İngiliz Aristokrasisinin Kökenleri

 

Hafta Sonu birazda eğlenceli şeyler okuyalım , içimiz açılsın , kötü şeyler okuyup görmekten paranoyak

olduk !!!

 

Ingilterede yaşayanlar bilir , bazı manasız görünen deyimleri vardır , aşağıda bunların bazılarının tarihteki

çıkış noktalarnın bulacaksınız. Ayrıca kendilerini çok üstün gören Ingilizlerin temizlik alışkanlıklarınıda

daha iyi tanıyacaksınız. Şu andada geçmişteki alışkanlıkların çok fazla değişmediğinide hatırlatayım

 

Bu yazı bana seneler evvel Londra’da bir evi paylaştığım Ingiliz arkadaşın bulaşıkları nasıl yıkadığını

( yani yıkamadığını !!) görünce , bir daha o mutfaktan su bile içemediğimi ve ilk fırsatta evden taşındığımı

hatırlattı !!

 

 

Tarihi Gerçekler  

 

Bir dahaki sefer ellerinizi yıkarken, suyun sıcaklığı tam istediğiniz gibi  değilse, eskiden İngiltere’de bu

işlerin nasıl yapıldığını düşünün.

 

1500’lerde İngiltere’de işler şöyle yapılıyordu: insanların çoğu Haziran’da evleniyordu. Çünkü senelik

banyolarını Mayıs ayında yapıyorlar, Haziran’da hala çok kötü kokmuyorlardı. Ama yine de kokmaya

başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu.

 

Banyolar içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu. Evin erkeği temiz suyla

yıkanma imtiyazına sahipti. Ondan sonra oğulları ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar

ve en son  olarak ta bebekler ayni suda yıkanıyordu. Bu esnada su o kadar kirli hale  geliyordu ki içinde

gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü. İngilizce’deki;  “banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın!”

(Don't throw the baby out with  the bath water) deyimi buradan gelmektedir.

 

Evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların altında  tahta bulunmuyordu. Burası

hayvanların ısınabilecekleri tek yer olduğu için  bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar

( fareler, böcekler ) çatıda yaşıyordu. Yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen hayvanlar  

kayarak çatıdan aşağı düşüyordu. İngilizce’deki; “Kedi-köpek yağıyor!..”  ( It's  raining cats and dogs )

deyimi buradan gelmektedir.

 

Yukarıdan evin içine düşen şeyleri engelleyecek hiçbir şey yoktu. Böceklerin ve buna benzer nesnelerin

yatakların içine düşmesi büyük bir sıkıntı oluşturuyordu. Etrafında yüksek direkler ve üstünde örtü bulunan

İngiliz usulü yataklar buradan gelmektedir.

 

Zemin topraktı. Sadece zenginlerin zemini topraktan başka bir şeyden yapılmıştı. “Toprak kadar fakir”

(dirt poor) tabiri buradan çıkmıştır. Zenginlerin ahşaptan yapılmış zeminleri vardı. Bunlar kişin ıslandığı

zaman kayganlaşıyordu. Bunu önlemek için yere saman (thresh) seriyorlardı. Kış boyunca saman sermeye

devam ediliyordu. Bir zaman geliyordu ki kapı  açılınca saman dışarıya taşıyordu. Buna mani olmak üzere

kapının altına bir  tahta parçası konuyordu ki bunun ad; “thresh hold” (saman tutan; Türkçe’si eşik) idi.

 

Yemek pişirme işlemi her zaman ateşin üzerine asılı durumdaki büyük bir kazanın içinde yapılıyordu. Her

gün ateş yakılıyor ve kazana bir şeyler ilave ediliyordu. Çoğu zaman sebze yeniyor, et pek bulunmuyordu.

Akşam yahni yenirse artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek ertesi gün tekrar ısıtılarak

yenmeye devam ediliyordu. Bazen bu yahni çok  uzun süre kazanda kalıyordu. “Bezelye lapası sıcak,

bezelye lapası soğuk,  kazandaki bezelye lapası dokuz günlük.”  (Peas porridge hot, peas porridge  

cold, peas porridge in the pot nine days old) tekerlemesinin menşei budur.  Bazen domuz eti buluyorlar

o zaman çok seviniyorlardı. Eve ziyaretçi  gelirse domuz etlerini asarak onlara gösteriş yapıyorlardı.

Birisinin eve  domuz eti getirmesi zenginlik işaretiydi. Bu etten küçük bir parça keserek  misafirleriyle

oturup paylaşıyorlardı. Buna; “yağ çiğnemek” (chew the fat) adı  veriliyordu.

 

Parası olanlar kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu. Asidi yüksek olan yiyecekler

kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep oluyor, böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu.

Domatesler buna sık sık sebep olduğu için bunda sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca domateslerin zehirli

olduğu düşünülmüştü. Çoğu insanin kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu. Onun yerine

tahta tabaklar kullanıyorlardı. Çoğu zaman bu tabaklar bayat ekmekten yapılıyordu. Ekmekler o kadar

bayat ve sertti ki uzun zaman kullanılabiliyordu. Bunlar  hiçbir zaman yıkanmadığı için içinde kurtlar ve

küfler oluşuyordu. Kurtlu  ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların ağızlarında “tabak ağzı” (trench mouth)

denen hastalık ortaya çıkıyordu.

 

Ekmek itibara göre bölüşülüyordu. işçiler yanık olan alt kabuğu, aile orta  kısmı, misafirler de üst kabuğu

alırdı. Bira ve viski içmek için kurşun  kadehler kullanılıyordu. Bu bileşim insanları bazen birkaç gün şuursuz  

vaziyette tutabiliyordu. Yoldan geçen insanlar bunların öldüğünü sanıp  defnetmek için hazırlık yapıyordu.

Bunlar birkaç gün süreyle mutfak  masasının üstüne yatırılıyor¸ aile etrafına toplanıp yiyip-içerek uyanıp

uyanmayacağına bakıyordu. Buna uyanma nöbeti deniyordu.

 

İngiltere eski ve küçük bir yerdi, insanlar ölülerini gömecek yer bulamamaya başlamıştı. Bunun için mezarları

kazıp tabutları çıkarıyor, kemikleri bir kemik evine götürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı. Tabutlar

açıldığında her 25 tabutun birinde iç tarafta kazıntı izleri olduğu görüldü. Böylece insanların diri diri gömüldüğü

ortaya çıktı. Buna çözüm olarak cesetlerin bileklerine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan  dışarıya taşıyarak bir

çana bağladılar. Bir kişi bütün gece boyu mezarlıkta  oturup zili dinlerdi. Buna “mezarlık nöbeti”

( graveyard shift ) denirdi.  Bazıları zil sayesinde kurtulur (saved by the bell), bazıları da ölü zilci  

(dead ringer) olurdu.

 

Gerçekler bunlar. Kim demiş tarih sıkıcıdır diye!..

 

Hosted by www.Geocities.ws

1