|
Eylül Kapıdan
Baktırır, Sonra Yürek Yaktırır…
Elimi öperken kafasına vurdum diye dudağı kanayan
sivrisineği arıyorum birkaç gündür. Ortalarda
gözükmüyor. Oda temmuz gibi sırra kadem bastı. Belli
ki artık kanımdan hazzetmiyor. Akşamları sırtımı
üşüttüğümden midir nedir, midem kazınıyor. Daha
geçen hafta evin bütün kapı ve pencerelerini açıp
perdeler havalansın diye perdelere gözünü diken ve
“pencerenin perdesini havalandıran rüzgar” diye
şarkı söylemeye hazırlanan ben, şimdi “kapıları
örtün cereyan yapıyor” diye hayıflanıyorum.
Bir amerikan filminde yaşlı ama yakışıklı bir adamla
bir o kadar genç ve güzel bir kadının yürüdüğü sarı
yapraklarla kaplı bir parkı hatırlarım hep Eylülde.
Birde ilkokula başladığımızda üzerinde isimlerimiz
kazılı sıralar üzerinde duran ve birkaç güne kadar
parçasını bile bulamayacağımız ama yıllar yılı
burnumda kalacak silgimin o canım kokusunu. Belki
mahallemizde oyun alanları olmadığından beklide,
babamız tatile gidecek kadar para kazanmadığından
olacak koskoca Haziran ve Temmuz ve dahi Ağustos
ayını mahallenin camisinde Kuran tilaveti ile
geçirdikten sonra. Eylülün o değişik o çiğ kokan
sabahlarında açardık gözümüzü. Yaz aylarının
sabahları nasıldır bilemezdik çünkü saat onlara
kadar yatar ardından bir bardak çayla sokaklara
dökülürdük. Ama eylülün çiğ kokan mis gibi ferah
sabahları hiç aklımdan çıkmaz.
Geçen yıldan kalan defterlerimizi toplardık önce,
hangi defterimizde fazla yaprak kalmışsa önce
öğretmene homurdanır (madem 30 sayfa yazdıracaktın
neden 100 sayfalık defter aldırdın) ardından baş
taraflarını bantlar ve onlardan ince deftere
ihtiyacımız olan derslerimiz için defterler
üretirdik. Geriye de ya iki yada üç defter
ihtiyacımız kalır ve babalarımıza zarardan kar eden
tüccar edasıyla yanaşır “baba iki defter alırsan
işimiz tamam” derdik. Babalar eskiden çocuklarını
dinlemezlerdi, “afferim benim aslan oğlum” filanda
demezlerdi. Bu tür laflar sonradan çıktı. Hatta
babalar çocuklarını “hiç” dinlemezlerdi. Onlar alır
onlar satar onlar ihtiyaçlarımızı bilir ve onlar her
şeyimizi tastamam ederlerdi. Yamalı çorap giymek
moda, ağabeyinden kalan siyah önlük gıcır, bir oruç
karşılığı alınmış mavi naylon ayakkabı en fiyakalı
giyecekti. Zeytin yarım ısırılarak yenirdi ki
bitmesin. Ama her defasında sofradaki tabak dibi
görününce ya kadar yenirdi. 1 kuruşa satın alınmış
yarım ekmek arasında helvanın tadı uzaydan gelmişti
ve o tadı dünyaya bırakan uzay aracı bir daha asla
dünyaya inmeyecekti.
Kızlar saçlarına beyaz kurdeleler takarlardı ve arka
sıradaki erkekler hep o sarkan saçları çekerlerdi.
Liseye gelinceye kadarda sınıftaki kızlara kimse yan
gözle bakmazdı. Eylül ve hazirandan başka ayını
hatırlamadığım onca yıllık okul hayatımdan geriye
hala burun direğimi sızlatan o silgi kokusu kaldı.
Bu havaların mahvettiği şair gibi o silgi kokusunda
mahvolmuş adamlar olarak hatırlayacağız çiğ kokulu
sabahlarımızı ama o silgi kokusu hiç yakamızı
bırakmayacak. Eylül kapıdan baktırmadı, çünkü
cereyan yapıyor diye az önce kapattık. Çünkü bugün
eylülün dördü.
04.09.2006 Biltir |