Grup 13
ve Suikastler adlı yazının Ingiliz Suikastlerinin tarihi bölümünde
haşahaş
içen suikastçilerden bahsetmiştim. Bir arkadaşın bu konudaki
tüyosuyla
bunların Haşhaşi denilen bir grup olduğunu öğrendim. Bu konuda
enteresan
bir yazı buldum. Iyi okumalar.
Haşhaşi geleneği
Kemal
Tayfur ,
Atlas dergisi , Sayı 103 / Ekim 2001 özel eki
Feda savaşçıları, canlı
bombalar, intihar saldırıları... Ölmeye ve öldürmeye
koşullanmış insanların
yarattığı terör fırtınası... Haşhaşi fedailerinin keşfettiği
dehşet damarı,
Amerika'da sivil uçaklarla gerçekleştirilen "intihar saldırısıyla"
doruk noktasına ulaştı.
Bu kez derviş kılığındaydı fedailer. Musul
Ulucamii'nde kimsenin kuşkusunu
uyandırmadan, bir köşede cuma namazını
kılıyorlardı. Musul ve Halep'in Türk
Emiri El Porsuki de namaz kılanlar arasındaydı.
Etrafı tepeden tırnağa silahlı
adamlarla çevriliydi. Ne bir kılıcın, ne de
bıçağın delebileceği örme bir zırh
giyiyordu. Ama bunlar işe yaramadı. Derviş
kılığındaki fedailer, zehirli bir bıçak
ile emirin boğazını kestiler. İsteseler camideki
panikten yararlanıp kaçabilirlerdi
ama buna yeltenmediler bile. Sanki namazdan
kalkmış gibi sakin, mutlu ve
sevinç içinde ölümü karşıladılar. Emirin
muhafızları onları oracıkta parçaladı.
Haşhaşilerin dehşet uyandıran bu cinayeti ne ilk, ne de sondu. Örgütün İslam
dünyasını altüst eden ilk eylemi 1092'de
gerçekleşmişti. Hedef, adıyla bile
Selçuklu İmparatorluğu'nu simgeleyen 75 yaşındaki
vezirdi: Nizamülmülk, yani
"devletin düzeni". Yıllardır fedailerin
hedef aldığı hiç kimse, onların elinden
kurtulmayı başaramamıştı. Sultanlar, halifeler,
vezirler, emirler, komutanlar
bıçak darbeleri altında can vermişti. Fedailerin
en zor cinayetleri işlemekle
kalmayıp, soğukkanlılıkla ölümü beklemeleri, o çağ
insanlarının kanını donduruyor,
cinayetin yarattığı dehşet duygusunu katbekat
artırıyordu.
Ancak "haşhaş" içenler bunu yapabilir
diye düşünülüyordu. Onlara Haşhaşi
denmesinin nedeni buydu. Yapılan bir tür intihar
eylemiydi çünkü. Bu eylemlerden
dolayı da "bütün zamanların en korkunç
tarikatı" olarak bilindi. Batı dillerindeki
"assassin" (katil),
"assassination" (suikast) sözcükleri de işte bu Haşhaşilerden
kaldı. Bu örgütün kurucusu ve büyük üstadı Hasan
Sabbah'tı: Hem halifeliğe,
hem de o sıralar İran'ın yanı sıra tüm İslam dünyasının
hâkimi ve Sünni İslam'ın
koruyucusu Selçuklu Türklerine karşı savaş açan
bir Şii önderi...
Onun düşmanları üzerinde dehşet yaratmak üzere tercih ettiği silah suikasttı.
Ama suikastı o icat etmemişti. Dünyanın tanıdığı,
bildiği bir şeydi. Eski Mısır'dan
Roma'ya, Çin'den Bizans'a pek çok örneği vardı.
Taht kavgalarının, iktidar
çekişmelerinin olduğu her yerde, suikasta da yer
vardı.
Ne var ki, Hasan'ın kullandığı suikast tarzı, hazırlık, hedef, yöntem ve
yarattığı
etki bakımından farklıydı. Tarihte belki de ilk
kez, bir merkezden yönlendirilen bir
örgüt, terörü bir dehşet makinesi olarak
kullanıyordu. Etkinliği, hiyerarşisi ve
disiplin anlayışı bakımından, bir tarikattan çok
dinsel/siyasal bir örgüttü bu.
Müritler de derviş ya da derviş adayları değil,
profesyonel suikastçı idi ve onlara
fedailer (dai: davetçi, misyoner) deniliyordu.
Eğitim düzeylerine, güvenirliklerine ve
cesaretlerine göre çıraktan "üstadı azama"
kadar derecelere ayrılmışlardı. Her biri, büyük
üstat Hasan Sabbah'ın bizzat
belirlediği tekniklerle yoğun bir ruhsal ve
bedensel eğitimden geçiyordu.
Gerçekleştirilecek cinayet, hem düşmanları, hem de
halk üzerinde dehşet, korku
ve hatta hayranlık uyandıracak nitelikte
olmalıydı. Darbe öldürülecek kişiyle birlikte,
onun temsil ettiği değerlere ve halkın duygularına
yönelmeliydi.
O yüzden, hedef belirlenirken, intikam duygusundan
daha çok, mitsel tarafı ele
alınıyordu.
Ama bu amaç sadece hedefin niteliğiyle
sağlanamazdı, buna uygun yöntem de
geliştirilmeliydi. Buna göre, fedailer tek tek ya
da ikili üçlü gruplar halinde
görevlendiriliyor; tüccar, derviş, dilenci
kılığına giren bu kişiler cinayetin işleneceği
kente gönderiliyordu. Eylem gününe kadar, kentte
herhangi bir olaya karışmamaya
ve kuşku çekmemeye büyük özen gösteren fedailer,
kurbanlarını izliyor, yaşadıkları
yerleri, alışkanlıklarını belliyor ve büyük bir
sabırla eylem anını bekliyorlardı.
Tüm bu hazırlıklar inanılmaz bir gizlilik içinde
yürütülüyordu. Ancak, icraatın,
hazırlıktaki gizliliğin tersine açıkta, halkın
gözü önünde gerçekleştirilmesi gerekiyordu.
Cinayet yeri genellikle kentin en büyük camisi,
tercih edilen gün de cumaydı.
Sanki suikast yapmıyor, cuma namazı için toplanan
kalabalığa asla unutamayacakları
bir gösteri sunuyorlardı. Hedefteki kişi ne denli
korunursa korunsun, bir yolunu
bulup üzerine çullanıyor ve bıçak darbeleriyle
öldürüyorlardı. Bazıları bıçağı bırakıp
kalabalığa söylev çekiyor, bazıları da,
soğukkanlılıkla muhafızların gelip kendisini
parçalamasını bekliyordu. Neden? Çünkü Hasan
Sabbah, nasıl keşfetti bilinmez,
etkili bir eylemin sadece can almak, bir hasımdan
kurtulmak değil, korku ve dehşet
yaratmak olduğunu biliyordu. O yüzden de onun
fedaileri sadece cinayet işlemiyor,
aynı zamanda kendilerini de feda ediyorlardı.
Amerikalı yönetmen Coppola'nın ünlü filmi "Baba"da bir feda sahnesi
vardı. Kumarhane
işletmek üzere Küba'ya giden Amerikalı mafya
önderi, bir militanın kendisini polislerle
birlikte havaya uçurmasına tanık oluyor ve derhal
"yatırım" yapmaktan vazgeçiyordu.
Ona göre, eğer insanlar davaları uğruna
kendilerini parçalayabiliyorsa, orada tutunma
şansı yok demekti. Hasan Sabbah'tan bu yana bin
yıl geçmişti ve insanlar inançları
ya da politik mücadeleleri uğruna kendilerini feda
etmeye devam ediyorlardı.
Bütün halkların tarihi, kendisini ülkesi, vatanı,
inançları uğruna feda eden ve pek çoğu
kahramanlar listesinde yer alan insanlarla
doludur. Bu yönüyle feda, dehşet verici bir
eylem değil, onur duyulan bir davranış olarak
algılanıyordu. Düşmana yakalanmaktansa
intihar edenler, teslim olmaktansa ölmeyi göze
alanlar; örneğin 2. Dünya Savaşı'nın
Japon kamikazeleri övgü ve hayranlıkla anılıyordu.
Ancak modern zamanların terör örgütleri, aynen Hasan Sabbah'ın yaptığı gibi,
"kendini
feda etme"nin ardında yatan dehşet damarını
keşfetmekte gecikmedi ve militanlarına
"feda savaşçılarını" örnek göstermeye
başladı. Bu çılgınlığın bir kez denenmesi yeterliydi
ve hangi ülkede yapılırsa yapılsın tüm dünyaya
yayılması kaçınılmazdı.
Nitekim öyle oldu; silahlı baskınlara, uçak kaçırmalara, suikastlara, barikat
savaşlarına,
bombalamalara tanık olan 20. yüzyıl insanlığı, her
intihar saldırısında daha çok sarsıldı.
Tüm dünyada 270 intihar saldırısında (bunun 18'i
Türkiye'de gerçekleşti) binlerce kişi
can verdi. Sonunda, yolcu olarak dört uçağa binen
cinnetin kollarındaki "19 sessiz adam"
tahayyül bile edilemeyeni gerçekleştirdi.
Kendileri ve masum yolcularıyla uçakları birer
füzeye dönüştürüp "hedef"lere dalış
yaptılar. Dehşetin sınırı yoktu artık.
.