabilmektedir.Ancak tüm ihtimal hesaplarını yapabilen ve
zamana bağlılığı olmayan bir kudret/ güç ‘ten bahsedilebilir mi? Evet. Çünkü
evren sonsuz değildir ve hesaplar da sonsuz değildir. Sonsuz olmayan bir
evrenin kontrol edilebilir olduğunu düşünmek de zor olmasa gerek. Sanıyorum
zorluk bizim algılama kapasitemizin sınırlılığında.
Kitapsever,
“1.
Cennet arzusu ve cehennem korkusuna dayanan bir ahlaka, ahlak denebilir mi?
Eğer
yanıtınız "evet" ise, cennet/cehennem inancına sahip olan insanlarda
görmeye alışık olduğumuz ahlaksızlıklar nasıl izah edilebilir?
Eğer
yanıtınız "hayır" ise, cennet/cehennem inancının yerine -eğer
gerekiyorsa- getirebileceğimiz ne vardır?
Acaba
AHLAK, aslında dinle ilgili olmayan, ama dinlerin sahiplendiği (bundan dolayı
dinsizlerin ahlaksız zannedilmesine neden olan) ilkeler/kurallar topluluğu
mudur?”
1.
“Cennet arzusu ve cehennem korkusuna dayanan bir ahlaka, ahlak denebilir mi?”
Cevap
hayır. Çünkü cennet arzusu ve cehennem korkusu imana dayanır, ahlaka değil!
Ahlak
toplumların sosyo-kültürel durumlarına göre oluşturdukları, genelde yazılı
olmayan kurallara bağlı davranış biçimlerini ifade eder. Bu bağlamda cennet
arzusu, cehennem korkusu ahlakın değil inancın (iman) konusudur. Daha doğrusu
inançlının konusudur. İnançlı ise bu kavramları imanın esasları kapsamında
kabul eder. Allah’ı kabul edip cennet yada cehennem yoktur diyemezsiniz. İçinde
yaşadığınız toplumun oluşturduğu ahlak değerleri ile cennet arzusunun veya
cehennem korkusunun temelde bir ilgisi yoktur. Önce bu ayırımın farkına
varmalısınız.Örneğin bazı toplumlarda
İnançsız
birisi içinde yaşadığı toplumun ahlak değerlerine son derece uygun davranırken
inançlı birisi de aynı ahlak değerlerine uymayabilir. Bu suçun yada kusurun
(ahlaksızlığın) kişiselliği kapsamındadır. Hukuk suç konusunda nasıl
davranıyorsa toplum da bir kişinin ahlaksızlığı karşısında aynı davranmalıdır.
Ahlaksız kişiler zaten toplum tarafından soyutlanır. Ancak bir kişiye ait
ahlaksızlığı o kişinin bir şekilde temsil ettiği herhangi bir durumuna atfetmek
geçmişte kalmış ilkel hukuk kurallarındandır. Falanca kurumun bir bireyinin
yaptığı bir ahlaksızlığı “bu kurumdakilerin hepsi böyledir” yargısına varmak ne
kadar doğru olur siz düşünün.
“,
cennet/cehennem inancına sahip olan insanlarda görmeye alışık olduğumuz
ahlaksızlıklar nasıl izah edilebilir?”
Bu
yanlış bir cümle: Doğrusu: cennet/cehennem inancına sahip BAZI insanlarda
BENCE/BİZCE görmeye alışık (alışkanlık yapmış aynı zamanda) olduğumuz
ahlaksızlıklar nasıl izah edilebilir?
Cevap:
Yukarıdakilerin ışığında ahlaksızlığın bireysel olması gerektiği prensibinden
hareketle izah edilebilir.
Diğer
yandan ahlaksızlığa sebep olarak bazı inançlıların sahip olduğu islam dininin
öğretisini kastediyorsanız bunu örnekleyiniz.
“Acaba
AHLAK, aslında dinle ilgili olmayan, ama dinlerin sahiplendiği (bundan dolayı
dinsizlerin ahlaksız zannedilmesine neden olan) ilkeler/kurallar topluluğu
mudur?”
Ahalakın
tarifini size yaptım. Başka anlamlar içeren tarif varsa siz de buyurun.
Ahlakın
din ile olan ilgisi de cennet/cehennem yaklaşımından başka bir şeydir. İslam
dininin ahlaki ölçüleri Kur’an da anlatılmıştır. Aslında, en azından bu dünya
üzerindeki ilişkiler açısından getirilen tüm güzel ahlaki yaklaşımlar düşün
farklılıklarına rağmen iyi insanlar tarafından her zaman kabul görmüştür. Bu
anlamda din ile bir ilişkisinin olması gerekmez. İyi, dürüst, güvenilir v.b.
sıfatlar ortalama her insanın doğal olarak sahip olması gereken vasıflardır.
Böyle insanların oluşturduğu toplumlarda dinin ahlaki değerler açısından
vereceği pek bir şey olmaz ki. Sorun dinin getirdiği davranış biçimlerinin,
ilişkilerin niteliğidir. Bu konuda islamın getirdiklerini tartışmak
istiyorsanız ayrıca belirtmelisiniz.
İslam
dini görece ahlak kavramını Kur’an’ın anlattığı ahlaki çerçevelerde evrensel
kılmıştır. Örfe göre davranışlar ile evrensel davranışlar ayrılmıştır.
Dinsizlerin
ahlaksız zannedilmesi yanlış bir yargıdır. Dinsizler inançsız olabilir ama
pekala güzel ahlak sahibi olabilirler.Nasıl bunu tersi de mümkünse. Amaç güzel
ahlaklı olmaksa sizin inancınız ne olursa olsun sizinle beraberim. Zaten insana
yakışan ilişkilerin kurulabilmesi için de bu konsensüs olmazsa olmaz şartlardan
olmalıdır. Umarım inançlı/inançsız=ahlaklı/ahlaksız veya
inançsız/inançlı=ahlaklı/ahlaksız denklemlerinin kurulmaması gerektiğini
anlatabilmişimdir.
Ancak
kabul etmek gerekir ki islam dinini yaşayan birinin -en azından bizim gibi bir
toplumun içinde- genel ahlak değerleri ile ters düşen davranışlarda bulunması
affedilmemesi ve savunulmaması gereken bir durumdur. Bu konuda sonuna kadar
sizinleyim.
“2.
NASIL olduğunu anlayamadığımız şeyleri neden Tanrı'nın varlığına kanıt olarak
görme eğilimindeyiz? Bugün anlayamadığımız şeylerin eğer bir gün içyüzünü
-Tanrı'ya gönderme yapmaya gerek kalmayacaak şekilde- öğrenecek olursak, şimdiki
hayret ve şaşkınlığımız da ilerde geçecek demektir; o zaman Tanrı'nın varlığına
kanıt olmak üzere "bu nasıl oluyor?" diyebileceğimiz yeni olgulara mı
yönelmemiz gerekecektir?”
Bilim
evren yasalarına bağlı olarak hangi noktaya gelirse gelsin Allah inancı her
zaman başka bir şey olacaktır. (geçmişte de böyle idi ) Yukarıdaki yöneliminiz
inanç sahibi olmada doğru bir yaklaşım değildir. Allah’a inanmak için doğaya
baktığınızda bir tek sebep bile yetebilir. (Kimisine sebep bile
gerekmeyebilir.) Diğer yandan ömrünüzü hep doğayı inceleyerek geçirseniz, ve bu
gün itibarı ile bilimin getirdiği tüm bilgilere sahip bile olsanız yine
içinizde şüphe varsa inanmayacaksınızdır. Şu mantık belki geçerli olabilir:
“Ben inanmak için yeterli veriye sahibim” veya “ben inanmak için yeterli veriye
sahip değilim” Tabii felsefe yolu ile “neden inanayım v.b.” sorular ile
ilgilenmeyecekseniz eğer. Eğer bunlarla da ilgilenecekseniz yine aynı sorun
var: taraf olarak cavaplar bulmak. Tarafsızlık da bir seçenek ancak ben bunu
doğru bulmuyorum. Kısacası bilimi ölçü alırsanız eğer hem inanmak hem de
inanmamak konusunda kendinize bağlı olarak bir çok değer bulabilirsiniz.
“3.
NEDEN Kuran (veya Tevrat/İncil) referans alınarak yapılan bilimsel çalışmalar
göremiyoruz da bunun yerine bilimsel çalışmalar sonunda bulunan neticelerin
Kuran'da mevcut olduğunu göstermek gayretiyle ayetlerin anlamlarıyla
oynandığını görüyoruz?
"Her
şey" Kuran'da var ise, bu "her şey" eğer Tanrısal bir hikmetle
gizli tutuluyor ise, insanların anlayamayacakları "gizli" bilgilerin
Kuran'da bulunmasının insanlara nasıl bir faydası olabilir? Kuran gizli
bilgilerle donatılmış, çözülmeyi bekleyen bir bilmece kitabı mı? Kuran
kendisini aslen böyle mi takdim ediyor?
Kuran'ın
varsayılan gizemleri diyelim ki 200 sene sonra çözülecek ve çözüldükten sonra
insanların büyük bir bölümü imana gelecek olsa, halen Kuran'ın gizemlerini
çözemediğimiz için imandan uzak olan bizlerin suçu nedir?”
Kur’an
200 yüzyıl sonrasının enerji türlerini de anlatıyor. Hadi bulalım. Yalnız bazı
sorunlarımız var: Biz daha bu enerji türlerinin ne olduğunu bilmiyoruz. Bu
enerjileri üretecek teknolojiye sahip değiliz. Bu enerji türlerinin elde
edilmesinde kullanılacak birkaç buluş henüz yapılamadı. Kuantum fizigi ile
ilgili bu enerji türleri için henüz kuantum hakkında herşeyi bilemiyoruz. V.s.
Bunları
örnek yazdım. Birkaç yüzyıl önce petrol bilinmiyordu. Ancak doğada vardı. Şimdi
size Kur’an dan petrol ile ilgili ayetler bulursam sizin yukarıda
söylediklerinizin muhatabı mı olacağım. Bilinmiyen bir şeyi nasıl bulacaksınız.
Siz kendiniz düşününüz 30- 40 yıl önceki anlatımımız (ifade, konuşma, yazılı
iletişim) ile bügünkü arasında ne kadar farklar oluşmuş? 1400 yıl önce yazılmış
ve daha ne kadar okunacağı belli olmayan bir kitap nasıl bir üslup taşımalı ki
yüzyıllar boyunca okunsun ve anlaşılsın. “gemileri sizin için denizlerde
yüzdürüyoruz” şeklinde yazılmış bir ayet ne kadar basit duruyor değil mi? Ama
burada suyun kaldırma kuvvetini, ilgili fizik yasaları bilineni daha ne kadar
oldu ki? Şimdilik bu ancak ben bu ayetle genellikle beraber geçen “şükr”
kelimesinin de bir anlamı olduğunu düşünüyorum. Gemilerin yüzmesinde
şükredilecek bir başka anlam da olmalı.İşte Kur’an böyle bir şeydir. Ona nasıl
yaklaşırsanız size aynı ile mukabele eder.
,”
halen Kuran'ın gizemlerini çözemediğimiz için imandan uzak olan bizlerin suçu
nedir?”
Eğer
ölçünüz bu ise açın Kur’anı en az bir tane sizi bu konuda ikna edecek bir şey
bulursanız iman ediniz. Yok bulamıyorsanız bu sizin bakış tarzınızla ilgilidir.
Yok ben illa ki tamamını bilmek istiyorum diyorsanız bu mümkün olamıyacak çünkü
bazı yerlerini zaten bilmemiz mümkün değil.
“4.
DUYULARIMIZIN nicelik ve nitelik yönünden kısıtlılığı, AKLIMIZIN duyularımıza
olan bağımlılığı/sınırlılığı, duyularımız ve aklımızla ortaya çıkardığımız ve
adına BİLİM dediğimiz etkinliklerimizin yetersizliği, varsayılan bir Tanrı'nın
insanlara kitap göndermesi için gerekçe oluşturabilir mi? Tanrı'dan geldiği
varsayılan kitaplarda bulunan, insan duyularının ve aklının alamayacağı ve
bilimsel yöntemlerle ele alınamayacak nitelikteki bilgiler -ki bu bilgiler
insanların "ebedi hayatı için çok önem taşıyan" bilgilerdir- nasıl
olur da sadece "inanan kurtulur, inanmayan kaybeder" gibi oldu
bittiye getirilen bir mantık üzerine kurulabilir? Ve insanın sınırlı olan
duyusu-aklı-bilimi ile algılaması mümkün olmayan gaybi konularda inanmanın ne
kadar zor olduğunu bilmesi gereken Yüce Tanrı'nın inanmayan kullarına kızması,
kullarını inanmaya veya inanmamaya yatkın kılan özelliklerle donatan kendisi
olduğu halde, inanmaya yatkın özelliklerle donattığı için inanan kulunu
ödüllendirmesi hangi mantıkla izah edilebilir?”
Her
şey aslında çok basit. Ancak bizler (bazı sebeplerden) zorlaştırıyoruz. Allah
diyor ki: seni ve içinde yaşadığın evreni ben yarattım. Senin sahip olduğun
vasıflar şunlardır. Evrenin sahip olduğu vasıflarda şunlardır. Bunun doğru olduğuna
inanman için kendini ve evreni incele. Eğer doğru buluyorsan din adı altında
koyduğum yaşam tarzına uy. Bu tarz yaşarsan başka bir yaşam için gerekli
özelliklere sahip olursun. Eğer doğru bulmuyorsan seni bekleyen akıbet de
budur. Sana akıl verdim ve seçim yapma yetkisi tanıdım. Sana dünyada
karışmıyorum ancak uyarıyorum ve dünyaki yaşantının şekli diğer yaşamının
belirleyicisi olacaktır.İşte bu kadar basit.
İrdelerseniz
çok çok ayrıntı mevcut. Ancak amaç belli. Allah’ın kızmasını anlamak için annenin
küçük çocuğunu terbiye etmesindeki yöntemi gözlemek yeterlidir sanıyorum.
Dünyada mucize olmaz kolay kolay. Bilinen bilimsel yasalara (sünnetullah)tabi
yaşarız. Yani bu dünyada yaptığınız çalışmaların karşılığını yine alırsınız.
Tarlasını eken çiftçi inançlı da olsa inançsız da olsa ürününü alır. Allah
herkesin dünyalığını belli kurallar içinde verir. İnanlar için hazırlık öbür
dünyayadır.İşte bu hazırlığın yapılmasında da kişi özgür bırakılmıştır. Herkes
ne ekerse onu biçecektir. Hem de mutlak manada. Buradaki gibi adaletsizlikler
de olmayacaktır. Bunu bilmek bile ne güzel bu nankör dünyada. Mesele bu kadar
basit.
Tabii
basit derken diğer yandan eğer inanırsanız bunun içini doldurmak (bilgilenmek)
emek isteyen bir iştir. Aynı şekilde inançsızlığın da içi doldurulmalı diye
düşünüyorum. Zaten ateistlere de bu anlamda eleştirim vardı. İnanların
inançlarının içini nasıl doldurdukları üzerinden bir yaklaşımın yanlış olduğunu
vurgulamaya çalışmıştım. Çünkü inanç zaten bir önkabulun üzerine kurulmuştur.
Bu bağlamda Mantık’ın temelde yaklaşımı uygun çünkü o ilk önce tanrıyı
sorgulamayı (amaç belirlemeyi) öne çıkarıyor. Bir anlamda varlığına
inanmadığınız yaratıcının koyduğu kuralları (dini) amaç olarak eleştirmenin de
anlamı yok bana göre. (sosyolojik düzenlemelerdeki olması gereken ortak tavır
hariç) Yada “bak burada yanlışlık (bana göre) var, o halde benim düşündüğüm
doğru” yaklaşımı hatalı. Bunlar bilinen şeyler belki ama amacın birincil
önemini vurgulamak için yazdım.
“5.
İNSAN; anne-babası, kardeşleri, akrabaları, arkadaşları, öğretmenleri, medyadan
duyup gördükleri, yaşamış olduğu acı-tatlı olaylar, başka insanlarda izlediği
yaşantılar, toplumsal olaylar, okuduğu kitaplar, seyrettiği filmler...vs
sonucunda hayata, olaylara bir bakış biçimi ediniyor ve nihayetinde kişiliği,
kimliği şekilleniyor, "din"e karşı tutumunun ne olacağı da
belirleniyor.
İnsanın
özgür bir iradeye sahip olduğu söylenerek, yaşadıkları/birikimleri/tecrübeleri
ne olursa olsun, aklını kullanıp iman etmesi öneriliyor. Ama bir şeye hiç
değinilmiyor: İnsanın sahip olduğu varsayılan özgür iradesinin -gökten zembille
inmeyip- yaşam koşulları içinde şekillendiği ve bu yaşam koşullarının önemli
bir kısmının kendi elinde olmayan faktörlere bağlı olduğu, elinde olanların ise
nihai etkilerini önceden bilemeyeceği için geleceğini yönlendirmesinin aslında
güncel gereksinimlerce belirlenmiş olduğu ve bu gereksinimlerin de elinde
olmayan faktörlere olan bağımlılığı birarada düşünüldüğünde insanın Tanrı'ya
karşı sorumluluğunu nereye oturtacağız? Aklını kullansın deniyor ama insanın
aklını nasıl kullanacağı da yukarda belirtilen yaşam olayları içinde
belirlenmiyor mu? İrade ve akıl, insanın yaşam şartlarından etkilenmezler mi?”
Bu
yazdıklarınız doğru sosyolojik ve psikolojik tespitler. İçinde yaşadığımız
toplumdan her anlamda etkilenmememiz mümkün değil.
Sayısal
olarak Türkiyede kişi olarak değerimiz 70 milyonda bir. Dünyada 4-5 milyarda
bir. Bu ne ifade eder? 1/70 milyon veya 1/5 milyar oldukça düşük değerler
denilebilir sayısal olarak. Örneğin ½ çok daha buyük değer. Bu durumda
yurdumuzun en değerli şahsı cumhurbaşkanı olsa gerektir. Dünyada da Çin devlet
başkanı mı Bush mu? Bunlar da sosyolojik sayısal değerler olabilir.Tabii
kişilerin satatüleri ve ürettikleri değerler bütününden değerleri de ayrı bir
konu. Sahip olduğumuz fiziksel imkanlara orantılı hakkımızda söylenebilecek
sayısal değerler de olabilir. Bütün bunlar genellikle çok azını tam anlamda
kontrol ederek elde ettiğimiz sayısal değerlerdir. Sayısal değerimizi
oluşturmada toplumun etkisinin oran olarak çok fazla olduğunu düşünüyorum. Peki
kendi kendimize hangi değeri koyabiliriz? Ölçü olarak neyi alabiliriz? İşte
asıl meselenin bu olduğunu sanıyorum. Bu noktada değer, kişinin bilinçli olarak
kendi yaşamına yüklediği amaçlarında ve bunlara ulaşmasındaki becerisinde
yatmaktadır. Toplum olarak yaşamamıza rağmen dünyaya tek başımıza geliriz ve
tek başımıza gideriz. Herkes tüm fedakarlıklarına rağmen kendi hayatını
yaşar.Eğer yaşamınızın sizce geçerli bir amacı varsa diğer her şey bu amacınızı
gerçekleştirmeğe araç olmalıdır. Hele bu amaç dünya yaşamı ile sınırlı kalmayıp
daha ötesi bir mekanı ve zamanı/zamansızlığı kapsıyorsa daha bir önem arzeder.
Artık yaşamınızdaki herkes, herşey bir araç olur ve tabii ki araçları nasıl
kullanacağınızı da kapsayarak.
Kimse
doğaya başkasının gözü ile bakamaz. Başkasının aklı ile düşünemez. Doğa ve
yaşam algılarımızın toplamıdır.İşte bu bizim ama sadece bizim dünyamızdır. Ve
biz kişi olarak bu dünyamızda yalnızız. Diğer herşey bir şartlanma, yanılsama,
söylencedir.Birisini anne, diğerini amir, bir diğerini komşu olarak algılarız.
Doğduk ve sosyolojik olarak toplum içinde bir değere oturduk hepsi bu mu? Akıl
Kur’an da hep vurgulanmıştır. Sorumluluk akıl ile başlar. Yetişkin olmayanlar
(akıl baliğ olmayanlar) deliler (aklını kullanma yetisi olmayanlar) sorumululuk
almazlar. (neden varlar ayrı bir konudur).
O
zaman yalnız olduğumuz/olacağımız bu algı dünyasında amaç üretecek tek şey
aklımızdır. Toplum içinde yaşamamıza rağmen yaşamın ve sorumluluğun kişisel
olduğunun bilincinde olarak şahsi amacımızı belirlemeliyiz. İşte bu noktada
toplumsal şartlanmaların ötesine geçme zorunluluğu vardır. Aklı olan şahsi
sorumluluklarını toplumun şartlandırmalarına bahane edemez. Bu çelişkidir.
Sizin, aklın toplumdan etkilendiğini vurgulamanız zaten düşünen insanların
seçim yapmadaki işlevini de belirlemiş oluyor.
Kısacası
akıl yürütmek salt toplum şartlandırmalarına bağlı değildir. Yüzde yüz
toplumdan etkileniyor olsak aklımızı kullanmanın bir esprisi de olamazdı.
Doğumdan itibaren verilenlerin hepsi bizim değerlerimizin toplamı olurdu. Sizin
de bunların farkında olmanız topluma rağmen aklınızı kullandığınızın bir ispatı
değil midir?
Darvinist,
Yazılarınızdan
genel anlamda anladığım dinlerin insanlar tarfından bir anlamda sömürü aracı
için uydurulmuş olduğudur. İslamı da bu anlayışın içinde değerlendiriyorsunuz.
Bu
yaptığım çıkarım doğru mudur?
Eğer
doğru ise;
1-Kur’an
da bahsedilen peygamberlerin hepsi aynı dini (islam) yaymaya çalışmışlardır.
2-İnsanlar
tarafından da uydurulmuş dinler vardır. Ancak islam dini insanlar tarafından
uydurulmuş bir din değildir.
3-İslam
dini insanları sömürmeğe veya birilerine çıkar sağlama anlamında düzenler
oluşturmağa yönelik değildir.
4-İslam
dini insan aklını sınırlamağa değil bilakis düşünmeğe, araştırmaya dolayısyle
bilime çağırmaktadır.
5-İslam
dininde tanrı yoktur. Tanrılar (şirk) insanların icatlarıdır.
6-Kur’an
da Allah inkar edenleri (kafir) inkar ettikleri için öldürünüz demez.
7-Allah’a
inanmak tamamen kişisel bir tercihtir.Toplumun bu yöndeki olumlu yada olumsuz
şartlandırmalarından kişinin kendisi sorumludur.
8-Kur’an
kapsamı itibarı ile mucizedir.(insanın yazması mümkün değildir)
9_Kur’an
ve islam dini hakkındaki söylemleriniz şahsi düşüncelerinizdir. Kur’an gerçeği
ile örtüşmemektedir.
10-Eğer
özel değilse inançsızlığınızı oluşturan en önemli etkeniniz nedir? Öğrenebilir
miyim?
Saygılarımla
Anonymous
(Login
ayetullah)
81.213.13.235
Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR September 15 2003, 1:47 AM
darvinist
müsaade et te bunlara ben cevap veriyim, dayanılacak gibi değil bu sorular
birisi
cevapları veriyorum
1-Kur’an
da bahsedilen peygamberlerin hepsi aynı dini (islam) yaymaya çalışmışlardır.
assektör
2-İnsanlar
tarafından da uydurulmuş dinler vardır. Ancak islam dini insanlar tarafından
uydurulmuş bir din değildir.
assektör
3-İslam
dini insanları sömürmeğe veya birilerine çıkar sağlama anlamında düzenler
oluşturmağa yönelik değildir.
assektör
4-İslam
dini insan aklını sınırlamağa değil bilakis düşünmeğe, araştırmaya dolayısyle
bilime çağırmaktadır.
assektör
5-İslam
dininde tanrı yoktur. Tanrılar (şirk) insanların icatlarıdır.
assektör
6-Kur’an
da Allah inkar edenleri (kafir) inkar ettikleri için öldürünüz demez.
assektör
7-Allah’a
inanmak tamamen kişisel bir tercihtir.Toplumun bu yöndeki olumlu yada olumsuz
şartlandırmalarından kişinin kendisi sorumludur.
assektör
8-Kur’an
kapsamı itibarı ile mucizedir.(insanın yazması mümkün değildir)
assektör
9_Kur’an
ve islam dini hakkındaki söylemleriniz şahsi düşüncelerinizdir. Kur’an gerçeği
ile örtüşmemektedir.
assektör
10-Eğer
özel değilse inançsızlığınızı oluşturan en önemli etkeniniz nedir?
assektör
başka
sorun varsa çekinme sor
DEHA
(no
login)
195.174.77.197
birisi September 15 2003, 9:08 AM
Evrende
olabilecek tüm olayların bizim için hesaplanamaz olduğu fakat yeterli kapasite
olsa hesaplanabileceği görüşüne katılıyorum.
Fakat,
'Bir
an zamanın geriye doğru aktığını farzedin o zaman da sonuç-sebep ilişkisi
kuracaktık ve tüm olayları bügün düşündüğümüzün tam tersi bir şekilde
değerlendirecektik.'
Bu
tümce fevkalade yanlış.
İlk
önce beynin düşünmesi için de zaman ileri doğru akmalıdır,zamanı geriye
akıtırsan düşünemezsin.
İkincisi
sebep-sonuç ilişkisi zamanın ileri akmasını gerektirir.Zaman geriye akarsa
sonuç-sebep ilişkisi kurulamaz,çünkü sonuç önce meydana geldiğinden,ondan sonra
oluşan bir şey onun nedeni olamaz.
Önce
cam kırılır,sonra taş atılırsa,atılan taş camı kıramaz,kırık camın içinden
geçer gider ve camın kırılma sebebi olamaz.
Veya
önce adam ölür sonra ateş edilirse,adam zaten ölü olacağından ölüm sebebi o
olamaz.
Zamanda
geriye dönüş,bir filmi tersine oynatmak gibi de değildir.Bir filmi tersine
oynatırsan,kırılan fincan parçaları bir araya gelir ve sağlam fincanı
oluşturur.
Ancak
bu Termodinamiğin 2. yasasına aykırıdr.
Evren
geriye dönüp büzülme sürecine girse dahi zaman ileri akmak zorundadır.
Zamanın
geriye doğru akması mümkün değildir.
DEHA
(no
login)
195.174.77.197
birisi September 15 2003, 9:24 AM
'Tarlasını
eken çiftçi inançlı da olsa inançsız da olsa ürününü alır.'
Bu
mantığa katılmıyorum.
Kuran'a
göre Allah rızkı dilediğine verir çalışana değil!
Ayrıca
Kuran ve İncil de,inançsız bağ sahiplerinin,tarlalarının Tanrı tarafından
yakılması,mahvedilmesine ait kıssalar vardır.
Kuran
da herhangi bir bilimsel bulgunun öngörüsü olmadığı gibi,tam tersine bilimsel
bulgularla çelişen yığınla ayet vardır.
Bunların
tartışması yapılmadan ve Bilimsel bir incelemeye girilmeden,söylenecek olanlar
inanç seviyesinde kalır.
DEHA
(no
login)
195.174.77.197
birisi September 15 2003, 9:53 AM
'1-Kur’an
da bahsedilen peygamberlerin hepsi aynı dini (islam) yaymaya çalışmışlardır.'
Bu
çok saçma,Kuran da bahsedilen peygamberlerin yaydıkları din ortadadır.Kuran
bizzat hristiyanlar ve musevilerin dininden bahseder.
Kuranın
bu yöndeki açıklamaları çok geniş kapsamlı incelenmelidir.Zayıf olunan dönemde
başka şeyler söylenirken,güçlendikçe söylemler değişmiştir.
'2-İnsanlar
tarafından da uydurulmuş dinler vardır. Ancak islam dini insanlar tarafından
uydurulmuş bir din değildir.'
Bunun
için herhangi bir kanıtın var mı?
'3-İslam
dini insanları sömürmeğe veya birilerine çıkar sağlama anlamında düzenler
oluşturmağa yönelik değildir.'
Eşitlikçi
ve sosyal yönü olan bir din olduğu da söylenemez.
Kadın
erkek ilişkileri malum defalarca tartışıldı.
Köleler
ve cariyeler nasıl görülmez?
Osmanlı
halifelerinin yaşantısı ile halkın yaşantısı her zaman farklıdır.
'4-İslam
dini insan aklını sınırlamağa değil bilakis düşünmeğe, araştırmaya dolayısyle
bilime çağırmaktadır.'
Bu
tamamen uydurma,Kuran'ın böyle bir lafzı yoktur.
Kuran
imanı aklın önüne koyar,bilimi ve araştırmayı reddeder,Allahın hikmetinden sual
olunmaz,siz bilmezsiniz ben bilirim der.Kurana göre en akıllı olan sorgusuz
sualsiz iman edendir.
'5-İslam
dininde tanrı yoktur. Tanrılar (şirk) insanların icatlarıdır.'
İslam
dinindeki Tanr, Allahtır tanımları olduğu için özeldir ama Tanrıdır.
'6-Kur’an
da Allah inkar edenleri (kafir) inkar ettikleri için öldürünüz demez.'
Kuran
da bu yönde çeşitli ayetler vardır,yine zayıf ve güçlü dönemlere göre değişir.
'7-Allah’a
inanmak tamamen kişisel bir tercihtir.Toplumun bu yöndeki olumlu yada olumsuz
şartlandırmalarından kişinin kendisi sorumludur.'
Bunu
bilen İslam toplulukları Peygamberin de emriyle çocukları küçük yaşlardan
itibaren şartlanmaya tabii tutarlar,Kuran Kursları,medreseler,bugünkü çeşitli
mahiyetteki okullar bu amaca hizmet eder.Diğer dinlerde de durum farklı
değildir.
Eğer
çocukluktan itibaren aklı özgür bırakan,nesnel düşünmeyi öğreten ve tüm
seçenekleri inceleyen bir eğitim verilse idi o zaman bir karşılaştırma
yapabilirdik.
Ancak
toplumsal bir varlık olan insanın toplumsal şartlanmaları aşması kolay
değildir.O kadar kolay olsa bu kadar savaşlar bu kadar kolay cereyan etmezdi.
Şartlanmanın
bir diğer kanıtı,ne hikmetse Hristiyan toplulukların çocuklarının
Hristiyan,Müslüman toplulukların çocuklarının da Müslüman olması !
Bunu
başka nasıl açıklayabiliriz !
'8-Kur’an
kapsamı itibarı ile mucizedir.(insanın yazması mümkün değildir)'
Bu
da çok uyduruk bir kanıt,kapsamındaki mucize nedir?
İsteyen
varsa tartışalım.
Kuran
gibi bir kitabı kesinlikle insanlar yazabilir,hatta daha güzel ve doğrusunu da.
Yazan
çıkmıyorsa,bunun nedeni yazılamaması değildir,
Yazanın
başına geleceklerin açıklığıdır.
'9_Kur’an
ve islam dini hakkındaki söylemleriniz şahsi düşüncelerinizdir. Kur’an gerçeği
ile örtüşmemektedir.'
Senin
düşüncelerin gerçeği mi yansıtmakta?
Bunu
ortaya çıkarmanın en güzel yolu tartışmak ve incelemek !
Eğer
böyle bir örnek görüyorsan,doğrusunu açıkla tartışılsın.
Bu
düşünce sistemleri insanın kendisini kandırmasından başka bir şeye yaramaz.
'10-Eğer
özel değilse inançsızlığınızı oluşturan en önemli etkeniniz nedir? Öğrenebilir
miyim?'
Bahsedilen
şeylerin akla,mantığa ve bilimsel gerçeklere uymaması.
Sizin
inancınızın kıstasları da bunlar mı?
DEHA
(no
login)
195.174.77.197
birisi September 15 2003, 9:56 AM
'İnsan
anlığı bir fikri(İster kabul görmüş bir fikri,isterse kendisine hoş gelen bir
fikri)bir kere benimseyince,artık başka şeyleri onu destekleyecek ve ona uyacak
şekilde seçer.Karşı yönde daha çok sayıda ve ağırlıklı örnekler olsa da onları
ya küçümser,görmezden gelir,ya da bir şekilde ayırarak bir kenara koyar ve
reddeder;amaç,böylece,bu büyük ve sakıncalı peşin yargının sayesinde daha önce
vardığı sonuçların itibarını koruyabilmektir…..'
Francis
Bacon'un 1620 de yazdıkları sizin düşünce sisteminizin bir analizi gibi !
oguz
(no
login)
81.212.179.125
DEHA September 16 2003, 12:35 AM
Yukarida
yazilanlara yazdiklarina cevap verilmesini gercekten cok isterim.
Fakat
verilemeyecegini biliyorum...
Yoksa
yaniliyormuyum?
birisi
(no
login)
195.175.178.118
Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR September 16 2003, 2:31 AM
birisi
September 15 2003, 9:24 AM
”Tarlasını
eken çiftçi inançlı da olsa inançsız da olsa ürününü alır.'”
Bu
mantığa katılmıyorum.
Kuran'a
göre Allah rızkı dilediğine verir çalışana değil!”
Bu
mantığa inanmak zorundasınız çünkü;
Eğer
Allah sadece kendisine iman edenlere rızkını verecek olsa idi dünyada günlük
geçimini temin etmek için çalışan milyarlarca insanın aç kalması gerekirdi.
Yada ne kadar üretirlerse üretsinler karşılığında hiçbirşey alamıyor olmaları
gerekirdi. Dünyada böyle bir üretim-tüketim ilişkisi var mıdır sizce. Bu
eşyanın tabiatına ters olurdu. Çiftçi tarlasını ekerse ancak buğday alma
hakkına sahip olur. Tarla ekilmeden buğday alınabilir diye bir kural
işlevsizdir, geçersizdir,imkansızdır. Bu yaklaşımda temel kural “tarlanın
ekilmesi”(sebep) dir. Tarlanın kimin tarafından ekildiği orada yetişecek olan
buğdayın(sonuç) oluşumuna sebep teşkil etmez.
Rızkın
(buğdayın_sonuç) elde edilebilmesi için gerekli birinci şartın (buğdayın
ekilmesi-sebep) herhalukarda yerine getirilmesi gerekir. Sebep oluşturulduktan
sonra sonuca ulaşmada gereken diğer bazı şartlar daha vardır. Biz buna sonuca
ulaştıran şartlar diyelim. İşte burada iki durum ortaya çıkar; 1-kontrol
edebildiğimiz, yönlendirebildiğimiz şartlar(sebepler), 2-kontrol edemediğimiz,
yönlendiremediğimiz şartlar. Kontrol edebildiğimiz şartların da ne kadarını
tamamen kontrol edebildiğimiz önemlidir. Bütün bunları alt alta topladığımızda
sadece buğdayı ekmekle sonuca ulaşmamız da yüzde yüz mümkün olamamaktadır.
Sonucu olumlu yada olumsuz etkileyecek şartlar her zaman vardır. Allah’ın rızk
dağıtımındaki kontrolu bu noktadadır. Dilediğine vermekteki espri buradadır.
Kontrol
edilemeyen sebeplerin kontrolu (ihtimal hesaplarının
sınırlılığı,sebep--sonuç=bir başka sebep ilişkisi) anlamındadır. Eğer sonuca
ulaşmada tüm ihtimallerin hesabını yapamıyorsak, sonucu etkileyen etmenlerin şu
yada bu şekilde lehimize veya aleyhimize kontrol ediliyor olması gerektiğini
kabul etmek zorundayız. Biz kontrol edemiyorsak başka bir sebebi mutlaka
olmalıdır. İşte bu noktada ilahi adalet yada kontrol edilebilir rızk dağılımı
söz konusudur. Rızkın dağılımının Allah’ın denetiminde olmasının sebebi rızk
temin edilirken tüm şartları kontrol edemiyor oluşumuzdadır. İnançlı bir kişi
bu bağlamda varılan sonucun Allah’ın takdiri olduğu kabullenir. Hatta diyelim
ki tam tatmin edilemeyen bir sonuç alındığında eksik kalan kısmın sebepleri de
araştırılabilir. Görülür ki bizim sonucumuza tesir eden sebepler bir başka
sebeplerin sonuçlarıdır. Bu sonuçlar bize sebep olmuşlardır. Bu mekanizmayı
nereye kadar denetliyebiliriz. Denetlesek dahi varacağımız sonuç mutlaka bir
başka şeyin sebebidir. Mesele bir amacımızı gerçekleştirmek için önce, gerekli
(olmazsa olmaz) somut şartları yerine getirmemiz ve sonuca giderken yine
kontrol edeceğimiz/edebildiğimiz şartları yerine getirmektir. Bundan sonrası
ihtimal hesaplarının içinde ancak bizim kontrolümüzün dışındadır. Dinimizde
buna tevekkül de denir.
”Kuran
da herhangi bir bilimsel bulgunun öngörüsü olmadığı gibi,tam tersine bilimsel
bulgularla çelişen yığınla ayet vardır”
Bilimsel
bulgularla çeliştiğini düşündüğünüz ayetleri verirseniz üzerinde konuşabiliriz.
birisi
September 15 2003, 9:53 AM
'”1-Kur’an
da bahsedilen peygamberlerin hepsi aynı dini (islam) yaymaya çalışmışlardır.'
Bu
çok saçma,Kuran da bahsedilen peygamberlerin yaydıkları din ortadadır.Kuran
bizzat hristiyanlar ve musevilerin dininden bahseder.
Kuranın
bu yöndeki açıklamaları çok geniş kapsamlı incelenmelidir.Zayıf olunan dönemde
başka şeyler söylenirken,güçlendikçe söylemler değişmiştir.”
Bu
neden saçma anlıyamadım. Tüm peygamberler tevhid inancı ve islam dini
üzerinedir. Değişen sadece zamanlara göre izah ediliş tarzlarındadır.Yoksa
Musaya, İsaya, Muhammede farklı şeyler söylenmemiştir.(vahy tektir)
”2-İnsanlar
tarafından da uydurulmuş dinler vardır. Ancak islam dini insanlar tarafından
uydurulmuş bir din değildir.'
Bunun
için herhangi bir kanıtın var mı?”
İslam
dini için kanıt Kur’an dır. Uydurulmuş dinlere kanıt için dünyaya şöyle bir
bakmanız yeterlidir.
Uydurulmuş
dinlerin ne olduğunu kendi mantığınız içinde değerlendirebilirsiniz.İçlerinden
biri/bazısı sizin için inandırıcı olabilir de olmayabilir de. Bu sizin
bileceğiniz bir şey. İslam için Kur’an ı referans almanız gerekir ki bu da
Allah inancınızın olmasını gerektirir. Bunlar bildiğiniz konular. Sizin ikna
olabileceğiniz kanıtların varlığından emin değilim. Bunun bir ölçüsü de yok
(orta yol,bilimin ortaya koyabildiği somut bir durum.) Her şey size bağlı bir
tercih meselesi. İnanç oluşturmada kendinize göre yeterli sebepleriniz varsa
inanırsınız yoksa inanmazsınız. Birinci sebep üzerinde kesin bir yargınız yoksa
diğer sebeplerin mantığını anlamak zordur. Daha doğrusu ters gelebilir.
'”3-İslam
dini insanları sömürmeğe veya birilerine çıkar sağlama anlamında düzenler
oluşturmağa yönelik değildir.'
Eşitlikçi
ve sosyal yönü olan bir din olduğu da söylenemez.
Kadın
erkek ilişkileri malum defalarca tartışıldı.
Köleler
ve cariyeler nasıl görülmez?”
Kölelik
insanın olduğu her dönemde vardı ve halen de vardır. Değişen zamanın şartlarına
göre “köleliğin” izafe ettiği anlamdır. Eski çağlarda bir mal gibi alınıp
satılabilen köleler günümüzde emperyalist dünya düzenlerinde hem de geniş bir
köleler topluluğu olarak alınıp satılmaktadır. Köle esas olarak vereceği
hizmeti bakımından değer taşır. Her anlamda bir hizmet üretmeyen bir kölenin
değeri de yoktur. Yani “köle” kavramı ile alınıp satılan üretim değeridir. Bu
anlamda bakarsak öyle sanıyorum ki dünya halklarının büyük çoğunluğu zaten
köledir. Üretim değerinizi satarken/değişirken adalet yoksa, tek yanlı sömürü
sözkonusu ise, pazarlık şansınız yoksa siz bir kölesiniz demektir. Maalesef bu
çağın kölelik anlayışı daha acımasız (açlığa mahkum edilmek), daha geniş
kitleleri kapsamakta. Hizmet (üretim) açısından kölelik böyle.
Kur’an
ın geldiği dönemde ve uzunca bir zaman köleler şahsen (üretim değeri ile
beraber) alınıp satılmaktaydı. İnsan onuru açısından hiçbir zaman hoş
bulunabilecek savunulacak bir şey değildir bu. Ancak o zamanın örfünde,
kültüründe var olan bu olguya Kur’an her zaman kölelerin lehine olacak şekilde
yaklaşmaktadır. Kölelerin hürriyetlerinin (azad) verilmesi için öncelikli
uyarılarda bulunmaktadır. Daha çok köle edineni değil var olan kölelerini azad
edeni öne çıkarmaktadır. Kısacası insan olarak alınıp satılmasında kölenin bir
mal olmaktan çıkarılmasını isterken, köle hizmetinin alınıp satılmasında da
mağdurdan (köle) yana tavır almaktadır.
Günümüzde
evrensel bilimin geldiği aşama insan mutluluğunu, refahını, paylaşım
değerlerindeki adaletin kalitesini artırmaya oran teşkil etmesi gerekirken
bilgi bile kitlelerin sümürülmesine araç, güç olarak kullanılmaktadır. Diyelim
ki bu kadar çağdaş, modern olan insan halen geniş hemcins kitleleri insanlık
onuruna rağmen köle gibi kullanmaktadırlar.
Cariyelik
ise günümüzde imkanı olmayanlar için bir ahlaksızlık, imkanı olanlar için ise
hayatın zevkleri olarak yer almaktadır.Tv. lerimizde modern cariyeleri boy boy
her akşam izleyebilirsiniz. Hatta en büyük reytingleri de bunlar yapmaktadır ki
demek ki çoğunluğumuz buna prim vermekteyiz. Neden geniş kitleler tavır
koymuyorlar günümüz cariyeliğine? Bu mudur çağdaş insanın sömürüye olan
yaklaşımı?
İçerdiği
anlamlar itibariyle kölelik ve cariyelik insanın olduğu her yerde her zaman olmuş,
olacak olan kavramlardır. Eğer bu kavramlar insanlar arasında bir nevi ilişkiyi
içeriyorsa Kur’an bu ilşikiye bir yaklaşım sergilemektedir. Bence tartışıması
gereken budur yoksa kölelik ve cariyeliğin varlığı değil.
”
'4-İslam dini insan aklını sınırlamağa değil bilakis düşünmeğe, araştırmaya
dolayısyle bilime çağırmaktadır.'
Bu
tamamen uydurma,Kuran'ın böyle bir lafzı yoktur.
Kuran
imanı aklın önüne koyar,bilimi ve araştırmayı reddeder,Allahın hikmetinden sual
olunmaz,siz bilmezsiniz ben bilirim der.Kurana göre en akıllı olan sorgusuz
sualsiz iman edendir.”
Sanıyorum
farklı okuyoruz Kur’an ı. Kur’an da “araştırmayınız, bilim yapmayınız” diye bir
ayet olmadığı gibi imanın aklın önüne geçmesi gerekir diye bir yaklaşım da
olmaz. Çünkü akıl olmadan iman olmaz. Aklı olmayanın sorumluluğu da yoktur.
İmanı aklın önüne hangi mantık ile ve Kur’anın hangi ayeti ile koyduğunuzu
anlıyamıyorum. Kur’anın neresinde “en akılı olan sorgusuz sualsiz iman eder”
diye yazıyor?
Siz
aklınız olmasa bilinçli bir imansız bile olamazsınız. İnsana verilen (doğasında
olan) en büyük nimet aklıdır. Herşey akıl ile başlar. Bu kadar basit hatayı
nasıl yapıyorsunuz?
'”'6-Kur’an
da Allah inkar edenleri (kafir) inkar ettikleri için öldürünüz demez.'
Kuran
da bu yönde çeşitli ayetler vardır,yine zayıf ve güçlü dönemlere göre değişir.”
Bana
bir tane “iman etmediği için” “kafir olduğu için” öldürünüz diye ayet bulabilir
misiniz?
”'8-Kur’an
kapsamı itibarı ile mucizedir.(insanın yazması mümkün değildir)'
Bu
da çok uyduruk bir kanıt,kapsamındaki mucize nedir?
İsteyen
varsa tartışalım.
Kuran
gibi bir kitabı kesinlikle insanlar yazabilir,hatta daha güzel ve doğrusunu da.
Yazan
çıkmıyorsa,bunun nedeni yazılamaması değildir,
Yazanın
başına geleceklerin açıklığıdır.”
Hayır
yanılıyorsunuz. Olayı Türkiye şartlarında düşünmeyin. Sizin düşündüğünüz
anlamda din kitabı yazanlar vardır. Kimseye de neden yazdın denilmiyor. Ancak
şimdiye kadar hiç kimse çıkmamıştır ki “ben Kur’an a eş, benzer bir kitap
yazdım ve bunu kanıtlıyorum” desin.
Ortaya
çıkmamıştır, çıkmayacaktır da. Bunun başa gelecekler ile bir ilgisi yok.
İlgisi, yazılacak olan kitabın Kur’an ile mukayase edileceği olmasıdır. Sizin
böyle bir iddianız varsa buyrun yazın. Salman Rüştü de sadece bir ayet için
yazdı da ne oldu? Kur’an 1400 küsür yıldır bu iddiasını sürdürüyor.
”'9_Kur’an
ve islam dini hakkındaki söylemleriniz şahsi düşüncelerinizdir. Kur’an gerçeği
ile örtüşmemektedir.'
Senin
düşüncelerin gerçeği mi yansıtmakta?
Bunu
ortaya çıkarmanın en güzel yolu tartışmak ve incelemek !
Eğer
böyle bir örnek görüyorsan,doğrusunu açıkla tartışılsın.
Bu
düşünce sistemleri insanın kendisini kandırmasından başka bir şeye yaramaz.”
Darvinistin
özel bazı düşünceleri vardı ve daha önce dile getirmişti. Ben de ondan bunları
maddelemesini istedim.Siz bunları biliyormusunuz bilmiyorum. Ancak ben iddia
ediyorum ki (yukarıda bahsedilen ayet bir örnektir) Darvinistin yorumları
Kur’an ile örtüşmemektedir.Tartıştığımız benim şahsi düşüncelerim değil
Kur’anın getirdikleridir.
”'10-Eğer
özel değilse inançsızlığınızı oluşturan en önemli etkeniniz nedir? Öğrenebilir
miyim?'
Bahsedilen
şeylerin akla,mantığa ve bilimsel gerçeklere uymaması.”
Bana
akla, mantığa, bilimsel gerçeklere uymayan sözlerimi maddeleyiniz.
”Sizin
inancınızın kıstasları da bunlar mı?”
Neler?
Şunlarsa evet: Kur’an, bilim.
DEHA
(Login
evrims)
195.174.77.197
birisi September 16 2003, 9:40 AM
'Eğer
Allah sadece kendisine iman edenlere rızkını verecek olsa idi'
Benim
anlatmak istediğim bu değil.
Kuran'a
göre,Allah Rızkı DİLEDİĞİNE veriyor,çalışana veya iman edene değil,zaten imanı
da dilediğine veriyor,hikmeti de.
Çok
güzel anlattığın kontrol edilemez veya hesap edilemez şartların oluşturduğu
farklar,basitçe Allah'ın dilemesine bağlanıyor.
Aynı
zamanda Kuranda inanmayanlara gözdağı da veriliyor,anlattığım tarlaları bağları
mahveden kıssalarda olduğu gibi.
Kuran
da bazı iman sahipleri Allah tarafından çalışmadan rızklandırılmaktadır.Örneğin
Meryem'in yanına giren Zekeriya her gün onun için bırakılmış yiyecekler bulur.
Muhammed
için de 'Seni yoksul bulup ta zengin etmedik mi?' der Kuran !
Süleymanın
emrine kuşlar,cinler vs verilir vs vs.
yani
Kuran'a göre Allah bazı iman sahiplerine torpil geçer.
Yine
İsrailoğullarının israrı üzerine,gökten kudret helvası ve bıldırcın
indirir,onlara su pınarları oluşturur,bu da salt imanlarından dolayı
rızklandırmadır.
Velhasıl
örnekler çoğaltılabilir.
Düşünenler
için bunların hepsi aslında birer çelişki kaynağıdır.
Senin
bahsettiğin kontrol edilemez şartları kestirme konusundaki İnsan zaafiyetini
kullanarak onları İman'a zorlama taktikleridir.
Senin
çıkarımın günlük hayatta gördüklerine göre oluşmuştur ve bugüne aittir,ancak bu
çıkarımın Kuran'a uygun olduğunu iddia etmek çok farklı bir şeydir.
İlk
çelişkiyi aslında burada yakalamalısın !
DEHA
(Login
evrims)
195.174.77.197
birisi September 16 2003, 9:58 AM
'Bilimsel
bulgularla çeliştiğini düşündüğünüz ayetleri verirseniz üzerinde
konuşabiliriz.'
Bütün
forum bunlarla dolu,zaten bu forumun amacı bu, istediğini seç ve yaz bizi
tekrar aynı şeyleri yazmak zorunda bırakma !
'Bu
neden saçma anlıyamadım. Tüm peygamberler tevhid inancı ve islam dini
üzerinedir. Değişen sadece zamanlara göre izah ediliş tarzlarındadır.Yoksa
Musaya, İsaya, Muhammede farklı şeyler söylenmemiştir.(vahy tektir)'
Saçma
çünkü, 'La ilahe illalah MUHAMMEDEN resul Allah'
diyorsun
!
'la
ilahe İllallah GELMİŞ GEÇMİŞ TÜM PEYGAMBERLER resul allah' demiyorsun !
Ayrıca
gerek Kuran Lafzında gerekse gerçek dünyada bu dinler çok farklıdır.
Öyle
olmasa akşama kadar birbirlerini boğazlamazlardı.
Ayrıca
tüm saydıkların aynı din üzerine ise,Allahın insanlara söylediklerini binlerce
yılda dinletemediği gibi bir durum ortaya çıkar ve bahsettiğin peygamperlerin
çoğu baba-oğul veya kardeştir veya amca-yeğendir.
İslam
inancında Peygamber Allahın elçisidir,bu tanımda babadan oğula geçmesi
düşünülemez.
Saydıklarından
İbrahim Kuran'a göre elçi değildir,çünkü vahiy almaz !Allahı kendi mantığı ile
bulur.
Musa
ve Harun her iki kardeş peygamberdir.
İbrahim'in
oğlu da peygamberdir yeğeni Lut ta,torunu da !
Musa
ile Allah direk konuşurken,Muhammed'e Cibril'i gönderir fala filan !
DEHA
(Login
evrims)
195.174.77.197
birisi September 16 2003, 10:07 AM
'İslam
dini için kanıt Kur’an dır.'
Kuran
için Kanıt nedir?
İslam
dini mi?
'İslam
için Kur’an ı referans almanız gerekir ki bu da Allah inancınızın olmasını
gerektirir.'
Önce
Allah'a inanacaksın ki,Kuran' doğru kabul edebilesin,bu itirafın dinin bir ön
kabul olduğunu ne güzel açıklıyor.Boş inan olmadan Kuranın doğru kabul
edilmesinin mümkün olmadığını da kabul ediyorsun ve yukarıda kendi söylediğin
İslamın kanıtı Kuran dır ifadesini de çürütmüş oluyorsun.Sendeki peşin inanç
olmadan demek ki,Kuran hiç bir şeyin kanıtı olamaz.
Ancak
benim anlamadığım,inandığın Allah,Kuranın tanımladığı Allah iken,sen nasıl
oluyor da Kuranı okumadan,Kuranın Allahını biliyor ve tanımlıyorsun ve de
inanıyorsun?
Önce
Allah inancını şart koşuyorsan ki,bu durumda neden İncil değil !neden Tevrat değil?Onlar
Allaha inanmıyor mu?
Biz
tersini söylüyoruz,önce Kuran oku sonra inanılır bulursan İnan !
'
Sizin ikna olabileceğiniz kanıtların varlığından emin değilim. Bunun bir ölçüsü
de yok (orta yol,bilimin ortaya koyabildiği somut bir durum.) Her şey size
bağlı bir tercih meselesi. İnanç oluşturmada kendinize göre yeterli
sebepleriniz varsa inanırsınız yoksa inanmazsınız. Birinci sebep üzerinde kesin
bir yargınız yoksa diğer sebeplerin mantığını anlamak zordur. Daha doğrusu ters
gelebilir.'
Bu
söyledikleriniz zaten ne durumda olduğunuzu gösteriyor.
İnancın
peşin hüküm olmadan olanaklı olamayacağını gayet güzel izah etmişsiniz.
DEHA
(Login
evrims)
195.174.77.197
birisi September 16 2003, 10:17 AM
'Kölelik
insanın olduğu her dönemde vardı ve halen de vardır.'
Demek
ki dinler pratikte bir işe yaramıyor!
'Kur’an
her zaman kölelerin lehine olacak şekilde yaklaşmaktadır. Kölelerin
hürriyetlerinin (azad) verilmesi için öncelikli uyarılarda bulunmaktadır. .'
Kuranı
mazur göstermek için çağdaş kölelik ve,İslam öncesi beterin beteri vardı
yorumları gerçeği gölgeleyemez.
KÖLE
mülkiyeti başkasında olan demektir.
Kuranın
bu konuda hükmü açıktır.
'HİÇ
MÜLKİYETİ BAŞKASININ ELİNDE OLAN KÖLE İLE HÜR BİR OLUR MU'
Rum
28
Kuranın
Köle azadını teşvik ettiği kuyruklu bir yalandır.
Bu
iddiaya yer veren Beled suresinin arapçasını diğer forumda ortaya
koydum.Tümüyle mealci çarpıtması.
İslam
Köleyi,Hür den aşşağı sayar,Cariye alır satar,onlarla cinsel ilişkiyi helal
kılar.
'Falan
filan eylemi yapınca,affedilmek için bir köle azad etmeli' dendiğinde
anlaşılması gereken,köle azat etmenin bu adama zarar verceği,dolayısı ile bu
eylemden uzak durarak,kölesini kaybetme yanlışına düşmemesidir.
Bu
konuyu başka bir yerde daha tartışıyorum.
Bu
konu ile ilgili Kuran ayetleri getirmek isteyen varsa tartışırız.
DEHA
(Login
evrims)
195.174.77.197
birisi September 16 2003, 11:02 AM
'Cariyelik
ise günümüzde imkanı olmayanlar için bir ahlaksızlık, imkanı olanlar için ise
hayatın zevkleri olarak yer almaktadır.Tv. lerimizde modern cariyeleri boy boy
her akşam izleyebilirsiniz.'
İslamiyetteki
uygulamaların farkı nedir?
Peygambere
cariye hediye edilmedi mi?
Savaştan
ganimet kadınlar alınmadı mı?
Günümüzün
ahlaksızlıkları,neyi haklı çıkarır?
İslamı
mı?
Dört
kadınla evlenmeyi mi?
Pazarda
cariye alıp satmayı mı?
'İçerdiği
anlamlar itibariyle kölelik ve cariyelik insanın olduğu her yerde her zaman
olmuş, olacak olan kavramlardır.'
O
zaman bunlara çözüm getiremiyorsa dine ne gerek var !Hırsızlık ta
bitmedi,sahtekarlık ta !
Veya
niye günümüzü eleştiriyorsun?
Neden
ahlaksızlık diyorsun?
Normal
kabul et o zaman !
Şunu
unutmayalım,Dinler hiç bir ahlaksızlığı ortadan kaldırmaz,sadece kılıfını
hazırlar !
'Eğer
bu kavramlar insanlar arasında bir nevi ilişkiyi içeriyorsa Kur’an bu ilşikiye
bir yaklaşım sergilemektedir. Bence tartışıması gereken budur yoksa kölelik ve
cariyeliğin varlığı değil.'
Çok
güzel itiraflar !
KÖLELİK
ve Cariyeliğin olmasına karşı değilsin demek!
Böyle
düşündüğüne göre senin maddi durumun iyi olmalı !
Ama
bir de kendini Köle veya cariye yerine koy,istermiydin devamını!
Veya
bunu kaldırmayan dine inanırmıydın?
'Sanıyorum
farklı okuyoruz Kur’an ı. Kur’an da “araştırmayınız, bilim yapmayınız” diye bir
ayet olmadığı gibi imanın aklın önüne geçmesi gerekir diye bir yaklaşım da
olmaz.'
farklı
okumayalım,buyrun beraber okuyalım !
Peki
Kuran da 'araştırınız bilim yapınız' diye bir ayet mi varmış?
Bilim
ne demek?
Şüphecilik,gözlem,tarafsızlık,yeterli
kanıt vs !
Kuran
insana 'şüpheci ol' diyebilir mi,bu kendi varlığının en büyük tehdidi olur!
'imanın
aklın önüne geçmesi gerekir diye bir yaklaşım da olmaz'
Nasıl
olmaz?
Yukarıda
önce Allah inancı olmalı demedin mi?
İman
,aklın önüne geçmeden din olur mu?
Açıklıyamadığın
yerde 'Bu Allahın hikmeti biz anlamayız' demiyor musun?
'Çünkü
akıl olmadan iman olmaz. Aklı olmayanın sorumluluğu da yoktur.'
Kuranın
akıl anlayışı çok farklı!
Kurana
göre KALP ile düşünülür,AKIL kalptedir.
Bunları
yazdık,forumda mevcut!
Bizim
bahsettiğimiz özgür Bilimsel yöntemlerle çalışan bir AKIL!
Kuran
vahyi Aklın önüne koyar !
İnanmayanlar,Kurana
göre Akılsızdır,görmeyen,duymayan davarlardır,cehennemde de irinli sular
içecektir,şimdi bu akıl özgürce inanıyor diyebilirmisin?
'Bana
bir tane “iman etmediği için” “kafir olduğu için” öldürünüz diye ayet bulabilir
misiniz?'
Bakara
suresi sanırım 282
'Vurun
kafirlere,kafirleri bulduğunuz yerde öldürün'
Ayet
çok ta,tarih bunun örnekleri ile dolu değil mi?
Ülkemizde
Kışlalı,Mumcu,Turan Dursun,Sıvas,Menemen vs vs '
'Ancak
şimdiye kadar hiç kimse çıkmamıştır ki “ben Kur’an a eş, benzer bir kitap
yazdım ve bunu kanıtlıyorum” desin.
Ortaya
çıkmamıştır, çıkmayacaktır da. Bunun başa gelecekler ile bir ilgisi yok.
İlgisi, yazılacak olan kitabın Kur’an ile mukayase edileceği olmasıdır.'
Ne
dediğinizi anlamak zor !
Edebi
yönü ise Shakespare gibi yazan da çıkmadı,
Veya
bir Einstein gibi birisi daha çıkacak mı?
Onun
yazdıklarını yazabilecek mi?
Bu
ayetlerden kasıt,Kuran insan sözü diyenlere karşı olmadığı savunmasıdır.
Bu
bazılarını etkileyebilir ama bize sorarsan,zaten Kuran yanlışlıklar ve
çelişkilerle doludur.Bu anlamda ona yetişebilecek bir kitap yazamayız.
Tümüyle
Kutsal kabülüne dayanan bir peşin hüküm.
Şiir
yazmayı bilmiyormusun?
Dene
bak daha güzelini yazarsın !
O
zaman ki Araplar arasında dörtlük yazmak bir üstünlük meselesi idi,Kuran da
dörtlüktür.
Arapçasına
bakmanızı tavsiye ederim.
'Sizin
böyle bir iddianız varsa buyrun yazın. Salman Rüştü de sadece bir ayet için
yazdı da ne oldu? Kur’an 1400 küsür yıldır bu iddiasını sürdürüyor.'
Salman
Rüştü sadece şu ayetler eksildi,Kurandan çıkarıldı dedi!
Kendisi
için verilen Ölüm fetvasını unutmayınız!
bahsettiğim
budur,serbest bırakın bakın neler yazılır neler !
birisi
(no
login)
195.175.178.75
Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR September 17 2003, 2:21 AM
Deha'ya,
'Bana
bir tane “iman etmediği için” “kafir olduğu için” öldürünüz diye ayet bulabilir
misiniz?'
”Bakara
suresi sanırım 282
'Vurun
kafirlere,kafirleri bulduğunuz yerde öldürün'”
Evet
yazılarınıza cevaplarım var. Ancak önce şunu halledelim: Bahsettiğiniz ayette
böyle bir konu yok. Başka ayet aramalısınız sanıyorum. Eğer referanslarınızı bu
ciddiyetle değerlendiriyorsanız yazılarınızın genelini de aynı tutum içinde
değerlendireceğim.
oguz
(no
login)
81.212.248.138
... September 17 2003, 3:24 AM
Elbette
daha baskalari da var ama, ozgun oldugundan ben en cok asagidaki Ayet'i
severim;
Muhammed-4
İnkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onlara iyice
vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık
ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin. Durum şu ki, Allah dileseydi,
onlardan intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda
öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz.
DEHA
(no
login)
195.174.77.197
birisi September 17 2003, 8:54 AM
'Bakara
SANIRIM 282'
Demiştim,
Bu
bakara kesin,282 şüpheli demektir,bunu zaten kendim belirtiyorum.
Dolayısı
ile 282 de bulamaman bir şey ifade etmez.
Bakara'ya
bir göz atsaydın bulurdun.
Herneyse,
282
değildir 191 dir düzeltiyorum.
Benim
yazdıklarımda yalan,dolan,hile hurda olmadığından emin olabilirsin.
Bakara
191
'-Onları
nerede yakalarsanız öldürün ve sizi çıkardıkları yerden onları çıkarın. O
fitne, adam öldürmekten daha kötüdür. Yalnız Mescid-i Haram'ın yanında, onlar
sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın! Fakat sizi öldürmeye
kalkışırlarsa, hemen onları öldürün. Kafirlerin cezası böyledir.'
DEHA
(no
login)
195.174.77.197
birisi September 17 2003, 9:05 AM
Allah'ın
sözleri,kullarının bir kısmının diğer kısmını nasıl kıracağını detaylı şekilde
göstermek olabilir mi?
Kaderinizi
ben yazdım,benim istediğim inanır,ben adilim,ben affediciyim,
eeee
!
Vurun
boyunlarını,hatta zayıfsanız size melek gönderim onlar vursun boyunlarını !
(Enfal
ve Al-İmran surelerine de bir zahmet kendiniz bakın)
Nisa
Suresi 89. Ayet
'
Sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi istediler ki onlarla eşit olasınız. O
halde Allah yolunda göç edinceye kadar onlardan hiçbirini dost edinmeyin. Eğer
yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün ve hiçbirini dost
ve yardımcı edinmeyin.'
Nisa
Suresi 91. Ayet
'
Hem sizden hem de kendi toplumlarından emin olmak isteyen başkalarını da
bulacaksınız. Bunlar her ne zaman fitneye götürülseler ona baş aşağı dalarlar
(daldırılırlar). Eğer sizden uzak durmaz, sulh teklif etmez ve ellerini
çekmezlerse onları yakalayın, rastladığınız yerde öldürün. İşte onlar üzerine
sizin için apaçık yetki verdik.
Tevbe
Suresi 5. Ayet
Haram
aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayın, onları
hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin. Eğer tevbe eder,
namazı dosdoğru kılar, zekâtı da verirlerse artık yollarını serbest bırakın.
Allah yarlığayan, esirgeyendir.
Muhammed
4-
'Onun
için küfredenlerle muharebeye tutuştuğunuz da hemen boyunlarını vurmaya bakın!
Ta kuvvetlerini derinden kırıp tepeleyinceye kadar (üstünlük sağladıgınızda)
bağı sıkı basın (sıkıca bağlayın kalanlarını); harp ağırlıklarını atana kadar
(savaş sona erinceye değin), sonra ister karşılıksız salıverin, ister fidye
karşılığında. Böyledir bu; şayet Allah dilese kesinlikle onlardan intikamını
alır, ancak sizi birbirinizle imtihan edecek. Allah yolunda öldürülenlere
gelince, onların amellerini asla boşa çıkarmaz.'
DEHA
(no
login)
195.174.77.197
birisi September 17 2003, 9:27 AM
'Ben
istemezsem kimse inanamaz' diyip,ondan sonra,peygambere müminleri savaşa teşvik
emri verip,kafirleri müminlerin gözüne az,müminleri de kafirlerin gözüne az
gösterip savaşa yüreklendirmek,bir mümin yüz kafire bedeldir,on kafire bedeldir
diyerek cesaret vermek ve müminlere yardım için gökten melekler indirmek sonra
bu meleklere vurun kafirlerin boynunu diye emir vermek,sonra da onları siz
değil ben öldürdüm daha da doymadım şimdi onları bir de cehennemde kavuracağım
demek,ben dilesem insanların bir kısmı bir kısmını savaş yoluyla
kırmazdı,andolsun ben insanların bir bölümünü cehennemlik yarattım demek ve
öldürülen kafirlerin ganimet karılarını müminlere helal etmek !
Neyi
anlamıyoruz?
Enfal
65.
"Ey
Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi kişi
bulunursa, iki yüze (kâfire) galip gelirler. Eğer sizden yüz kişi olursa, kâfir
olanlardan bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir
topluluktur."
Al
İmran124
-O
vakit sen inananlara: "Rabbinizin size indirilmekte olan üç bin melekler
yardım etmesi size yetişmez mi?" diyordun.
Al-İmran125
-Evet
sizler sabreder ve itaatsizlikten sakınırsanız onlar da hemen üzerinize
saldırırlarsa, Rabbiniz size beş bin nişanlı melekle yardım edecek.
ENfal
9
'Hani
Rabbinizden yardım istiyor, yalvarıyordunuz. O da, “Ben size ard arda bin
melekle yardım ediyorum” diye cevap vermişti.'
Enfal12.
Hani
Rabbin meleklere, “Ben sizinle beraberim. İman edenlere sebat verin. Ben
kafirlerin kalplerine korku salacağım. Şimdi vurun boyunlarının üstüne. Vurun,
onların bütün parmaklarına” diye vahyediyordu.
13.
Bu, onların Allah’a ve Resûlüne karşı gelmelerindendir. Her kim de Allah’a ve
Resûlüne karşı gelirse bilsin ki Allah’ın cezası şiddetlidir.
14.
İşte şimdi siz tadın onu! Kafirlere bir de cehennem azabı vardır.
15.
Ey iman edenler. Savaş düzeninde iken kafirlerle karşılaştığınız zaman sakın
onlara arkanızı dönmeyin (savaştan kaçmayın).
16.
Savaş taktiği olarak düşmanı vurmak için çekilme, ya da diğer bir birliğe
katılmak durumu hariç- böyle bir günde her kim onlara arkasını dönerse mutlaka
o, Allah’ın gazabına uğramış olur. Onun varacağı yer de cehennemdir. Ne kötü
varılacak yerdir orası.
17.
(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah onları öldürdü. Attığın zaman da
sen atmadın, fakat Allah attı. Mü’minleri, tarafından güzel bir imtihanla
denemek için Allah öyle yaptı.4 Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla
bilendir.
DEHA
(no
login)
195.174.77.197
birisi September 17 2003, 9:30 AM
Enfal
13.
Bu,
onların Allah’a ve Resûlüne karşı gelmelerindendir. Her kim de Allah’a ve
Resûlüne karşı gelirse bilsin ki Allah’ın cezası şiddetlidir.
Neden
bu insanlar öldürülüyormuş!
Allah
ve Resulüne karşı geldiklerinden!
Cezaları
ne ÖLÜM ve Cehennem !
Yani
bunlara ne denir?
KAFİR
!
Daha
anlamadığın bir şey var mı?
Darvinist
(no
login)
217.225.228.103
birisi September 18 2003, 5:44 PM
Bana
yönelik sorduğun sorulara benden başkası cevap verdi şimdiye kadar.
Arkadaşların hepsine teşekkür ediyorum. Özellikle Kuran ayetlerini benim yerime
buuraya bana arama zahmeti vermeden koydukları için.
Gelelim
sana.
Hemen
baştan saptayalım. Benim yazımda sadece İslam’a yönelik bir satır dahi
bulamazsın, dikkatinden kaçmış olmalı. Benim yazdıklarımı İslam’a atfederek
senin ne kadar önkoşullu olduğunu çok açık bir şekilde göstermekte. İslam’ın
tabiataında gayet olağan olduğu gibi (şimdi işte İslam’dan bahsediyorum) insan
tarihinde ve ötesinde-berisinde ne varsa İslam sahip çıkıyor. Burada bu görevi
İslam’ı temsilen sen üstlenmiş gibi görünüyorsun. Yine sadece İslam ve bir
müslüman açısından bakarak, Kitapsever’in soruları ve benim acizhane vermeye
çalıştığım cevapları: cevaplıyor, yorumluyorsun. Oysa konunun başlığı tüm din
olgusunu içermekte ve aralarında ayırt etmeden sorulmuş. Senin yazın ise, yime
İslam’ın tipik bir örneği olarak, herşeyi kendi anlayışına indigerdirmişsin.
Bunun adına vurdumduymazlıkta denir, bilgisizlikte denir, denir de denir.
Sorularına
cevap vermek için senin yazılarını tamamen unutmam gerek. Çünkü sorulardan önce
yazmış olduğun yazı aşağı yukarı şu mantığı takip ediyor:
2+2=
5
5+3=
8
8+4=14
14+23=231
231-1=230
Kendin
varsaydığın bir sonuçtan yanlış başka bir sonuç çıkararak, çıkardığın yanlış
sonuçtan başka yanlış sonuçlar çıkarmaya dizi halinde devam ediyorsun ve,
231-1=230 demekle doğruluyorsun.
Özellikle
Kitapsever’in 5. sorusuna öyle bir ‘cevap’ yazmışsın ki, hiç bir şekilde
arkadaşımızın sorusunun temasına değinmemişsin bile. Adam (Af edersin,
Kitapsever) şunu soruyor: İnsanın tüm bağımlılıkları önünde Tanrı’ya karşı
sorumluluğumuzu nereye oturtacağız?
Belki
çok cahilim ve hiç birşey bilmiyorum ama ben senin bu soruya verdiğin cevaptan
birşey anlamadım, yine 83+21=572 diyorsun ama sonundada 572-30=542 diyorsun.
Şimdi
gelelim bana:
Bana
yönelik olarak:
....................................................
(aktarma)
Darvinist,
Yazılarınızdan
genel anlamda anladığım dinlerin insanlar tarfından bir anlamda sömürü aracı
için uydurulmuş olduğudur. İslamı da bu anlayışın içinde değerlendiriyorsunuz.
Bu
yaptığım çıkarım doğru mudur?
Eğer
doğru ise;
1-Kur’an
da bahsedilen peygamberlerin hepsi aynı dini (islam) yaymaya çalışmışlardır.
2-İnsanlar
tarafından da uydurulmuş dinler vardır. Ancak islam dini insanlar tarafından
uydurulmuş bir din değildir.
3-İslam
dini insanları sömürmeğe veya birilerine çıkar sağlama anlamında düzenler
oluşturmağa yönelik değildir.
4-İslam
dini insan aklını sınırlamağa değil bilakis düşünmeğe, araştırmaya dolayısyle
bilime çağırmaktadır.
5-İslam
dininde tanrı yoktur. Tanrılar (şirk) insanların icatlarıdır.
6-Kur’an
da Allah inkar edenleri (kafir) inkar ettikleri için öldürünüz demez.
7-Allah’a
inanmak tamamen kişisel bir tercihtir.Toplumun bu yöndeki olumlu yada olumsuz
şartlandırmalarından kişinin kendisi sorumludur.
8-Kur’an
kapsamı itibarı ile mucizedir.(insanın yazması mümkün değildir)
9_Kur’an
ve islam dini hakkındaki söylemleriniz şahsi düşüncelerinizdir. Kur’an gerçeği
ile örtüşmemektedir.
10-Eğer
özel değilse inançsızlığınızı oluşturan en önemli etkeniniz nedir? Öğrenebilir
miyim?
…………………………………………………………………….
Özellikle
aktarma:
Darvinist,
Yazılarınızdan
genel anlamda anladığım dinlerin insanlar tarfından bir anlamda sömürü aracı
için uydurulmuş olduğudur. İslamı da bu anlayışın içinde değerlendiriyorsunuz.
Bu
yaptığım çıkarım doğru mudur?
Hayır.
Çıkardıkların yanlıştır.
Dinler
bir anlama sömürü aracı olarak uydurulmamıştır. Dinler SADECE sömürü aracı
olarak uydurulmuştur. İslam bundan bir istisna değildir.
Senin
saptamalarına kısaca cevap vermeye çalışayım.
1-Kur’an
da bahsedilen peygamberlerin hepsi aynı dini (islam) yaymaya çalışmışlardır.
-
Tamamen Muhammed’in uydurmasıdır. Ondan başka bir tane bile kanıt yok. Aksini
söyleyen kanıt yüzlerce var.
2-İnsanlar
tarafından da uydurulmuş dinler vardır. Ancak islam dini insanlar tarafından
uydurulmuş bir din değildir.
-Hiç
bir kanıtı yoktur. Yine tek kanıtı Muhammed’in kendisidir. O da, ben bu dini
uydurdum diyecek değil di ya. Uydurulmuş dinlerin var olduğuna olasılık vermen
iyi bir başlangıç sayılır.
3-İslam
dini insanları sömürmeğe veya birilerine çıkar sağlama anlamında düzenler
oluşturmağa yönelik değildir.
Öyle
ise talanlar niye yapıldı? Nasıl oluyorda, daha önce züürt bir Muhammed veda
haccında 100 deve birden kurban edebilmiş? Nasıl oluyorda Muhammed’in ölümünden
nispeten kısa bir süre sonra müslümanlar halifelik kavgasına girdiler ve
peygamberlerinin torunlarını katlettiler? Onlar mıydı, İslam’ı tehlikeye
atanlar? Nasıl oluyorda, halife aynı zamanda dünyevi hükümdar oluyor? Muhammed
ve sahabe, daha önce züürt iken sonradan varlıklı oldular. Bunlar çıkar değilde
ne? İslam değilmi, daha doğrusu Muhammed’in kendisi değilmi, üzüm çekirdeği
kadar aklı olsa bile, hükümdarlara itaad ediniz diyen? Bu, sömürüye davetten
başka nedir? Ki, bu itaad Tnarı’ya olan itaad değil, senin benm gibi bir insana
itaad emridir. Sakın bana bu bilginin kaynağını sorma, birazda kendin bul,
senin hizmetçin yok burada.
4-İslam
dini insan aklını sınırlamağa değil bilakis düşünmeğe, araştırmaya dolayısyle
bilime çağırmaktadır.
Nerede
yapıyor bunu İslam? Bir tane örnek var bana. Ben seni buradan düşünmeye
yöneltmeye çalışıyorum, arkadaşlarımız bunu yapmaya çalışıyorlar. İslam’ın
(istemeyerek) insanları düşünceye teşvik ettiği tek yön, İslam’ın kendisini
sorgulama doğrultusunda. Eğer Kuran, beni sorgulayın, benden şüphe edin ve beni
eleştirerek düşünün diyorsa, evet, o zaman İslam dini bizi düşünmeye teşvik
ediyor derim. Nitekim, Kuran hükümleri beni hemde derin derin düşünmeye teşvik
etti, bilime çağırdı. Çok doğrusun!
5-İslam
dininde tanrı yoktur. Tanrılar (şirk) insanların icatlarıdır.
Tanrı
sözcüğü Kitapsever’in genel dinlere atıf yazısına dayanarak kullanılmıştır. Ama
Merak etme, İslam’ın Allah’ı da insan icatıdır, başka.
6-Kur’an
da Allah inkar edenleri (kafir) inkar ettikleri için öldürünüz demez.
Eh…
bu konuda arkadaşlarımızın boy boy saydıkları Kuran ayetleri yetmiştir her
halde. Allah, sadece kafirlere ölüm emretmemiştir. Cizye vermeyen kitab ehline
bile öldürülmesini emrediyor.
7-Allah’a
inanmak tamamen kişisel bir tercihtir.Toplumun bu yöndeki olumlu yada olumsuz
şartlandırmalarından kişinin kendisi sorumludur.
Sen
henüz 6-7 yaşında iken sana, ‘Hangi dini seçersiniz?’ Diye soran oldumu? Sana
diğer dinleri anlatıp, seçenek hakkı verdilermide, kişinin kendi sorumluluğundan
bahsediyorsun? Sıkıysa de bakalım, ben yahudi oldum diye. İstesende olamazsın.
Olamazsın çünkü cehennemden ödün patladığı gibi, sosyal statünü kaybetmeye
haklı olarak korkarsın. Hadi, de bakalım, ben artık Muhammed’in dediklerine
inanmıyorum ve başka dine geçtim veyahut dinsizim diye. Kaç kişi senden tanrı
selamını kesecektir? Allah’a inanmak kişisel bir tercih imiş... bunu birde öyle
mahsumhane ortaya atıyorsun ki, hiç bir toplum dinamizmi yokmuş, toplum bunu
ancak hoşgörü ile karşılarmış gibi. Anası babası müslüman olan birininde
müslüman olması gerekir, yoksa toplum onu afaroz eder. İtirazın varmı buna?
Nerede kalıyor kişisel tercih özgürlüğü? Nerede kalıyor kendi sorumluluğu?
Kişisel tercih, insanın kendi kafasındaki tercihtir. Fakat İslam dini bugün
şekilcilikten ibaret bir din halindedir ve bütün ameller bu esasa göre yapılır.
Bir başka deyimle, senin kafandaki tercihi aldırış eden bile yok. Ya sürüye
gireceksin, yada seni kurt yer. İtiraf edeyim, Türkiye’de bu hususta kolay
kolay açıkça birşey yapamıyorlar ama Suudi Arabistan’da Cuma namazına geç
kalanları joblarla camiye götürüyorlar. Bu bir hürafe değil, gerçek.
8-Kur’an
kapsamı itibarı ile mucizedir.(insanın yazması mümkün değildir)
Biliyormusun,
bunu iddia edenlerin ezici çoğunluğu Kuran’ı bir kere olsun anladığı dilde
okumamışlardır. Kaza bela okumuşlar ise bile, ömürlerinde başka bir kitap
okumamışlardır, ki bırakın klasikleri, felsefeyi okumuş olsunlar. Buna rağmen
nasıl edebiyat hocası kesiliyorlarda bu kadar gülünç bir iddada bulunurlar,
ancak din ile tarif edilebilir niteliktedir. Hiç bir başka eserle
karşılaştırılmamış, Aristo deyince aklına yunan rakısı gelen, Eflatun deyince,
memnum oldum diyen, Kuran, kapsamı itibarı ile mucizedir diyor. Kuran’ın
insanın yazması mümkün değildir diyorsun. Bu palavrayı söyleye söyleye
uyduranlar kendisi bile inanır oldular artık. Yoksa Kuran’daki sayısız
çelişkiler Allah tarafındanmı yazıldı? Ne kadar acizmiş o zaman.
9-Kur’an
ve islam dini hakkındaki söylemleriniz şahsi düşüncelerinizdir. Kur’an gerçeği
ile örtüşmemektedir.
Yine
baştaki satırlarımı hatırlatmakta fayda var. Ben ilk yazımda Kuran ve İslam
dinine özel yazmadım, tüm dinleri genel olarak ele aldım. Ama… tabii ki İslam
içinde geçerli dediklerim, hatta özellikle geçerlidir. Bunlar sadece benim
şahsıma özgü olmadıklarını, bu siteyi gezecek olursan hemen hemen her konuda
okuyabilirsin. Her hangi modern bir kütüphaneye git, orada yüzlerce kitap
bulabilirsin, benim düşündüğüm gibi düşünceler içeren. Bu kitapları maalesef
ben yazmadım. Bu kitapları yatay olarak bolca, dikey olarak tarihin her
dönemine ait olarak bulabilirsin.
Yoksa
bana layık olmadığım bir şerefi atfederek, bu düşüncelerin mucizi olarak beni
tayin etmiş olursun. Bu ise, bir çok gerçekten aydın olan insana hakaret olur.
10-Eğer
özel değilse inançsızlığınızı oluşturan en önemli etkeniniz nedir? Öğrenebilir
miyim?
Öğrenebilirsin
tabii.
a)
Adalet !
Dünya’yı,
insanlığı Müslüman ve diğerleri – Hıristiyan ve diğerleri – Yahudiler ve
diğerleri- Hindu ve diğerleri- Budist ve diğerleri gibi bölünmesine karşıyım.
Birinin öbüründen daha kıymetli sayılmasına karşıyım. Rızıkın bir hayalet
tarafından verildiği düşüncesi ile dünyada açlıktan ölen insanların akibetine
karşıyım.
b)
İnsan haysiyeti !
İnsanlığın
yarısını düşük ve aşağılık olarak kabul edilmesine karşıyım. Annemin, kız
kardeşimin, kız çocuklarımın başı sarıklı bağnazlar tarafından aşağılanmasına
karşıyım. Dokuz yaşındaki bir kız çocuğu ile gerdeğe giren bir peygambere
karşıyım. Salt kendisine inanmıyorlar diye insanların onurunu, sağlığını,
namusunu, yaşamını alma hakkına sahip olduklarını zanneden soytarılara
karşıyım.
İnsanın
varlığını bir tek kulluktan ibaret kılan zihniyete karşıyım.
c)
Kan !
Din
tarihi kanla yazılmış bir tarihtir. Din adına insanlar kurban edilmiş,
kavimlerin kökü kazınmış, kelleler uçurulmuş, aydınlar alevlerde canlı canlı
pişirilmiş, kırbaçlanarak eti kemiğinden döktürülmüş, Menemen’de zavallı
birinin kellesi kesilmiş, üniversitede bir öğrenci okul arkadaşını Ramazanda
oruç tutmuyor diye bıçaklayarak öldürmüş. Daha devam edeyimmi?
Hani
din insanlara en güzelini vercekti, onlara adaleti gösterirdi? Tarihin hiç bir
yerinde yaşanmışmıdır bu?
Peygamberlerin
yaptıkları, kan tarihinde en büyük canilikler arasında yer almakta. Tevrat, İncil,
Kuran ve hadislere bir bak ve din adına ne kadar kanlı kıssalar var. Ve birde
aynı peygamberlerin sosyal statülerine bir bak. Sonunda hep iktidar sahibi
olmuşlar. Dinin sömürü aracı olduğuna dair en belirgin kanıt yine din
kitaplarında yazılanlardır.
Dur.
Daha bitmedi.
Şimdi
birazda DEHA’nın yazılarına ve verdiğin yanıtlara bir bakalım.
Kuran’da
bahsedilen peygamberler demek ki hep aynı dini yaymışlar. Tabii ki bu iddianın
yegane dayanağı Kuran’ın kendisidir. Bunu birde dünyadaki 1.5 milyar hıristiyana
sor bakalım. Fakat onlar kitaplarını tahrif etmişler, değilmi? Bunu kim
söylüyor? Yine Kuran tabii. Kuran’daki yazılanların doğru olduğunu kim
söylüyor? Son Peygamber Muhammed tabii. Hani, henüz altı yaşında bir kız
çocuğuna aşık olup, dokuz yaşına geldiği zaman gerdeğe alan Muhammed, öldürdüğü
düşmanının karısını daha aynı günün gecesi yatağına alan Muhammed, Allah’ın
ganimetten 1/5 pay istediğini söyleyen Muhammed.
Rızık
dağıtımı hakkında yazdıklarını okurken buğday ekimi hakkında epeyice birşeyler öğrendim.
Demek buğdayı ekmeden biçemezmişim. Bu dahihane bulgun için seni tebrik etmek
lazım. Yinede Allah’ın rızık dağıtma sistemini senin yazılarından anlamış
değilim. Halen dünyada her yıl 10 milyon insan, ki bunların 2 milyonu çocuk,
neden açlıktan öldüklerini anlamış değilim. Endişelenmene etmene gerek yok, ben
bunun için Allah’ı sorumlu tutmuyorum. Fakat senin neden tutmadığınada
şaşıyorum doğrusu, mademki sonucu olumlu veyahut olumsuz etkilyecek şartlarda
Allah’ın rızık kontrolu söz konusu oluyor, hatta bu noktada esprisi bile
bulunuyorsa.
Kuran’da
bilimsel bulgularla çelişen ayetlerder örneğin Kamer suresinde var. Bir kez
daha tartışmıktık bunu, şu ayın bölünmesi mucizesi. Ayın bölünmesi bilimsel
bulgularla çelişmiyormu? Bu çelişkiyi ortadan kaldırmak için mucizedir
denilmiyormu? Mucizenin kendisi bir mucize, ki, ilimle çelişen her iddia mucize
olup çıkıyor. Ne kadar akla sığmıyırsada, mucize ilan edilmesi, her derde deva
olan ilaç tabirinden, imdada yetişiyor. Büsbütün mirac olayının bilimsel bulgularla
ne beraberliği var? Mucizenin kendisinin bir kere bilimsellikle ne ilgisi var?
Kuran bunlarla dolu değilmi?
Köleliğe
ve cariyeliğe yaklaşımın çağdaş bir insanın tüylerini diken diken etmeye
yeterli.
Sanki,
kölelik halen var diyerek Kuran’daki kölelik kurumunu müdafa ediyorsun. Yahu,
Kuran’ın neresinde kölelerin lehine bir yaklaşım var? Köle azad etmek ödenmesi
gereken bir tazminattır ve köle sahibine ceza olarak verilmiştir, köleye
mükafat olarak değil. Madem ki Allah kafirlerin öldürülmesini, yahudilerin ve
hıristiyanların cizye vermesini kat’i surette emretmiş ve buna hiç itiraz
olmamışta, köleleri derhal azad edeceksiniz diye bir emir verseydi karşı
çıkanmı olacaktı? Evet, hemde çok olacaktı. Çünkü o zaman müslüman olmak
pahalıya patlayacaktı ve kölelerden başkası müslüman olmazdı. Bunun tam aksine,
müslüman olanlar daha fazla köleye ve cariyeye sahip oldular. Bugünkü normal
insanlar haydi insafsız, ahlaksız ve kadına saygısız olduklarından modern
cariyeleri var diyelim. Fakat peygamberin ve sahabenin aynı şekilde insafsız ve
ahlaksız olduklarına ne diyelim? Bir insanı mal gibi kullanmak, eşya gibi alıp
satmak, özgürlüğüne sahip olmak hangi ulu tanrı fikriyle bağdaşır bir yönü var?
Hani Kuran her şeyin güzelini anlatıyordu? Kölelik günahtır! Nerede bu hüküm?
İnsanların
bugün bir nevi köle gibi durumlarına sabretmeleri neye dayanır sanıyorsun?
Özellikle semavi dinlerin hakim olduğu yerlerde insanlar kadere inandıkları
için bu akıl almaz sabırı gösterebiliyorlar. En kötü akibete uğradıkları zaman
bile şükretmeleri emrediliyor. Dayanabilmeleri içinde sıkı sıkı dua edin,
Allah’a sığının deniyor. Ne yapalım, kadermiş, kısmet değilmiş, bundada bir
hayır vardır, ne hikmetse vb. Sözleri her gün her yerde defalarca duyarsın.
Şimdi anlayabiliyormusun dinlerin nasıl sömürü aracı olarak kullanıldığını?
Dinlerin
yarattığı tek mucize, insanları kaderciliğe inandırmaktır. Bu, gerçekten ve
benimde kabul ettiğim bir mucize.
Bana
yönelik olan 4. noktada , ‘İslam dini insan aklını sınırlamağa değil bilakis
düşünmeğe, araştırmaya dolayısyle bilime çağırmaktadır’ ifadene, DEHA’nın
cevabına yine enteresan bir cevapta senden gelmiş.
Kuran’ın
neresinde, akıl olmadan iman olmaz diye yazar, bana bir zahmet, bildir.
Kuran’ın neresinde, aklınla sorgula, sual et, ondan sonra inan diyor? Kuran’da,
imanın önkoşulu akıl değil, bilakis asıl aklın önkoşulu imandır. Bunu anlamak
için aşağıdaki ayetlere bakalım.
Kuran’da
akıl ile ilgili ayetlerden. Elmalı meali:
2-Bakara
179
- Ey temiz akıl sahipleri! Kısasta sizin iiçin bir hayat vardır. Ümit edilir ki,
korunursunuz.
197
- Hac, bilinen aylardadır. Her kim o aylarrda hacca başlayıp kendisine farz
ederse; artık hacda kadına yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz
hayırdan ne işlerseniz, Allah onu bilir. Kendinize azık edinin. Şüphesiz ki
azıkların en hayırlısı Allah korkusudur. Ey akıl sahipleri! Benden korkun!
3-Al’i
İmran
7 -
Sana bu kitabı indiren O'dur. Bunun âyetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu
âyetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir.
Kalblerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi
keyflerine göre te'vil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler.
Halbuki onun te'vilini Allah'dan başka kimse bilmez. İlimde uzman olanlar,
"Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır." derler. Üstün
akıllılardan başkası da derin düşünmez.
190
- Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ille gündüzün birbiri ardınca gelip
gidişinde selim akıl sahipleri için gerçekten açık, ibretli deliller vardır
5-Maide
58
- Namaza çağırdığınız zaman, onu alay ve eeğlence konusu yaparlar. Bu onların,
akıllarını kullanmayan bir toplum olmalarından dolayıdır.
103
- Allah, ne "bahîre"yi, ne "t;sâibe"yi, ne
"vesile"yi ve ne de "hâm"ı meşru kılmıştır. Fakat
küfredenler, Allah'a yalan iftira etmektedirler. Onların çoğunun akılları
ermez.
13-Ra’d
19
- Şimdi Rabbinden sana indirilenin gerçektten hak olduğunu bilen bir kimse, kör
olan bir kimse gibi olur mu? Fakat bunu ancak üstün akıllı ve temiz vicdanlı
kimseler idrak ederler.
14-Ibrahim
52
- Bu Kur'ân, kendisiyle uyarılsınlar, Allaah'ın ancak bir tek ilâh olduğunu
bilsinler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara gönderilmiş bir
tebliğdir.
21-Enbiya
10
- (Ey Kureyş topluluğu!) And olsun, size ööyle bir kitab indirdik ki, bütün şan
ve şerefiniz ondadır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?
67
- "Size de, Allah'ı bırakıp taptıklarrınıza da yazıklar olsun, siz hâlâ
akıllanmayacak mısınız?"
25-Furkan
44
- Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten sözz dinleyeceğini yahut akıllanacağını
mı sanıyorsun? Gerçekte onlar hayvanlar gibidir, hatta gidişçe daha
sapıktırlar.
38-Sad
29-
Bu, sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır ki, insanlar onun âyetlerini
düşünsünler ve temiz akıl sahipleri ibret alsınlar.
39-Zümer
9-
Yoksa o, gece saatlerinde kalkan, secdeye kapanıp, kıyama durarak daima
vazifesini yapan, ahireti hesaba katan ve Rabbinin rahmetini uman kimse gibi
olur mu? De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" Ancak temiz
akıl sahibi olanlar anlar.
59-Haşr
2.
Ehl-i kitaptan inkar edenleri, ilk sürgünleri yurtlarından çıkaran O'dur. Siz
onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin, kendilerini
Allah'tan koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah'ın azabı, onlara beklemedikleri
yerden geliverdi. O, yüreklerine korku düşürdü; öyle ki evlerini hem kendi
elleriyle, hem de müminlerin elleriyle harap ediyorlardı. Ey akıl sahipleri!
İbret alın.
Bu
ayetler Kuran’ın aklı hangi kerteye koyduğunu açıkça gösteriyor. Akıl, sadece
iman edende bulunur, çünkü akıl sahibi iman edendir, iman etmeyense akıl sahibi
değildir. Böylece iman etmemişlerin hepside akılsızdır. Akıl sadece iman
dercesine göre vardır. İman derecesi ne kadar küçükse, akılda o kadar azdır.
İmanı yüksek olanların aklıda aynı derecede yüksektir. Bunuda tekabül, bir çok
sözde islam alimi, imansızlığı, ahmaklık ile eşdeğer görürler.
İslam,
aynı bu mantığı başka kavramlar için de kullanır. Örneğin Kuran’da sıkca geçen
‚Zulüm’ sözcüğü bizim alnladığımız gibi insanlara yapılan zulüm değildir.
Kuran’daki zulüm, kafirlerin inanamıyarak Kuran’a karşı yaptığı zulümdür.
Kuran’da zalim, Kuran’a inanmayanlara denmiştir. Kuran’daki akıl anlayışı ile
her şey akılla başlamıyor, asıl akıl imanla başlıyor, yani her şey önce imanla
başlar.
Şimdi
sende ayetler söyle bakalım, aklı imandan öne koyan. Ama veremezsin, birincisi
böyle ayetlerin olmadığından, ikincise de, senin inancının kıstası
sorulduğunda, bı sırayla ‚Kuran, bilim.’ Demişsin. Sende Kuran’ı bilimin, yani
aklın, önüne koyuyorsun. Sence akıl önce Kuran süzgeçinden geçmesi lazım, Kuran’ı
akıl süzgeçinden geçirmeyi aklının ucundan bile geçirmezsin. Çünkü cehennemden
ödün patlar. Yanılıyorsam söyle.
Şimdi
bana benim düşüncelerimin hangisi ve neresi Kuran’la örtüşmüyormuş, sende
ayetler zikrederek yaz bakalım. Çürüt yazdıklarımı, yerle bir et fikirlerimi.
Buyur,
meydan senin.
Saygılar
Darvinist
birisi
(no
login)
195.175.178.101
Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR September 21 2003, 5:39 AM
Oğuz’a;
Muhammed:4=
Savaştan bahsetmektedir. Savaşın gereği anlatılmaktadır ve “inkar ettiği için”
değil savaşıldığı için yapılması gerekenler. Ayrıca esir alınanların durumları
anlatılmaktadır. Öldürülme sebebi: savaş. “kafir” olmaları değil.
Deha’ya;
Bakara
190,191 Başlangıç: Size karşı savaş açanlara….Bitiş: EĞER size karşı savaş
açarlarsa. ŞART, GEREKÇE: SAVAŞ “Kafir oldukları için” değil.
Nisa:88-91:
Bu ayetler Medinede inmiştir. Medine dışındaki kafirlerle olan/olacak
ilişkileri anlatmaktadır. Bu kafirlerin bir bölümü inanların da kendileri gibi
olmaları için mücadele etmektedirler. Bir başka bölümü müslümanlarla aralarında
saldırmazlık anlaşması bulunan toplumlara sığınmışlardır. Bir diğer bölümü de
hem kafirlerle hem de müslümanlarla savaşmak istemediklerinden tarafsız
kalmışlardır. Ayette savaşılması, öldürülmesi istenenler ilk bölümü oluşturan
müslümanlarla savaşı tercih edenler içindir. Yani kafirlerle müslümanlar
arasında savaş vardır. SEBEP: SAVAŞ. Müslümanları da kendileri gibi kafir
yapmak isteyenler ile yapılan savaştır.
Tevbe:1-28:
Mekke’nin fethinden sonra gelen ayetlerdir. Müşriklerle yapılan anlaşmalara ve
süresine uyulmasını ancak anlaşma süresi bittiğinde savaşanlarla yine
savaşılacağı anlatılmaktadır. Bu dönemde Mekke’de coğrafi ve siyasi bir
hakimiyetin savaşı vardır. Bu savaş devam etmektedir ancak müşriklerden iman
edenlere herhalukarda dokunulmaması iman etmeyerek SAVAŞANLARA karşı savaşın
devam edeceği. SEBEP: SAVAŞ. Mekkenin konumu ve anlaşmaların stratejisi ile
ilgili devam edecek savaşlar. İnanmayanlar müslümanlara karşı savaşmadıkları sürece
onlara dokunulmaz.
Enfal
63-65: Bir dava uğruna savaşmak ile menfaat temini için savaşmanın psikolojik
farklılığı ele alınarak davaya adanmışlığın fiziksel dezavantaja rağmen savaşta
galibiyet için en önemli faktör olduğu vurgulanıyor. “Kafir oldukları için
öldürülme” ile ilgisini bulamadım.
“Al
İmran124
-O
vakit sen inananlara: "Rabbinizin size indirilmekte olan üç bin melekler
yardım etmesi size yetişmez mi?" diyordun.
Al-İmran125
-Evet
sizler sabreder ve itaatsizlikten sakınırsanız onlar da hemen üzerinize
saldırırlarsa, Rabbiniz size beş bin nişanlı melekle yardım edecek.
ENfal
9
'Hani
Rabbinizden yardım istiyor, yalvarıyordunuz. O da, “Ben size ard arda bin
melekle yardım ediyorum” diye cevap vermişti.'
Enfal12.
Hani
Rabbin meleklere, “Ben sizinle beraberim. İman edenlere sebat verin. Ben
kafirlerin kalplerine korku salacağım. Şimdi vurun boyunlarının üstüne. Vurun,
onların bütün parmaklarına” diye vahyediyordu.
13.
Bu, onların Allah’a ve Resûlüne karşı gelmelerindendir. Her kim de Allah’a ve
Resûlüne karşı gelirse bilsin ki Allah’ın cezası şiddetlidir.
14.
İşte şimdi siz tadın onu! Kafirlere bir de cehennem azabı vardır.
15.
Ey iman edenler. Savaş düzeninde iken kafirlerle karşılaştığınız zaman sakın
onlara arkanızı dönmeyin (savaştan kaçmayın).
16.
Savaş taktiği olarak düşmanı vurmak için çekilme, ya da diğer bir birliğe
katılmak durumu hariç- böyle bir günde her kim onlara arkasını dönerse mutlaka
o, Allah’ın gazabına uğramış olur. Onun varacağı yer de cehennemdir. Ne kötü
varılacak yerdir orası.
17.
(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah onları öldürdü. Attığın zaman da
sen atmadın, fakat Allah attı. Mü’minleri, tarafından güzel bir imtihanla
denemek için Allah öyle yaptı.4 Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
“
Yukarıdaki
ayetlerde de “kafir oldukları için” öldürülenler yok. Ancak müslümanlara karşı
savaşan kafirlere karşı yapılanlar anlatılmaktadır. SEBEP:SAVAŞ.
”Enfal
13.
Bu,
onların Allah’a ve Resûlüne karşı gelmelerindendir. Her kim de Allah’a ve
Resûlüne karşı gelirse bilsin ki Allah’ın cezası şiddetlidir.
Neden
bu insanlar öldürülüyormuş!
Allah
ve Resulüne karşı geldiklerinden!
Cezaları
ne ÖLÜM ve Cehennem !
Yani
bunlara ne denir?
KAFİR
!
Daha
anlamadığın bir şey var mı?”
Ben
anlıyacağımı siz de ne anladığınızı biliyorsunuz. Sorun yok. Enfal13 ve öncesi
kafirlerle savaşılırken onlardan korkulmamasının gereği üzerinedir. Burada
sizin anlıyabileceğiniz ana tema Kurtuluş Savaşı’mızı kazandıran Atatürk’ün
deyişiyle “yüksek ruh” un, davaya adanmışlığın getirdiği manevi güçtür.(Her
Türk insanının Çanakkale de yapılan savaşların mahiyetini anlaması gerek diye
düşünüyorum. Sanıyorum 14-15 kez gelibolu yarımadasını ziyaret ettim ve her
seferinde bir başka duygulandım.Bu topraklar üzerinde bu gün bu yazışmaları
serbestçe yapabiliyorsak bunun bedelini kimlerin nasıl ödediğini yerinde
görmenin duygu ve düşüncelerinize bir başka boyut kazandırabileceği
düşüncesindeyim.) Ancak herşeye rağmen savaş müslümanlara karşı yapılmaktadır.
Kafirlerin öldürülme sepepleri de yaptıkları savaşın bir gereğidir.
Sizlerin
atladığı bir mesele var. Kur’an’ın hiçbir yerinde “sadece inançsızlığından,
inkar etmesinden ötürü” kafirlerin öldürülmesi emredilmez. Bunu bilmeniz
gerekir. Çünkü eğer böyle olsaydı akıl kullanılması ön şartına bağlı olarak
iman ya da imansızlık seçimi serbest olmazdı. Bu bir çelişki olurdu. (Bu arada
Deha’ya: akıl olmadan iman olabilir mi, yada aklımız yoksa eğer düşünce bazında
sahiplenebileceğimiz bir şey var mıdır? Bu bakımdan herşeyden önce akıl gelir.
Yani aklımız olduğu için iman ederiz/etmessiniz.Bu çok basit bir tespittir
değil mi?)
Oysa
aklı olan, aklını kullanabilen her insan seçimini yapmakta serbesttir. Yaptığı
seçim sosyal yaşamda başkalarına en basit anlamda zarar vermediği sürece kişinin
sonuçlarına kendisinin katlanacağı bir seçimdir. Tartışılacak olan bu zarar
verme kavramının getirisi, götürüsüdür.
Avrupalı
bunu yakalamış durumda. İnsanların aralarındaki ilişkiyi hiçbir zaman inanç
değerleri belirlemiyor. Bir başka söylemle kişiler inandıkları veya
inanmadıkları için ne aptallar ne de akıllı. İnanç yada inançsızlık sosyal
boyutta ve ilişkilerde bir değer yargısı, ön kabul oluşturmuyor. Bildiğiniz
gibi bu toplumlar ne yasalarını ne de örflerini herhangi bir dinin ölçütleri
içinde oluşturmuyorlar. Bu bağlamda da eğemen din olarak hristiyanlık günden
güne taraftarlarını kaybetmekte boşalan yerleri “nötr” diye tabir ettiğim inanç
konusunda tarafsız, ilgisiz (ne ateist, ne de agnostik) bir düşünce sahibi
insanlar doldurmaktadır. Hatta ben zaman zaman sorardım “siz bir ateist
misiniz” diye. “Hayır.” Derlerdi. Ateistliği “tanrı” kavramına karşı olmak,
aksini iddia etmek anlamlarında kullandıklarından “no interest”
(ilgilendirmiyor,ilgisizim) derlerdi. Tabii ateist olduklarını söyleyen ve
kendilerine göre değerlendirmeleri olanlar da oluyordu.
Bunları
anlatmamın sebebi öncelikle Kur’an insanların”salt imansız” olduklarından
öldürülmelerini emretmediği. B u yaklaşımın iman esasına ters geldiğidir.
Kur’an da bahsedilen öldürülmeler aksine müslümanlara inandıkları için savaş
açıldığında yada onlara zarar verecek durumların ortaya çıktığında olasıdır.
Bir anlamda sebep sosyolojik nedenlere dayanır. Etki- tepki şeklinde. Bunlar da
Müslümanlığın geldiği dönemin arap toplum yaşantısındaki -her anlamda- sömürü
ve kargaşa (cehalet) ortamına dini yaklaşımın getirmeye çalıştığı düzene çıkar
sahiplerinin reddine dayalı bir takım savaşlardır.
Konunun
geldiği bu noktada günümüz Türkiyesinde hiç kimseye salt inanç seçiminden ötürü
ne örf gereği, ne yasalar gereği ne de Kur’an emri gereği hiçbir şekilde en
hafif tabiri ile zarar bile verilemez. Hatta Kur’an inançsızların uyarılmasını
ama sadece uyarılmasını emreder. Bunun dışındaki yaklaşımlar Allah’ın kabul
etmediği tutumlardır ki bu konuda peygamberimiz ve dolayısı ile inananlar ikaz
edilmişlerdir.
Sizinle
pekala günümüz Türkiyesindeki bu tür yanlış tutumları tartışabiliriz ki ben bu
konuda toplumumuzda bulacağınız çelişkiler konusunda sizlerle hemfikir
kalacağımı zannediyorum. Çünkü yine Kur’an hükmüne göre hidayet Allah’tandır ve
hangimizin akıbetinin ne olacağı meçhuldür.(iman bağlamında)
Saygılarımla.
Sayın
Darvinist,
Kitapseverin
sözleri (bir kısmı)
“Aklını
kullansın deniyor ama insanın aklını nasıl kullanacağı da yukarda belirtilen
yaşam olayları içinde belirlenmiyor mu? İrade ve akıl, insanın yaşam
şartlarından etkilenmezler mi?”
Benim
sözlerim;
Kısacası
akıl yürütmek salt toplum şartlandırmalarına bağlı değildir. Yüzde yüz
toplumdan etkileniyor olsak aklımızı kullanmanın bir esprisi de olamazdı.
Doğumdan itibaren verilenlerin hepsi bizim değerlerimizin toplamı olurdu. Sizin
de bunların farkında olmanız topluma rağmen aklınızı kullandığınızın bir ispatı
değil midir?
Sizin
sözleriniz;
Özellikle
Kitapsever’in 5. sorusuna öyle bir ‘cevap’ yazmışsın ki, hiç bir şekilde
arkadaşımızın sorusunun temasına değinmemişsin bile. Adam (Af edersin,
Kitapsever) şunu soruyor: İnsanın tüm bağımlılıkları önünde Tanrı’ya karşı
sorumluluğumuzu nereye oturtacağız?
Belki
çok cahilim ve hiç birşey bilmiyorum ama ben senin bu soruya verdiğin cevaptan
birşey anlamadım, yine 83+21=572 diyorsun ama sonundada 572-30=542 diyorsun.
Kitapsever
diyor ki; akıl veya aklın ürettiği değerler toplum içinde “şekillenir,
belirlenir” daha sonra da “etkilenir”. Ben de diyorum ki bu etkilenme veya
belirlenme yüzde yüz oranında ise bir diyeceğim yoktur. Kitapseverin sözleri
doğrudur ve aklın özgün olarak bir artı üretim fonksiyonu yoktur. Her şeyi o
kişinin içinde yaşadığı şartlar belirler dolayısı ile bu şartlanma ile yaşarız.
Bu doğru ise hiçbir sözüm yok o zaman çünkü benim akla yüklediğim fonksiyon bu
değil ve bilim de bu şartlanmalara göre oluşamaz. Bilimsel gerçekler de olamaz
çünkü değişik yapıdaki toplumların şartlandırmaları söz konusu olmalıdır o
zaman. Ama “etkilenme” kelimesi yüzde yüzü kapsamaz. Kişinin akli
fonksiyonlarının, düşünme süreçlerinin oluşmasında toplum şartlandırmalarının
rolünün olduğunu belirtir ki bu doğrudur. “Ekilenme ile “belirlenir” kelimeleri
aynı şeyi ifade etmez. Ben bu yanlışlığı vurgulamadan “etkilenmenin” kaçınılmaz
olduğunu ve bu “etkilenmenin” toplum içinde somut değerlerini vurguladım. Ancak
kişinin aklını kullanma biçimi yüzde yüz toplumdan “etkilenme” ile oluşmaz.
Oluştursanız bile siz o içinde yaşadığınız toplum değerlerinin dışına
çıkamamışsınız demektir. Aklı kullanmayı böylesine dar kapsamlı düşünmek ne
derece doğrudur sizce? Ben kitapsevere daha net kısa yazabilirdim ama ayrıntı
yazdım ki anlaşılsın. Ama gördüğüm kadarı ile anlaşılmamış.
Şimdi
net olarak söyliyelim ki; akıl yada üreteceği düşünce (aklı kullanmak) hiçbir
zaman o kişinin içinde yaşadığı toplumun değerleri ile sınırlanamaz. Böyle bir
şey olamaz. Olur diye iddia ediyorsanız bu konuyu tartışmıyorum bile. Ancak
“evet olmaz” diyorsanız siz bana sorduğunuzu Kitapsevere sorunuz o zaman ki;
aklı kullanmayı neden toplum ile sınırlamış. Diğer yandan Kitapsever bir
agnostik (kararsız), ben ise Kur’an ı savunuyorum. Yazılanları kimlik önkabulu
içinde değerlendiriyorsunuz gibi bir izlenim alıyorum sizin yazılarınızdan.
Şimdi bu durumda siz en azından bu konu ile ilgili;
“yine
83+21=572 diyorsun ama sonundada 572-30=542 diyorsun. “
şeklinde
bir değerlendirmeyi kim (siz, ben , Kitapsever) hak ediyor sizce?
“Özellikle
aktarma:
Darvinist,
Yazılarınızdan
genel anlamda anladığım dinlerin insanlar tarfından bir anlamda sömürü aracı
için uydurulmuş olduğudur. İslamı da bu anlayışın içinde değerlendiriyorsunuz.
Bu
yaptığım çıkarım doğru mudur?
Hayır.
Çıkardıkların yanlıştır.
Dinler
bir anlama sömürü aracı olarak uydurulmamıştır. Dinler SADECE sömürü aracı
olarak uydurulmuştur. İslam bundan bir istisna değildir.”
Yukarıdaki
sözlerinizi iki yönden irdelemek istiyorum;
1-Ben
yukarıdaki ifademi yazarken daha önceleri yazdığınız bazı sözlerinizi “aklımda
kaldığı kadarı ile” dikkate alarak bir zanda (kanı) bulundum. Yazdıklarınızı
genel anlamda düşünüp eğer doğru anladıysam bu konuda karşılıklı tartışmaya
açarız diye düşünüyordum. Gördüğüm kadarı ile sizin ifadenizle din hakkındaki
yaklaşımınızı doğru anlamışım. Ben cümlemi kurarken yanlış anlama payımı
vurgulama açısından “bir anlamda” ifadesini kullandım. Ancak siz “SADECE”
kelimesi ile eksikliği tamamlamışsınız.
2-Netice
itibarı ile sizi doğru anlamışım. Yani siz dinleri ve islamiyeti bir sömürü
aracı olarak değerlendiriyorsunuz. Yani çıkardıklarım doğrudur. Fakat
uslubunuzdan öyle bir önyargı belli oluyor ki karşıt görüşlerde veya sizin
kızdığınız ve hiçbir zaman kabul etmeyeceğinizi TAHMİN ettiğim görüşlerde olan
bizlere herşeye rağmen “doğrusunuz” dememek için HAYIR ÇIKARDIKLARINIZ YANLIŞTIR
diyorsunuz. Halbuki ben yukarıda sadece sizi yanlış anlamamak için fikrinizi
sormayı istemiştim. Fikirlere değil de o fikrin kime ait olduğuna göre bir
yaklaşım maalesef yukarıdaki yaklaşımınızda açıkça belli oluyor. Eğer benim
yazdıklarıma ne olursa olsun bu yargı ile yaklaşacaksanız her hangi bir düşünce
paylaşımımızın katkı sağlayacağından emin değilim.
Bu
konu böyle.
Devamında
yer alan cevaplara cevaplar:
1,2-:
Buradaki bilgiler Kur’an kaynaklıdır. Siz Kur’an a inanmadığınız için bunları
tartışmak anlamsızdır.
3-:
Bu şıkka yazdığınız cevabi yazı hikaye, tarih belki hadis kaynaklı insanlar
arasında söylenegelmiş sözler. İslamın ne olduğu veya olmadığı Kur’an da
anlatılan şekildedir. Dün yada bu gün insanların davranışları eğer Kur’an a
ters ise bu islamı bağlamaz. Günümüzde yapılan en büyük yanlışların başında bu
yaklaşım gelir. Bu iki boyutludur: 1-İslamı yaşıyorum diyerek yapılan
yanlışlar. Bilinçli yada bilinçsiz islamı kendi arzuları doğrultusunda
kullanmak.2- Bu tür davranışlar içinde olanlara bakılarak islam dini hakkında
kanaate sahip olmak.
4-Bilim
herhalde tek bir düşünce tarzının tekelinde üretilmiyor. Kur’an aksine beni de
bilime yöneltti. Ne olacak şimdi? Kur’an a inananlar bilimi red ediyor gibi bir
anlayışınız mı var? Kur’an da geçen “düşünenler için “ ifadelerini içeren
ayetlerde bilime araştırmaya vurgu ve teşvik vardır. Ama bazıları buna hindi
gibi düşünmek anlamıda verebilir.
5-
Tanrı çok Allah birdir. Bu farkı anlamak tevhid esaslarında saklıdır. Kur’an da
anlatılan Allah (zatı) insan beyninin kurgulayamıyacağı bir kavramdır. Bu
bakımdan insan icadı olamaz.
6-Evet
bu konuda yukarıda verilen ayetlere cevap yazdım zaten. Eğer inanmak yok
edilmeğe gerekçe olsaydı aklın ve dolayısıyle seçim yapmanın anlamı olmazdı.
Peygambere de ilk vahiy, “mesajını ver! inanmayanı öldür!” olurdu ki ne nazari
ne de pratik olarak bu mümkün değildi. Dolayısı ile Kur’an “inanmadığı için
öldür” gibi bir yaklaşımı içinde barındıramaz, zaten yoktur. “Kafirleri
öldürün” ile “kafir oldukları için öldürün” farklıdır. Önce bunu anlamalısınız.
Peygamber kimseyi zorla müslüman yapmamıştır yapamazda. İman sahibi olmak bir
niyet (seçim) ve nasip meselesidir. Bu konunun ifade edildiği ayetleri öncesi,
sonrası ve ayetlerin iniş sebepleri ile birlikte gerçekten ne anlatıldığını
anlamak amacı ile okumalısınız ki yukarıdaki gibi yanlış bir değerlendirme
yapmayasınız.
7-
İnanç konusunda bireysel tercih yapmak için akıl baliğ denilen aklın
yeterliliği ve vucutça yeterlilik (çocukluk sonrası, buluğ sonrası) sahibi olmak
şarttır. Bunların biri yoksa inanç konusunda tercih hakkınız yoktur yada
tercihiniz geçersizdir. Eğer bu şartlara bir itirazınız yoksa toplumların kendi
kültürlerini nesillerine aktarma eğilimi olması gibi doğal bir yaklaşımı inanç
konusu ile bağdaştırmanızın esprisi nedir? Bilinçli, bilinçsiz veya güdüsel
olarak küçük çocuklarına ebeveynlerinin bildiği doğruları/yanlışları neden
aktardıkları konusu sosyolojinin, psikolojinin konusu olsa gerek. Teknik
anlamda sorumluluk yukarıdaki şartlara sahip olununca başlar.
Diğer
yandan bana atıfla söylediklerinize ben (siz istediğiniz gibi düşünebilirsiniz)
eğer haşa Allah’a gerçekten inanmıyor olsaydım tüm yaşam felsefemi ve tarzımı
bunun üzerine kurardım. Bu tarzımdan dolayı olabilecekleri de gücüm oranında
karşılardım. Eğer toplum beni soyutlarsa gider yalnız yaşardım veya
soyutlamayan bir toplumda yaşardım. Düşündüğümü soran olursa da hiç tereddüt
etmeden açıkça söylerdim. Kısacası nasıl inanıyorsam öyle yaşardım. Farklı
düşünüp farklı görünmeğe çalışarak yaşamak kendimi kandırmak, kendime zulüm
etmek olurdu.
Bu
bakımdan toplumun değerlerinin etkinliği kişinin tercihinde bir rol
oynamamalıdır. Birileri için oynuyorsa o birilerinin sorunudur benim değil. Bir
itiraf bu noktada: eğer ben inanç yönündeki bilgilenmemi ve seçimimi çevreme
bakarak yapacak olsaydım sanırım sizler gibi düşünüyor olacaktım. Kısaca her
birey tektir. Toplum halinde yaşarız ama etkilere rağmen tüm kazanımlarımız
şahsımıza aittir. Başkalarının ne yaptığı değil sizin ne yaptığınız kendinizce önemlidir.
8-
Burada da yine insanlara rağmen bir değerlendirme hatası var. Kur’an ın
mucizeliği (insan yetisinin dışındalığı) içerdikleri itibarı iledir. Ancak en
önemli özelliği o na nasıl, hangi bilgi seviyesinde ve hangi niyetle
yeklaşırsanız size aynı ile mukabele eder. Aynı ayeti iki farklı kişi çok
farklı anlayıp değerlendirebilir. Bakın sizler ayetleri “kafir oldukları için
öldür” anlıyorsunuz. Çünkü böyle anlamak istiyorsunuz. Biz de tamamen farklı
anlıyoruz.
9-Bu
şıkta siz daha önce Kur’an ve islamiyet hakkında –Kur’an a göre- yanlış şeyler
söylediniz. Sizin düşünceleriniz size göre doğrudur. Buna itirazımız yok. Ancak
yukarıdaki örnekte olduğu gibi Kur’an i bir bilgiyi yanlış değerlendirirseniz
biz bunun yanlışlığını söyleriz. Siz bunu ister doğrulayın isteseniz
yanlışlayın. Kur’an veya islamiyet hakkında aleyhte yazılmış kaynak da çoktur,
olabilir. İsteyen istediğini okur ve doğrular.
10-
a)-
Adalet arıyorsunuz ama dünyanın adaletini anlatıyorsunuz. Dünyanın insanlara
rağmen oluşturduğu adaleti biz de eleştiriyoruz zaten. İslam dünyayı bölün mü
diyor? İnsanları “kıymet” izafe ederek bölen islam mıdır yoksa toplumun değişen
değer yargıları mı? Rızkın hayalet tarafından dağıtıldığını kim söylüyor.
Dünyada açlıktan ölen insanların müsebbibi sömüren kapitalistler mi islam mı?
Değerlendirmede yaklaşımınız yanlış.
Dünyada
olagelen her olay somut sebeplere (evren yasaları=sünnetullah) tabidir.
Açlıktan ölenlerin sebebi kapitalist, zalim düzenlerdir. Neden tüm sistemi kar
üzerine kurulmuş holdinglere en azından fakslar çekerek veya bir başka şekilde
tavır koyarak karşı çıkmıyorsunuz. Sebepleri ortadan kaldırmak için ne
yapıyorsunuz. Bu konuda bir çabanız oldu da boşa mı çıktı? Siz her şeyden önce
kendi içinizde bir adalet oluşturup ta her bildiğiniz adaletsizliğe bir şekilde
karşı koydunuz mu? Ne sebeplerin oluşmasında ne de sonuçlara ulaşmada tam
kontrol insan gücünün kapsamında değildir. Bu insan gücünün dışında oluş
kontrolsuzlük demek değildir. Evrende kontrolsüz hiçbir şey yoktur.
b)-İnsan
haysiyeti konusunda karşı olduklarınıza ben de karşıyım. Şimdi ne oldu bunun
islam ile ne alakası var?
Peygamber
hakkındaki bilginiz yanlış, uydurma.
Kulluktan
ne anladığınızı bilmiyorum. Bu bakımdan insan varlığının bir tek kulluktan
ibaret olmasının nereden kaynaklandığını ve anlama geldiğini anlayamadım.
c)-
Bu bölüme yazacak bir şey bulamadım. Bir biri ile alakasız, duyuma dayalı,
topluma lanse ediliş şekline göre yanlı bakışla değerlendirilmiş çeşitli
uydurma sözler diyebiliyorum ancak.
Genel
olarak görebildiğim kadarı ile sizde ateist düşüncenin oluşmasında islam adına
insanların yaptıkları (dün-bugün) ve biraz da Kur’an ın yanlış yorumlanması
etken olmuş.Bu fikirlerinizi paylaştığınız için teşekkür ederim.
Dur
daha bitmrdi bölümüne ekliyeceklerim:
1-Hristiyanlara
çok sordum. İnanın cevap vermiyorlar. Biz böyle inanıyoruz diyorlar ve
tartışmaya açmıyorlar düşüncelerini. Bu bakımdan islam hakkında hiçbir
hristiyanın düşüncesini öğrenemedim.
2-Peygamber
hakkında söyledikleriniz yanlış. Böyle bilmek istiyorsunuz sanıyorum. Diğer
yandan bu bilginizi söyleyiş uslubunuzu inanlara saygısızlık addederek
kınıyorum.
3-Rızk
meselesini ilk dile getirenin yaklaşımını irdeleyin ve siz bir cevap verin
sonra da benim yazdıklarımı eleştirirseniz daha isabetli olur. Burada abuk
sabuk şeyler soruluyor dikkat ediyorum nicke göre de yanıtlar oluşuyor.
Uslubunuzdaki yaklaşım fazla belli olmaya başladı!
4-Mucize
kelimesine hangi kavramı yüklüyorsunuz bilemiyorum ama sizin dünyaya gelmeniz
bile bir mucize. Ama yaşıyorsunuz. O zaman mucize değil mi bu? Bu noktayı
açıklarsanız size cevap verceğim.
5-
Miracı anlamak bu gün artık çok kolay. Hiç olmazsa bunu örnek vermeseydiniz.
6-Kölelikle
ilgili yazdıklarıma, cevaben taşıdığınız usluba! rağmen yine yazayım.Ben
diyorum ki kölelik insanın olduğu her zaman vardı her zaman da olacak. Kur’an
burada bu insani zaafa(sosyolojik olgu)vurgu yapıyor. Bu engellenebilecek bir
konu değil. Çünkü insanların toplum halinde yaşadıklarında kendiliğinden ortaya
çıkacak sosyal bir olgudur kölelik.
Zaman
içinde toplumların sosyolojik, ekonomik, kültürel, folklorik v.b. gibi toplu
yaşamın oluşturacağı değerlere bağlı olarak kölelik kavramının yüklendiği anlam
değişecektir. Bu toplumların olmazsa olmaz şartlarındandır. Sosyal rollerin
dağılımında hizmet verenler hizmeti alanlara göre köledir. Ekonomik şartlara
göre örneğin iş gücünü satanlar bu iş gücünden kar edenlere göre köledir.
Aslında her insan toplum içindeki değişik faktörlerin getirdiği konumuna göre
bir diğerlerinin adeta kölesidir. Hür olmaktan kasıt salt (her bakımdan)
özgürlük ise bana dünyada hür bir tek kişi gösterebilir misiniz?
Peygamber
zamanının kölelik anlayışı ile günümüzün kölelik anlayışı farklıdır. Ama
kölelik görece olarak hep vardır. Siz ailenizin kölesisiniz. Hadi onları yok
sayarak her istediğinizi yapabilme serbestisi içinde yaşayınız bakalım.
Günümüzde kölelik en normal şekli ile diğer insanlar ile ilişkilerimizin
belirlenmesi anlamında bir sınırlamayı ifade edebilir. Topluma rağmen bütün
isteklerinizi yapamazsınız. İşte siz bir kölesiniz. Bu kadar basit. Kur’an bu
sosyolojik olguya insani bir yaklaşım vurgulamıştır. Siz bu yaklaşımı
istediğiniz gibi eleştirebilirsiniz. Bu Kur’an a nasıl yaklaştığınızla
ilgilidir.
7-Kur’anın
her yeri aklın kullanılmasını öngörüyor ama doğru olarak okuyana. Ya! Bilgi
zaten aklını kullanabilen için bir değerdir. Varmı bunun aksi? Akıl konusuna
gelince. Birisi diyor ki önce iman gelir. Ben de diyorum ki akıl olmadan iman
olamazki. Akıl olmadan insan olunamaz her şeyden önce. Bu kadar basit bir
tespiti herhalukarda bana karşı ters fikir savunma adına doğrulayamamanızı
anlayamadım. Akıl olmadan da düşünülerek ortaya konan (güdüsel olmayan) tek bir
şey söyleyiniz? Kaldı ki inanmak gibi -önce aklın ikna olması, kabul etmesi
gereken- bilinçli bir düşünce nasıl oluşabilir? Hadi kısaca söyleyelim bir
şahsın beynini bir şekilde çıkarın sonra da o na “hadi kardeşim bir seçim yap”
deyin. Bu mümkünse ve siz de kabul ediyorsanız bu konu burada kapanabilir. Siz
önce iman etmeyin sonra aklınızı kullanmaya başlayın gibi bir yöntemi
uygulayınız. Biz de önce aklımızı kullanıp sonra iman edelim veya etmeyelim.
Hangisi doğru ise. Sırf karşı olmak adına polemik yapılmaz ki!
8-Ayetlerden
sadece biri için yazacağım: Bakara 179. Siz bana aksi halde ne oluyor onu anlatsanıza.
Daha doğrusu anlatmanıza gerek yok yurdumuzda adaletin garabet örnekleri çok.
Dünyada da durum farklı değil. Çok basit bir hukuk, adalet anlayışı olarak
birine yapılan haksızlık yine o kişinin en azından eşit şekilde haksızlığının
giderilmesi ile bir anlamda mümkün olabilir. Sizin paranız çalınıyor. Hırsız
yakalanıyor 1-2 ay hapis yatıyor. Benim param ile orada karnını doyuruyor,
ısınıyor v.b. ihtiyaçları da görülüyor. Sonra serbest. Arzu ederse hırsız
bey/bayan tekrar bir başkasına aynı şeyi yapıyor. Benim çalınan param nerede?
Hırsız harcamış. Oh, oh ne güzel adalet. Böyle bir adalet anlayışını uygun
buluyorsanız kısas size göre değil. Kısas kavram olarak bire bir eşlemedir.
Paranız çalındı ise en azından o paranın size geri gelmesi gerekir. Sizin özel
alanınıza tecavüz, sosyalojik, psikolojik kayıplarınız v.b. cabası. Paramı
çalanın hapiste yatması beni hiç ilgilendirmiyor. Yapılanın toplum adına
düzeltilmesi anlamında rehabilitasyon belki devletin asli görevi olabilir ama
benim paramı kim verecek.? Zararı gören ben, benim zararım bir şekilde tazmin
edilmeli. Kısas budur. Zarar veren en azından verdiği zararı yerine
getirecektir. Zarar verme hakkını kendinde bulması ve bunun telafisi de ayrı
bir konu. Ama zarar yerine gelecek. Nasrettin hocanın “bana eşşekten düşen
birini bulun” demesi gibi bu konuyu araştırmak için mümkünse mesela
kapkaççıların sürükleyip öldürdükleri bir bayanın yakınlarına sorunuz. Yada
hissedebilirseniz eğer en sevdiğiniz bir yakınınızın (mesela bir bayan)tecavüz
edilerek öldürüldüğünü düşünün. Sonra da kısasın anlamını düşünün. Geştiğimiz
yıllarda af çıkacağı zaman t.v. de eczacı bir bayan eczanesi taranarak
öldürülen ağabeyinin affedilerek hapisten çıkacağını öğrendiğinde
söylediklerini hatırlayanınız vardır belki. Eğer affedilirse cezalarını ben
vereceğim diyecek kadar dolmuş. Adalet böyle bir şeydir. Haksızlığa uğramayan
bunu anlıyamaz. Duygular gibi yaşanarak anlaşılır konulardandır. Empatik
düşünürseniz belki kısası anlarsınız.
Son
bölümde “akıl sahibi iman edendir, iman etmeyen akıl sahibi değildir” gibi bir
yargıyı vurgulamışsınız. Her sağlıklı kişi akıl sahibidir ve akıl sahibi
olmanın iman ile bir ilişkisi yoktur. “Akıllı olmak” deyim olarak
kullanıldığında “fiziksel anlamda beyne sahip olmak” anlamını gerektirmez herhalde.
Aynı şekilde “akılsız” deyimi de beyni olmamak anlamına gelmez. Ancak siz
öncelikle böyle bir çıkarımı kasdetmişsiniz ki bu da kinayedir. Kinaye değilse
eğer merak etmeyiniz inanmadığınız için “akılsız= aklı yok” değilsiniz. Aksine
maaşallah aklınız her şeye eriyor. Buna da şüphe yok.
Kur’an
bir iddia dır. Allah kitabında bazı iddialarda bulunuyor. Aklı olanlar (aklını
bu şekilde kullananlar) bu iddiaları doğrular. Bu doğrulamada aklınızı
kullanacaksınız. Hepsi bu. Siz dersiniz ki ben bu iddiaları şu yada bu
sebeplerle belki de sebepsiz kabul etmiyorum, doğrulamıyorum. Kur’an uyarıyor.
En basit tabiri ile “akıllı ol! Aklını kullan!”
Bazen
de diyor ki “aklı olanlar için öğüt vardır”. Siz okursunuz bir anlam
vermezsiniz. Başkası okur bir anlam yükler. Siz anlamsızlığı vurgularsınız,
diğeri de yüklediği anlamı. Söylenenleri anlamlı bulmak, kabul etmek de sizin
bileceğiniz bir iş. Tartışma burada biter. Kur’an bu anlamda iddialı.
Tartışmanızı onunla yapabilirsiniz veya tartışmamayı seçebilirsiniz. Okuyun ister
doğru bulun isterseniz yanlış.
Diğer
yandan akıl ile vurgu bilgiye yapılmaktadır. Bilgisi olanlara bu bilgiye dayalı
daha başka bilgileri de aktarabilirsiniz. Diyelim ki üç aşamalı bir bilgilenme
sürecinde ilk iki aşamada bilgilenilmeden üçüncü aşamanın kavranması mümkün
olmaz. Bu bağlamda Kur’an bilginin edinilmesine kullanılmasına da vurgu
yapmaktadır. Kelime ve kavram bilgisi çok düşük birinin okuduğu herhangi bir
kitabı sentezlemesi ile o kitaba ait tüm kelime ve kavramlara hakim birinin
sentezlemesi çok farklıdır. İkinci adam dese ki bu kitapta uçağın nasıl uçtuğu
anlatılıyor. Diğeri önce uçak nedir diye soracak. Bu bariz bir farktır. Kur’an
da böylesine vurgular akllı olmak, akıl yürütmek, ibret almak gibi sözlerle
belirtilir. İbret alınacağını öngören bir ifadenin içeriğini çözemiyorsak bu
bize göre ibret alınacak bir şey değildir. Ancak aynı ifadeyi çözen birisi için
ibret alınacak şey bulunmuştur ve artı değer olarak da bu ibretten bir kazanç
sağlanmıştır. İkinci şahsın birinci şahsa göre en az üç farklı değeri
oluşmuştur. 1- Bilgisel, 2- Varılacak sonucun bilinmesi, 3- Elde edilen sonuca
göre üretilebilecek diğer bilgiler.
Kur’anı
salt yüzünden türkçesini okuyarak bir çıkarıma doğru gitmek en basit
yaklaşımlardan biridir. Bu seviyede bile bir bilgilenme/bilgilenmeme(red etme)
sentezine varabiliriz. Ancak pozitif bilimlerde paye kazanmış, arapça ya her
bakımdan hakim, dil etimolojisini ve semantiğini iyi bilen, Kur’an da geçen ve
zamanın arapçasında kullanılmayan sözcükleri bilen v.s. donanımlı birisinin
okuduğu Kur’an ve yapacağı sentez çok daha farklıdır. Akıllı olmak veya aklı
kullanmak bilgi seviyesi ile doğru orantılı ise eğer Kur’an da zaten buna vurgu
yapıyor. Siz tabii ki Kur’anı eleştiri getirmek anlamında da olsa okuyorsunuz.
Ancak kabul ediniz ki yukarıda bahsettiğim gibi sizden daha donanımlı birisinin
gerek lehte gerekse aleyhte yapacağı sentez daha içi dolu olacaktır.
Kur’an
ve bilim bir sıralamayı çağrıştırdı ise sizde eğer bilimin zamana ve
teknolojiye bağlılığını dikkate aldığımızda Kur’anın önde gelmesi gerekiyor.
Bir örnek, 1400 yıl önce varlığından bahsedilen petrolun daha yakın zamanlarda
bilinmesi ve kullanılması. Fakat ben sıralama düşünmemiştim şimdi de derim ki
bilim+Kur’an. Benim açımdan değişmiyor. Keşke aklım herşeye tam erse de
Kur’anın tamamını akıl süzgeçinden geçirebilse idim. Ama şimidilik aklım
bunlara eriyor.(Buradan da bir yargı çıkarabilirsiniz. Zaten zaman zaman
fikirleri eleştirmeyi bırakıp size ters geldiğini düşündüğünüz yargıları bana
izafe etmişsiniz. Bu tartışmada zaafiyet belirtisidir.)
Son
olarak yöntem olarak fikir çürütmeyi değil paylaşımını tercih ediyorum. Kişi
yanlış bulduğu fikri zaten kendisi çürütür. Bu da o kişiyi bağlar.
Saygılarımla.
DEHA
(no
login)
212.146.161.56
birisi September 21 2003, 11:59 AM
Muhammed'in
yaptığı savaşlarla,Kurtuluş savaşının ne alakası var?
Kurtuluş
savaşı,vatanı savunmak için,işgali kaldırmak için yapılan bir savaştır.
Müslümanların
savaşları,başka toprakları işgal amacıyla yapılan yayılmacı savaşlardır.
'Kafirler
savaşırsa öldürülür' diyorsun !
Ne
yapmalarını bekliyorsun,kapına bir bedevi sürüsü dayanmış,ya müslüman ol, ya
savaş diyor(Bu gerçektir,rakip takıma şartlar sayılır,müslüman olur ve vergiyi
kabul ederlerse ne ala,yoksa savaş başlar,böyle 3 maddelik bir bildiri
vardır),kadınları kızları malı mülkü toprağı ganimet alacaklar ya da ağır
vergiler altında inletecekler,dinini değiştirtecekler ve hükmedecekler,ve sen
bunları kabul etmeyip toprağını savunursan kafir olacaksın ve öldürülmeyi hak
edeceksin öyle mi?
'Yurtta
Sulh Cihanda Sulh' diyen Atatürk ile,ölümünden daha,bir kaç gün önce Şam'a
Usame ordusunu gönderen Muhammed veya Viyana kapılarına dayanan Osmanlı
halifeleri aynı kefeye nasıl konur?
'Din
Allah'ın olana kadar savaşın' emri ile bütün dünyayı işgale çalışan müslümanlar
yanında,diğer dinler de kendi kutsal kitaplarındaki emirleri uygularlar ve
milyonlarca insanın kanı dökülür durur.
Kurandan
yazdığım ayetler çok açık,Savaşın nasıl teşvik edildiği,savaştan kaçılmaması
gerektiği(melekler gerçekten savaşa yardım etse,savaştan kaçmanın üzerinde bu
kadar durulmasına gerek olmazdı,bu da anlayana !)Savaşta öldürülen kafirlere
bir de cehennemde azab edileceği,bunların karıları ve kızlarının da ganimet
alınabileceği vs vs vs.
Görüldüğü
gibi savunulacak en ufak bir tarafı yok !
DEHA
(no
login)
212.146.161.56
birisi September 21 2003, 12:32 PM
'Peygambere
de ilk vahiy, “mesajını ver! inanmayanı öldür!” olurdu ki ne nazari ne de
pratik olarak bu mümkün değildi.'
Burada
bir yanlış anlama veya tahrifat var.
Mesajı
veren Peygamber değil Allahtır.
Peygamberin
bir mesajı yoktur.
O
sadece ileticidir,aracıdır.
Dolayısı
ile mesajı veren Allah olduğuna göre inanmayanları cezalandıracak olan da
Allahtır ve bunu da cehennem teması ile açıklamaktadır.
İlk
vahiye bakalım !
Alak
Suresi
15-'Eğer
vazgeçmezse yemin olsun o alnı mutlaka tutup sürteceğiz'
17-18
'Haydi çağırsın meclisini,biz de çağıracağız zebanileri'
Enfal
suresinde ne yazıyor?
'ONLARI
SİZ ÖLDÜRMEDİNİZ,ALLAH ÖLDÜRDÜ!'
'Dolayısı
ile Kur’an “inanmadığı için öldür” gibi bir yaklaşımı içinde barındıramaz,
zaten yoktur.'
Ne
tartıştığımıza bakın !
Temel
sorun burada absurd şeylerle uğraşmaktayız.
Bir
insanın inanıp,inanmadığını nereden bileceksin ki,böyle bir hüküm
koyasın,alnında mı yazıyor?
Bildiğin
anda da,o zaten sana karşı savaşıyor ve dinine Allahına hakaret ediyor
pozisyondadır,yani onun öldürülmesi için gerekli şartlar oluşmuştur.
Dini
hükümlerin,ilk bakışta doğru gibi görünen, kendine has bir absurd mantığı var.
'“Kafirleri
öldürün” ile “kafir oldukları için öldürün” farklıdır. Önce bunu
anlamalısınız.'
Ayeti
aktardım
'Allah
ve Resulune karşı gelenlerin cezası böyledir' diyor.
Yine
laf salatası,yorum tamamen,okuyana bırakılmış!
Allah
ve Resulune karşı gelinmeden kafir olunmaz ki!
Allah
ve Resulune karşı geldikleri için demek,
Kafir
oldukları için demek değil midir?
'Sinekleri
öldürün' ile 'Sinek oldukları için öldürün' hükümlerinin arasındaki farkı da
açıklarmısınız?
'Peygamber
kimseyi zorla müslüman yapmamıştır yapamazda.'
Buna
sanırım çocuklar bile güler !
'İman
sahibi olmak bir niyet (seçim) ve nasip meselesidir.'
Bu
cümlenin altından kalkamazsınız.
Hem
seçim hem nasip nasıl olacak?
Allahın
dilemediği bir seçimi yapabilirmisiniz?
Allahın
kendi yarattığı kullarının öldürülmesini emredip sonra da onları cehennemde
işkenceden geçirmesi,Allahın temel sıfatları ile çelişir.
Bu
vahyin ilahi olmadığının delilidir.
'Bu
konunun ifade edildiği ayetleri öncesi, sonrası ve ayetlerin iniş sebepleri ile
birlikte gerçekten ne anlatıldığını anlamak amacı ile okumalısınız ki
yukarıdaki gibi yanlış bir değerlendirme yapmayasınız.'
Bunlar
da beylik laflar,ne yaparsak yapalım mutlaka bizim yöntemlerimizde bir hata veya
eksiklik vardır,bu mantığa iman ettirilme çabalarının nedeni,Kuranı ve Dini her
şart altında aklayabilmektir.
O
zaman sizde, benim yazdıklarımı,öncesi,sonrası,yazılış sebebleri ve gerçekten
ne anlatıldığı amacı ile okuyun bakın her söylediğim ne kadar doğru gelecek
size !
DEHA
(no
login)
212.146.161.56
birisi September 21 2003, 12:43 PM
'SEBEP:
SAVAŞ. Müslümanları da kendileri gibi kafir yapmak isteyenler ile yapılan
savaştır.'
farkında
olmadan doğru bir yere varmış gözüküyorsunuz,ne kadar güzel izah
etmişsiniz,müslümanları kafir yapmak isteyenlere karşı savaş yapmak
gerekir,yani Turan Dursun müslümanları kafir yapmak
istediğinden,öldürülmelidir.
Burada
ortaya çıkan bir başka husus,müslümanların kafirler karşısında yeterli akli ve
ilmi delilleri yoktur ve kendilerine güvenmemektedirler,kafirler karşısında
dağılacaklarından,kafirlerin öldürülmesi en güzel çözümdür.
Bu
da gerçektir,kafirlerle,müslümanlıkta olmayan demokratik bir platformda
tartışmayı denesler başlarına gelecekleri biliyorlar.
Zaten
bu kafirler eğer bu kadar cehennem,irinli su içirme,yakma,derilerini değiştirme
tehditlerine aldırmıyor ve göğüsleri yeni tomurmuş huri masalları ile de yola
gelmiyorsa bunlardan gerçekten korkulur.
DEHA
(no
login)
212.146.161.56
birisi September 21 2003, 12:54 PM
'Dünyada
olagelen her olay somut sebeplere (evren yasaları=sünnetullah) tabidir.
Açlıktan ölenlerin sebebi kapitalist, zalim düzenlerdir. Neden tüm sistemi kar
üzerine kurulmuş holdinglere en azından fakslar çekerek veya bir başka şekilde
tavır koyarak karşı çıkmıyorsunuz. Sebepleri ortadan kaldırmak için ne
yapıyorsunuz. Bu konuda bir çabanız oldu da boşa mı çıktı? '
Burası
ultra saçma olmuş !
Holdingler,Allahın
dilemesinin önüne geçmiş.
Allah
rızkı dilediğine veriyor,
Bize
nimet veriliyorsa,Allahtandır!
Bize
nimet verilmiyorsa,kapitalistlerin yüzündendir !
Holdinglere
fax çekmiyoruz ama,Allah fax çekiyoruz,pardon dua ediyoruz gene bir şey olmuyor
!
Halbuki
Kurana göre,İsrailoğulları aç kalıp dua edince,
Allah
onlara Gökten 'Kudret Helvası ve Bıldırcın ' indiriyor.Ama açların duaları
karşılıksız kalıyor !
İki
şık var ya Allah sadece İsrailoğullarının Allahı ya da,birileri bizi kandırıyor
!
DEHA
(no
login)
212.146.161.56
birisi September 21 2003, 1:35 PM
'-
Miracı anlamak bu gün artık çok kolay. Hiç olmazsa bunu örnek vermeseydiniz.'
Bunu
bizimle paylaşırsanız çok seviniriz!
'Ben
diyorum ki kölelik insanın olduğu her zaman vardı her zaman da olacak.'
neden
olsun?Dinler ne işe yarıyor.
Açıkça
Kölelik Allahın ezeli takdiridir desene şuna !
'Bu
engellenebilecek bir konu değil.'
Allah
da mı engelleyemez !
'Ekonomik
şartlara göre örneğin iş gücünü satanlar bu iş gücünden kar edenlere göre
köledir.'
Çalışmazsa
Köle olmaz bu mantıkla,o zaman işsiz gezsin,işsiz gezme hürriyeti olana da KÖLE
denmez !
Köleciliği
maruz göstermek için yaptığınız tüm akrobatlıkları hayretle izlemekteyiz.
'
Siz ailenizin kölesisiniz.'
Köle
Mülkiyeti başkasına ait olana denir.
Köle'nin
ailesi de Köledir.Köle ebeveynlerin de köle edinme hakları yoktur.
Köle
tanımını ne kadar çeviririrseniz çevirin,sonuç değişmez.
Bizi
oldukça hayal kırıklığına uğrattınız.
'Kur’an
bu sosyolojik olguya insani bir yaklaşım vurgulamıştır. Siz bu yaklaşımı
istediğiniz gibi eleştirebilirsiniz. Bu Kur’an a nasıl yaklaştığınızla
ilgilidir.'
hayranım
bu mantıklara ,sen bir sürü abuk subuk örnek ver,ne sosyoloji kalsın ortada ne
köle tanımı,KÖLECİLİĞİ savun ondan sonra Kuran İnsani yaklaşım sergilemiştir de
!
Kardeşim
neresi insani bu yaklaşımın!
Kendini
neden bu kadar kandırmaktasın !
Mülkiyeti
başkasının elinde olan,pazarda alınıp satılan ve cinsel meta olarak kullanılan
bir insanla,
Çalışanın
durumunu veya aile içindeki durumu nasıl bir tutarsın?
'7-Kur’anın
her yeri aklın kullanılmasını öngörüyor ama doğru olarak okuyana.'
İşte
harika bir mantık.Kuranın bir yerinde aklın kullanılması öngörülmüyor diyorsak
biz okumayı bilememişizdir.
'Ben
de diyorum ki akıl olmadan iman olamazki. Akıl olmadan insan olunamaz her
şeyden önce.'
Çok
fazla çarpıtıyorsun,sen diyorsun ki akıl olmadan iman olmaz,kullanılıp
kullanılmayacağını beyan etmiyorsun.Akıl var ama, imana, bu aklı kullanarak mı
ulaşmışız?Yoksa bizim aklımız bunu kavrayamaz,önce iman edip,sonra sizin
yaptığınız gibi sözde akıl yürüterek ettiğimiz imanı haklı çıkarma gayreti
içine mi girmişiz?
'Akıl
olmadan da düşünülerek ortaya konan (güdüsel olmayan) tek bir şey söyleyiniz?'
Siz
de bana dil,dudaklar ve larinx olmadan söylenebilen bir cümle gösteriniz.
Akıl
olmadan nasıl düşünülebilir?ne yazdığının farkındamısın?
'
Hadi kısaca söyleyelim bir şahsın beynini bir şekilde çıkarın sonra da o na
“hadi kardeşim bir seçim yap” deyin.'
Çok
dağıldınız iman bir seçim değildir, !zaten bizim anlatmak istediğimiz
budur,eğer akıl yolu ile yapılan bir seçim olsa kabul edeceğiz.
Başka
bir başlıkta bu konu tartışılıyor.
'Biz
de önce aklımızı kullanıp sonra iman edelim veya etmeyelim. Hangisi doğru ise.
Sırf karşı olmak adına polemik yapılmaz ki!'
Siz
eğer Kuran'a inanıyorsanız,aklınızı değil vahyi kullanacaksınız !
Aklınız
hayvana kıyıyorsun cani diyecek ama siz o koyunu boğazlayacaksınız çünkü
vahiy,iman akıldan önce gelir,bir kere inandınız mı hiç bir hükmü
sorgulayamazsınız,yani aklınızı kullanamazsınız !
Başını
ört diyorsa,örteceksin !
Aklını
bir tek yerde kullanabilirsin,o da iman ettiklerini, razyonalize etmek
için,burada bütün yaptığın da budur.Kölecilik üzerine yazdıkların gibi.yani
Akıl ancak kendini kandırmana ,vicdanını rahatlatmana falan yarar.
Neresini
anlamıyorsunuz?
'Kur’an
bir iddia dır. Allah kitabında bazı iddialarda bulunuyor.'
Allah
iddiada bulunamaz,bu Allahın tanımına aykırı.Allah bilir !
'Ancak
kabul ediniz ki yukarıda bahsettiğim gibi sizden daha donanımlı birisinin gerek
lehte gerekse aleyhte yapacağı sentez daha içi dolu olacaktır.'
Kuran
kendisi der ki, 'Bu kitap tüm insanların anlayacağı apaçık bir Kurandır'
Şimdi
siz gene kendinizi kandırıyor ve sıkıştığınız yerde Ruhban arıyorsunuz.Kitabı
bizden iyi bilenlerden öğrenelim diyorsunuz.
'Bir
örnek, 1400 yıl önce varlığından bahsedilen petrolun daha yakın zamanlarda
bilinmesi ve kullanılması.'
Buralara
kadar düşmeniz beni gerçekten üzmüştür.
Darvinist
(no
login)
80.135.117.68
birisi September 23 2003, 12:54 PM
Sn.
birisi,
Dine,
Kuran’a ve her din kitabına yaklaşımım benim kendime özgü bir açıdan olduğu
saptantısı doğrudur. Fakat bu yaklaşımımı değerledirirken önemli bir hususu
gözden kaçırmamak gerek. Teistlerin tersine, en azından teistlerin ezici
çoğunluğunun tersine, biz ateistler hayatımızın her aşamasında ateist değildik.
Bizim de ezici çoğunluğumuz daha önce, burada bulunnaların çoğu müslüman olmak
üzere, inananlar idik. Kimimizin sosyal statüsünün kaybolmasına, kimimizin arkadaş
ve hatta akraba çevresinin kendisine sırt çevirmesine sebep olmasına rağmen
ateist olmuş insanlarız. Ateistliğimizin hemen bir önünde, dinlerin asıl
sıfatının bizlerde yaratmış olduğu hayel kırıklığıdır.
Yinede
ateistleri şanslı insanlar olarak görmekten geri kalmıyorum. Çünkü ateistler,
akıllarının hapsedildiği sanal kafesleri omuzlarının üstünden sıyırıp atmış
olan insanlardır. Hiç birimiz bunu bir gece içersinde yapamamıştır. Bilakis,
uzun yıllar alan bir süreç içersinde ateist olduklarını kabul etmişlerdir. Bu
sitede bu süreci bitirmiş olanlar var, halen içinde bulunanlarda var,
başlangıçta olanlarda var. Her halukarda ateistler genellikle her iki tarafıda
iyi bilen insanlardır. Teistler ise, yine genellikle, inançsızlığın ne olduğunu
bile tasavvur edemezler.
Neden
bunları anlatıyorm?
Ateistleri,
inanan biri nasıl hissediyor, inanmanın ne olduğunu bilmiyormuş gibi var saymak
büyük bir hatadır. Her ne kadar bu varsayım birçok teist tarafından inkar
edilsede, bilinç altında bu önyargı devam ediyor. Halbuki, bu adam tanrı fkrini
reddediyor, fakat o nu bu düşünceye iten faktörler ne idi diye düşünmek bir çok
noktada anlaşmayı dahada kolaylaştırır. Çünkü konuya böyle yaklaşmak ciddi bir
fikir alış verişine ilk adım olur.
Sevgili
birisi,
Bana
atfen yazmış olduğun satırları okuduktan sonra, samimiyetle söylüyorum, en az
tam bir gün düşündüm. Nasıl zehir zemberek bir cevap veririm diye düşünmedim.
Düşündüğüm, bir insanın kendi inandığı dinin rahatsız eden hükümlerini,
kitabının tamamen net ifadelerini nasıl oluyorda, ifadenein içeriği gibi
değilde, kendi görmek istediği gibi görebiliyor. Demek istediğim, bir çok din
hükümü, top yuvarlaktır derken, bu kadar net bir ifadeyi, yok, top köşelidir,
diye ısrar etmen.
Hemen
önemle bildireyim. Benim bahsini ettiğim hükümler, benim kendimin çıkrattığım
hükümler değil. Bilakis, bu hükümler bir çok alim denilen din adamları ve din
kurumlarınca çıkarılmış hükümlerdir.
Yazılarındaki
noktalara birer, birer değinmiyeceğim bu gün. Zaten bir çoğuna başka arkadaşlar
cevap vermişler. Bir ateist açısından cevaplar semantik açıdan farklı olabilir
ama, içerik olarak pek farklı olmaz.
Ayrıntılı
cevap vermemenin bir başka sebebi ise, örneğin, peygamberlerin hepsinin aynı
dini yaymış olmalarının ve İslam dininde uydurulmuş olmasına dair ifadelerim
üzerinde, benim Kuran’a inanmamamdan dolayı tartışmanın anlamsız olacağını
söylüyorsun. Halbuki, inanmış olsam tartışılacak neresi kalır daha? İnanmış
olsam, şöyle yücedir, yok böyle yücedir diyemi tartışacaktık? Tam bir tartışma
noktası yakalandığı zamanda tartşmayı reddediyorsun, çünkü güya tartışma şartı
yerine gelmemiş oluyor. Bu konuları tartışmak için mutlaka iananıyor olmam
gerekiyor, senin görüşünce. İşte tam bu ifaden, benim din, özellikle İslam ve
akıl hususunda görüşlerimi, 12den vururcasına tasdik ediyor. İman olmadan ne
söylersen söyleyim, tartışma konusu bile olmuyor. İllede önce inanmam gerek ki,
benim söylediklerim bir anlam kazansın. Sen şahsen bu prensipe her noktada
sıkı, sıkı sarılmasanda, genelinde böyledir.
Dinlerin
sömürü aracı olması konusunda, ifadlerinden apaçık belli oluyor ki, bir çok
elle tutulabilecek kadar net olan gerçekleri görmeyi red ediyorsun. Dünya’daki,
seninde sağlam olarak saptamış olduğun, sömürüyü ve sömürüyü tadbik edenleri
biliyorsun fakat bu sömürüye insanların tahammül getirmelerinin sebebini
görmemezlikten geliyorsun, adeta düşünmeyi bile red ediyorsun. İnsanların bu
sömürü düzenini kader olarak algılamsının yegane sebebi, kaderciliği önşart
koşan dinlerin olduğunu bir çırpıda red eden bir tavır sergiliyorsun. Ayrıca,
insanların rızık dağılımında her hangi bir Tanrı’nın rolü olmadığı kanaatinde
olduğumu hem yazdım, hemde bir ateist olarak buna inanmamın ne kadar saçma
olacağıda ortadadır.
Sömürüye
karşı ne yapıp yapmadığımı, birşey yapıp yapmadığımı nereden biliyorsun? Yinede
senin bu hususta bana yöneltmiş olduğun sorulara fazla ağırlık tayin etmiyorum
ve hakaret olarak algılamıyorum. Galiba bu sorular, retorik sorular.
Adaletsizlik
bildiğim olgulara nasıl karşı koyduğumun bu forumda küçücük bir parçasını
görebiliyorsun. Yoksa buradaki tartışmalar sadece zaman öldürmek içinmi
sanıyorsun? Senin bu hususta en büyük yanlışın, sanki dinlerin Dünya’nın
bugünkü durumunda hiç bir sorumluluğu yokmuş gibi görmen. Dinler, insanların en
önemli kültür ögelerinden biri olarak Dünya’nın durumuna bizzat ve her daim
etki yaptıklarını göz ardı ediyorsun. Sanki bu durum dinlere rağmen olmuş gibi
bir hava yaratıyorsun. Halbuki bu durumda en büyük pay, dinlerindir.
Bir
başka sebep ise, halen insanların din açısından tercihleri mevcut imiş gibi
düşünmen. Farkına varmadan düştüüün çelişkiyi anlatmaya çalışayım. Bir yandan
imanın, kişinin kendi tercihinde olan birşey olarak gösteriyorsun, bir iki
satır sonrada, toplumların kültürel özelliklerini gelecek nesillere vermesinden
daha doğal birşey olabilirmi siye soruyorsun. Bunun hangisi doğru şimdi? Eğer
kültürel değerlerin gelecek nesillere verilmesinde, verilen kişilere her hangi
bir tercih fırsatı veriliyor dersen, o zaman ayrı gezegenlerde yaşıyoruz demek.
Kültürlerin değişimi hiç bir zaman konzervatif yaşam ile meydana gelmemiştir.
Kültürler, hep kendi içinde beliren aykırılıklarla değişime uğramıştır. Bu
değişimlerin meydana gelmesi, daha önceki değerlerin hatalı ve/veyahut çağdaş
olmaktan çıkmış olmalarındandır. Nasıl doğadaki evrim zaman zaman değişiklikler
getiriyorsa, insanın kültürel evrimide değişikliklere uğrar. Böyle olmasaydı
ihtimalen hepimiz daha mağarada yaşıyor olurduk.
Bütün
sorunda burada işte. Dinler hiç bir zaman gönüllü olarak değişmemişleridr, dinlerin
zaten her hangi bir değişme eğilimide yoktur, çünkü hiç bir daha değişmemek
ilkesi üzerine kurulmuşlardır. Bu sebeptende her değişim ‘din elden gidiyor’
yaygarasını çıkarır. Dinin bu yazıf noktasını örtmek içinde, dinin, özellikle
İslam’ın, evrensel olduğu safsatası durmadan anlatılır.
Kölelik,
cariyelik konusuna defalarca değinmiş olmamıza rağmen, hiç bir zaman somut bir
cevap almış değilim/değiliz senden. Kah, bu kavramların anlamını
değiştiriyorsun, kah bu kavramların zaman konteksti içersinde normal sayıyorsun
ama bir kere çıkıpta, arabın İslam anlayışı içersinde köleliğin bayağı bizim
bildiğimiz kölelik olduğunu söylemiyorsun. Tutmuşsun, bugünkü çalışan insanın
köle olduğunu söylüyorsun. Eğer bugün insanlar köle gibi çalışıyor dersen,
belki anlaşırız. Ama tutupta, bir insanın mülkiyetinin, ki kölelik insanı mülk
konumuna sokar, bir başka insana ait olmasıyla, çalışan bir insanı aynı küfeye
koyuyorsan, ben senin bu konuda samimi olduğuna inanmam. Bu kadar özveri ile
yazan birisi, bu kadar akıldışı bir saptamayı, yapsa yapsa, din kurtarma
eğilimi içersinde yapar, fakat vijdanı el verdiğinden değil.
Kuran
hakkında benim yorumlarımın sadece bana ait olmadığını, hatta benim
‘yorumlarımdam’ çok daha önce bir çok insanlar bu yorumları yaptığını ve bunları
bana atfetmenin benim layık olmadığım bir şerefi bana vermek olacağını yazmış
olmama rağmen, halen bunları söyleyen bir tek benmişim gibi devam edip
duruyorsun. Kuran hususunda benim veyahut her hangi birinin yanlışlarını
düzeltmeye kendine hak buluyorsun. Ama tabii, ne yanlış ne doğru, bu kararıda
kendin veriyorsun.
Bir
tek konuya ayrıntılı olarak girmek istiyorum. Bunuda, insan haysiyetinin çok
önemli bir konu olmasındandır.
Önce
senin dikkatini benim insan anlayışıma çekmek isterim. Benim için erkek ve
kadın aynı derecede insandır. Tabii, diyeceksin. Hiçte tabii değil işte. Eğer
müslüman isen, tabii değil. Çünkü İslam, kadınlara erkekten daha aşağılık
olarak bakar. Yoksa, dört tane koca ile aynı zamanda evlenmek, namaz kıldırmak,
hayız iken orucu kabul olmak diye birşey varmı kadınlar için? Neden kadınlara
mirastan yarım pay veriliyor? Bunlar bizzat, direkt ve net bir şekilde Kuran’da
yazmıyormu? Sen kabul etmiyorsan, bu seni müşerref eder ama kitabın bunları
emrediyor, hiç olmazsa bu emirlerin varlığını kabul etmen lazım. Aksi takdirde
inkarcı oluyorsun.
Peygambner
hakkında bildiklerim yanlış olduğunu söylerken, Muhammed’in bir kız çocuğu ile
gerdeğe girmesini kast ediyorsun. Buna yalan diyorsun. Diyorsun ama İslam
aleminde yapayalnız duruyorsun. Bana bunu yalanlayan bir tane yazı getir. Bu
yazılar sıkı, sıkı müslüman olan sözde alimlerin yazısı olsun getir, sadece bir
tane. Bulacağın yazılar, Ayşe’nin yaşını tartışmaz. Aye’nin yaşının 9-10 olduğu
inkar edilmez. Sadece bir ek yapılmış, Ayşe’nin o yaşta yetişkin bir kadın
olduğunu öne sürerler, güya bazı kızlar 10 yaşında kadın olurlarmış. Hadi
öyledir diyelim. Ya Ayşe 6 yaşında iken nişanlanmasına ne dersin? 6 yaşında bir
bebek kadınmıdır?
Bu
konuda sergilediğin tutumun aslında senin saygı duyulacak bir ahlak
mertebesinde olduğunu gösteriyor. Muhammed’in sübiyancılığını kabul edemiyorsun
ve inkar yoluna baş vuruyorsun. Olmaması gereken bir şey olamaz! Diyorsun.
Eğer
benim bu dediklerim uydurma ise, beni yalanlayıcı kaynaklar göstermekte serbestsin.
Bugün
böyle bir olaya nasıl karşı çıkacaksan, ki çıkacağından eminim, nasıl
kınayacaksan, Muhammed’i aynı şekilde, hatta özellikle kınayacaksın. Çünkü o,
peygamberim dedi.
Aynı
ahlak şartları, Muhammed’in gelini ile evlenmesi içinde geçerlidir. Bunuda
inkar eden bir tane islami kaynak bulamazsın. Ancak, geliniyle evlenmeyi güya
Allah Muhammed’e emretmiş. Her ne hikmet vardı ise bu evlilikte.
Bu
konuya ayrıntılı değinmemim asıl sebebine gelince.
Tıpkı
bu konuda olduğu gibi, İslam, Kuran, Muhammed konularında ne zaman akıldışı ve
ahlaki olmayan taraflarına laf gelince, senin tutumun her zaman aynı tutum
oluyor. Allah varmı yokmu gibi daha genel konularda tartışmayı epeyice ileriye
götürüyorsun, fakat seninde aklının ve ahlakının kabul etmediği gerçeklere
gelince, inkarcılığa gidiyorsun hatta kendi kendini aldatırmış gibi bir tavrın
ortaya çıkıyor. Başkalarında da bu tavrı sadece burada değil, dışarıda da çok
görüyorum. Fakat herkeste değil tabii. Ancak belli bir düşünce süreci başlamış
olan insanlarda bu tavır ortaya çıkıyor. Ama içini kemiren şüpheler devam
ediyor. Başta söylediğim gibi, ateistlerin çoğu aynı süreçten geçenlerdir.
İslamiyetin
akıl dışı niteliğinde, ahlaka aykırı olan gerçeklerini, objektif gerçeklerini,
yani İslam alemi tarafından yazılan ve tartışma konusu olmayanlar, kabul etmek
inanan biri için çok zor olan bir iş. Artık bu gerçekleri kabul etmekten başka
bir seçenek olmadığı görüldüğü andan itibaren, deve kuşu misali, kafalar kuma
sokulur ve, ‘Olmaması gereken birşey olamaz!’ taktiği ortaya çıkar, bu hususta
her türlü tartışmayı red eder. Bu düşünceleri kafasından söküp atmaya çalışır
ve kendi kendini kandırma yöntemlerinin birinden öbürüne geçer. Çünkü
şüphelerinden kendisi korkar, vijdan azabı hisseder. Bazıları burada takılıp kalırlar,
bazıları ateist olurlar, çoğu ise maalesef cehennem korkusundan daha koyu bir
şekilde dine geri dönerler ve kraldanda kralcı olurlar.
Maksadım
kesinlikle seni yaralamak veyahut sana hakaret etmek değil, her ne kadar bazen
sivri bir kalemle yazıyorsam da.
Ancak,
senin tutumun yukarıda belirttiğim tutuma çok yakın. İşine gelmeyen noktada
tartışmadan kaçıyorsun ve dahada kötüsü, kabul edilmiş din hükümlerini bile
görmemezlikten geliyorsun ve Kuran’dan kendi yorumlarını çıkarmaya
çalışıyorsun. İyi güzel de, çıkarmış olduğun bu yorumlar, anlamak için değil,
anladığını inkar etmek için oluyor. Yani, kendi kendini avutmak amacıyla
çıkarıyorsun yorumlarını.
İşte
senin ve senin konumunda olanların hepsinin gerçek sorunu bu. Şüpheler
kemiriyor ve böyle forumlarda ateistlere yanlış olduğunu göstermek çabasında
imiş gibi, kendi şüphelerini gidermeye çalışıyorlar. Bu arada, kendilerini
şüpheye düşüren gerçekleri bilinç altında ateistlere malederek kendilerine
hedef buluyorlar.
Kitapsever
bu hususta daha bilimsel bir şekilde açıklama getirebilir şüphesiz.
Saygılar
Darvinist
Kitapsever
(no
login)
213.243.30.11
Sn. Darvinist için... September 23 2003, 7:57 PM
Projeksiyon
(yansıtma) savunması:
Kişinin
kendisi için kabul edilemez olan düşünce, duygu veya dürtüler yadsınır, bunun
yerine benzer düşünce, duygu veya dürtülerin karşı tarafta bulunduğuna inanılır
ve ona göre tepkiler gösterilir.
Tipik
bir örnek vaka:
Adamın
biri günün birinde karısının sarışın bir erkekle gizli bir ilişkisinin olduğundan
şüphelenmeye başlar. Şüpheleri giderek kıskançlık paranoyası halini almaya
başlayınca yakınlarının zorlamasıyla bir psikiyatra muayeneye götürülür. Adamla
ayrıntılı bir görüşme yapan psikiyatr, "neden SARIŞIN bir erkek?"
sorusundan yola çıkarak gerçeği yakalar: Adam meğerse bir süre önce sarışın bir
kadınla gizli bir ilişki içine girmiş, daha sonra bu ilişkiyi başkalarının
farkedebileceği korkusuyla bitirmiş. Ama, bu bitirdiği ilişkiyi karısının
öğrenebileceğinden için için korkuyormuş, çünkü karısını yitirmek istemiyormuş.
Bu kaygılar içindeyken yavaş yavaş karısının sarışın bir erkekle gizli bir
ilişki içinde olabileceği ihtimalini düşünmeye başlamış.
Projeksiyon
(yansıtma) bu örnekte o kadar tipiktir ki, adam "ben onu aldatmadım, ama o
beni aldatıyor" demeye getiriyor. Kendi zihnindeki olumsuz düşüncelerin
kendisinde olmadığını, karısında olduğunu düşünüyor.
Bu
süreç, bilinçli değildir. Kişinin kendini haklı görerek rahatlamasını sağladığı
gibi zihninde olumsuz düşünceler taşımadığına inanarak da kendisini iyi
hissetmesine yarar. Rahatsız edici olumsuz düşünceler karşı tarafa yansıtıldığı
için, mücadele kendi zihninde değil, karşı tarafla yapılır.
"Ben
çelişkili değilim, asıl o çelişkili."
"Benim
herhangi bir yanlışım yok, asıl o yanlış yapıyor."
...
vs.
birisi
(no
login)
195.175.178.133
Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR September 24 2003, 6:18 AM
Sn.
Darvinist,
Önce
şunu vurguluyorum; siz
“Dine,
Kuran’a ve her din kitabına yaklaşımım benim kendime özgü bir açıdan olduğu
saptantısı doğrudur.”
Demişsiniz.
Bu “saplantıyı” anlıyamadım. Ben mi sizi din karşıtı tutumunuzdan ötürü
“saplantı” içinde mi görüyorum yoksa siz kendinizi mi böyle görüyorsunuz?
“Ateistleri,
inanan biri nasıl hissediyor, inanmanın ne olduğunu bilmiyormuş gibi var saymak
büyük bir hatadır. Her ne kadar bu varsayım birçok teist tarafından inkar
edilsede, bilinç altında bu önyargı devam ediyor. Halbuki bu adam tanrı fkrini
reddediyor, fakat o nu bu düşünceye iten faktörler ne idi diye düşünmek bir çok
noktada anlaşmayı dahada kolaylaştırır. Çünkü konuya böyle yaklaşmak ciddi bir
fikir alış verişine ilk adım olur.”
Yazdıklarınızı
bana izafe ettiğinizden yargılarınızı da şahsım adına kabul ederek; sizin bir
ateist olarak inanmanın ne olup olmadığını bilip bilmediğiniz beni hiç
ilgilendirmiyor ve bunu öğrenmek için de size bir şey sormadım, ithamda da
bulunmadım. Atesitlerin inanmayı bilmediği konusunda değil fakat beni
ilgilendiren kısmı ile Kur’an hakkında yanlış/yanlı bilgilendikleri konusunda
ön yargım var. Bu ön yargıyı da şimdiye kadar görüştüğüm ateistlerin -bana
göre- Kur’an a karşı olan tutumlarını dikkate aldığımdan oluşturmuş olabilirim
ki bunu normal bir karşı tutum olarak görüyorum. Diğer yandan benim size ilk
olarak sormaya çalıştığım konuyu siz şimdi dile getirmişsiniz. Teşekkür ederim
sonunda sadede geldik. Sizden sizi rahatsız eden konuları maddelemenizi bilmem
ne kadar önce istemiştim ancak siz yazmayınca ben olası yaklaşımları
maddelemiştim. Geç te olsa bir yere varmak güzel.
Kur’anın
hangi net hükümlerini görmek istediğim gibi görüyorum maddeleyiniz irdeliyelim.
-----------------------------------------------------------------------------------------------
”Yazılarındaki
noktalara birer, birer değinmiyeceğim bu gün. Zaten bir çoğuna başka arkadaşlar
cevap vermişler. Bir ateist açısından cevaplar semantik açıdan farklı olabilir
ama, içerik olarak pek farklı olmaz. “
Bu
durumda işiniz biraz zorlaşıyor. Bakın ben Deha’ya
Benim
sözlerim:
”Bizim,
evren yasalarımızın işlerliğine göre bir düşünce geliştirmek zorunda olduğumuzu
anlatmaya çalışıyorum.”
Benim
sözlerim:
'Bir
an zamanın geriye doğru aktığını farzedin o zaman da sonuç-sebep ilişkisi
kuracaktık ve tüm olayları bügün düşündüğümüzün tam tersi bir şekilde
değerlendirecektik.'
Deha’nın
sözleri:
Bu
tümce fevkalade yanlış.
İlk
önce beynin düşünmesi için de zaman ileri doğru akmalıdır,zamanı geriye
akıtırsan düşünemezsin.
İkincisi
sebep-sonuç ilişkisi zamanın ileri akmasını gerektirir.Zaman geriye akarsa
sonuç-sebep ilişkisi kurulamaz,çünkü sonuç önce meydana geldiğinden,ondan sonra
oluşan bir şey onun nedeni olamaz.
Önce
cam kırılır,sonra taş atılırsa,atılan taş camı kıramaz,kırık camın içinden
geçer gider ve camın kırılma sebebi olamaz.
Veya
önce adam ölür sonra ateş edilirse,adam zaten ölü olacağından ölüm sebebi o
olamaz.
Zamanda
geriye dönüş,bir filmi tersine oynatmak gibi de değildir.Bir filmi tersine
oynatırsan,kırılan fincan parçaları bir araya gelir ve sağlam fincanı
oluşturur.
Ancak
bu Termodinamiğin 2. yasasına aykırıdr.
Evren
geriye dönüp büzülme sürecine girse dahi zaman ileri akmak zorundadır.
Zamanın
geriye doğru akması mümkün değildir.”
Ben
neyi nasıl anlatmaya çalışıyorum Deha hangi bilimsel! Sonuçlara vararak benim
ifademi çürütmüş bir inceleyiniz.
“Ayrıntılı
cevap vermemenin bir başka sebebi ise, örneğin, peygamberlerin hepsinin aynı
dini yaymış olmalarının ve İslam dininde uydurulmuş olmasına dair ifadelerim
üzerinde, benim Kuran’a inanmamamdan dolayı tartışmanın anlamsız olacağını
söylüyorsun. Halbuki, inanmış olsam tartışılacak neresi kalır daha? İnanmış
olsam, şöyle yücedir, yok böyle yücedir diyemi tartışacaktık? Tam bir tartışma
noktası yakalandığı zamanda tartşmayı reddediyorsun, çünkü güya tartışma şartı
yerine gelmemiş oluyor. Bu konuları tartışmak…”
Yanlış
mantık kurguluyorsunuz. Bir kere tartışma her zaman zıt fikirlerin olduğunda
olan bir kavram değildir. Pek ala aynı fikir farklı bir çok yönleri itibarı ile
de tartışılabilinir. Bir fikre ait aynılıktan zıtlığa doğru uzanan farklılıklar
olabilir. O zaman sadece zıt olan mı tartışılır. Yada tartışmayı siz sadece
ters açı itibarı ile mi olabilir kabul ediyorsunuz. Benim yukarıda
vurguladığım:
Ben;
“peygamberler aynı vahyi (tevhid inancı) yaymışlardır” “kaynak doğruluğuna
inandığım Kur’an”
Siz;
“hayır peygamberler aynı vahyi yaymamışlardır” “kaynak doğruluğuna inanmadığım
Kur’an”
Önerdiğimiz
ifadeler ters, kaynak aynı. Aynı kaynak size göre geçersiz olduğundan burada
önermeleri tartışmak anlamsızdır.
Diğer
yandan aslında asıl vurgulamak istediğiniz SANIYORUM aynı kaynağı bizim (doğru
kabul edenler) size göre yanlış/yanlı kullandığımız. Siz “bakın kaynağınızdaki
şu cümle şu konuyu anlatıyor” Biz “hayır o cümle sizin dediğiniz konuyu
anlatmıyor” Asıl tartışma burada. Bu yaklaşıma da köleliği, bir daha örnek vereyim.
Köleliğe “hürriyeti olmamak, mülkiyeti başkasına ait olmak” şeklinde ortak
kabul edilebilecek bir tanım verelim. Burada artık “hürriyet ve mülkiyet”
kavramlarını da incelemeliyiz. Bu kavramlara kapsam olarak darlıktan genişliğe
doğru bir konum izafe edebilirmiyiz? Ben edilebileceğini savunuyorum. Örnek;
altmışlı yıllarda o meşhur, başbakanın yakasına yapışılarak “hürriyet
istiyorum/z” diyen yaklaşım. O şahıs birisine ait bir kölemiydi de hürriyet
istiyordu yoksa, başka, şimdilerde “özgürlükler” dediğimiz sosyo-ekonomik
taleplerimi vardı. “Bağımsız Türkiye” diye slogan atanlar bizim başka
devletlerin kölesi olduğumuzu mu söylüyorlar. “Mülkiyet” kavramına da görecelik
izafe edebilirsiniz.
Bu
durumda köle SALT,(sadece) birinin HER anlamda mülkiyetinde olması anlamına mı
gelir? Gelmemesi gerektiğini anlatmaya çalıştım. Ancak 1400 yıl önce köleliğin
kapsadığı anlam en dar manada alınabilir ve bu doğrudur. O zamanın bir örfüdür
bu. Buna itiraz yok zaten. Sorun bugünün şartlarında köleliğin kazandığı anlamı
tarifdir. Bu gün artık dar anlamda köleliğin olması insanlığın geldiği nokta
itibarı ile hemen hemen mümkün değildir. Ancak kölelik geniş manada bir
bağımlılığı çağrıştırıyorsa bu gün kaç çeşit kölelikten bahsedilebilir? Kölelik
semantik konumu itibarı ile bu gün de vardır ve 1400 yıl öncesine göre
farklıdır.
Diğer
bir sorun köleliğin Kur’an da neden tamamen kaldırılmadığıdır. Köleliğin
yukarıda izah etmeye çalıştığım gibi bir göreceliği varsa eğer bu artık sosyal
bir realite olarak inasanın toplu yaşama zorunluluğunun da gereği olacaktır.
Kölelik kavramını genişlettikçe artık günümüzde kimin köle olduğu kimin
olmadığı neredeyse belirsiz olmaktadır. Ben çok geniş bir anlam vererek dedim
biz de en azından sorumlu olduğumuz kişilerin kölesiyiz. Tabii benim ki belki
fazla geniş oluyor ve tartışılır boyut kazanıyor ancak hürriyetin ve mülkiyetin
sınırlarını belirlemede karşılaşılan zorluk yada görecelik bana bu şansı
tanıyabilir. Bu anlamda işçi patronunun (çeşitli bağimlılıkları dolayısı ile)
kölesi olurken, patron da bizatihi kendi mülkiyetinin (çeşitli bağımlılıkları
dolayısiyle) kölesi olabilir. Hani deriz ya para için kul köle oluyor diye.
İşçisine yeterli ücret ödemeyerek daha fazla kar etme arzusu olan bir patron
bana göre paranın kölesidir. Kısacası kölelik zaman içinde kazandığı/kazanacağı
anlamları itibarı ile sosyal bir gerçek olarak hep var olacak gibi görünüyor.
Kur’an da bu insana has olgunun varlığı nedeni ile köleliği haramlar (tamamen
yasaklar) arasına katmamıştır.
Bunlar
benim anladıklarım. Şimdi siz diyebilirsiniz ki bunlar saçma. Bu da sizin
fikriniz olur ve saygı duyarım. İşte aynı kaynağı farklı yorumlayabileceğimize
bir örnek.
“ .
Bu konuları tartışmak için mutlaka iananıyor olmam gerekiyor, senin görüşünce.
İşte tam bu ifaden, benim din, özellikle İslam ve akıl hususunda görüşlerimi,
12den vururcasına tasdik ediyor. İman olmadan ne söylersen söyleyim, tartışma
konusu bile olmuyor. İllede önce inanmam gerek ki, benim söylediklerim bir
anlam kazansın. Sen şahsen bu prensipe her noktada sıkı, sıkı sarılmasanda,
genelinde böyledir.”
Benim
dini konuları tartışmak için mutlaka inanıyor olmanız gerekir gibi bir düşüncem
yok böyle bir kuralı tartışmaya gerekçe görmüyorum. Benim tartışmaya koyduğum
kuralları size söyliyeyim de kabul ederseniz bu çerçevede tartışırız:
1-Tartışmaya
açılacak konu net ifade edilmeli.
2-Tartışma
gerekçeleri taraflarça net ifade edilmeli.
3-Bir
fikri besleyen argümanlar kendi içinde doğru ise bunun doğruluğu taraflarca
tespit edilmeli.(Örneğin köleliğe görece kavram yüklenebileceği kabul görmüşse
eğer bundan sonra kölelik konusu dar anlamları içinden hareket ile
tartışılmamalıdır.)
4-Tartışılan
konu ile ilgisi olmayan konu o tartışmanın içine sokulmamalı. (Bazı arkadaşlar
anlatılanları yanlış anlamışsa eğer karşı tarafça dinleme uzvunun vucudunun
olması gereken yerden çok farklı bir yerde mi olduğu soruluyor veya o kanaate
varılıyor.)
5-Tartışma
neticesi taraflarca varılan sonuçlar açıkça ifade edilebilmeli.
6-Tartışma
kapsamında sorulan bir sorunun hangi amaca yönelik sorulduğu net ifade
edilmeli.
”Dinlerin
sömürü aracı olması konusunda, ifadlerinden apaçık belli oluyor ki, bir çok
elle tutulabilecek kadar net olan gerçekleri görmeyi red ediyorsun. Dünya’daki,
seninde sağlam olarak saptamış olduğun”
Dinler
(islam dinini kasdediyorum) sömürü aracı değildir. Sömürüye araç olarak
kullanılmaktadır. Bu bağlamda sömürüye araç olan unsurların farkındayım ki
islam dini sömürünün ne aracı ne de amacı değildir. İslam dini sömürü aracı
olarak kullanılmıştır:evet, islam dini kapsamı itibarıyle ile sömürü aracıdır:
hayır.
“,
sömürüyü ve sömürüyü tadbik edenleri biliyorsun fakat bu sömürüye insanların
tahammül getirmelerinin sebebini görmemezlikten geliyorsun, adeta düşünmeyi
bile red ediyorsun. İnsanların bu sömürü düzenini kader olarak algılamsının
yegane sebebi, kaderciliği önşart koşan dinlerin olduğunu bir çırpıda red eden
bir tavır sergiliyorsun. Ayrıca, insanların rızık dağılımında her”
Ben
sizden yazdıklarım ile ilgili yaşam felsefeme yönelik analiz yapmanızı
istememiştim ama yapmışsınız. Neyse.
Sömürü
düzeninin (bana göre zulüm) KADER olarak algılanılmasını öngeren Kur’an ayeti
bilmiyorum. Kader bir önşart değil yaşamın içindeki bir gerçektir.
Rızk
meselesini kavramak -kusra bakmayın tabirimi yazılarınızdan edindiğim bir kanaat
olarak yazıyorum, yanılma payım var- sizi aşıyor.
“Senin
bu hususta en büyük yanlışın, sanki dinlerin Dünya’nın bugünkü durumunda hiç
bir sorumluluğu yokmuş gibi görmen. Dinler, insanların en önemli kültür
ögelerinden biri olarak Dünya’nın durumuna bizzat ve her daim etki yaptıklarını
göz ardı ediyorsun. Sanki bu durum dinlere rağmen olmuş gibi bir hava
yaratıyorsun. Halbuki bu durumda en büyük pay, dinlerindir.”
Bakın
aynı hatalar var. Dinlerin dünyanın bu günkü durumunda hiçbir sorumluluğu
yokmuş gibi bir GÖRÜŞÜM/ GÖZARDI ETMEM yoktur. Aksine çok sorumlulukları
vardır. Düşüncelerim hakkındaki kanaatiniz yanlış. (bu yanlış kanaati benim
yazılarımdan çıkarıyor olsanız bile)
”Bir
başka sebep ise, halen insanların din açısından tercihleri mevcut imiş gibi
düşünmen. Farkına varmadan düştüüün çelişkiyi anlatmaya çalışayım. Bir yandan
imanın, kişinin kendi tercihinde olan birşey olarak gösteriyorsun, bir iki
satır sonrada, toplumların kültürel özelliklerini gelecek nesillere vermesinden
daha doğal birşey olabilirmi siye soruyorsun. Bunun hangisi doğru şimdi? Eğer
kültürel değerlerin gelecek nesillere…”
Evet
iki yargı da doğru. İman, inanç kişisel bir seçim,istemdir. Her insan kendi
aklını kullanarak Allah’a kendi istemleri doğrultusunda inanır veya inanmaz.
Toplumun buna olan etkisinin işlevsel fonksiyonu ayrı bir konudur. İnsanların
sahip olduğu kültürel değerleri nesillerine aktarma eğiliminin olması da
toğlumlarda tespit edilmiş bir realitedir. Çelişki bulduğunuz yer sanıyorum:
Topluma rağmen seçimin geçerliliği. Yani seçimi toplum mu yaptırıyor yoksa
kişilerin kişisel tercihleri mi? Teknik olarak seçim bireysel olmak zorundadır
çünkü inanan için sorumluluk şahsa aittir. Beni toplum böyle yaptı gibi bir
gerekçe olamaz. Pratik olarak da toplumun çoğunluğuna yönelik doğal yönlendirme
vardır. Bu da sadece inanç aktarımı konusunda değildir. Ben size inanç
konusunda olması gerekeni söylüyorum pratikte olanları değerlendirmek ayrı bir
konudur.
“.
Dinler hiç bir zaman gönüllü olarak değişmemişleridr, dinlerin zaten her hangi
bir değişme eğilimide yoktur, çünkü hiç bir daha değişmemek ilkesi üzerine
kurulmuşlardır. Bu sebeptende her değişim ‘din elden gidiyor’ yaygarasını
çıkarır. Dinin bu yazıf noktasını örtmek içinde, dinin, özellikle İslam’ın,
evrensel olduğu safsatası durmadan anlatılır. “
Yukarıdaki
düşüncelerinize katılmıyorum. İslam dininde değişebilen ve değişemeyen kısımlar
vardır.
,”
arabın İslam anlayışı içersinde köleliğin bayağı bizim bildiğimiz kölelik
olduğunu söylemiyorsun. Tutmuşsun, bugünkü çalışan insanın köle olduğunu
söylüyorsun. Eğer bugün”
Köleliği
anlattık ama burada bir konuyu aydınlatayım: Arabın yaşam tarzı, örfü, dili,
v.b. beni hiç ilgilendirmiyor. Dünya üzerinde yaşayan sıradan bir toplum
olmaktan öte benim gözümde bir değerleri yok.
“Eğer
bugün insanlar köle gibi çalışıyor dersen, belki anlaşırız. Ama…”
Evet
benim anlatmak istediğimi yakalamışsınız. Gibilik benzerlik, yaklaşım izafe
eder. İnsanların köle gibi çalışmalarına kölelik denebilir mi denemezmi
isterseniz bunu tartışalım. Yada köle gibi çalışmak zorunda olmak ne demektir?
Köle
gibi çalışan insanların varlığını görüyorsam eğer köle kavramına güncel bir
anlam yüklemem neden mantık dışı olsun. (kitapsever şimdi burada kendini
inandırma üzerine bilimsel bir makale de yazabilir)
“Kuran
hususunda benim veyahut her hangi birinin yanlışlarını düzeltmeye kendine hak
buluyorsun. Ama tabii, ne yanlış ne doğru, bu kararıda kendin veriyorsun.”
Sizİn
üzerinizde kendi açımdan bir hak bulmuyorum özellikle de böyle bir hakkım
olabileceğini düşünmüyorum. Ancak bir yerde bir şeklide Kur’an hakkında
söylenen bir söz varsa ve bu benim bilgilerime göre yanlışsa bunu uslubu
dahilinde dile getirmeye çalışırım. Sadece “söylemek” ile sınırlı görürüm
kendimi. Hepsi bu ancak bundan rahatsız oluyorsanız deklere edin onu da
yapmayız herkes yoluna gider.
”Muhammed’in
sübiyancılığını kabul edemiyorsun ve inkar yoluna baş vuruyorsun. Olmaması
gereken bir şey olamaz! Diyorsun.
Eğer
benim bu dediklerim uydurma ise, beni yalanlayıcı kaynaklar göstermekte
serbestsin”.
Subyancı
argo bir kelimedir. Eğer bu kelimeyi kullanırsanız size de en azından aynı ile
tepki verilir ki bu tepkiyi siz belirlemiş tercih etmiş olursunuz. Peygamber
bir çok insanın saygı duyduğu bir değerdir. O na karşı saygısızlığınız bu gün
yaşamadığına göre bizlere karşı olmaktadır. Bakın ben size demiştim “kafir
oldukları için öldürün” diye Kur’an yazmaz diye. Size ben şimdi hakaret etsem
atesit olduğunuz için değil “sübyancı” kelimesini kullanarak karşı bir tepki
oluşturduğunuz içindir. Size şimdiye kadar ateist alduğunuz için hakaret ettim
mi? Sadece fikirlerinize fikirle verebildiğim kadar cevap veriyorum ve bunlara
inanmak zorundasınız gibi bir yaklaşımım, düşüncem de yok. Ama forumu açın
inananların değerlerine nasıl hakaretler var bir daha bakın. İşte “kafirler
karşı geldikleri için” ile “kafir oldukları için” arasındaki fark budur.
“
fakat seninde aklının ve ahlakının kabul etmediği gerçeklere gelince,
inkarcılığa gidiyorsun hatta kendi kendini aldatırmış gibi bir tavrın ortaya
çıkıyor. Başkalarında da bu tavrı sadece burada değil, dışarıda da çok
görüyorum…”
Peygamberimizin
yaşamında ahlaksız bir şey bulamazsınız. Bu tespiti size sonuna kadar
açabilirim. Ancak uslubunuzu koruyacağınızdan emin olamadığım ve peygamberimizi
SADECE bizler gibi sıradan bir insan olarak bildiğinizden bu konu da sizi
maalesef aşıyor. Yoksa ahlaki anlamda beni çelişkiye düşürecek ikna olmadan
kabul edeceğim her hangi bir durumum yok.
“Maksadım
kesinlikle seni yaralamak veyahut sana hakaret etmek değil, her ne kadar bazen
sivri bir kalemle yazıyorsam da.”
Bu
düşüncenizi paylaşıyorum. Kişilik sorgulamalarına ve hakarete varmadan uslubu
dahilinde herşeyin söylenebileceği düşüncesindeyim. Fikirlerinizin doğruluğunu
ispatlamak anlamında kaleminiz istediğiniz kadar sivri olsun bundan istifade
etme anlamında memnun da olurum.
“İşine
gelmeyen noktada tartışmadan kaçıyorsun ve dahada kötüsü, kabul edilmiş din
hükümlerini bile görmemezlikten geliyorsun ve Kuran’dan…”
Gene
kişilik sorgulamsı var ama yanlış Aksine işime gelmediğini bileceğim, beni
rahatsız eden ikna olamadığım konuları özellikle tartışmak isterim ki tatmin
olabilyim. Kararsızlık, dengelenmemiş durumlar benim yapıma terstir. Şüphe
içinde olmak ve kararsızlığı kitapsevere sorunuz.
“İşte
senin ve senin konumunda olanların hepsinin gerçek sorunu bu. Şüpheler
kemiriyor ve böyle forumlarda ateistlere yanlış olduğunu göstermek çabasında
imiş gibi, kendi şüphelerini gidermeye çalışıyorlar. Bu arada, kendilerini
şüpheye düşüren gerçekleri bilinç altında ateistlere malederek kendilerine
hedef buluyorlar.
Kitapsever
bu hususta daha bilimsel bir şekilde açıklama getirebilir şüphesiz.”
Gene
yanlış kanaat. Ben bu foruma ateistlere din konusunda bir şeylerin yanlış
olduğunu göstermek amacı ile gelmemiştim. Buraya ateizmin dini argümanların
yerine neleri koyduğunu, evrenin başlangıcı, sonu, hakkında geçerli olabilecek
ne gibi açıklamalarının olduğu ve ateizmi tamamen yaratıcı yoktur, olamaz ancak
varlığın var oluş sebebi de şudur gibi teknik cevapları olması gerektiği olarak
algıladığım için geldim. Ama gördüm ki atesitler dini argümanların yanlışlığı,
çelişki oluşturduğu tezi üzerinden fikir beyan ettikleri, evren hakkındaki
soruları cevaplamanın (kişisel açıklamaların olabileceği) bilimin işi olduğu
ateizmin böyle bir zorunluluğu olmadığı.
Bu
bağlamda da dini argümanları sorgulamanın anlamsızlığını çünkü kendilerince
çelişki olarak gördüklerinin inananlarca birer açıklaması olduğunu söyledim ve
halen buradayım konular uzadı da uzadı. Kısacası evren ve yaratıcı hakkında
ateizmin görüşü nedir için geldik daha gidemedik. Bu yaklaşım üzerinden bir
genellemeniz varsa ve Kitapsever de bu genellemeye bir bilimsellik! katacaksa
yine buyrun.
Not:
Sizi aşar dediğim konular sizi bilgi olarak aşar anlamında değildir özellikle
belirtirim. Bu yargıyı yapma konumum olamaz. Ancak o konuları tartışabilmemiz
için öncesinde mutabık kalmamız gereken konularda anlaşacağımızı hiç
sanmadığımdan ve bunları da basamak olarak gördüğümden diyelim ki bu konular 5
basamak yukarısı anlamında sizi aşar dedim.
Saygılarımla
DEHA
(no
login)
195.174.77.197
birisi September 24 2003, 9:48 AM
Benim
sözlerim:
'Bir
an zamanın geriye doğru aktığını farzedin o zaman da sonuç-sebep ilişkisi
kuracaktık ve tüm olayları bügün düşündüğümüzün tam tersi bir şekilde
değerlendirecektik.'
Deha’nın
sözleri:
Bu
tümce fevkalade yanlış.
İlk
önce beynin düşünmesi için de zaman ileri doğru akmalıdır,zamanı geriye
akıtırsan düşünemezsin.
İkincisi
sebep-sonuç ilişkisi zamanın ileri akmasını gerektirir.Zaman geriye akarsa
sonuç-sebep ilişkisi kurulamaz,çünkü sonuç önce meydana geldiğinden,ondan sonra
oluşan bir şey onun nedeni olamaz.
Önce
cam kırılır,sonra taş atılırsa,atılan taş camı kıramaz,kırık camın içinden
geçer gider ve camın kırılma sebebi olamaz.
Veya
önce adam ölür sonra ateş edilirse,adam zaten ölü olacağından ölüm sebebi o
olamaz.
Zamanda
geriye dönüş,bir filmi tersine oynatmak gibi de değildir.Bir filmi tersine
oynatırsan,kırılan fincan parçaları bir araya gelir ve sağlam fincanı
oluşturur.
Ancak
bu Termodinamiğin 2. yasasına aykırıdr.
Evren
geriye dönüp büzülme sürecine girse dahi zaman ileri akmak zorundadır.
Zamanın
geriye doğru akması mümkün değildir.”
Ben
neyi nasıl anlatmaya çalışıyorum Deha hangi bilimsel! Sonuçlara vararak benim ifademi
çürütmüş bir inceleyiniz.'
birisi,
Neyi
nasıl anlatmak istediğinizi,veya benim söylediklerimde tespit ettiğiniz bir
yanlış varsa,üçüncü sahıslara yakınma veya şikayet yerine direk bana söylemeniz
daha uygundur.
Kullandığınız
cümle fevkalade saçmadır,itirazınız varsa buyrun anlatın.
pentagram.
(no
login)
195.175.253.23
Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR September 24 2003, 10:41 AM
Sayın
birisi,
Deha'dan
özür dileyerek araya girmek istiyorum.
9/10
yaşındaki bir kız çocuğunun fiziki olarak
olgunlaşmış
olabileceğini iddia edebilirsiniz.
Ancak
bilinç olarak psikolojik olarak bir
çocuğun
olgunlaşmış olduğunu iddia edebilir
misiniz?
Bunu Hz. Muhammedin o kız çocuğu
ile
olan konuşmalarından farkedemeyeceğini
söyleyebilir
misiniz? Muhtemelen o kız
çocuğunun
bilinç olarak olgunlaşmamış
olduğunu
farketmiştir. O halde Hz.Muhammed böyle
bir
birleşmeyi hangi düşünceyle istemiştir?
Bana
bunu izah edebilir misiniz?
Darvinist
(Login
Darvinist)
217.225.237.141
birisi September 25 2003, 7:35 PM
Sevgili
birisi,
Bir
önceki yazımda, detay içeren bir tartışmayı neden devam ettirmek istemediğimin
sebeplerini saymıştım aslında. Yazının olduğu kadar uzun olmasının nedeni,
sayabilecek sebeplerin çok olmasından geliyor.
Bu
sefer o kadar uzun tutmamaya çalışacağım.
Sana
yanıt (‘siz’ demeye bir türlü alışamaıyorum) olarak ne söyledimse,
söylediklerimin içeriği değil, uslupu, kullandığım terimler söz konusu oluyor,
daha doğrusu söz konusu ediyorsun. Tartışmanın kendisini tartışma konusu
yapıyorsun, fakat içeriğini değil. İzafi bir şekilde algılanması mümkün olan
ifadelerime, izafiyetine işaret ederek, somut örnekler talep ederken, somut
olarak ve üstüne basarak ve dafaten getirdiğim örnekleri es geçiyorsun. Şimdi
bu ‘es’ argosu yeni bir konumu olacak? Veyahut ’argosu’mu yeni bir konu olacak?
Sonra,
bazı çelişkili ifadelerinin hangisini esas alacağımıda şaşıyorum. Belki bu da
beni aşıyordur.
Beni
aşan örneklerden bir tanesi, sondan ikinci yazından:
9-Bu
şıkta siz daha önce Kur’an ve islamiyet hakkında –Kur’an a göre- yanlış şeyler
söylediniz. Sizin düşünceleriniz size göre doğrudur. Buna itirazımız yok. Ancak
yukarıdaki örnekte olduğu gibi Kur’an i bir bilgiyi yanlış değerlendirirseniz
biz bunun yanlışlığını söyleriz. Siz bunu ister doğrulayın isteseniz
yanlışlayın. Kur’an veya islamiyet hakkında aleyhte yazılmış kaynak da çoktur,
olabilir. İsteyen istediğini okur ve doğrular.
Bu
ifadeye istinaden yazmış olduğum ve son cevabından:
“Kuran
hususunda benim veyahut her hangi birinin yanlışlarını düzeltmeye kendine hak
buluyorsun. Ama tabii, ne yanlış ne doğru, bu kararıda kendin veriyorsun.”
Sizİn
üzerinizde kendi açımdan bir hak bulmuyorum özellikle de böyle bir hakkım
olabileceğini düşünmüyorum. Ancak bir yerde bir şeklide Kur’an hakkında
söylenen bir söz varsa ve bu benim bilgilerime göre yanlışsa bunu uslubu
dahilinde dile getirmeye çalışırım. Sadece “söylemek” ile sınırlı görürüm
kendimi. Hepsi bu ancak bundan rahatsız oluyorsanız deklere edin onu da yapmayız
herkes yoluna gider.
Yukarıda,
‘...Kuran’i bir bilgiyi yanlış değerlendidirseniz biz bunun yanlışlarını
söyleriz’ derken,
benim
cevaben demiş olduğum, “Kuran hususunda benim veyahut her hangi birinin
yanlışlarını düzeltmeye kendine hak buluyorsun. Ama tabii, ne yanlış ne doğru,
bu kararıda kendin veriyorsun.” sözlerime,
‚
Sizİn üzerinizde kendi açımdan bir hak bulmuyorum özellikle de böyle bir hakkım
olabileceğini düşünmüyorum.’ Demenin hemen devamında…
‚
Ancak bir yerde bir şeklide Kur’an hakkında söylenen bir söz varsa ve bu benim
bilgilerime göre yanlışsa bunu uslubu dahilinde dile getirmeye çalışırım.’
Evet…
benim üzerimde bir hak bulmaz iken, yine benim nerede yanlış olduğumu tayin
etmeyi kendine hak buluyorsun.
Bu
çizgi tartışma boyunca takip ediliyor, çünkü Kuran hakkında hangi
değerlendermeyi yapacak olsam senin gözünde yanlış. Yapmış olduğum
değerlendirmeler ise, belli bir ölçüde izafi olan konulara boy boy cevap
verirken (kölelik), somut olarak verdiğim örneklerin içeriğine bir türlü net cevap
vermiyorsun. Bu sebeptendir ki, bir önceki yazımda seni bundan bilinçli veyahut
bilinçsiz olarak kaçındığın neticesine vardım.
Peygamber’in
benim için ahlak dışı olan bir davranışını o şekilde dile getirmemi, temelinden
müslümanlara hakaret olarak kabul ediyorsun, özgürce ifade ettiğim fikir
hakaret olmuş oluyor; fakat yine ve tekrar konunun içine girmekten kaçınıyorsun
ve peşin hüküm olarak sadece, Peygamberimizin yaşamında ahlaksız bir şey
bulamazsınız diyorsun.
Fakat
‚sübiyancı’ sözcüğünün argo olduğuna daha geniş yer veriyorsun. Şimdi ben argo
bir sözcük yerine ‚pedofil’ sözcüğünü kullansaydım cevap alabilecekmiydim?
Sözlerimin
her zaman doğruyu içerdiğini iddia edecek kadar küstah değilim (Hayır, bunu sen
söylemedin, yine tartışma konusu olmasın). Fakat her zaman açık sözlü olmaya
çalıştığımı esefle söyleyebilirim.
Bu
sıfatıma uygun olarak söylemek istediğim, seninle tartışmak, bir yılan balığını
tutmaya benziyor. Neresinden tutarsan tut, yılan balığı elden kayar. Ne zaman
açık yürkle bir soru sorsam, sorunun içeriği değil, uslupu veyahut her hangi
başka bir şeyi söz konusu oluyor. Somut olduğum zaman, hakaret etmiş oluyorum.
En iyi durumda kategorik bir cevap alıyorum (Peygamberimizin yaşamında ahlaksız
bir şey bulamazsınız). Fakat, neden ben yanılıyorum, neresini anlamamışım,
bunları nafile bekliyorum.
Tartışma
için kendi kurallarını koyuyorsun, yani önce tartışmanın kendisi tartışılacak.
Peki ala, öyle olsun.
Senin
kuralların:
1-Tartışmaya
açılacak konu net ifade edilmeli.
2-Tartışma
gerekçeleri taraflarça net ifade edilmeli.
3-Bir
fikri besleyen argümanlar kendi içinde doğru ise bunun doğruluğu taraflarca
tespit edilmeli.(Örneğin köleliğe görece kavram yüklenebileceği kabul görmüşse
eğer bundan sonra kölelik konusu dar anlamları içinden hareket ile
tartışılmamalıdır.)
4-Tartışılan
konu ile ilgisi olmayan konu o tartışmanın içine sokulmamalı. (Bazı arkadaşlar
anlatılanları yanlış anlamışsa eğer karşı tarafça dinleme uzvunun vucudunun
olması gereken yerden çok farklı bir yerde mi olduğu soruluyor veya o kanaate
varılıyor.)
5-Tartışma
neticesi taraflarca varılan sonuçlar açıkça ifade edilebilmeli.
6-Tartışma
kapsamında sorulan bir sorunun hangi amaca yönelik sorulduğu net ifade
edilmeli.
1-
Tartışma konusu: Peygamberin 9 yaşında bir kız çocuğu ile gerdeğe girmesi.
2-
Tartışma gerçekleri: Muhammed, henüz 6 yaşında olan Ayşe ile nişanlanır ve Ayşe
9 veyahut 10 yaşında iken ona niah eder ve gerdeğe girer.
3-
Fikri besleyen argümanlar: 50kusür yaşında olan ve peygamber olduğunu ilan eden
bir kişi, 6 yaşında bir çocuk ile evlenmeyi aklından geçiriyor ve aynı çocuğu 9
veyahut 10 yaşında gerdeğe alıyorsa, bu doğru bir davranış değildir. Bunun
doğru bir davranış olmadığını her aklı selim insan söyler. 9-10 yaşında bir
çocuğa şehvetle yaklaşanlar, bilimde pedofil diye tanımlanır ve pedofillik bir
anomali ve akli dengede bozukluk olarak bilinir. Bir kız çocuğu bedenen çok
erkende gelişmiş olsa, evlilik çağı ancak evliliğin ne teşkil ettiğini
bildikten sonra gelir. Bu bilinç 9-10 yaşlarında mevcut olabileceğini tüm
olasılıklara rağmen kabul edecek olsak bile, 6 yaşında kesinlikle olamıyacağı
aşikardır.
4-
Tartışılan konudan başka bir konu ele alınmamaktadır.
5-
Tartışma neticesinde taraflarca varılan sonuçlar henüz belli değil, zira
tartışma henüz başlamadı.
6-
Tartışma kapsamında sorulmuş sorunun amacı:
Peygamber
sıfatına sahip olduğunu söyleyen Muhammed’in, 9-10 yaşında Ayşe ile (3. noktada
öne sürülen argümanlara rağmen) evlenmesi, hem salt biyolojik açıdan, daha
fazla genel ahlak anlayışı açısından, bir çocuğa yapılabilecek en büyük
zulümdür. Ahlakın ve doğanın kabul etmediği bir davranışı sergileyen bir
Muhammed’in sözlerine asla güvenilemez. Açıkça bu denli ahlak dışı davranışta
bulunan bir kişinin insan yaşam kuralları hakkında söylediği sözler ciddiye alınamaz.
Bunu yapan her hangi bir insanın ahlak anlayışından ve en kötü ihtimalle akli
dengesinden şüphlenmek gerekir ve her iki açıdan da söyledikleri doğru olamaz.
Bu denli yanlış yapan birinin en doğru dediği sözlerin gerçekten doğru olması
mümkün değildir.
Bu
soru ile amacım, Muhammed’in yalancı ve sahte bir peygamber olduğunu, ve bu
itibarla söylediklerinin hepsinin sadece başka kaynaklardan aktarma ve kısmende
uydurmadan ibaret olabileceğini vurgulamaktır.
En
az bunu kadar önemli bir başka amaç, Kuran’a ve Kuran’ın kendisine vayh ile
bildirildiğne inandıkları Muhammed’e inanların bu konuya nasıl yaklaşıyorlar,
yaklaşıyorlarmı? Benim ahlak dışı nitelendirdiğim Muhammed’in bu davranışını
inanan birisi nasıl değerlendiriyor?
Evet...
elimden geldiğince senin kurallarına uygun olarak bir konuyu tartışmaya açtım.
Umarın bu kez beni aşan bir konu değildir ve somut yanıtlar alabilirm.
Saygılar
Darvinist
izafi
(no
login)
203.26.24.212
Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR September 27 2003, 6:49 PM
1-
Yanıt “Hayır”... Cennet ve Cehennem inancının yerine –eğer başarılabiliyorsa-
getirilebilecek olan Allah’ın Yüceliğine, Kudretine, Gücüne, İlmine SAYGI,
HAYRANLIK, GÜVEN, KORKU....
2-
Öğrenmek sahiplenmekmidir ki Tanrıya gönderme yapmaya gerek olmasın...
3-
Kuran bilmecelerin sonuçlarını tasdikler... “Kafası kalın olanlar” için!..
Yoksa bilen bilir... Onların zaten var olan imanları daha da kuvvetlenir...
4-
“Allah söylenen sözlere değil, kalplerinize bakar” diyor Kuran... Onun için
öyle inandim demekle şipşak olmuyor bu işler.... Şipşak boyutunda düşününce
böyle örtülü ödenek gibi yazılar yazmak normaldir... Seni kurnaz psikolog...
5-
Bu uzun açıklamada “kalp gözü” olmayan birinin vırvırından başka birsey
değil!...
6-
Hmmm bitmiş...
birisi
(no
login)
195.175.178.87
Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR September 27 2003, 10:39 PM
Sn.Darvinist,
Yazılarınızda
uslup açısından vurgulanması gereken kısım varsa bunu yazıyorum. Argo kelime
kullandınız ben de bu konuyu yazdım. Diğer yandan açıklaması çeşitli sebeplerle
gerekmeyen kısımlarda genel izahat yazmaya çalışıyorum. Sebeplerim arasında
bilmediğim yada işime gelmeyen kısım var diye yapmıyorum bu genellemeyi.
Sonunun gelmiyeceğini iyi bildiğim konularda genelleme yapıyorum. Bilmediğimi de
açıklıkla söyleyebilirim hiç endişeniz olmasın. Ayrıca hata da yaparsam ve ikaz
edilirsem bunu da hata olarak görüyorsam düzeltirim. Ayrıca sizin yazdığınız
son genelleme yazısına sebep olan yazım ayrıntıları içermekteydi ama siz
genelleme yapmayı yeğlemişsiniz. Teknik yada bilgi içeren konuların analizinden
yanayım. Bu bağlamda Peygamberimizin 3. evliliği olan Aişe hanımın yaş durumu
malum. Bu konuda bildiğim Aişenin peygamber hanımları içinde tek bakire olanı.
Hz. Ebubekir kızı Aişeyi peygamber ile evlendirmeyi çok arzu etti. Bu evlilik
bu günkü değer ölçülerimize oldukça ters gelmektedir. Direkt olarak şahsıma
“bir yetişkin adam küçük yaştaki bakire bir kızı 3. hanımı olarak almaktadır.
Bunu nasıl yorumlarsınız?” diye sorsalar sizin düşündüğünüzden farklı
düşünmezdim. Bu anlamda da bu konunun savunulacak yanı da olmazdı. Bu konuda
yazabileceğim, size söylemeye çalıştığım gibi peygamberlik vasıfları ve
paygamberimizin özellikleri ile konu ilgilendirildiğinde düşünce şeklimin
değişeceği. Konunun içine başka değerleri de katma zorunluluğunun gereği. Başka
değerlerden kasdım da sizinle paylaşmak istemediğim peygamberimize ait
konulardır. Paylaşmama sebebim de sizinle bu konularda hiçbir zaman mutabık
kalamıyacağımız düşüncesi. Belki diyebilirsiniz ki mantıklı ve somut bilgilerse
neden mutabık kalmıyalım.Ancak her konunun kendine göre mantığı somut yada
soyut yanları olabilir. Size bunu izah edebileceğimi ve dolayısı ile ikna
edebileceğimi sanmadığımdan Aişe konusunda direkt (Kur’an i ) bilgiler
olmadığından peygamberimize atfedeceğim “o yaptı ise doğrusunu yapmıştır” demek
olacaktır. Bu yargıya varmamın sebebi de Kur’an da Muhammedin peygamber
olduğunun bildirilmesidir. Bu değerlendirme sizi pek tatmin etmez ancak benim
açımdan konu budur.
Bu
yazı da biraz genelleme olmak durumunda kaldığından argo kelimeler ile bilimin
ortak kabul ettiği terimleri karıştırmamak gereğini yazmak durumundayım.
Poligami çok eşliliği zaten ifade eder ama birisi çıkıp da “uçkuru düşük …”
derse bu poligamiyi açıklayan bir terim olmaz olsa olsa aşağılayıcı ve bana
göre de aynı zamanda bu sözün sahibinin seviyesini gösteren bir ifade olurdu.
Bu bakımdan pedofil kelimesi ile sübyancıyı aynı tutmazsınız sanıyorum. Diğer
yandan bir ifadede tema birden fazla olabilir. Ancak kullanılan uslup bu
temalardan hangisine vurgu yapılmak istendiğini, dolayısı ile asıl amacı ortaya
koyar. Siz ifadenizde küçük bir çocuk ile evliliğin vehametini değil
sübyancılığı öne çıkardığınız, bu kelimeyi seçerek asıl amacınızın dolaylı
olarak bizlerle dalga geçmeği, bizleri sıkıştırmayı hedeflediğiniz için cevap
olarak yaptığım eleştiriyi alırsınız. Peygamber neden küçük bir cocukla
evlenmiştir derseniz bu ifade direkt olarak sebebi sorgulayan bir soru olurdu
ki siz de “neden” sorusuna dayalı bir cevap alırdınız. Ama “nedeni” direkt
olarak aynı ifadenin içinde “sübyancı” olarak belirtirseniz alacağınız cevabın
artık “neden” e dayalı olmamasını istediğinizi de belirtmiş olursunuz. Sizin
tartışılabilir birisi olduğunuzu seziyorum ve bu bağlamda size eleştiri yapmıyorum
ancak klasik olarak inanç gibi oldukça özel ve kutsal bir alanda tartışmanın da
dikkatli yapılmasından yanayım. İnanç bağlamında bir çok konu zaten size abes,
inanılmaz, çelişkili v.b. gelmese bizimle tartışmazsınız. Ama tartışılıyorsa
eğer bundan taraflar olumlu yönde istifade etmeliler hiç olmazsa. Açık
yüreklilikle söylüyorum ki keşke beni gerçekten çelişkiye düşürecek, ikna
olmakta kendimi zorladığımı düşüneceğim konuları dile getirseniz de tartışsak.
“
). Fakat, neden ben yanılıyorum, neresini anlamamışım, bunları nafile
bekliyorum.”
Sizin
yanılgınız bize göre. Aslında tartışmanın özü de bu. Size ben Kur’anı –bana
göre- yanlış anlıyor olduğunuzu söyledim. Bunu nasıl söylediğim konusundaki
“hak bulma” yaklaşımınız tartışma amacına dayalıdır. Neden yanıldığınız benim
Kur’an i bilgileri –bana göre- yazdıklarıma göredir. Neresini anlamadığınız
yargısını ben yapmıyorum sanıyorum. Sadece öz olarak Kur’an hakkında
söylediklerinize karşılık alternatif açıklamaları yazıyorum. Siz bu
açıklamaları “beni tatmin etmedi” dersiniz biter. Örneğin kölelik konusuna size
farklı bir bakış açısı getirmeğe çalıştım ama hemen bazıları tarafından
köleliği savunuyorum gibi bir yargı oluşturuldu. Ben şu cevabı beklerdim.
Köleliğe günümüz şartlarında getirdiğiniz yorum yanlış sebepleri de şunlar.
Bunlar tartışmalarda yapılan klasik hatalar ve önce bu tarz yaklaşımı
benimsemediğimi vurgulamaya çalıştım. Yazdığım tartışma kuralları da o anda
aklıma gelen olası kriterlerdi. Siz de uygun kriter koyun ve onun içinde
tartışalım ki ne yaptığımız, kimin minder dışına çıktığı doğru olarak bilinsin.
Aslında değerlendirirseniz neyi tartıştığımız da belli değil. Ana amaç ortada
yok. Önceki yazımda da yazdım. Temelinde bir yaratıcıya inanmak yada inanmamak
olan bir konuda inanç kavramının rastgele seçilmiş konuları üzerinden bir
tartışmadır gidiyor. Bu neye hizmet ediyor. Aradan çekilmiş bir konu diyelim ki
kısmen tarflarca ortaklaşa kabul görmüş, sonra! varılan bir yer yok. Hatta
gördüğüm kadarı ile körükörüne bir zıtlaşma var. Ne yapılması gerek? Kunuların
tamamının tartışılıp bitirilmesi mi beklenecek. Yoksa inançlıların savunduğu
bir konu doğrulandığında atesitler inanç konusuna doğru bir adım mı atacaklar.
Yoksa her halukarda pozisyonlar değiştirilmeyecek mi? Bana şimdiye kadar bu
konuda tek doğru söz söyleyen Mantık arkadaş oldu.”Ne yapalım gerçeği bildikten
sonra inkar mı edeceğiz? Hepimiz gerçeğin peşinde değil miyiz?” dedi. İşte bu
ana tema üzerinden tartışılabilir.
Kısacası
siz yeter ki bizden istediğinizi net şekilde söyleyin biz de bildiğimizi
söyleyelim. Ben zaten bunu istiyorum. Bu amaçla da size ilk başlarda somuştum
sizi inançsızlığa yönelten düşünceleriniz nelerdir diye. Eğer söylerseniz bizde
bildiğimizi söyleriz olur biter. Şimdiye kadar yaptığımız genelde neyi nasıl
söyliyeceğimiz üzerinde oldu sanıyorum.
“5-
Tartışma neticesinde taraflarca varılan sonuçlar henüz belli değil, zira
tartışma henüz başlamadı.
6-
Tartışma kapsamında sorulmuş sorunun amacı:
Peygamber
sıfatına sahip olduğunu söyleyen Muhammed’in, 9-10 yaşında Ayşe ile (3. noktada
öne sürülen argümanlara rağmen) evlenmesi, hem salt biyolojik açıdan, daha
fazla genel ahlak anlayışı açısından, bir çocuğa yapılabilecek en büyük
zulümdür. Ahlakın ve doğanın kabul etmediği bir davranışı sergileyen bir
Muhammed’in sözlerine asla güvenilemez. Açıkça bu denli ahlak dışı davranışta
bulunan bir kişinin insan yaşam kuralları hakkında söylediği sözler ciddiye
alınamaz. Bunu yapan her hangi bir insanın ahlak anlayışından ve en kötü
ihtimalle akli dengesinden şüphlenmek gerekir ve her iki açıdan da söyledikleri
doğru olamaz. Bu denli yanlış yapan birinin en doğru dediği sözlerin gerçekten
doğru olması mümkün değildir.
Bu
soru ile amacım, Muhammed’in yalancı ve sahte bir peygamber olduğunu, ve bu
itibarla söylediklerinin hepsinin sadece başka kaynaklardan aktarma ve kısmende
uydurmadan ibaret olabileceğini vurgulamaktır.
En
az bunu kadar önemli bir başka amaç, Kuran’a ve Kuran’ın kendisine vayh ile
bildirildiğne inandıkları Muhammed’e inanların bu konuya nasıl yaklaşıyorlar,
yaklaşıyorlarmı? Benim ahlak dışı nitelendirdiğim Muhammed’in bu davranışını
inanan birisi nasıl değerlendiriyor?”
6-Amaç
olarak;
1-İnananların
bu konuya nasıl yaklaştığını bilmek,
2-Bu
konu bana göre ahlaken ve doğa gereği yanlıştır, bu yanlışı yapanın diğer bütün
sözlerinin ve davranışlarının da yanlış olması gerekir. Dolayısı ile bu soruyu
bu savımı doğrulamak için soruyorum.
3-
Bu soru ile amacım, Muhammed’in yalancı ve sahte bir peygamber olduğunu, ve bu
itibarla söylediklerinin hepsinin sadece başka kaynaklardan aktarma ve kısmende
uydurmadan ibaret olabileceğini vurgulamaktır.
4-En
az bunu kadar önemli bir başka amaç, Kuran’a ve Kuran’ın kendisine vayh ile
bildirildiğne inandıkları Muhammed’e inanların bu konuya nasıl yaklaşıyorlar,
yaklaşıyorlarmı? Benim ahlak dışı nitelendirdiğim Muhammed’in bu davranışını
inanan birisi nasıl değerlendiriyor?”
Bakın
4. maddeye kadar doğru gelmişsiniz. 5. madde sonra görüşülecek tamam.Ama
sorunun soruluş amacı kısmında yazdıklarınız soruya kendi cevabınızın zaten
verilmiş olduğunu gösteriyor. Ben 1. ve 2. amacı, yazdıklarınızdan, soruyu
niçin sorduğunuza amaç olabilecek düşünceleri anlamaya çalışarak yazdım. 3. ve
4. amaç olarak yazılanlar sizin ifadeleriniz.
“Peygamber
niçin 9-10 yaşlarında bir çocuk ile evlenmiştir?” sorusunun hangi amaçla
sorulduğunu belirten sadece 1. amaç var. Diğerleri sizin yorumlarınıza dayalı
çıkarımlar. 3. amaç bile değil. Sahip olduğunuz bir düşünceyi vurguluyor. Siz
zaten bu düşünceyi taşıyorsanız neden bu soruyu soruyorsunuz? 4. de önce yargı
sonra soru var. Bütün bunları beraber değerlendirdiğimizde bu sorunun aslında
sadece inanların bu soruya nasıl cevap verdiklerini bilmek amacı ile değil,
size göre peygamberin ahlaksız, yalancı, sahte taklitçi,zalim, güvenilmez,
doğaya ters davranabilen, gayri ciddi, akli dengesi bozuk olduğu yargınızı
söylemek amacı ile sorulduğu anlaşılıyor. Soru en basit manada cevap almak
amacı ile sorulur. Eğer cevabı biliniyorsa buna rağmen niçin sorulduğu da
söylenmelidir. Ama benim bildiğim kişisel yargılarımızı aktarmak için soru
sormayız. Sadece direkt söyleriz. Ayrıca sorduğunuz soruya bir cevap verilmeden
yargı oluşturmak o sorunun kasıtlı, ardniyetli sorulduğunu gösterir ki o zaman
da dürüstlük olmaz. Dolayısı ile sizin sorduğunuz bu sorunun niçin sorulduğuna
dair cevap sadece son cümleniz olabilir:
“Benim
ahlak dışı nitelendirdiğim Muhammed’in bu davranışını inanan birisi nasıl
değerlendiriyor?”
Hepsi
bu. İşte tartışma kuralları içinde olması gerekir diye düşündüğüm bu maddenin
önemi ortada. Siz soruyorsunuz, siz cevaplıyorsunuz, siz yargıya varıyorsunuz.
Vardığınız yargılar üzerinden yapılabilecek tartışmalar cabası. Hemen
diyebilirsiniz ki bu konunun nesi savunulacak? Konu değişecek de değişecek. Ben
size şimdi bu soruyu sorma amacınızın içinde yer alan ifadeleriniz üzerinden
bir çok yeni tartışma konusu olabilecek bu konu ile ilgisi olmayan bir çok soru
çıkarabilirim ve konu da değişir. 6. maddeye sadece son cümlenizi
yazmalıydınız.
Bu
konu ile ilgili düşüncelerimi yukarıda yazdım. Eğer söylemem gerekenler
açısından yeterli bulmuyor soru sorma amacınızdaki yargıları da kapsayan
cevaplar istiyorsanız bunları da cevaplayabilirim. Peygamberlerin
sorumlulukları açısından normal insanlardan farklı yaşamlarının olmaları gereği
bu konunun incelenmesinde farklı değerlendirmeleri de beraberinde taşıyacağını
bir bakış açısı olarak dikkatinize sunarım.
“Evet...
elimden geldiğince senin kurallarına uygun olarak bir konuyu tartışmaya açtım.
Umarın bu kez beni aşan bir konu değildir ve somut yanıtlar alabilirm.”
Bakın
ortak kabul edilmiş değerler üzerinden sorulmuş sorulara cevap vermek kolay,
hemen verilebilir de. Ancak yukarıdaki gibi öncesinde ortak kabul etmemiz
gereken alt konularda anlaşmadan bazı sorulara cevap vermek ve direkt olarak bu
cevabı değerlendirmek yanlış olmaktadır. Bu sebeple “sizi aşar” ifadesini
kullandım. “Sizin kabul edebileceğiniz değerlerin dışındadır” dersem belki daha
iyi anlatmış olurum. “Aşar” kelimesinin arzu etmediğim anlamı ile anlaşılmasını
istemediğimden kinaye yapmanıza gerek yoktu. İlgi ve bilgi anlamında size bir
atıfta bulunmayı kesinlikle düşünmediğimi bilmenizi isterim.
Netice
olarak şunu yapabiliriz eğer kabul ederseniz: Size “aişe” konusunda olduğu gibi
çok ters gelen konularda bizim (kur’an bilgisine dayalı anlamında) yaklaşımlarımızı
dilimiz döndüğünce ele alabiliriz. Bu konuda yargı içermeyen sorularınızı
cevaplamaya hazırım. Ancak bir şartım var doğru ifedelerin altına “doğrudur”
yanlış ifadelerin altına da “şu nedenle yanlıştır” ibareleri konmalı ki belli
bir yönde yol alabilelim. Ne dersiniz?
Deha’ya,
Öncelikle
Darviniste yakınma anlamında yazmadım sadece forumu yanlı değerlendirdikleri
savımı örneklemek amacı ile yazdım. Diğer yandan ben yine de sizin yazınızı
değerlendirmeyeyim. Sadece “faraziye” üzerine kurgulanan mantık ile tersi
durumu aynı açıdan değerlendirerek yaptığınız çıkarımı düşünün diyeyim.
Pentegram’a,
Fiziki
olgunlaşma ile psikolojik ve bilinç olgunlaşma haliyle farklı farklı
kavramlardır.
Öncelikle
ben bu konuda bir iddiada bulunmadım. Peygamberin bu evliliğinin nedeni
hakkında size verebileceğim cevap önce, tevatür (anlatıma dayalı, Kur’ani
olmayan) yolu ile aktarılan bu bilginin tam olarak doğruluğu hakkında ne
söylense doğru olmayacağı, sonra da peygamberliğin olması gerekli vasıfları
dolayısıyle bu bilgiye yakın bir evlilik olmuşsa bile bu benim inanç değerlerim
açısından nihayi önem taşımadığı. Siz konuyu aktarılmış bilgiye rağmen nereye
getirirseniz getirin Kur’an harici imani bilgilerin nazarımda fazla önemi
yoktur. Bu açıklamam size uygun da olmayabilir kabul ediyorum.
Şimdi
biraz sizin yazdığınızı irdeliyelim. Fiziki olgunlaşma sanıyorum vucudun artık
gelişme sürecinin tamamlandığı seviye olmalıdır. Bu durum cinsel gelişmenin ilk
basamağı olan buluğa erme ve hemen sonrası ile aynı olmaması gerek. 9-10
yaşlarında buluğa erilebilinirken vucut 20 yaş civarına kadar fiziki gelişimini
sürdürmektedir. Psikolojik olgunlaşma ise kişiye göre belki de ömür boyu
sürebilen bir süreçtir. 40 yaşında çocukları bilirsiniz sanıyorum. Bilinç olgunlaşması
ise kişinin düşünsel boyuttaki kazanımlarına bağlı görece bir olgu olsa gerek.
Daha çok insan eğitiminin akedemik yanını çağrıştırmaktadır. Dolayısı ile
toplum bilinçlerinden de bahsedilmektedir. Bütün bunların ışığında buluğa
erdikten hemen sonra evlendirildiği söylenen Aişe’nin fiziki, psikolojik ve
bilinç olarak durumunun ne olduğunu ben bilemiyorum. Ebubekir kızı olan Aişe’yi
o zaman isteyenler vardır ancak Ebubekir illa ki peygambere vermek istemiştir.
İsteniyor olması evlenilebilecek olmasını çağrıştırıyor. Diğer yandan
peygamberin çok evliliği hakkında çeşitli sosyolojik yazılar da yazılmış ve bu
evliliklerin her birinin gerekçeleri açıklanmaya çalışılmıştır. (Kur’an da
bahsedilen evlilikler de vardır) Bütün bunları biliyorsunuz sanırım. Özetlersek
inançlı biri için peygamberin evlilikleri, altında gerek o zamanın şartları
gerekse günümüze hitap eden şartları bakımından sebepleri çok ön plana
çıkarılamadan kabul edilen bir konudur. Bu konuda da çok değişik lehte aleyhte
yazılar mevcuttur. İsteyen istediklerini okur ve bir kanaate varır. Benim şahsi
kanaatim peygamberin yaşamı itibarı ile mutlaka örnek olması gerektiği için her
evliliğinde mutlaka ben bilmesem de bir olumlu sebep olabileceği yönündedir.
Bilmem cevap sizi tatmin ettimi.
Saygılarımla.
HACI
(Login
omerusta)
24.147.252.201
Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR September 27 2003, 11:11 PM
Birisi
kibarca Muhammed'in neden kendinden cok kucuk Ayse ile evlendigini aciklamaya
calisiyor.. Acikca soyleyim.. Butun kibarligina ve mantikli cikarsamalarina
ragmen ben kendisine katilmiyorum..
Cunku
Muhammed'in neden Ayse ve diger kadinlarla evlenip, bir harem kurdugunu
bildigimi saniyorum. Bu konudaki dusuncelerimi birkac kere acikladim ama,
gorunuse gore, kimseyi tatmin edemedim. Bir kere daha aciklamak istiyorum..
Muhammed
bir dava adamidir. Bir gorevi vardir. Allah olsa da olmasa da Muhammed Islam
dinini Arap'lar arasinda yaymak istemektedir. Bu konteksde Allah'in olmasi pek
onemli degildir. Onemli olan Muhammed'in yikilmasi olanaksiz azmi ve
iradesidir..
Muhammed
Islam'i ne pahasina olursa olsun Arap'lar arasinda yaymak istemektedir. Bunun
icin neler yaptigini cok iyi biliyoruz. Taviz de vermistir Muhammed, savas da
yapmistir ama, sonunda her istedigine kavusmustur.. Yalniz bir lider gibi
davranmamaktadir.. Yasamdan buyuktur.. Kendi iddiasina gore Allah'in
temsilcisidir. Islam'in basidir. Basit bir insan, bir ummi gibi dusunulur ama,
oyle degildir. Oyle olsaydi, Arap'larin kendini izlemesi mumkun olmazdi.
Muhammed zamanina uymaya ve zamaninin gereksinimlerini yerine getirmeye
mecburdur. Cunku Muhammed ayni zamanda bir politikacidir. Islam partisini
Arap'larin arasinda yaymakla gorevlidir. Bunu basarmak icin de Arap'larin
anladigi bir dille konusmalidir. Kur'an Kureys lehcesi ile inmistir. Kureysli
Arap'lara hitabetmektedir. Ama ilginc bir kitaptir. Arap'larin hic
karsilasmadigi bir nesirdir. Ilk Arap nesridir.. Kur'an'i Arap'lara tanitmakla
ve onlari saskina cevirmekle Muhammed ilk engeli gecmis, itibar kazanmaya
baslamistir. Basarisini surdurmek icin mutevazi bir Arap bedevisi gibi
davranamaz. Herseyi kaybedebilir.. Yasamdan buyuk oldugunu ve Allah'in resulu
oldugunu her firsatta Arap'lara kanitlamalidir. Muhammed Arap'larin ustun
olarak algiladigi bir yasam tarzi surdurmelidir.
Nitekim
basarilari ile birlikte Muhammed giderek daha gorkemli bir yasam surdurmeye
baslamistir. Muhammed'in devrinde ustunluk cok karili ve cok davarli olmayi
gerektirmektedir. Yani normal bir Arabin yasamindan buyuk olmak gerekmektedir.
Zengin ve dolu bir yasama sahip olmak sarttir.. Yasami dolu dolu yasamak
gerekmektedir..... Bu Islam'i yaymak icin onemli olan ilk kosuldur..
Bence
bu nedenlerden dolayi Muhammed cok kari sahibi olmaya onem vermistir. Ayrica
evlilik araciligi ile kurulan baglar kabile ve aile grurplarini birbirlerine
baglayan son derece onemli sosyal iliskilerdir. Muhammed'in basariya ulasmasi
icin Arap'larin idealize ettigi ve onayladigi bir yasam tarzi surdurmesi
gerekmektedir...
Muhammed
bunu yapmistir. Yapmasi gerekeni yapmistir.
Muthis
akilli bir ateisttir Muhammed..
DEHA
(no
login)
212.146.171.223
birisi September 28 2003, 8:15 AM
'Deha’ya,
Öncelikle
Darviniste yakınma anlamında yazmadım sadece forumu yanlı değerlendirdikleri
savımı örneklemek amacı ile yazdım. Diğer yandan ben yine de sizin yazınızı
değerlendirmeyeyim. Sadece “faraziye” üzerine kurgulanan mantık ile tersi
durumu aynı açıdan değerlendirerek yaptığınız çıkarımı düşünün diyeyim.'
Bence
konuyu bulandırıyorsun,söylediğin cümle açıktı,bilmiyorsan öğrendin bu ayıp
değil.
Aişe
ile olan evlilik üzerine yazdıklarını bir daha okumanı tavsiye ederim.Tamamı
ile saçmalamak zorunda kalmışsın,neden kendini zorluyorsun?
birisi
(no
login)
195.175.178.68
Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR September 29 2003, 3:04 AM
“'Deha’ya,
Öncelikle
Darviniste yakınma anlamında yazmadım sadece forumu yanlı değerlendirdikleri
savımı örneklemek amacı ile yazdım. Diğer yandan ben yine de sizin yazınızı
değerlendirmeyeyim. Sadece “faraziye” üzerine kurgulanan mantık ile tersi
durumu aynı açıdan değerlendirerek yaptığınız çıkarımı düşünün diyeyim.'
Bence
konuyu bulandırıyorsun,söylediğin cümle açıktı,bilmiyorsan öğrendin bu ayıp
değil.”
Madem
istediniz biz de yazalım. Ama sizin mantığınızın işleme şekline göre yine de
anlıyacağınızı sanmıyorum:
Benim
sözlerim:
”Bizim,
evren yasalarımızın işlerliğine göre bir düşünce geliştirmek zorunda olduğumuzu
anlatmaya çalışıyorum.”
'Bir
an zamanın geriye doğru aktığını farzedin o zaman da sonuç-sebep ilişkisi
kuracaktık ve tüm olayları bügün düşündüğümüzün tam tersi bir şekilde
değerlendirecektik.'
Ana
konu “düşünme şeklimizin evrene bağımlılığımız dolayısı ile şu anda sahip
olduğumuz şekilde olmak zorunda olduğu” Yani olayları sebepten sonuca doğru bir
mantık oluşturarak değerlendirebiliriz. Bu bir anlamda, zamanın ileri akması
dolayısıyle, şartlanmadır. Bu şartlanmamız (evrenimize göre) doğal ve
mutlaktır. Aksi mümkün değildir.
Ben
bu düşüncemin yani sebepten sonuca doğru düşünme zorunluluğumuzun (bu anlamdaki
şartlanmamızın) nedenini evren yasalarına bağımlılığımız ile açıklamaya
çalışıyorum. Şimdi bu evrende “farzedelim” ki zaman geriye doğru aksın. Bu
evrende SADECE zamanın geriye akması, diğer, evren yasalarının aynı kalması,
mümkün değildir. Zamanın geriye akması şartı getirildiğinde evren yasalarının
bugünkü şeklinin tam tersi şekilde çalışması şartını da kapsıyor demektir. O
zaman, zamanın geriye akması şartı ile oluşturmak zorunda kalacağımız yeni
düşünce şeklimiz (sonuçtan sebebe doğru) evrende oluşan diğer bütün olayların
da bugünkünün tam tersi şekilde oluşuyor olmasına görelik olacaktır. Bu günün
sonuçlarını o zaman sebep olarak algılayıp değerlendirecektik. Yani cam
kırıldığı için taş atılıyor(atılan ele geri gidiyor) olacaktı. Taşın atılması
için camın kırılması gerekecekti. Bu gün camı kırmak için ÖNCE taşı atmamız
gerekiyorken o zaman ÖNCE cam kırılacaktı SONRA taş atılacaktı. Daha doğrusu
taş camdan atılan ele doğru gidecekti. Bir el taşı cama doğru atamıyacaktı
sadece -bu gün cama atmak için- aldığı taşı (o zaman) yere koyacaktı. Taş camı
her halukarda kıracaktı. Çünkü zamanın geriye-ileriye akması ile maddenin
birbirlerine göreliği bozulmaz.(belki cam taşı kıracaktı) Değişen evren
yasalarının işleyişi olacaktı ve diyelim ki kırılmanın bir sonrasından itibaren
zaman geriye akmaya başladı kırk cam parçaları bir araya kendiliğinden (bu
günkü evren yasalarına ters bir şekilde) gelecekti, taş fırlatılan ele doğru
geri gidecekti v.s. v.s. Kısaca evrenimizde zamanın geriye akması demek tüm
evren yasalarının tam tersinin gerçekleşmesi demektir. Bu örnekte anlatmaya
çalıştığım gerek zamanın ileriye akması gerekse evren yasalarının bu bağlamda
bu günkü şekliyle çalışıyor olması bizde düşünce bazında sebepten sonuca doğru
bir şartlanmayı oluşturuyor olmasıdır. Zaman geriye doğru akıyor olsa idi bu
günkü sebepler o zamanın sonuçları olacaktı. Dolayısı ile bu gün sebep diye
algıladıklarımızı o zaman sonuç diye algılıyor olacaktık. Bütün anlatmak
istediğim, zaman ve evren yasalarının bizde belli bir tarzda düşünce şekli oluşturmuş
olduğu ve bunun bir anlamda şartlanma olduğunu anlatmaktı.
Aşağıdaki
sözlerim Daha’nın bu konuda başlattğı tartışmaya neden olan sözlerdir:
“İnsanın,
olayları sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde değerlendirirken mutlak anlamda
bağlı olduğu gerçek zamanın ileriye doğru akmasına olan şartlanmasıdır. Bir an
zamanın geriye doğru aktığını farzedin o zaman da sonuç-sebep ilişkisi
kuracaktık ve tüm olayları bügün düşündüğümüzün tam tersi bir şekilde
değerlendirecektik. Bu durumda irade, akıl dediğimiz kontrol mekanizmalarımızın
bir anlamı da olmayacaktı. “
Deha’nın
verdiği cevap:
“Bu
tümce fevkalade yanlış.
İlk
önce beynin düşünmesi için de zaman ileri doğru akmalıdır,zamanı geriye
akıtırsan düşünemezsin.
İkincisi
sebep-sonuç ilişkisi zamanın ileri akmasını gerektirir.Zaman geriye akarsa
sonuç-sebep ilişkisi kurulamaz,çünkü sonuç önce meydana geldiğinden,ondan sonra
oluşan bir şey onun nedeni olamaz.
Önce
cam kırılır,sonra taş atılırsa,atılan taş camı kıramaz,kırık camın içinden
geçer gider ve camın kırılma sebebi olamaz.
Veya
önce adam ölür sonra ateş edilirse,adam zaten ölü olacağından ölüm sebebi o
olamaz
Zamanda
geriye dönüş,bir filmi tersine oynatmak gibi de değildir.Bir filmi tersine
oynatırsan,kırılan fincan parçaları bir araya gelir ve sağlam fincanı
oluşturur.
Ancak
bu Termodinamiğin 2. yasasına aykırıdr.
Evren
geriye dönüp büzülme sürecine girse dahi zaman ileri akmak zorundadır.
Zamanın
geriye doğru akması mümkün değildir.”
Şimdi
Deha’nın sözlerini inceleyelim;
1-Beynin
işlev yapabilmesinin gereği (beyin fonksiyonlarının gereği) zaman mıdır?
Zaman
geriye akarsa -düşünelemiyeceğine- dair bir tek bilimsel kanıt getirebilir
misiniz?
Eğer
böyle bir kanıtınız yoksa neden böyle bir cümle yazdığınızı ve bu forumu okuyan
diğer ateist arkadaşların bilim adına bu yanlışlığı neden düzeltmediğini
açıklayabilir misiniz?
2-Zaman
ileri aktığından sebep- sonuç ilişkisi kuruyoruz. Yani sebep –sonuç ilişkisi
kurduğumuz için zaman ileri akmıyor. Bu ayırmınız yanlış olmuş farkında
mısınız?
Zaman
geriye akarsa bu günkü mantıkla sonuç-sebep ilşkisi kurulur. Zaten vurgulamak
istediğimiz de budur. Zamanın geriye aktığı bir evrende bize göre bu evrendeki
sebepler sonuç, sonuçlar da sebep olarak algılanır. Beyin evren yasalarına ve
zamanın göreceliğine göre bir düşünce tarzı (şartlanma) oluşturur. Zamanın
ileriye doğru aktığı bir evrende taşın kırılması bir sonuç İSE zamanın geriye
doğru aktığı evrende sebep olur. Bu ayırımı da yapamamışsınız. Hatta
diyebilirim ki benim yazdıklarımı red anlamına o kadar şartlanmışsınız ki ;
“çünkü
sonuç önce meydana geldiğinden,ondan sonra oluşan bir şey onun nedeni olamaz.”
Sözüyle
zamanın geriye akması halinde bugüne göre sonuç dediklerimizin o zaman sebep
olması gerektiğini bile farkedememişsiniz.
3-
“Önce cam kırılır,sonra taş atılırsa,atılan taş camı kıramaz,kırık camın
içinden geçer gider ve camın kırılma sebebi olamaz.
Veya
önce adam ölür sonra ateş edilirse,adam zaten ölü olacağından ölüm sebebi o
olamaz”
Taş
her zaman camı kıracaktır. (veya cam taşı kıracaktır). Bu durum maddenin
yapısı, özelliği gereğidir. Taşın camı fiziksel olarak kırmasının sebebi zaman
değildir. Sadece zamanı taşın tam camı kıracağı anda durdurursanız taş camı
kıramaz. Zaman ileri-geri aktığına göre her zaman camı kıracaktır. Bu açıklamalardan
sonra taşın camı nasıl kırmayacağını açıklayınız.
4-
“Zamanda geriye dönüş,bir filmi tersine oynatmak gibi de değildir.Bir filmi
tersine oynatırsan,kırılan fincan parçaları bir araya gelir ve sağlam fincanı
oluşturur.
Ancak
bu Termodinamiğin 2. yasasına aykırıdr.”
Zaman
geriye aktığında bir pil boşalmaz aksine dolar. Dolayısıyle termodinamik
yasalar tersine işler. Tabi ki zaman geriye aktığında bu evrenin termodinamik
yasalarına aykırı olacaktır. Ancak zamanın tersine akması ile kurulacak mantık şekliyle
bu evren yasalarına göre kurulan mantığı karıştırıyor olduğunuzu
farketmemişsiniz.
5-“Evren
geriye dönüp büzülme sürecine girse dahi zaman ileri akmak zorundadır.”
Bu
cümle harika olmuş! Aslında anlatmak istediğiniz doğru. Ancak “evren geriye dönüp”
İfadesi
biraz garip olmuş. Evren nereden geriye dönüyor? Nereden gelip nereye gidiyor
da geriye dönüyor. Bunları açıklamamışsınız. Evrene göre zaman tabii ki ileri
akacaktır. Bu aynı zamanda haliyle bize göreliktirde. Ancak siz”evrenin geriye
dönmesi” ile zaman ilişkisini açıklarsanız aydınlanırız.
6-“Zamanın
geriye doğru akması mümkün değildir.”
Neye
göre mümkün değildir. Zaman görece kavram olduğuna GÖRE zamanın geriye
akmamasının da bir şeye görelik olması gerekir. Bu şey nedir sizce?
Bir
başka evren/ler olabilir mi? Bu evrenlerde de zaman ileri akmak zorunda mıdır?
Bilimin bu konudaki görüşü nedir acaba?
Sayın
Deha bu konu itibarıyle ben size sadece “zaman ileri aktığı için düşünce
tarzımızın da buna bağlı olduğunu” anlatmaya çalışmıştım ki siz de zaten
yazılarınızda bu durumu teyit ettiniz. Bu konu da, yapamadığımız ihtimal
hesaplarının yapılabileceğini kanıtlamaya yönelik idi. Bu inanç bağlamında
reddedilecek bir şey değildir. Sadece doğanın şartlarına bağımlılığımızı eğer
bu şartlarda bir değişiklik mümkün olsaydı düşünce şeklimizde de değişiklik
olması gerektiğini vurgulayarak evrenimize göre mutlak kabul ettiğimiz
durumların bile görece olduğunu anlatmak içindi. Düşüncelerimizi doğal
şartlandırmaların ötesine taşıyabileceğimize örneklerdi. Benim dini yaklaşımımı
eleştiriniz. Bilim adına yanlışlarımı mutlaka doğruları ile gösteriniz. Buna
memnun olurum. Ancak sırf inanç/inançsızlık şablonu ile red/kabul, düşünceyi
sınırlamak olur ki siz ateistlerin hiç kabul etmeyeceği bir tutumdur bu.
Sn.
Hacı,
Muhammed
Peygamber hakkında kurguladıklarınız kendi içinde büyük oranda (bana göre)
tutarlı. Düşüncelerinizi ifadede seçtiğiniz uslup için teşekkür ediyorum.
Fikirlerinize saygı duyuyorum. Eğer peygamber için, zamanında yaşadığı olayları
analize, sizin pencerenizden yönelseydim aşağı yukarı aynı sonuçlara varırdım.
Ancak olaylara farklı bakıyoruz haliyle.
Algılama
tüm duyusal, düşünsel ve dolayısıyle oluşturduğu bilme değerlerimizin
toplamından daha fazla bir değerse eğer ortak baktığımız aynı olgunun
taraflarca farklı yorumundan daha doğal bir şey olamaz sanıyorum.Bu bakımdan
aşağı yukarı aynı bilgileri ediniyor olsak bile vardığımız sonuçlar farklı.
Bilgilere kattığımız artı değerlerde sahip olduğumuz paradigmaların etkisi çok
büyük biliyorsunuz. Sorun da bu.
Peygamber
zamanının sosyolojik olayları (Kur’an da bildirilenler hariç) şahıslar
tarafından aktarılmış hikaye, hadis, tarih v.b. bilgiler. Ben şahsım adına
bunlara pek itibar etmiyorum. Yaşadığımız yakın tarihi olayların bile günümüz
aydınları tarafından çok farklı aktarılıyor olması, yorumlanıyor olması bu
olayları basın yolu ile olabildiği kadar iç içe takip etmemize rağmen şahsen
oluşturduğumuz yorumlar ve tüm bunların bir birinden farklılıkları 1400 yıl
önce olmuş ve insanlar tarfından aktarılmış sosyal olayların oluş şeklinin tam
doğruluğu hakkında bize ne derece güvenilir bilgi verebilir?
Peygamber
hakkında lehte/aleyhte bir çok yazılar yazıldı halen de yazılıyor. Tüm bunlar
açıklamaya çalıştığım nedenlerle beni pek fazla ilgilendirmiyor. İslam dini ile
ilgili tek bilgi kaynağım Kur’an dır. Ayrıca Muhammed Kur’an da peygamber
olarak bildirildiği için ona ait olumsuz tarihi yazıları ölçü almam. Aksine çok
büyük bir saygı duygusu ile olumlu düşünürüm. Bu yaklaşımımı eleştirebilirsiniz
ancak bir mü’min (iman etmiş) peygamberleri kusurları yaratıcı tarafından
kapatılmış olası kusur gibi görünen ve Kur’an da ifade edilen davranışların
bize görelik olduğunu bilmek ve kabul etmek durumundadır. Bu bir şarttır.
Örneğin abese süresinde peygamberimizin hoş olmayan bir davranışına yer
verilmiştir. Bu durum peygamberin her şeye rağmen insan oluşuna, kusurlarının
kapatılmasına, kusur olarak görülenlerin şu an için bizler açısından ibret
alınacak anlam ifade etmesine örnektir.
Kısaca
fikirlerinize baktığınız mantık açısından empati çerçevesinde değer veriyorum
diğer taraftan benim bakış tarzım ile bir şey ifade etmiyor. Siz diyebilirsiniz
ki yeni buluğa ermiş bir çocuk ile evlilik ne derece uygun ben de derim ki
buluğa ermek cinsellik açısından bir ölçü ise bu şart var. Siz dersiniz ki
ahlaken doğrumu ben derim ki o zamanın ahlak değerleri buna olanak
tanıyabiliyor. V.s. v.s. İnançlılar açısından çok çetrefil görülen konuların
bir şekilde izahı her zaman mümkündür ve yapılmıştırda. Bu durumu sizin
açınızdan çelişkiye rağmen önyargılı kabul gibi de görebilirsiniz. Bu da çok
doğaldır. Zaten gerek inanç gerekse inançsızlık bir süreç içinde oluşmuş
önyargılar değil midir?
Kanımca
sorun, varlığa baktığımızda algıladıklarımızın ötesinde vardığımız artı
değerlerde. Yani yaşamı yaşama şeklimizin tamamında. Bu bağlamda da yaşamı ben
her şeye rağmen bireysel görürüm. Kişisel bazda ne ekiyorsak onu
biçiyor/biçecek olmamız. Bu ekme-biçme dengesi kişiye mutluluk sağlıyorsa
gerisi biraz boş gibi geliyor bana. Benimle aynı fikirleri paylaşıyor olmanız
güdüsel bir haz verse bile somut olarak fazla getirisi olmaz. Aynı şekilde
farklı düşünmemiz de bir birimize zarar vermeyi gerektirmez/gerektirmemeli.
Fikirleri bu çerçevede paylaşmak düşüncesi ile saygılar sunarım.
DEHA
(no
login)
195.174.77.197
Birisi September 29 2003, 10:37 AM
Fevkalade
yanlış ve saçma düşünceleri savunmaya çalışıyorsunuz,bir çok şeyi birbirine
karıştırmışsınız,fizik yasalarındaki simetriyi yanlış anlamışsınız.
''Bir
an zamanın geriye doğru aktığını farzedin o zaman da sonuç-sebep ilişkisi
kuracaktık ve tüm olayları bügün düşündüğümüzün tam tersi bir şekilde
değerlendirecektik.''
Birincisi,sonuç-sebeb
ilişkisi kuramazdınız,çünkü böyle bir ilişki olmazdı.Cam kırıldıktan sonra taş
atılırsa veya taş camdan elinize geri dönerse bu camın kırılma sebebini
oluşturmaz.Eğer filmi geri oynetırsanız,yani cam önce kırılır,taş sonra ele
gelirse,nasıl düşüneceksiniz?O zaman önce biliyor sonra bilmiyor
olacaksınız,yani taş ele döndüğünde,camın kırıldığı bilgisi sizde olmayacaktır.
Zaman
geri akarken,düşünmeniz de geri akacaktır,önce bilecek sonra bilmez hale
geçeceksiniz.Bu durumda nasıl mantık yürütebilirsiniz.Size gelen enformasyon da
geri akacaktır.Önce bilgili bir adam,sonra hiç bir şey bilmeyen bebek olacaksınız.
'
Bu evrende SADECE zamanın geriye akması, diğer, evren yasalarının aynı kalması,
mümkün değildir.'
Gördüğünüz
gibi çok basit,evreni evren yapan yasaların aynı kalması için,Zaman geriye
akamaz!
Söylediğinizin
manası budur !
'Zamanın
geriye akması şartı getirildiğinde evren yasalarının bugünkü şeklinin tam tersi
şekilde çalışması şartını da kapsıyor demektir.'
Fizik
yasalarındaki simetriyi yanlış yorumluyorsunuz.
Dünya
Güneş etrafında yörüngede dönerken,zamanı geriye akıtın aynı yörüngede döner
sadece yön değişir,ama çekim kuvveti değişmez.Bu örneği iyi düşünün.
'O
zaman, zamanın geriye akması şartı ile oluşturmak zorunda kalacağımız yeni
düşünce şeklimiz (sonuçtan sebebe doğru) evrende oluşan diğer bütün olayların
da bugünkünün tam tersi şekilde oluşuyor olmasına görelik olacaktır.'
hala
anlamıyorsunuz,düşünce için önce veri gerekir,sizin söylediğiniz şekilde önce
düşünce sonra veri olur,veriye ulaştığınız zaman diliminde düşünce yoktur.
Normalde
önce ayağımızı vurur,sonra acı hissederiz ve bağlantı kurarız,zaman ileri
aktığından ayağımızı vurduğumuzu hatırlarız,sizin söylediğiniz gibi olduğunda
önce acıyı hissederiz,sonra ayağımızı vururuz,ayağımızı vurduğumuz anda,acı
unutulmuş yok olmuştur,bellek dolmakta değil,boşalmaktadır,dolayısı ile ilişki
kuramayız.
'(belki
cam taşı kıracaktı) Değişen evren yasalarının işleyişi olacaktı ve diyelim ki
kırılmanın bir sonrasından itibaren zaman geriye akmaya başladı kırk cam
parçaları bir araya kendiliğinden (bu günkü evren yasalarına ters bir şekilde)
gelecekti, taş fırlatılan ele doğru geri gidecekti v.s. v.s.'
Görüldüğü
gibi zorlanıyorsunuz,cam taşı kıracaktı bile diyorsunuz.Zaman geriye akarsa CAM
KIRILAMAZ,kırık camlar bir araya gelir ve sağlam camı oluşturur,bunun nedeni de
taşın ele geri gitmesi olamaz.O zaman patlayan yıldızlar da bir araya
gelir,ölüler canlanır,bebekler de ana rahmine geri girer,sperm testise geri
döner,barsaklarınıza geri giren dışkı,ağzınızdan lokma lokma geri çıkarak
besinleri oluşturur,bilir halden bilmez hale gelirsiniz,ısı soğuktan sıcağa
akar,güneş sizi ısıtamaz,vucudun tüm faaliyetleri gereksiz olur,gördüğünüz gibi
saçma sapan bir durum olur ve siz her nasılsa hala ileri doğru
düşünebileceğinizi iddia ediyorsunuz.
'Kısaca
evrenimizde zamanın geriye akması demek tüm evren yasalarının tam tersinin
gerçekleşmesi demektir.'
Simetri
farklı bir olay ters çalışma farklı bir olay.
Karıştırıyorsunuz.
Dolayısı
ile bu gün sebep diye algıladıklarımızı o zaman sonuç diye algılıyor olacaktık.
Algılayamazdın,hafızan
da ters çalışacaktı,bilgiler kafana girip depolanacağı yerde,kafandan bir bir
eksilecekti,nasıl algılıyor olabilirsin çok merak ettim?Algılama olmayacak ki!
'Şimdi
Deha’nın sözlerini inceleyelim;
1-Beynin
işlev yapabilmesinin gereği (beyin fonksiyonlarının gereği) zaman mıdır?
Zaman
geriye akarsa -düşünelemiyeceğine- dair bir tek bilimsel kanıt getirebilir
misiniz?'
Yukarda
yeterince açıkladım,Zaman ileri akmasa hafızan,tecrüben artabilir mi?Diyelim 30
yaşında Parisi gördün,zaman geriye akınca 29 olunca,Paris ile ilgili anı
hafızanda olabilir mi?Hatta küçülecek ve 3 aylık bebek olacaksın,nasıl olur da
tüm beyin fonksiyonların aynı kalır.
'2-Zaman
ileri aktığından sebep- sonuç ilişkisi kuruyoruz. Yani sebep –sonuç ilişkisi
kurduğumuz için zaman ileri akmıyor. Bu ayırmınız yanlış olmuş farkında
mısınız?'
Bu
cümleniz saçma olmuş,kendi anlayışınızdaki patolojiye bir göz atmalısınız.
'Beyin
evren yasalarına ve zamanın göreceliğine göre bir düşünce tarzı (şartlanma)
oluşturur. Zamanın ileriye doğru aktığı bir evrende taşın kırılması bir sonuç
İSE zamanın geriye doğru aktığı evrende sebep olur. Bu ayırımı da
yapamamışsınız.'
Resmen
saçmalıyorsunuz,Beyin de bir maddedir ve fizik yasalarına tabiidir.Önce nöron
ateşlenir sonra kas hareket eder.Şartlanma ile ne alakası var !Önce Fail'i
bileceksiniz,sonra cinayet olacak,neden engelleyemezsiniz,çünkü cinayet olduğu
anda failin kim olduğunun bilgisi zihninizde olmayacaktır.
'
“çünkü sonuç önce meydana geldiğinden,ondan sonra oluşan bir şey onun nedeni
olamaz.”
Sözüyle
zamanın geriye akması halinde bugüne göre sonuç dediklerimizin o zaman sebep
olması gerektiğini bile farkedememişsiniz.'
Ben
o yazıda zamanın geriye akmasının iki türünden bahsediyorum
anlayabildiyseniz.Siz bu yazınızda tümüyle bir filmi tersine oynatıyorsunuz ve
kendiniz bunun dışına çıkıp,ilerleyen bir zaman diliminde sinema koltuğunda
otururmuş gibi davranıyorsunuz.
Atlayın
perdeye kendiniz de aynı şartlara girin bakın ne kadar değişecek.
'Taş
her zaman camı kıracaktır. (veya cam taşı kıracaktır). Bu durum maddenin
yapısı, özelliği gereğidir. Taşın camı fiziksel olarak kırmasının sebebi zaman
değildir. Sadece zamanı taşın tam camı kıracağı anda durdurursanız taş camı
kıramaz. Zaman ileri-geri aktığına göre her zaman camı kıracaktır. Bu açıklamalardan
sonra taşın camı nasıl kırmayacağını açıklayınız. '
Neresini
açıklayabilirim ki,tümü ile saçma !
Resmen
İnsan her zaman doğacaktır diyorsun !
Doğma
eylemi olmayacak,rahme geri girme eylemi olacak ve ölülerin de dirilmesi
gerekecek.
Zaman
geriye aktığında bir pil boşalmaz aksine dolar. Dolayısıyle termodinamik
yasalar tersine işler.
Yanlış
ki ne yanlış!
Düzensizlik
azalır düzene döner diyorsun !
Pil
dolarsa,geri geri bakkala gidersin,paran geri eline gelir,bakkal pili rafa
koyar,ancak bu arada zaman ileri akarken söylediğin 'Bir Pil istiyorum' sözünü
de tersinden nasıl ifade edeiceksin? o sözler de ağzına geri girecek öyle değil
mi?hem de tersinden !
Sonra
ne olacak,pilin icad edilmediği bir devre dönecek insanlık.
peki
bu durumda Allahın konumu ne?Seni nasıl yargılayacak,cennet,cehennem zamanın
öbür tarafında kalmadı mı?
'5-“Evren
geriye dönüp büzülme sürecine girse dahi zaman ileri akmak zorundadır.”
Bu
cümle harika olmuş! Aslında anlatmak istediğiniz doğru. Ancak “evren geriye
dönüp”
İfadesi
biraz garip olmuş. Evren nereden geriye dönüyor? Nereden gelip nereye gidiyor
da geriye dönüyor. Bunları açıklamamışsınız. Evrene göre zaman tabii ki ileri
akacaktır. Bu aynı zamanda haliyle bize göreliktirde. Ancak siz”evrenin geriye
dönmesi” ile zaman ilişkisini açıklarsanız aydınlanırız.'
Açıklayayım,Eğer
evren büyük patlama ile oluştuysa ve şu an genişlemekteyse,evrenin önünde iki
seçenek var,ya sonsuz kadar genişleyecek,ya da bir aşamadan sonra genişleme
duracak ve büzülme başlayarak,big bang'in başlangıç konumuna geri
dönecek,hangisi olduğunu evrendeki kritik madde nin yoğunluğu
belirleyecek,evrende tüm maddeler bilinebilir ve ölçülebilir hale geldiğinde
bunun kesin bir yanıtı olabilir.
Evren
genişlerken zaman ileri akar,o halde büzülürken geri mi akmalı,Hawking bir ara
böyle bir iddia ortaya attı ama daha sonraki çalışmalarında bunun olamayacağını
gösterdi.
'6-“Zamanın
geriye doğru akması mümkün değildir.”
Neye
göre mümkün değildir. Zaman görece kavram olduğuna GÖRE zamanın geriye
akmamasının da bir şeye görelik olması gerekir. Bu şey nedir sizce?
Bir
başka evren/ler olabilir mi? Bu evrenlerde de zaman ileri akmak zorunda mıdır?
Bilimin bu konudaki görüşü nedir acaba?'
Zamanın
geri akmaması bu Evren ile ilgili yasalar gereğidir,zamanın geriye aktığı bazı
evren kuramları vardır,kara delik yerine ak delikler olduğu iddiaları da
var,paralel evrenler veya bebek evrenler,tüneller vs vs,ben size ancak kendi
bilgim dahilinde bilgi verebilirim,mutlaka yanlışlarım da olabilir ancak,bir
hususta görüş belirtiyorsam,o hususta mutlaka daha önce bir emek
sarfetmişimdir,bilim de kesin doğrular olmadığından,bilgimiz gelişecek ve
değişecektir.
'
Sadece doğanın şartlarına bağımlılığımızı eğer bu şartlarda bir değişiklik
mümkün olsaydı düşünce şeklimizde de değişiklik olması gerektiğini vurgulayarak
evrenimize göre mutlak kabul ettiğimiz durumların bile görece olduğunu anlatmak
içindi.'
Burada
hesaba katmadığınız o değişikliklerin sizin beyninizi ve düşünmenizi de
etkileyecek olmasıdır.Zaman geri akarken düşünemezsiniz.
saygılarımla
Darvinist
(Login
Darvinist)
80.135.122.238
birisi October 1 2003, 6:26 PM
Sn.
birisi
Bugün
gerçekten kısaca bir cevabım olacak sana.
İkimizin
arasındaki dialog, forumdaki diğer katılımcılara karşı ayıp olmaya başladı.
Onun için seninle samimi bir tartışmaya girmiyorum, giremiyorum.
Son
bir kez daha denemek isteyerek, senin yazmış olduğun kurallara uyarak somut bir
konu ele aldım ve yine senin koymuş olduğun kuralları nokta, nokta takip ederek
yazdım.
Aldığım
cevap, tam beklediğim gibi oldu. Yine, benim sorularıma ve gerekçelerime hiç
bir şekilde değinmeden, soruların ve gerekçelerin kendisini bizzat başka
sorulara ve yorumlara malzeme olarak kullanıyorsun. Bir başka deyimle,
sorulardan kaçıyorsun, laf salatasına sığınıyorsun. Ama açık yüreklilikle ve
cesaretle bir yanıt veremiyorsun.
Ben
sana, benim yazılarımı yorumla demedim, zaten yoruma gerek kalmaması için
konunun her yerine senin şart koştuğun şekilde gerekçeleri çok açık bir şekilde
ifade ettim. Bunu bilerek yaptım ki, senin yorum yapmana gerek (daha doğrusu
fırsat) olmasın diye. Çok iyi bilmen gerekirdi ki, yazmış olduğum gerekçeleri,
sen öyle şart koştun diyerek yazdım. Sorularda, amacımı hiç saklamadım. Yani,
aklıma gelen her yöntemi kullandım ki, bir kere, bir kerecik senden somut bir
soruya somut bir cevap alabileyim diye.
Fakat,
daha öncede söylemiş olduğum gibi, yılan balığı gibi kaygan olmayı tercih
ediyorsun ve laf salatası servis ediyorsun (Pardon, argo için).
Argo
değil ama Ergo, seninle tartışmak olanaksız. Mert ve yürekli bir şekilde cevap
verme yerine, tartışmanın esasından sıyrılmaya bakıyorsun ve kılı kırka bölme
yöntemini uyguluyorsun.
Fakat
ne yazık ki, senin yazılarından öğrenebilecek zerre kadar bir şey yok. Ne
fikirlerin belli oluyor, ne de neye karşı olduğun belli oluyor. Bir tane,
fakatsız, amasız olan bir ifaden yok. Bir tanecik olsun, ‘Siz ne derseniz
deyin, benim şu somut fikrim var.’ Demen yok. Seni tarif edecek, tanımlayacak
bir pozisyon almıyorsun. Çok yazıp birşey ifade etmiyorsun. Soru sorana,
sorusuna cevap yerine, soruyu sezeryan ediyorsun. Korkarım ki, senin cevap
vereceğin bir soru, evrenin bu köşesinde mevcut değil.
Kısacası,
seninle tartışmıyorum artık. Senin iletilerin bana hiç bir şey vermiyor, aksine
boşu boşuna zamanımı alıyor. Oysa ben, sorularıma verilen cevabın, benim
fikirlerimi doğrulamasını beklemiyorum. Fakat bana cevap yazanların fikirlerini
ifade etmesini bekliyorum en azından. Üzülerek öğrenmiş oldum, ki sen, senin
kendi kurallarının doğrultusunda ele alınmış bir konuyu bile tartışmayı ya
istemiyorsun, ya da beceremiyorsun.
Tutumunun
somut sebebini bilmiyorum, bilemem. Ancak görünebilen o ki, ne gözündeki iman
gözlüğünü birazcık olsun aralayabiliyorsun, ne de iman gözlüğünden bakarak
olsun, somut bir fikir beyan ediyorsun. Havanda su döğer gibi bir manzara
görüyorum sadece.
Neyse...
yeter artık. Cevap beklemiyorum, istemiyorum. Benim burada bulunma amacım,
katılımcıların fikirlerini öğrenmek, paylaşmak. Her türlü fikirden soyutlanmış
boş laflar okumak değil. Üzülerek söylüyorum, sen ise durmadan boş laf
üretiyorsun.
Eğer
bu yazdıklarımı hakaret olarak algılamak istiyorsan, varsın öyle olsun. Boş laf
salataları yazmakla senin etmiş olduğun hakaretlerin yanında yer almış
bilirsin, biter.
Haydi
hoşcakal
Darvinist
birisi
(no
login)
195.175.178.130
Re: ATEİSTLERE VE TEİSTLERE SORULAR October 20 2003, 10:29 PM
Sayın
Darvinist,
Ekim
başından beri tatilde olduğum için “beklemediğiniz!” cevabı ancak
yazabiliyorum.
Sizin
benim yazılarıma dahil olma sürecinde özel olarak, hakkınızda, ilk olarak
ateizmi seçme nedenlerinizi öğrenmek ve dolayısıyle insanları ateizme yönelten
sebepler üzerinde düşünmek amacı ile yazmıştım. Burada çok net olarak sordum ve
aldığım yanıtlarda dikkatimi çeken Kur’an da Allah’ın “kafirleri öldürün!”
şeklinde bir yaklaşımı olduğunu öne çıkarmanızın etkinliğini gördüm. Buradaki
“kafirleri öldürün” ile “kafir oldukları için öldürün” arasındaki farkı izah
etmeğe çalıştım. Yani Kur’anı yanlış/yanlı yorumladığınızı anlatmağa çalıştım.
En basit şekilde benim yaklaşımım da yanlı olabilir. Ancak sizin yorumunuza
karşılık farklı bir yaklaşımdır. Siz zaten Kur’anı istediğiniz gibi
anlamışsınız ve bu şekilde anlıyor olmanıza kimsenin itirazı yok. Bu sizin
tercihiniz. Ben sadece baktığımız aynı “şeyin” bakış açıları olasılığını
anlatmaya çalışıyorum ve bunun neresi yukarıdaki yazıyı yazmanıza gerekçe olur
bunu anlamış değilim.
Somut
sorulara yada konulara somut cevaplar verdim. Örneğin kölelik ele alındı ben de
günümüz görece köleliğini ifade etmeğe çalıştım. Somut konular anlatılırken
ayrıntılar önemlidir ve bunu da yeri geldiğinde yaptım.
Hakkımda
vardığınız olumsuz kanaatleri şahsım adına kabul etmiyorum. Aksine dürüst
samimi tartışmadan yanayım. Siz asıl burada yapılan kıvırmaları pek
görmediğiniz için birkaç örnek de yazdım yazılarımda. Ancak bu yaklaşımları,
sizin düşücenize uyan kişiler yazdığı için SANIYORUM ele almadınız. Bu
durumunuzu nasıl yorumlarsınız?
Bu
forumda, ateizmin islam dini ve Kur’an hakkındaki görüşlerini anlamak, ateizmi
seçen Türk insanlarının seçim nedenlerini öğrenmek amacı ile diyaloğa girdim.
Tüm tartışma sürecimde bu çizgiyi takip ettim. Yaptığım BANA GÖRE (Kur’an i
bilgilerin bana göre yorumu) Kur’an hakkında yanlış/yanlı bilgilerin
alternatiflerini yazmak. Bu yapılırken de evrensel insani değerlerin içinde
kalmak. Hepsi bu.
Herşeye
rağmen bu diyalog sürecinde edindiğim kanaat;
1-Ateizmin,
yaratıcının varlığını red konusunda argümanlarının yetersiz olduğu,
2-Ateist
görüşle yazı yazanların önemli bir kısmının teknik olarak değil fakat görece
yaklaşımlarla yazı yazdıkları,
3-Kur’an
ı büyük bir kesimin objektif okumadıkları,
4-Tartışma
adabına ve hitapta olması gereken insani değerlere pek uyulmadığı,
5-Dini
konuların alaycı bir uslup ile ele alınarak -sanal yapı olsa bile- inanç ve
inançlılarla alay edilerek asıl kendi kifayetsizliklerinin örtülmeğe
çalışıldığı.
Bunun
yanında “gerçeği aradığını” açıkça söyleyerek objektif yaklaşım çabası içinde
olanları da gördüm. Bu şahısları tenzih ediyorum.
Sayın
Darvinist herkesin görüşüne –başkalarına rahatsızlık vermediği sürece- saygı
duyuyorum ve bunun da evrensel olduğunu düşünüyorum. Bu çerçevede benimle olan
diyalog sürecinizde paylaşımlarınız için teşekkür ediyorum. Yaşamınız
arzularınız doğrultusunda gerçekleşsin dileklerimle..
DEHA
(no
login)
212.146.172.57
İlave, October 21 2003, 12:33 AM
'1-Ateizmin,
yaratıcının varlığını red konusunda argümanlarının yetersiz olduğu,'
Tersinin
de doğru olduğu ancak,yaratıcı kavramı ve Kuran'ın Allah kavramlarının farklı
olduğu,birisi reddedilemezken diğerinin reddinin mümkün olduğu.