|
|
|
" YEREL SEÇİMLER VE DEVLETİN
"KORUCULAŞTIRILMIŞ KÜRDİSTAN"
POLİTİKASI“
Bayram AYAZ
Ruşen ASLAN
27 Mart
1994 günü yerel seçimler yapılacak. Hevdem
elinize geçtiğinde belki seçimler yapılmış olacak. Bu bakımdan, elinizdeki
makalenin pratik politikaya etkisi olmayacak. Makale, daha çok bazı
gelişmelerin ve sonuçların kısa bir yorumu özelliğini taşıyacak.
Yerel
seçimlerle ilgili, bizim de katıldığımız düşünce ve önerileri yansıtan
tavırlar daha önce çeşitli biçimlerde kamuoyuna yansıdı. Bununla birlikte
bazı konulara yeniden kısaca değinmekte yarar var.
Yerel
seçimler, yerinden demokrasi, diğer bir deyişle "taban
demokrasisi" açısından aslında önemli politik bir olaydır. Ancak
Türkiye'de merkezci devlet yapısı egemendir. İktidar gücü yasama ve yürütme
organında toplanıyor. Bu nedenle Yerel Seçimler, politik iktidar
değişikliğine yol açmadığı için fazla önemsenmez. Yerel seçimler, daha çok
mahalli güçlerin mevki ve olanak paylaşma mücadelesi biçiminde geçer.
Ülkedeki genel politik durum üzerine etkisi daha azdır.
27 Mart
yerel seçimleri böyle olmadı. devlet, konuyu çok önemsedi. Bilindiği gibi,
Milli Güvenlik Kurulu (MGK), Kürdistan'daki
seçimleri birkaç kez direkt gündemine aldı ve görüştü. MGK’nın karar ve
direktifleriyle Seçim Yasası’nda değişiklikler yapıldı. Genelkurmay
Başkanlığı, "devlet partileri"ne Kürdistan'da
ortak adaylar çıkarma önerisinde bulundu. Tüm bu "hukuki ve idari
tedbirlere" paralel olarak, Kürdistan'da
alabildiğine yoğun biçimde saldın ve provokasyonlar düzenlendi. Son iki üç
ayda Diyarbakır’da ortalama siyasi cinayet ve saldırı sayısı günde 4-5
dolayında seyrediyor. Siyasi cinayetler, Ankara ve İstanbul gibi
metropollere de sıçratıldı. Merhum Av.Yusuf Ekinci gibi, aktif siyaset
içinde olmayan yurtsever Kürt aydınlarına bile yöneldiler. Bütün bu
saldırılar, gözdağı vermek ve yıldırmak amacına yöneliktir. Siyasi
cinayetler, hızından bir şey kaybetmeden hala devam ediyor.
Peki
devlet, niçin 27 Mart yerel seçimlerine bu kadar önem verdi? Çünkü Kürt
faktörü isin içine girmişti. Kürt ulusal hareketi, bu seçimlerde yasal ve
meşru bir hamle daha yapabilecekti. Devlet-medar MGK'na, Genelkurmay'ı ve bilcümle kafatasçı takımı
telaşlandıran, histerik hale getiren korku buydu. Çünkü bu güçler, Kürt
halkının varlığını ve meşru haklarını kabul etmeye, hazır değiller. Hazır
olmayı bir ayna bırakalım. Kürt halkının hakları cümlesi kanlarını tepelerine sıçratıyor. Kendilerini
"vatansever" sayan bu takım da, bir gün, bu tutumlar la
Türkiye'ye büyük kötülük ettiklerini anlamak zorunda kalırlar.
Seçimlerin Kürt Yurtsever Hareketi'ndeki Yeri
Geçmişe Kısa Bir Bakış
1970'li
yıllara kadar genel ve yerel seçimler, birkaç küçük istisna dışında,
genellimle devletin resmi ideolojisine bağlı partiler arasında bir yarışma
olarak geçerdi. 60 70'li yıllarda sosyalist partilerin seçimlere girmiş
olması. Kürt sorunu acısından bu gerçeği fazla değiştirmiyor. Gerçi 1965 ve
1969 yılı genel Seçimlerinde Kürt aydınları TİP listelerinde seçimlere
girmeleri ve Milletvekili seçilmeleri, o dönem. Kürtler açısından özellikle
demokrasi bilincinin gelişmesinde büyük katkısı olmuştur. Yine 1979 Senato
üçte bir yenileme seçimlerinde, TSİP listesinden seçime giren
"Devrimci-Demokrat Adaylar" da demokrasi ve Kürt sorununu
işlediler.
1970
sonrasında ise, Kürt yurtsever kimliğiyle seçimlere katılan adaylar ortaya
çıkmaya başladı. Bunlar, partilerden aday oldukları gibi, bağımsız olarak
da seçime katılanlar oldu. Birkaç örnek verelim.
"1973
yılı yerel seçimlerinde, Muş’ta bazı yurtseverlerin İl Genel ve Belediye
Meclisi üyeliklerine aday olmaları önerildi. Çoğu seçimleri kazandı.
Yurtseverlerden bin, Belediye Başkan Vekili oldu. Muş Belediye Meclisi,
görev bölümü yaptıktan sonraki toplantısında, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın adı verilen bir mahallenin adını değiştirdi.
Meclis kararının gerekçesi, "halkımıza açıkça düşmanlık etmiş birinin
adının, ilin deki bir mahalleye verilmesinin yakışık almayacağı" idi.
Yurtsever hareketin büyük boyutlar kazandığı günümüzde, belki bu cümlenin
fazla bir anlamı yok. Ama bu olay, o yıllarda Muş için önemli bir nitel
değişimin ifadesiydi. Yine İl Genel Meclisi'nde kazanılan etkinlik
nedeniyle, anki-Kürt unsurların yıllar yılı süren İl daimi Encümen üye
saltanatları son bulmuştu. Devlet, Muş’taki seçim sonuçlarından hayli
rahatsız olmuş sonuçları bir türlü içine sindirememişti.(*)
Daha
sonraki yıllarda yapılan seçimlerde konuya daha çok önem verildi. 1977 yılı
seçimlerinde, yurtsever adayların öngörülü ve bilinçli tutumlarıyla, sorun
önemli düzeyde organizeli bir hal aldı. Diyarbakır’da Sayın Mehdi Zana, Ağrı'da 1980'den sonra şehit düsen Urdan
Alpaslan, Batman'da daha sonra katledilen merhum Edip Sönmez Belediye
Başkanlığına seçildiler. Cizre'de de 1971 Diyarbakır Mahpuslarından Sayın
Sabri Vesek seçilmişti.
Bunlar ve
adlarını belki unuttuğumuz çok sayıda yurtsever Belediye Başkanı, hem
idari, hem de politik olarak bulundukları yörelerde önemli hizmetlerde
bulundular. Kuşkusuz epeyce hata ve eksiklerimiz de oldu. Hatta denilebilir
ki, bu önemli mevzileri yeterince işlevli kılamadık. Ama önemli hizmetler
de gerçekleştirildi. Kürdistan'da önemli bir
merkez olan Diyarbakır’ın Belediye Başkanlığı unvanı, 1977 yerel seçimler
seçimlerinden kalan bir sonuç olarak, Türkiye'de ve yurtdışında hala Kürt
yurtseverliğini çağrıştırır. Sayın Mehdi Zana,
fiilen 1980'de yakalanmasından bu yana, üstelik Belediye Reisliğinin
üzerinden iki seçim dönemi geçmiş olmasına rağmen, yurtsever kamuoyumuzun
bilincinde ve yurtdışında Kürt halkının dostları nezrinde, Diyarbakır
halkının adeta seçilmiş temsilcisidir. Sayın Mehdi Zara’ya bugünkü konumunu
kazandıran bir neden gençlik yıllarından beri Kürt yurtsever hareketi
içindeki kesintisiz mücadelesi ise, diğer
önemli bir nedenle, Diyarbakır gibi önemli bir Kürt şehrinde halkın
oylarıyla seçilmiş Kürt yurtsever kimlikli bir şahsiyet olmasından
kaynaklanıyor. Hatta dış dünya açısından ikinci faktör çok daha önemlidir.
Halkın oylarıyla, bir yerlere seçilmek, o halkı temsil bakımından çok
önemli bir durumdur.
(*) Ruşen
Arslan'ın yayınlanmayan diğer bir çalışmasından
alıntı.
Bugün eğer Fransız Cumhurbaşkanı Sayın F. Mitterand, Sayın Ahmet Türk'ü, gözaltına alınmasından
sonra telefonla arıyorsa, bu Ahmet Türk'ün salt, bilinen yurtsever
geçmişinden ya da "Kesra Qenco'nun"
sevilen bir bireyi olmasından kaynaklanmıyor. Mardin ilinin oylarıyla
seçilmiş bir halk temsilcisi olması ona bu özelliği veriyor.
Son
olarak aktarmak istediğimiz iki örnek, adlarını bu makalede anmak
gerektiğine inandığımız iki yurtseverin pratiğiyle ilgilidir. Bunlardan
biri "49'lardan" merhum Ziya Şerefhanoğlu,
diğeri de Dr. Yusuf Azizoglu'dur.
Kürdistan'da
seçimler, birçok kez halktaki yurtseverliğin kendisini sessizce, ama
anlamlı tarzda dillendirdiği. Kürt yurtsever potansiyelinin akmak için
bulduğu önemli bir mecra olmuştur. Örneğin 1966 Senato üçte bir yenileme
seçimlerinde Ziya Şerefhanoğlu, bir Kürt
yurtseveri bağımsız aday olarak seçimlere girdi ve Bitlis halkı Onu Senatör
seçti. Yine 1940'lann sayılan, bir elin parmak sayısını geçmeyen
yurtseverlerinden merhum Dr. Yusuf Azizoğlu'nun
(**) Genel Başkanlığını yaptığı Yeni Türkiye Partisi (YTP), Türkiye
genelinde etkinliğini yitirdiği halde, sırf Kürtlerin yönetimindeki bir
parti görünümü nedeniyle, Kürdistan'daki illerin
bazılarında ful liste çıkarıyordu. Her iki olayın da iyi bir
değerlendirmesi yapıldığında, görülecek ki, halk,yurtseverliği tercih
etmiştir. Adeta unutulan bu olaylar, Kürt siyasi tarihi açısından
önemlidir. Yeni nesillerin bu bilgileri bilmesi gerekiyor. Kürt
yurtseverliğinin kökleri çok eskiye ve derinliklere ulaşır.
Seçilmişlerin,
demokrasi, meşrutiyet ve halkı temsil güçleri açısından önemini böylece
vurguladıktan sonra, konuyu, bu acıdan 27 Mart Yerel Seçimlerine getirmek
istiyoruz.
Ulusal Hareket açısından Yerel Seçimlerin Anlamı ve
Önemi
Seçme ve
seçilme hakki, bilindiği gibi, Fransız Devrimi’nden bu yana vazgeçilmez
temel bir insan hakki olarak kabul edilir. En dardan en geniş anlamına
kadar, bu hakkın uygulanması politik demokrasinin gelişkinlik düzeyini
gösterir. Bu bakımdan bir ülkede genel ve yerel seçimlerin hakkıyla uygulanıp
uygulanmaması, gerek bu önemli insan hakkim eksiksiz uygulama bakımından
gerekse politik ve sosyal açıdan toplumun olgunluğunun ölçüsü olarak kabul
edilir.
Bu,
ulusal özgürlüğün kazanılmasından önce de sonra da böyledir. Kuskusuz bir
halkın, ulusal özgürlüğe sahip değilken, başka politik bir sistemin
uygulaması olarak seçimlere katılması halinde, bu seçimlerle özgür
iradesini ne kadar ifade edebildiği tartışma götürür. çünkü, ulusal
özgürlüğe sahip olmak ve ülke topraklarında hiçbir dış gücün işgali altında
olmadan yasamak, bir topluluğun, halkın, ulusun temel hakkidir. Eğer bir
ulusun bu hakki gaspedilmişse, kendi ülkesinde
özgür değilse, o ulusun iradesini dilediğince ifade edebilmesi mümkün
değildir. Kürt halkının durumu budur. Aslında halkımıza hiçbir zaman,
iradesini özgürce ifade edebilme olanağı sağlanmamıştır. Sağlansaydı Kürt
halkı şimdiye kadar çoktan özgürlüğünü ve kendi ülkesinde hiçbir baskı
altında kalmadan kendisinin seçtiği politik iktidarın yönetimi altında
yasamayı tercih ederdi. ulusal boyunduruktan kaynaklanan bu kadar acılar da
olmazdı. Ama bu engellenmiştir. Dolayısıyla Kürdistan'da
yapılan seçimler, ister baskı ortamında yapılsın, ister göreceli özgürlük
ortamında yapılsın, daima böylesi bir ayıbı taşımaktadır.
("*)
Daha geniş bilgi için bk. Musa Anter, Hatıralarım
saf: 58 – 63
Ancak
durum böyledir diye, seçimleri hangi koşullarda olursa olsun kategorik
olarak reddetmek yanlıştır. Çünkü politik ve sosyal süreçlerde mutlak
doğrular yoktur: Yine olaylar, ak - kara, diye birbirinden ayırıp tutum
geliştirmek de mümkün değildir henüz ulusal özgürlüğü elde etmemişken ve
ülkeniz işgal altında iken de, Diyarbakır’da Belediye vardır ve bu kurum
işlevlerini yerine getirmeye devam ediyor. Madem ki kurum vardır, işliyor
ve önemli fonksiyonlara sahiptir, o zaman yurtsever politik güçler de
bununla ilgili bir tavır belirlemek zorundadırlar.
Bir
tavır, bu kurumu kategorik olarak, her durumda reddetmektir. Ki bu tavır
çok kolaydır. Ama uygulamasında çoğu kere kendimizle de çelişiriz. şöyle
ki, hem yerel seçimleri, belediyeleri reddederiz; hem de demokrat bir
Belediye Başkam secilince kapısına dayanır, ondan iş isteriz, mali katkı
isteriz, hatta kitlelerle ilişkisini politik örgütümüze katalize etmesini
rica ederiz. Böyle garipliklere, hepimiz çok tanık olmuşuz. Bu durum,
kelimenin tam anlamıyla gerçek bir garipliktir. Kendi içinde çelişkili bir
tavırdır. Başka izahı yoktur.
Boykotçu
öğretmenin hikayesine benziyor. Öğrencileri Türk eğitim kurumlarını boykot
etmeye, okula gelmemeye teşvik eden öğretmenin kendisi, mesai saatinde
okulunda hazır bulunuyor; dersine giriyor; gelen öğrencilere, asimilasyon
sürecinin etkili aracı Türkçe’yle ders veriyor; ay başında da doğru
mutemedin yolunu tutup Türk lirası milyoncukları tatlı tatlı
cebe indiriyor. Ama, kendisine tehlike gelmeyeceğini bildiği yerlerde,
ateşli bir Boykotçu kesiliyor. ERNK'nin
geçtiğimiz aylarda Diyarbakır'da uyguladığı, "Türk eğitim Kurumlarını
Boykot Karan" sürecinde böylesi hikayeleri çok duyduk. Neyse ki, ERNK
bu kararını kaldırdı, biz de bir gariplikten kurtulduk. Bir yanlış anlamayı
önlemek için şunu da ekleyelim: Biz elbet, çocuklarımızın ve gençleri
asimilasyoncu Türk eğitim kurumlarında okumak zorunda olmalarından ve
anadilleri Kürtçe’yle eğitim yapamamalarından üzüntü duyuyoruz ve buna
karşı mücadele ediyoruz. Ama hayat boşluk tanımaz. Kendi ulusal
Kurumlarımızı, henüz yaratamadığımız koşullarda, çocuklarımız ve
gençlerimiz Türk eğitim kurumlarına devam edecekler. Madem bu kurumlar
olacak ve gücümüz henüz bunlar engellemeye yetmiyor; o takdirde buraları
kendi mücadelemize hizmet eder bir düzeye kavuşturalım. Bunun yollarını
arayalım.
Yerel
organlar da böyledir. Yukarıda da vurguladığımız gibi, biz henüz ulusal
kurumlarımızı ve idare sistemimizi kuramamışız. seçimleri kabul etsek de etmesek
de; TC kurumlarını meşru görsek de görmesek de, onlar vardır ve işlevlerini
yerine getiriyorlar. 0 halde, mevcut olanaklar; bizzat Türk devletinin
kendi yasalarını isleterek bu kurumlan yurtsever güçlerin etki alanına
geçirmek gerekir. Yerel seçimlere de böyle yaklaşmak gerekiyordu. Bugün
değil. En az bir yıl önce. Kürt yurtsever güçleri yerel seçimlere yönelik
hazırlıklarını yapmalıydı. Muhtemel çeşitli gelişmeleri gözeterek, farklı
durumlara uygun uygulanabilir alternatif tavırlar oluşturmalıydılar.
İstenilen
tavrın geliştirilmesi mümkün olmadı. Bunun çeşitli nedenleri var. İki
nedene kısaca değinelim.
Birincisi, bu konuda kafamız net
değil. Anlayış olarak, bu kurumların ulusal kurtuluşun çeşitli evrelerinde
fonksiyonlarının farkında değiliz; önemini yeterince kavramıyoruz.
Kurumların önemine ilişkin dile getirilen görüşler, ulusal mücadeleyi
saptıran öneriler olarak mahkum edilmeye çalışılıyor. Hatta bu görüşler,
"ulusal mücadeleyi TC'nin yedeğine sürmek" biçiminde
değerlendiriliyor. Bunlar kolaycı görüşlerdir. Kendimiz için böyle
düşünürüz, ama Filistinli Belediye Başkanlarını alkışlarız. Bu mevzileri
iyi ve yerinde kullandıkları için, Filistinlileri politik olarak başarılı
buluruz.
İkinci nokta. Kürt
ulusal hareketi hala, büyük ölçüde anlık politika yapıyor. On on beş gün veya en fazla bir ay içinde politik tutum
saptayıp gelişmelere müdahale etmek istenir. Oysa iş işten geçmiştir.
Yığınları, kurumları, özetle politik durumu etkilemek, özlenen mecraya
yöneltmek güç oluyor 27 Mart yerel seçimlerinde Kürt ulusal güçlerinin
önemli bir bölümünün içine düştüğü durum, bu oldu.
Aslında
yurtsever güçler, yerel seçimler konusunda çok önceden baş!ayarak ortak bir
politika saptamalıydılar. bunun için zaman zaman
cabalar oldu. Ama açıkça Yurtsever kamuoyunun da izlediği gibi, PKK
yönetimi ve PKK'nın politikalarını benimseyen Kürt yurtseverleri, seçimler
sürecinde politikalarını tek basına saptadılar ve sonuçta,
yaptıkları yazılı açıklamada "Kürdistan'da
PKK, ARGK ve ERNK'nin mutlak otoritesi söz
konusudur. Herkesi bu otoriteye ve onun politik tavrına uymaya
çağırıyoruz." Deyip çıktılar. Bu otoriteye uyanlar yurtsever,
uymayacaklar da hedef olarak ilan edildi. Çeşitli vesilelerle bu tutumun
doğru olmadığını yazdık, söyledik. PKK'nın tavrını benimsemeyen yurtsever
güçlerin saldırı hedefi ilan edilmesi yanlış bir tutumdur. Yurtsever
hareket bundan çok zarar görecektir. Kanımızca daha çok da PKK zarar
görecektir.
Ne ki, su
an yapılacak fazla bir şey yok. Hatta bu makale elinize geçtiğinde, büyük
olasılıkla seçimler yapılmış olacak ve Nusaybin, Cizre, Yüksekova,
Diyarbakır, Lice gibi, yurtsever hareketin sembolü durumuna gelmiş birçok
il ve ilçede, korucu başları veya devletin sadık adamları belediye
koltuklarına yerleşmiş olacak. Belediyeler, halkımızın
özgürlüğünü engelleyen devlet çarkının bir parçası da olsa, bu sonuç çok
acıdır. Oysa devletin tüm provokasyonlarına rağmen birçok şeyi önlemenin
olanakları vardı. Şimdi gerillalar, artık sadece karakollara ve
garnizonlara değil, ser odağı Belediyelere de saldırmak zorunda kalacak.
Oysa savaşta kuraldır; mümkün olduğunca hedef daraltılır, küçültülür. Bu
taktik başarılı uygulandıkça, zafer daha yakın olur, daha az acili olur.
28 Mart
1994 günü Kürdistan’ın onlarca yerleşim
merkezinde yurtsever Kürtler Belediye koltuklarına oturabilirdi. Böyle bir
sonuç, Kürt hareketinin meşrutiyeti açısından büyük bir basan olabilirdi.
Bundan en fazla devlet korkuyordu. MGK’nın, Genelkurmay'ın
günlerce üzerinde telaşlı toplantılar yaptığı konu buydu, Nasıl bunu
engelleyeceklerdi?!
27 Mart Yerel Seçimleri ve Devletin
"Koruculaştırılmış Kürdistan
Politikası"
Türk
devletinin saldırı Politikası üç noktada somutlaşıyor. Kürt Hareketinin yığınsallaşmasını önlemek, yurtsever güçlere meşru
ve yasal zeminleri kapatmak: Kurt sorununun enternasyonalize
olmasını engellemek; gerilla hareketini askeri olarak çözmek. Bunlara
kısaca değinelim.
Devlet,
Kürt sorununun uluslararası bir soruna dönüşmesini engellemek için. Kürt
hareketinin Türkiye'nin bir iç terör sorunu olduğu tezini ileri sürüyor.
uluslararası ve bölgesel konjonktürden ve Kuzey Kürdistan
Hareketinin içinde bulunduğu durumdan kaynaklanan nedenlerle, Türk devleti
bu tezini büyük ölçüde dünyaya anlatabiliyor. Almanya ve Fransa'da PKK
faaliyetleri yasaklanınca, Babıali basınında çıkan yorumlar, haber ve
baslıklar hatırlardadır. şu bir gerçek, hakli veya haksiz bunun tartışması
başka bir konudur, dünya, bölgede "de facto"
bir örgüt durumuna gelmiş olmasına rağmen, PKK'yla bir ilişkiye yanaşmıyor.
PKK önderliğinin de, görünen kadarıyla uluslararası konjonktüre uyan yeni
politikalar geliştirme diye bir niyeti yok.
Devletin
askeri faaliyetleri ortadadır. Devletin bütçesinin yarısı milli
savunmaya,Milli Savunma bütçesinin yarısına yakın Kürdistan
Savaşı’na harcamıyor. Örtülü ödenekler ile diğer bakanlıkların
bütçelerinden yapılan aktarmalar hariç. Neredeyse, Kürdistan
dağlarında bir gerillaya rastlasalar, onun için hemen f-16'lar
havalandıracaklar; bir gerillaya bir sorti. Asker, polis ölüyor, ama öyle
görülüyor ki, devlet savaştan ve savaşın sürmesinden memnun. Savaş oldukça
Kürt Hareketini "terörist" gösterme politikasını daha rahat
sürdürecek. Yine savaş sayesinde, ta Özal döneminde çerçevesi belirlenen Kürdistan’ı boşaltma, Kürt nüfusu Batı'ya
göce zorlayarak asimilasyonu hızlandırma politikasını hayata geçiriyor.
Hatta bir dönem sonra, Kürdistan'da Kürt nüfusu
azınlığa dönüşerek, Kürtlerin, tarihi ve politik bakımdan nüfus çoğunluğuna
dayalı toprak parçası iddiasını tartışmalı hale getirmek istiyor. Bu
tehlike, belki bugün değil, ama önümüzdeki on yılda ciddi bir soruna
dönüşebilir.
Üçüncü
sorun, ulusal hareketin yığınsallaşmasını önlemek yasal ve meşru zeminleri
Kürt yurtseverlerine kapatmak. Devletin en çok başının dertte olduğu alan,
legal sivil
ve demokratik zemindir. Kürt yurtseverliğinin daha geniş yığınları sarması,
resmi güçleri telaşlandırıyor. Bu, sorunun can damarını oluşturuyor. Farklı
mücadele alanları
yöntem ve araçlarını birbirinden koparmak doğru değil. Ama bazı alanlar
var, çoğu kere belirleyici özellik taşır. Kuzey Kürdistan
hareketi için su sıra legal alan bu özelliktedir.
1989'dan
beri, devletin bası Meclis'teki bazı Kürt
Milletvekilleriyle derttedir.
Kürtleri SHP'den dışladılar, önlerine "HEP belası çıktı", HEP'i ittifak yoluyla yeniden içlerine almaya
çalıştılar. Bu kez önlerine halkın seçilmiş 18 temsilcisi çıktı, Üstelik
bunlar da, İstanbul’dan, Bursa'dan seçilip gelen değil. Hepsi Kürdistan'dan. HEP'i
kapattılar, bu kez DEP çıktı. DEP'i siyasi olarak
etkisizleştirmek için ne gerekliyse yaptılar, yapıyorlar. Cudi'deki. Herekol'daki
gerillanın üzerine F-16'yi gönderiyorlar. Her gün onlarca sivil ve gerilla
hunharca katlediliyor. kimseden tin çıkmıyor. Kimisi ses çıkarmak
istemiyor; kimisi devletin "teröre" karşı mücadelede hakki vardır
diyor. Genelkurmay o kadar rahatsız değil. İçten ve dıştan ciddi bir baskı
gelmiyor.
Genelkurmay,
Cudi'ye, Zele'ye
bombayı yağdırıyor. Ama Dikmen yokuşundan TBMM üzerine F-16 uçurtamıyor.
Oysa içerden ve dışardan gelenler, TBMM kulislerde, milletvekili odalarında
Kürdistan'daki vahşet hakkında somut bilgiler
ediniyor. DEP'in Necatibey
Caddesi'ndeki binasına bombayı koyduruyor. Ama bu, daha çok kendisine
dönüyor. Başkentte muhalefetteki bir partinin genel merkezini bombalayan
devlet görüntüsü dünyaya yayılıyor. Özetle neresinden bakarsanız bakin, şu
sıralar da başı en çok legal zeminle dertte. Yine legal zemin, Kürt
hareketini geniş yığınlara ulaştırıyor. Legal zeminden ne kadar ustaca
yararlanabildiğimiz veya bu konuda yapılan hatalar bu makalemizin konusu
değil işaret etmek istediğimiz bu alanın önemi ve etkisidir.
Diğer
partilerden veya bağımsız olarak seçilmiş 14 Belediye Başkanı, son DEP'e geçtiler. Devletin DEP üyesi Belediye
Başkanlarının çoğunu görevden aldı gözaltına alıp onlara işkence ettiği
biliniyor. devlet, 14 Belediye Başkanına tahammül gösteremedi.
Şöyle bir
düşünelim. 27 Mart yerel seçimlerinde iyi bir politikayla Kürdistan'ın çok sayıda il ve ilçesinde DEP üyesi olan
veya olmayan onlarca yurtsever Kürt Belediye başkam seçiliyor.. Ulusal
kimliklerine sahip çıkan, bölgelerinde Kürt yurtseverliğinin ve
demokratikleşmenin öncülüğünü yapan Belediye Başkanları.. İste devlet bu
tehlikeyi gördü. Bunu önlemenin yollarını aradı. Kuşkusuz birinci hedefi,
PKK ve PKK'ya sempati duyan kadrolardı. Ama devlet, aslında yapabilirse
hiçbir yurtseverin seçilmesini istiyor, politiksim da öyle belirledi ve
uyguladı. Kontrayı, itirafçıyı, özel timi, kor bütün güçlerini harekete
geçirdi. Devlet,daha doğrusu devlet içindeki asil devlet, Kürdistan'da son beş altı ayda, tüm siyasi cinayetleri
açıkça azmettirdi, kimilerini direkt kendi maaşlı memurlarına yaptırdı. Kürdistan hiçbir zaman bu yoğunlukta terörize edilmemiştir.
Bazen
dünyanın tavrı, sizin tavrımızın ne olması gerektiğini çok net
belirleyebilecek tezat bir doğruluğu içinde barındırabiliyor, 27 Mart yerel
seçimlerinde böylesi ilginç bar tezatlık ortaya çıktı. Türk devletinin Kürt
düşman politikalar açısından düşünüldüğünde, devletin geliştirdiği
politikalar son derece isabetlidir. Tersini Kürt yurtsever güçleri
yapabilseydi, bu tutum da Kürt yurtsever hareketi için alabildiğine
isabetli olurdu.
Devlet, Kürdistan'daki 433 belediyenin korucu başları veya
tümüyle kendilerine bağlı unsurların yönetimine geçmesini hedefledi. Bunun
her türlü hazırlığını yaptı, bunda hemen hemen
"başarılı" da oldu.
Özetle
Türk devletinin Politikası, Kürdistan’ı, salt 40
bin dolayında silahlandırılmış korucularla değil, yerel yönetim
teşkilatlarıyla ve diğer tüm kurumlarıyla bir bütün olarak
koruculaştırmaktır! 1978'lerde yurtseverliğin kalelerinden bin olan
Siverek'in başına ne geldiyse, Kürdistan'a da
bugün aynı akıbet yaşatılmak isteniyor. 0 günler koca 60 bin nüfuslu
Siverek, 2 yıl içinde boşaldı ve "tirsikciların
at oynattığı, yurtseverlerin ve dürüst insanların geceleri sokağa
çıkamadığı bir "hayalet şehrine" döndü. Yurtsever güçler uyanık
olmalıdır: Kürdistan "hayalet
bölgesine" çevrilmek isteniyor.
Sesimden Çekilme ve Yerel Yönetim Mevzilerini Terk
Etme
Tavrı Kaçınılmaz Mıydı?
Yalnızca
son birkaç haftadaki verilere dayalı bir değerlendirme yapılırsa, seçimden
çekilme tavrını hakli gösterecek hayli gerekseler var. Ankara'daki Genel
Merkezi'ne güpegündüz bomba konulan: Genel Sekreterine, karakoldan 100
metre uzaklıktaki evinde baskın yaptırıp kursun yağdırılan; milletvekilleri
anti-demokratik yöntemlerle tutuklanan; üyeleri
ve aday adaylan hunharca katledilen; teşkilat
binaları saldırılara uğrayan bir partinin seçim yarışına katılabilmesi
zordur. Bu anlamda, devlet sistemli biçimde DEP'i
adeta seçimden çekilmeye zorlamıştır. Belki, direkt seçimden çekilmeye
zorlamak devletin amacı değildi, ama DEP'i
etkisizleştirmek için her şey yapıldı. Bunun için, DEP'ten
ve DEP dışında aday olan yurtseverlerin seçime girmesi çeşitli şekillerde
engellenmeye çalışıldı.
Kuskusuz
devletin bu tutumu teşhir edilmelidir.
Diğer
yandan, kanımızca, DEP yönetimi, Kürdistan'da
devletin yerel yönetimleri koruculaştırma planını zamanında göremedi; ya da
bu kurumlara anlayış olarak yeterli önemi vermedi. Bu mevzileri koruculara
terk etmeme önünde yeterli önlemi almadı. oysa, çok önceden, bir
"Yerel Yönetimler Planı" hazırlanabilir ve DEP üyesi olsun
olmasın tüm Kürt yurtseverleriyle konuyu tartışıp, geniş katılımcı bir ön
hazırlık yapıla bilinirdi. Bunun işaretlerini görmedik.
Politik
bakımdan iyi bir ön hazırlıkla kamuoyunun önüne çıkılmalıydı. Belediye
Başkan adayları, bizzat seçim bölgelerinde yurtseverlerin ve yığınların
görüşleri alınarak tespit edilmeliydi. Seçim çalışmalar için diş dünyadan
destek aranmalıydı. Böyle bir seçim faaliyeti yürütülseydi hem geniş
yurtsever güçler DEP çevresinde kenetlenirdi, hem de devlet o kadar kolay DEP'in üzerine gidemezdi. Böyle bir hazırlıktan sonra Kürdistan’ın çok sayıda il ve ilçesinde, her şeye
rağmen Belediye Başkanlığı seçimleri kazanılırdı. DEP Genel Başkanı Sayın
Hatip Dicle, böylesi başarılı bir seçim kampanyasıyla çok sayıda yerel,
yönetim mevzisini kazanabilseydi, bu bir Tuzla olayında yaptığı
açıklamayla, Kürdistan'daki kirli savaşa dikkat
çekip yurtsever harekete vermek istediği soyut moral destekten bin kat daha
fazla somut katkıda bulunmuş olurdu.
Ne ki, bu
yöndeki görüşler, reformist ve birkaç belediye uğruna özgürlük
mücadelesinin siyasi özünü boşaltma ve hareketi devlete peşkeş çekme olarak
değerlendiriliyor. Oysa yerey yönetimlerin önemini kavramamak, önümüzdeki
yıllarda hepimize büyüm zararlar verecek, bunun acısını en çokta Kürdislan'daki halk yığınlar çekecektir.
Şunu da
söyleyelim. Devlet şimdiden 1996 genel seçimlerinde, kıyıda köşede kalmış
son birkaç yurtsever Milletvekilini de kapı dışarı etmenin planlarını
hazırlıyor. Çünkü kendilerine boyun eğmemiş tüm dürüst insanlardan
rahatsızdır.
Mart
Yerel Seçimleri, meşruiyetini yitirmiştir, tartışmalı bir duruma gelmiştir.
Bu seçimin sonuçları ne olursa olsun, halkımızın iradesini yansıtmıyor.
birkaç yurtseverin seçimleri kazanması da seçimin genel niteliğini
değiştirmeyecektir. Ancak bu, kazansın veya kaybetsin seçime giren
yurtsever adayların, "hain" olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü Kürt Hareketi,
seçimlerle ilgili, maalesef genel ulusal bir tavır belirleyemedi. Her
örgüt, tavrını bağımsız saptamış ve bunu uygulamaya çalışmıştır. 1991 Genel
milletvekili seçimlerinde bugünkü DEP Milletvekilleri, SHP listelerinde
seçime girdiği
de, bu tutumları nasıl "ihanet" olarak değerlendirilemezse,
koşullar tümüyle aynı olmasa bile, bugün diğer partilerden aday olan
yurtseverlerin tutumu, asla ihanet değildir.Belirleyici olan devletin
anki-Kurt planlanma alet olmamaktır.
Bu
adaylara düşen görev, kendileri katilmiş olsa bile, seçimlerin DEP’
uygulanan baskılar, Milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılması, Kürdistan'da süren baskılar acısından demokratik
olmadığı ve Kürt halkının özgür iradesini yansıtmadığım belirtmeleridir. Bu
düşüncelerini iç ve diş kamuoyuna yansıtmalıdırlar. Seçimlere katılmış bar
Belediye Başkan adayının veya kazanmışsa, Belediye Başkanının seçimlerin anti-demokratik özelliğini vurgulaması çok daha
inandırıcı ve etkilidir. Kürdistan'ın seçilmiş
Belediye Başkanları, özellikle ve çok acil olarak Milletvekillerine sahip
çıkmalıdır. Devletin Kürdistan'ı koruculaştırma
ve militarize etme planlarını kitlelere
anlatmalılar. Tek tük de olsa, Kürdistan'da seçilmiş yurtsever B. Başkanlarına
önümüzdeki dönem ciddi görevler düşüyor.
Günün Görevi Legal Mevzilere Sahip Çıkmaktır!
DEP üyesi
Milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması olayında da görüldüğü
gibi, Türkiye Cumhuriyeti'nin su anki asil hedefi, yurtsever Kürtlerin
elinden mücadele olanaklarını almaktır. Özgür Gündem ve diğer tüm Kürt basın
engellenmek isteniyor. Kürt Enstitüsü, MKM, Kürt Vakfı, Kürt Hak ve
Özgürlükler Vakfı başta olmak üzere, Kürt yurtseverlerinin kurduğu demek ve
vakifların çalışmaları engelleniyor. Birçoğunun
kapısına kilit vurulmuştur. Kürt sorunu üzerine yazan-çizen yazarlara,
bilim adamlarına görülmedik baskılar var. Sayın İsmail Beşikçi ve Fikret
Başkaya hapisteler. Legal alanda çalışmış birçok kişi, ceza tehditleriyle
yüz yüze. Bazları, işkence uygulamalı gözaltı ve uzun yıllar sürecek
"hapis misafirliği"ndense yurtdışına
çıkmayı terk etmek zorunda kaldılar.
Ülkeden
aldığımız bilgilere göre, devlet son birkaç: ay, havadan bombalamalar
dışında, gerillalara karşı pek kapsamlı kara hareketleri yapmıyor. Dağlarda
enerjisini harcamıyor. Bunun yerine, tüm güçlerini il ve ilçe merkezlerine
kaydırmış bulunuyorlar. Şehirleri yıldırmaya çalışıyorlar. Bununla bir
yandan gerilla hareketinin şehirle bağları koparmaya çalışıyorlar. Diğer
yandan yerel seçimler ve legal mevzileri engelleme planlarını uyguluyorlar.
Öyle ya, Dağlarda seçim yapılmayacak! Günlük gazete de Dağlarda çıkarılamaz.
Uluslararası güçlerin itibar ettiği seçilmiş halk temsilcileri de Dağlarda
değil, Millet Meclisi'nde, şehirde bulunuyorlar.
Devletin
bu sinsi planından da görülüyor ki, su anda ana hedefleri legal alan ve
araçlardır.
Kürt
yurtsever güçlerinin de şu anki dönemsel en basta gelen görevleri, legal
alana ve araçlara sahip çıkmak olmalıdır. Kürdistan
şehir ve kasabalarını, koruculara ve devlet işbirlikçilerine terk
etmemektir. Kürdistan şehirleri giderek, ulusal
harekette belirleyici bir konum kazanıyor. Bu mantıki bir gelişmedir.
Tarihte hep böyle olmuştur: Medeniyetin ve politikanın merkezleri daima
şehirler olmuştur. Ulusal kurtuluş süresinde de, devletleşme ve demokratik
kurumlaşma yine şehirlerin kurtulmasından sonra mümkün olmuştur. Kürt
tarihinde, bunu doğrulayan örnekler çoktur. Mahabat
Cumhuriyeti, Mahabat'ta Çarcira'da
ilan edilmiştir. Güney Kürdistan'da 1971 Otonomi
Antlaşması Bağdat’ta imzalanmış, Kürt Federe Devleti ise Hewler'de ilan edilmiştir. Bir gün su veya bu biçimde,
Türkiye'de Kürt halkı bir anlaşma imzalama aşamasına gelirse, 'bu da Ankara
ve Diyarbakır'da olacaktır. Tüm bu sözlerle, dağların mücadeledeki rolünü
küçümsemek istemiyoruz. Dağlar, Kürtler için daima özgürlüğün kucaklandığı
Kürt kadınına, ihtiyarına, çocuğuna, peşmergesine
kanatlarını gerdiği bir yer olmuştur. Ama uluslaşmanın, kültürü geliştirip
zenginleştirmenin, devletleşmenin ve özgürleşmenin merkezi şehirlerdir.
Sonuç Olarak
*
Dokunulmazlığı kaldırılmış Milletvekillerine her düzeyde sahip
çıkılmalıdır. Bu tavır, seçmenin seçtiğine sahip çıkmasıdır. Diğer bir
deyişle bireyin kendi seçme hakkına sahip çıkmasıdır.
* Kürt
basınıyla dayanışma gösterilmelidir.
* Kürt
demokratik kurumlan korunmalı, yenileri kurulmalıdır.
* Kürtçe
ve Türkçe dilinde yayım yapacak radyo ve televizyon kurulması için caba
gösterilmelidir.
* Kürt aydınları
ve politikacıları, onların tepkileri ne olursa olsun, etkili Türk ekonomik,
politik, kültürel, sosyal kurumlarını, sermaye çevrelerini, önemli
şahsiyetleri ziyaret etmeli ve Kürt sorunu konusunda diyalog arayışına
girmelidirler.
* Kürt
aydınları ve politikacıları, yurt içinde ve dışında, devletin ırkçı ve
şiddete dayalı politiksim teshir edecek sivil bir girişim kampanyası
başlatmalıdırlar.
*Kürdistan'da şehirlerde siyasi cinayetlere karsı pasif
sivil direnme hareket biçimleri bulunup geliştirilmelidir. şu anda 1990-91 yılında
var olan, kitleleri barışçı hareketlere geçme olanakları da alabildiğine
azalmış olmasına rağmen, bu yöntem zorlanmalıdır.
Kürdistan'da
toplumun içine düşürüldüğü şiddet ortamında, sivil ve barışçı mücadele
yöntemlerini tartışmanın zor olduğu biliniyor. Bu satırları okuyan birçok
"savaş tamtamcısı"n bıyık altından küçümseyici gülücüklerine de
muhatap olunacaktır. Ama, Kürdistan'da yıkımı,
zorla göçü ve siyasi cinayetleri durdurmanın; toplumdaki gerilimleri belli
ölçüde gevşetmenin; hatta tarlasından,bahçesinden kopan, birkaç bas hayvanını
satıp şehir varoşlarına göç etmek zorunda kalan, karnını doyuracak bir
iş-güç; bulamayan nüfusun büyük çoğunluğunun önümüzdeki bir iki yıl içinde
açlık tehlikesiyle karsı karşıya gelmesi istenmiyorsa, şiddet ve gerilim
yerine özellikle şehirlerde yumuşama politiksim hayata geçirmek gerekir. Kürdistan ulusal hareketi, böylesi bir politikaya yönelmelidir.
Hevdem, Sayı 6.
Mart 1994
|