t   HEVDEM YAZILARI  u

 

"Türk Demokrasisinin Veled-i Zina’lığı ya da Kürtlerin Şaşkın Politikaları“

Türkiye’nin güncelliğini yitirmeyen konusu veled-i zina­dır. Osmanlıca bir deyim olan bu birleşik sözcüğü, yeni kuşak anlamayabilir. Ne­den gün­cel bir konu olduğuna geçmeden önce, anlamını açıkla­makta ya­rar var.

Veled-i Zina, evlilik dışı doğmuş çocuk demektir. Ata­türk’ün arkadaşı ve Lozan’da Türk delegesi olan Rıza NUR, Ha­tıratım adlı kitabında böyle bir iddiada bulunuyor. Daha sonra bununla il­gili bir mahkekeme kararı da ortaya çıkarıldı. RP İs­tanbul Mil­letve­kili Hasan Mezarcı yaptığı bir ko­nuşma­­da; Selanik Mah­kemesi’nin kararına dayanarak, „veled-i zina olan biri be­nim atam olamaz“ de­miş­ti. Kemalist­ler bu id­diaya sert tepki göstermişler, ama tepki­lerini bugünkü gibi boyut­landırıp iste­riye dö­nüştürmemişlerdi.

Şubat ayı son­la­rında, içlerinde RP, DYP, BBP ve DEP üye­lerinin bu­lunduğu bir grup milletvekilinin, „Atatürk’e İzmir­’de suikast düzenledikleri iddiasıyla İstiklal Mahkemesi’nde yargılanıp idam edilenlerin itibarlarının iadesi“ için verdik­leri yasa önerisi, veled-i zina olayını, başta TBMM içinde olmak üzere tüm Tür­kiye’de gündemleştirdi!

Ancak totaliter rejim­lerde görülen  devlet güdümlü gö­ste­ri­lerin ör­tüsünü kaldırmak, Türk devletini yönetenlerin neyin peşinde olduklarını anlamaya çalışmak gerekiyor.

Kimse babasını seçmekte özgür değildir:

 

Bazı şeyler var ki, insan onları seçmede özgür değil. İnsan anne ve babasını, kardeşlerini, milliyetini seçmede öz­gür olamıyor. Bu açıdan, iradesinin egemen olamadığı konular­da, kişi suçla­namaz ya da ayıplanamaz. Kız olarak doğanların diri diri top­rağa gömüldüğü cahiliye devri, çok gerilerde kal­dı.

Bir çocuğun evlilik dışı doğmuş olması, çocuğu ilgilen­di­ren bir eksiklik değildir. Eğer toplum, evlilik dışı çocuk yapmayı hoş görmüyor ve ayıplıyorsa; tepkinin, anne ve babaya yönelmesi gerekir!  Kaldı ki konumuz bu değildir. 

Konumuza dönersek; M.Kemal Atataürk’ün, Ali Riza Efen­di’nin ya da Abduş Ağa’nın oluğu beni hiç ilgilendir­miyor. O’nun evlilik dışı ya da resmi tarihte anlatıl­dığı gibi doğmuş olması, ne değerinden bir şey kaybettirir ve ne de değerini artırır.

Siyasi nedenleri bir yana bırakalım. Eğer veled-i zina sözü böylesine bir toplumsal şizofreniye neden oluyorsa; bunu Türkiye’nin çağdaşlaşmamış oluğuna yormak gerekir. Tür­kiye’de yasalar başka yazsa da, uygulamada Kürt halkı gibi tümüyle bir halk, bir bölge, aşiret ya da köy suç­lanmaktadır. Kollektif suçlama gereği köyle­r ya­kı­lıp yıkılmakta, bir aile ya da köy işkenceye tabi tutulabilmektedir. İnsan ha­kla­rının en eskisi olan suçun şahsiliği ilke­si­nin he­nüz yerleşmemiş olduğu bir toplu­mun, Atatürk’e veled-i zina denmesini bu denli tepkiyle kar­şı­lama­sını „doğal“ karşılamak gerekir.

Tarihe Güvensizlik

 

Atatürk’ün babasıyla ilgili tartışmalar, bir gerçeği daha su yüzüne çıkarıyor. Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte, bizzat Atatürk’ün emriyle resmi tarih yazılmaya başlandı. Özellikle Kürt ulusunun inkârını amaçlayan yalan tezler oluşturuldu. Atatürk’ün oluşturduğu Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu, böylesine bir görevi yüklendiler. Güneş Dil Teorisi bu dönemde ortaya atıldı.

Türk tarihinin en bilinmeyen ve en çok saptırılan yanı cumhuriyet tarihidir. Tarihçiler, yakın tarihe hep kuşkuyla bakıyor. Onun içindir ki, yakın tarihi ilgilendiren „Atatürk’ün gerçek babası kimdir“ türünden iddialar toplumda tar­tışmalar yarata­bi­liyor. Eğer Cumhuriyet tarihi, üzerinde kuş­ku taşımasaydı; bu tür iddialar ciddi olarak tartışmaya bile konu olmazdı.

Bazen olumsuz bir durumdan, olumlu sonuçlar çıkarmakta olasıdır. Atatürkün nesebiyle ilgili tartışmalar, belki de yakın tarihe ait belgeleri incelemeye açar, tarihsel doğruların ortaya çı­karılmasına neden olur.

Din, laiklik ve T.C.

T.C.laik midir sorusuna olumlu yanıt vermek olanaksızdır. Laiklik, din ve devlet işlerinin ayrılması demektir. Türkiye’de din, devlet tarafından düzenlendiğinden, doğrudan dine müdahale söz konusudur. Halbuki laik ülkelerde din, sivil bi­rer kurum olarak örgütlenir. Diyanet İşleri Başkanlığı, doğru­dan iktidara bağlı ve sünni mezhebine göre örgütlenmiş resmi bir kurumdur.

Din, devlet tarafından örgütlenmeye kalkıldığında, yöne­tim elinde bir oyuncağa dönüşüyor. Politikaya ve güncel çıkar­lara alet ediliyor. Yönetimler, yeri geldikçe dine sarı­lıyor, yeri geldikçe de „laiklik elden gidiyor“ diye feryadı basıyor.

TC. dini, Kürt ulusal mücadelelerine karşı daima bir si­lah olarak kullanmıştır. Yeri geldikçe ümmetçilik öne çıkarıl­dı, yeri geldikçe de Kürt halkındaki din ve mezhep ayrılıkları sonuna kadar kullanıldı. En son örneğini 12 Eylül Cuntası ve sonrasında görmek mümkündür.

TC, dine dayalı devletin, gelişmenin ve moderleşmenin ö­nünde bir engel oluşturduğu bilincindedir. Aynı zamanda İslâm ümmetçiliğinin, Kürt ulusalcılığına karşı panzehir oluşturduğunu da biliyor. Cumhuriyet tarihi boyunca hep, „tüm islâmla­rın kardeş olduğu, milliyetçilik düşüncesinin islâmda yeri olmadığı, bir avuç bölücü ve hainin tefrika yarattığı“ işleni­lip durulmuştur. Sömürgeci ilişkiler dine dayanarak gizlenmeye çalışılmış, İslâm adına egemen ulus milliyetçiliği yapıl­mıştır.

Milli Nizam, Milli Selamet ve Refah Partisi gibi dinci partiler, aslında Türk milliyetçiliğini dinle cilalayan partilerdir. Düzene karşı görünümleriyle Kürdistan’da epeyce destek bulmuşlardır. Sonuçta maskeleri düşmüş, Kürt sorunun karşısın­daki çehreleri ortaya çıkmıştır. RP’nın 1991 seçimlerinde MHP ile ittifakı bunun en güzel kanıtıdır.

Kürdistan’da RP ve diğer il­legal Türk dinci akımlarından kopuşma başlamıştır. 27 Nisan 1994 Yerel Seçimlerinde RP’nin Kürdistan’daki başarısı, bu gerçeği değiştirmiyor. Kürt partileri yasak olduğu için, Kürtler kendi adaylarıyala seçimlere katılmadılar. On yıldır Kürdistan’da katliam ve baskı uygulay­an iktidarları temsil eden partiler cezalandırılmıştır. Kürdi­stan’daki prote­sto oyları RP’nde toplanmıştır. Kaldı ki, ko­puşma meyvalarını hemen verecek değildir.

K­opuşma, Kürt­ler açısından olumlu olurken; TC açısından da din­ci a­kım­lar karşısında yeni poli­ti­kalar oluşt­urma­yı gün­demleştir­miş­tir.

TC, dinci akımların Türkiye ve Kürdistan’daki gelişmesine hep çifte standartla yaklaşmıştır. Kürdistan’da milliyetçi gelişmeyi engellediği ölçüde dinci hareketlere tolerans göster­miştir. Öyle ki Ge­nel Kurmay Başkanı, „Kürdistan illerinde seçime tek adayla gidilmesini, RP adaylarının desteklenmesini“ isteyebilmiştir. Dinci akımlar, Türkiye’nin bütününü tehdit eder hale gel­diğin­de ise, önlemler geliştirilmiştir. Dinci kesi­min büyük de­steğini almış olan tek legal siya­sal parti, RP’nin önünün kesil­mek istenmesinin nedeni budur.  RP ve deva­mı olduğu MNP ile MSP için devletin beklediği görev sona eriy­or.  Kürt islâmcılarının, Türk-islâmcı akımlarından kopuş­ması; RP’­ni, TC açı­sın­dan fonksiyonsuzlaştırdı. Türkiye’nın özgün ko­şulla­rının güçlendirdiği ve Türkiye’nın en büyük şe­hi­rler­ind­eki yerel yönetimlerde iktidara gelen RP’­ne, rahat çalışma fırsatı verilmeyecektir. Seçim öncesinde bunun işaret­leri açık seçik görüldü.

RP yeni kurulmuş bir parti değildir. Belli bir ideolojik çizginin devamıdır. Bu çizgi yıllardır seçime katılır. Yine yıllarca koolisyon hükûmetlerinde iktidara ortak olmuştur. Dış ilişkilerinde, parasal kaynaklarında bir değişme yoktur. Peki neden seçim öncesi bunca saldırıya uğradı, adeta tek hedef haline geldi? Üniversiteler, yargı organları, sendikalar, mesek kuruluşları, partiler, gençlik Atatürk’e „veled-i zina“ denmesini bahane edip adeta bir „milli mutabakat cephesi“ oluşturdu.

Tüm bu gelişmeler Türk demokrasisinin, konjonktürel ola­rak Kürt sorununu çözmeye elvermediği gibi, RP gibi dinci bir partinin iktidarina rıza göstermeye de elvermiyor. RP’nin yerel yönetimlerdeki iktidarının halkta yarattığı korku ve      şaşkınlığ­ın nede­ni budur. RP’ni zor günler bekliyor.

 

70 yılda Türk demokrasisinin aldığı yol :

 

Kemalizmin temel özelliği; anti-Kürt, anti-şeriatçı ve an­ti-komünist olmasıdır. Bu özelliğinden dolayı da bir türlü demokrasiyle kucaklaşamamıştır. Mustafa Kemal dönemindeki, iki kez çok partili -aslında iki partlili- deneme, kemalizmin totaliter özelliğinden dolayı başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Kemalizmin totaliter gölgesi, günümüzdeki Türk demokrasi­si­nin üzerinden kalkmadığından; gerçek demokratik yaşama bir türlü ulaşılamıyor. Bugün dünyada komünizm „tehlikesi“ kalma­dı. Kemalist anlayışa göre; „ülkede yoğun bir Kürt ve şeriat­çı­lık tehlikesi vardır. Öncelikle vatanı bu tehlikelerden ko­ru­mak gerekir. Demokrasiye bu tehlikeleri önlediği oranda ce­vaz vardır“. 

Kemalizm egemen bir siyasal ideoloji olarak, temel siya­sal sorunların demokrasi içinde çözümüne elvermiyor. Bunun için­dir ki TC, tarihi boyunca demokratik çö­zümü Kürt sorununa hep kapalı tuttu,silâhlı çözümde ısrar etti. An­ti-demo­kratik yaklaşımlar, dinci akım­ları da tepki akımına dö­nüştürmüştür. Devl­etin dine ya­klaşımın­dan ne dinciler, ne laik­ler, ne demokrat­lar, ne Hıri­stiyan'lar, ne Yezidi'ler, ne Alevi'ler ve ne ate­istler hoşnuttur. Geli­nen noktada Kema­lizm, din ve  laiklik sorununu da çö­zümsüz bırakmıştır.

Kemalizm tabuya dönüştüğünden, doğası gereği kendisini sorguluya­mıyor. Türk toplumunun Kema­lizmi sor­gulaması,       d­e­­mo­kra­tik gelişmenin önemli bir pro­blemi olarak önünde duruyor. Demokrasilerde kategorik olarak en yüksek yasama organı me­clislerdir. Yasa konusu olabilecek her türden öneri me­clise verilebilir. Bir yasa önerisi karşısında, TBMM­’de yaşa­nan şizofreni; anti-demokratikliğin göstergesi ve meclisin kendi kendini inkârıdır. Anti-demokratik tavrıyla meclis, kendini yetki yönünden kısıtladığının farkında bile değildir. Temsili demo­krasinin beşiği olan İngiltere’de parlamentonun; „kadını er­kek, erkeği kadın yapma dışında tüm yetkilere sahip olduğu“ kabul edilir. Hele bu öner­ge bahanesiyle, açık­ça yasalar çiğ­nene­rek sekiz milletvekilinin dokun­ulu­maz­lıklarının kal­dırıl­ması, ar­dın­dan gözal­tına alınmaları, Türk demokrasisinin nite­liğini açıkla­maya yeter sanırım.

Türk demokrasisi 75 yılda ne kadar yol aldı? Bunu  sapta­mak için biraz gerilere gidelim:

22.12.1341 tarih ve 230 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanun mecliste müzakere edilmektedir. Bursa Mebusu Nurettin Paşa yazılı bir önerge vererek; „yasa teklifinin Anayasa’nın temel hak ve özgürlükler bölümünde say­ılmış olan bir çok temel hakka ve Anayasa’nın 3. maddesindeki ‚egemenlik kayıtsız şart­sız milletindir‚ ilkesine aykırı oldu­ğunu iddia eder ve yasa­nın reddedilmesini ister. Nurettin Paş­a’nın önergesi ağır eleştirilere tabi tutu­larak yasa kabul edilir.

Daha sonra 13.12 1341 tarih 243 sayılı Tekke ve Zaviye­lerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile bir Takım Un­vanların Men ve İlgasına Dair Kanun mecliste görüşülmektedir. Nurettin Paşa, bu yasa görüşülürken ne önerge vermiş ve ne de söz almıştır. Ama hızlarını alamayan mebuslar, Nurettin Paşa­’ya saldırılarına devam eder.[1] Bazılarının söylediklerine ba­kalım:

Refik Bey (Konya): 

...Paşa milletin içine nifak kundağı sokmuştur, irtica fikri­ni neşretmiştir. Kürsii milleti suistimal etmiştir. Geliniz Paşa, sizden sual ediyorum, sizinle konuşacak, milletin dökü­lecek kanlarını soracak zamandayız. Geliniz, cevap veriniz.

 

Ekrem Bey (Rize):

...Geçen defa Şapka Kanunu dimağımda çok fena tesir bıraktı. Çünkü sizin bir inkilâp meclisi olmanızda tereddüt ediyorum. şimdiye kadar mebus olduktan sonra Mecliste yegâne takrir vermek fırsatını şapka kanununda bulan Nurettin Paşa’yı burada   s­aburane dinlediniz. Arkadaşlar eğer siz bir inkilâp meclisi olsaydınız burada mali bir kanun münakaşa eder gibi onunla münakaşa etmeyecek, o adamı söyletmeyecek ve derhal içinizden kolundan tutarak atacaktınız ve derhal mebusluktan çıkaracaktınız...

 

Refik Bey (Konya):

...Böyle müttehime (itham edilmiş, suçlandırılmış b.n.) vaziyet­te  olan bir adam memleketi mütemadiyen kundaklayan, mütema­diyen körükleyen adamlar, milletin hissiyatına tercüman olan Büyük Millet Meclisinin harimi ismeti(namusu) arasında dura­maz. Bu­nun yeri burası değildir. İstiklal mahkemesidir. Zin­dandır...

 

İlyas Sami Bey (Muş):

...Binanaleyh kendisinin sukûtu Meclisi Aliye yalnız bir yol bırakmıştır, o da kendisini kolundan tutup kapı dışarı etmektir...

 

Alti DEP milletvekili ile Mahmut Alınak ve Hasan Mezar­cı’nın dokunulmazlıkları kaldırılırken; Cumhur­başkanı, Başba­kan, Anamuhalefet lideri, birçok parti genel başkanı, mecliste konuşan milletvekilleri, meclis dışında bey­anatta bulu­nan bir çok kurum temsilcilerinin söyledikleri bun­lardan far­klı değildi. 70 yıl önce Nurettin Paşa ile bugün sekiz milletvekili­ni mec­listen kovmak isteyen zihniyet aynıdır. Değişen bir şey yoktur..

Demek ki Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri demo­krasidir. TC, uyguladığı rejimin demokratik olduğu iddia­sı­na kendisinden başka kimse inanmıyor[2]. Demokrasi dışı demo­krasi.. Bence nesebi araştırılması gereken Türk demokrasi­si­dir. BM Anayasası, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Helsinki Sonuç Belgesi ve Paris Şartı’na uyması gereken bir demokrasi olup olmadığı araştırılmalıdır. Ortaya çıkacak sonucu şimdiden söyleyeyim: Veled-i zina bir demokrasi.

 

Önerge Kürtlere ne getirdi?

 

Yukarıda sözünü ettiğimiz önergeyi, RP’li millevekilleri ve BBP Maraş milletvekili Ökkeş Şendiller, DYP’den Melik Fı­rat ile DEP’ten Selim Sadak ve Nizamettin Toğuç imzala­mıştı. Bunlardan son üçü Kürt yurtseveri olarak bilinen milletvekilleri­dir. Sonuç­ta ise RP’den istifa eden Hasan Mezarcı dışında tümü imzala­rını geri çekti.

Ben bu dönemde böyle bir önerge verilmesini de, verildik­ten sonra çekilmesini de yanlış buluyorum. Öncelikle verilen önergenin, Kürt halkının haklı mücadelesine katkısı olamazdı. Kürt yurtseveri olan imzacı milletvekillerinin düşücesi; „İstiklal mahkemelerinde idam edilen Kürt yurtseverlerinin iti­barının iadesi yolunu açacağı“ ise, yapılan hata daha da ağır­dır­. Haklı bir mücadele için canlarını feda etmiş Kürt dire­nişçilerinin, TBMM tarafından aklanmaya ihtiyaçları yoktur. Onlar Kürt ulusunun kalbinde, tarihin şerefli sayfalarında yerlerini al­mışlardır. ­İkin­cisi de, din­cilik mas­kesi al­tında Türk mil­liy­et­çi­liği ya­pan RP’li mil­let­vekil­leri ve Maraş kat­liamının baş ak­törle­rin­den Ökkeş Şen­dil­ler’le it­tifak için­de görünme bir ya­rar getir­meye­cekti. Üçün­cüsü ve en önemlisi ise, zaman­lama itiba­riyle pro­vokasyon oluşturuyo­rdu.

TC, Kürt sorununun çözümünü askere havale etmiştir. Aske­rin çözüm yöntemi ise ortada. Baskı, katliam ve sürgünlerden oluğan 75 yıllık geleneksel Kemalist politika.

İster çözüm önerilerini yetersiz bulup eleştirelim, ister içinde olumluluklar taşıdığını söyleyelim; Tür­kiye’de, Kürt sorunun barışçıl ve demokratik çözümünü isteyen geniş bir de­mokratik çevre var. Buna liberal Türk iş çevreleri de dahil­dir.

Belki TC tarihinde, ilk kez Türk burjuvazisinin bir kesi­mi, Kürt sor­unundaki çözüm önerileriyle demokrasi cephesinde yer almak istiyor. Türk aydın ve demokratlarıyla birlikte, Kürt sor­ununu geleneksel yöntemlerle çözmek isteyenlerin karşısında önemli bir güç oluşturuyorlar. 

Her sınıf ve katmanın soru­na ya­klaşmaları, değişik neden­lere dayanıyor. Neden ne olursa olsun; biz Kürt tarafı, sonuç­lardan hareketle belli yerlere varmalıyız. Türkiye’deki deği­şimi yakından ve önyargısız takip etmeliyiz. İttifaklarımı­zı geleceği olan, Kürt sorununun demokratik çözümünde devlet üze­rinde etkin olabile­cek sınıf ve katmanlar üzerine oturt­ma­lıyız. Bunlar da Türk ilerici demokrat kesimleriyle liberal burjuvazidir.

Türk dinci kesiminin Kürt sorununa yaklaşımları; Kürt halkının potansiyel mahalefetini, kendi amaçları için kanalize etmektir. Kürt sorununun demokratik çözümünden yana değ­iller. Olsalardı, sloganların ötesinde Kürt sorunun çö­zümü için bir programa sahip olur ve bunu kamuoyu önünde ka­rarlı bir şekilde savunurlardı.

Onlar, Humeyni’nin taktiğini izliyorlar. İran’da Şahlık rejimine muhalefet edenlerden biri de Kürt halkıydı. Onlara her türlü haklarının verileceğı sözü verilmişti. İslâm devrimi sonrasında özerklik isteyen Kürt­le­re Humeyni;“İslâmda ö­zer­klik yoktur, özerklik şeytan işidir“ diye cevab vermiş, hiç bir hak tanı­mamıştı. O gün­den beri Kürt halkı, re­jime karşı özgür­lük müca­delesi veriy­or. 

Liberal Türk burjuvazisinin yaklaşımı ise farklıdır. O risksiz bir ortamda çalışmak, kazancını artırmak dürtüsüyle hareket ediyor. Kürdistan ekonomisi, Türk ekonomisine entegre olduğu sürece daha fazla kazanacağının, Kürdistan’daki savaşın bunu engellediğinin, savaştan bir çıkarı bulunmadı­ğının, aksi­ne büyü­mesine engel oldu­ğunun bi­lin­cin­de­dir. Bunun için Kürt sorununun kalıcı de­mokra­tik bir çö­zü­mün­den yanadır. Kürt sorunun demokratik çözümü, onun için taktikten öte stratejik bir sorundur.

1940’lı yıllların sonlarından itibaren Türk burjuvazisi, devleti tek başına yönetmeye adaydır. İttihat ve Terakki uzantısı asker-sivil büro­kratik kesim ise, yönetimi elinden bı­rak­mak istemiyor. Anlayış ve etkinlik olarak, tüm sivil ve „demo­kra­tik“ iktidarlar döneminde de varlığını korudu. Yönetim üze­rin­de egemenliğini tehlikede gördüğü an darbelere yöneldi. Otuz yıl­da yapı­lan üç askeri darbe bunun ka­nıtı­dır.

Burjuvazinin sermaye birikiminde büyük bir yoğunlaşma yaşanırken, iktidar mücadelesini halen sürdürüyor olmasını ney­le açı­klayabiliriz? Bunu çeşitli nedenlerle açıklamak olanaklıdır. Ama en önemlisi, Türk burjuvazisinin bugüne dek, ik­tidar mü­ca­delesini demokrasi mücadelesinden ayrı tutması, hat­ta de­mokra­siden korkmasıdır. Türk burjuvazisinin bir kesimi, liberal burjuvazi, demokrasinin toplumun her kesimi için gere­kli olduğu gibi, burjuvazi için de gerekli olduğunun bi­lincine varmıştır. Artık o da demokrasi mücadelesinde yerini almanın, sesini yükseltmeye başlamanın işaretlerini veriyor.

Kürt tarafı, Türkiye’deki toplumsal gelişmeleri yakından izlemek, doğru politikalar üretmek zorundadır. Bu bağlamda liberal burjuvazinin toplum ve hem de devlet içindeki potansiyel etkinliğini gözönünde tutmalıdır. Liberal burjuvazinin demokrasi mücadelesi, dünyada kolaylıkla yankı ve destek bula­bilir. Biz Kürtlerin, acil demokratik taleplerimizinin çözü­münde­, Türk ilerici de­mokrat ve liberal burjuva çevreleriyle yürüyeceğimiz epeyce yol vardır. Türkiye’deki dinci akımların yan­kı ve de­stek bulacağı rejimler, İran ve Suudi Arabistan gibi totali­ter rejimlerdir. Bunlar zaten Kürt halkının karşı­sında yer almışlardır. Çözüme katkıları olmaz.

Konumuza dönersek; bu önergenin Kürt ulusal kurtuluş mücadelesine olumlu katkısı yoktur. Kürtleri, to­ta­li­ter Türk dinci kesimleriyle ittifak görünümüne sokmuş­tur. Kürtlerin bu kesimlerle ittifakı çıkarlarına değildir. Kürt sorununu inkâr ve şiddete dayalı olarak çözmekten yana olanla­rın, DEP’e ve DEP milletvekillerine yönelik operasyonlarını hızlandırmıştır. Dinci kesimlerle ittifak görünümü, Türk halkı içinde, devletin DEP’e yönelik opresyonlarında daha da hoşgö­rüye neden olmuştur.

Kürt parlamenterlerin de bu önergeyi imza­lamala­rı, Kürt­ler arasında da hoş karşılanmadı. Bere­ket TC, bu konuda birçok yanlış yaptı ve dünya ka­muoyunun Kürtlerin ya­nında yer almasına neden oldu. Hani bir söz vardır: Akılsız dostun olacağına, akıllı düşmanın olsun! Bu sözü biraz değiştirmek istiyorum. Akılsız dostun olacağına, akılsız düşmanın olsun. Akılsız dost zarar, akılsız düşman yarar getirir!   

 

Ruşen ARSLAN

 

Bu makale HEVDEM dergisinin Şubat 1994 tarihli 7. sayısında yayınlandı.

 

Dipnotlar

[1]T.B.M.M. Kavanin Mecmuası, Cilt :2, Sayfa:282-283

2Alman TV Kurumu WDR'in Mart ayında yaptığı ankete göre; Alman halkının yüzde 60'ì, Türkiye'de demokrasinin bulunma­dığına inanıyor.

 

 

1

1



 

 

Hosted by www.Geocities.ws

1