|
"Türk Demokrasisinin Veled-i Zina’lığı
ya da Kürtlerin Şaşkın Politikaları“
Türkiye’nin güncelliğini yitirmeyen
konusu veled-i zinadır. Osmanlıca bir deyim olan bu birleşik sözcüğü, yeni
kuşak anlamayabilir. Neden güncel bir konu olduğuna geçmeden önce,
anlamını açıklamakta yarar var.
Veled-i Zina, evlilik dışı doğmuş
çocuk demektir. Atatürk’ün arkadaşı ve Lozan’da Türk delegesi olan Rıza
NUR, Hatıratım adlı kitabında böyle bir iddiada bulunuyor. Daha
sonra bununla ilgili bir mahkekeme kararı da ortaya çıkarıldı. RP İstanbul
Milletvekili Hasan Mezarcı yaptığı bir konuşmada; Selanik Mahkemesi’nin
kararına dayanarak, „veled-i zina olan biri benim atam olamaz“ demişti.
Kemalistler bu iddiaya sert tepki göstermişler, ama tepkilerini bugünkü
gibi boyutlandırıp isteriye dönüştürmemişlerdi.
Şubat ayı sonlarında, içlerinde
RP, DYP, BBP ve DEP üyelerinin bulunduğu bir grup milletvekilinin, „Atatürk’e
İzmir’de suikast düzenledikleri iddiasıyla İstiklal Mahkemesi’nde yargılanıp
idam edilenlerin itibarlarının iadesi“ için verdikleri yasa önerisi,
veled-i zina olayını, başta TBMM içinde olmak üzere tüm Türkiye’de
gündemleştirdi!
Ancak totaliter rejimlerde
görülen devlet güdümlü gösterilerin
örtüsünü kaldırmak, Türk devletini yönetenlerin neyin peşinde olduklarını
anlamaya çalışmak gerekiyor.
Kimse babasını seçmekte özgür değildir:
Bazı şeyler var ki, insan onları
seçmede özgür değil. İnsan anne ve babasını, kardeşlerini, milliyetini
seçmede özgür olamıyor. Bu açıdan, iradesinin egemen olamadığı konularda,
kişi suçlanamaz ya da ayıplanamaz. Kız olarak doğanların diri diri toprağa
gömüldüğü cahiliye devri, çok gerilerde kaldı.
Bir çocuğun evlilik dışı doğmuş
olması, çocuğu ilgilendiren bir eksiklik değildir. Eğer toplum, evlilik
dışı çocuk yapmayı hoş görmüyor ve ayıplıyorsa; tepkinin, anne ve babaya
yönelmesi gerekir! Kaldı ki konumuz
bu değildir.
Konumuza dönersek; M.Kemal
Atataürk’ün, Ali Riza Efendi’nin ya da Abduş Ağa’nın oluğu beni hiç
ilgilendirmiyor. O’nun evlilik dışı ya da resmi tarihte anlatıldığı gibi
doğmuş olması, ne değerinden bir şey kaybettirir ve ne de değerini artırır.
Siyasi nedenleri bir yana
bırakalım. Eğer veled-i zina sözü böylesine bir toplumsal şizofreniye neden
oluyorsa; bunu Türkiye’nin çağdaşlaşmamış oluğuna yormak gerekir. Türkiye’de
yasalar başka yazsa da, uygulamada Kürt halkı gibi tümüyle bir halk, bir bölge,
aşiret ya da köy suçlanmaktadır. Kollektif suçlama gereği köyler yakılıp
yıkılmakta, bir aile ya da köy işkenceye tabi tutulabilmektedir. İnsan haklarının
en eskisi olan suçun şahsiliği ilkesinin henüz yerleşmemiş olduğu
bir toplumun, Atatürk’e veled-i zina denmesini bu denli tepkiyle karşılamasını
„doğal“ karşılamak gerekir.
Tarihe Güvensizlik
Atatürk’ün babasıyla ilgili
tartışmalar, bir gerçeği daha su yüzüne çıkarıyor. Cumhuriyetin kuruluşuyla
birlikte, bizzat Atatürk’ün emriyle resmi tarih yazılmaya başlandı.
Özellikle Kürt ulusunun inkârını amaçlayan yalan tezler oluşturuldu.
Atatürk’ün oluşturduğu Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu, böylesine bir
görevi yüklendiler. Güneş Dil Teorisi bu dönemde ortaya atıldı.
Türk
tarihinin en bilinmeyen ve en çok saptırılan yanı cumhuriyet tarihidir.
Tarihçiler, yakın tarihe hep kuşkuyla bakıyor. Onun içindir ki, yakın
tarihi ilgilendiren „Atatürk’ün gerçek babası kimdir“ türünden iddialar
toplumda tartışmalar yaratabiliyor. Eğer Cumhuriyet tarihi, üzerinde kuşku
taşımasaydı; bu tür iddialar ciddi olarak tartışmaya bile konu olmazdı.
Bazen
olumsuz bir durumdan, olumlu sonuçlar çıkarmakta olasıdır. Atatürkün
nesebiyle ilgili tartışmalar, belki de yakın tarihe ait belgeleri
incelemeye açar, tarihsel doğruların ortaya çıkarılmasına neden olur.
Din, laiklik ve T.C.
T.C.laik midir sorusuna olumlu
yanıt vermek olanaksızdır. Laiklik, din ve devlet işlerinin ayrılması demektir.
Türkiye’de din, devlet tarafından düzenlendiğinden, doğrudan dine müdahale
söz konusudur. Halbuki laik ülkelerde din, sivil birer kurum olarak
örgütlenir. Diyanet İşleri Başkanlığı, doğrudan iktidara bağlı ve sünni
mezhebine göre örgütlenmiş resmi bir kurumdur.
Din, devlet tarafından örgütlenmeye
kalkıldığında, yönetim elinde bir oyuncağa dönüşüyor. Politikaya ve güncel
çıkarlara alet ediliyor. Yönetimler, yeri geldikçe dine sarılıyor, yeri
geldikçe de „laiklik elden gidiyor“ diye feryadı basıyor.
TC. dini, Kürt ulusal
mücadelelerine karşı daima bir silah olarak kullanmıştır. Yeri geldikçe
ümmetçilik öne çıkarıldı, yeri geldikçe de Kürt halkındaki din ve mezhep
ayrılıkları sonuna kadar kullanıldı. En son örneğini 12 Eylül Cuntası ve
sonrasında görmek mümkündür.
TC, dine dayalı devletin,
gelişmenin ve moderleşmenin önünde bir engel oluşturduğu bilincindedir.
Aynı zamanda İslâm ümmetçiliğinin, Kürt ulusalcılığına karşı panzehir
oluşturduğunu da biliyor. Cumhuriyet tarihi boyunca hep, „tüm islâmların kardeş olduğu,
milliyetçilik düşüncesinin islâmda yeri olmadığı, bir avuç bölücü ve hainin
tefrika yarattığı“ işlenilip durulmuştur. Sömürgeci ilişkiler dine
dayanarak gizlenmeye çalışılmış, İslâm adına egemen ulus milliyetçiliği
yapılmıştır.
Milli Nizam, Milli Selamet ve Refah
Partisi gibi dinci partiler, aslında Türk milliyetçiliğini dinle cilalayan
partilerdir. Düzene karşı görünümleriyle Kürdistan’da epeyce destek
bulmuşlardır. Sonuçta maskeleri düşmüş, Kürt sorunun karşısındaki
çehreleri ortaya çıkmıştır. RP’nın 1991 seçimlerinde MHP ile ittifakı bunun
en güzel kanıtıdır.
Kürdistan’da RP ve diğer illegal
Türk dinci akımlarından kopuşma başlamıştır. 27 Nisan 1994 Yerel
Seçimlerinde RP’nin Kürdistan’daki başarısı, bu gerçeği değiştirmiyor. Kürt
partileri yasak olduğu için, Kürtler kendi adaylarıyala seçimlere
katılmadılar. On yıldır Kürdistan’da katliam ve baskı uygulayan
iktidarları temsil eden partiler cezalandırılmıştır. Kürdistan’daki protesto
oyları RP’nde toplanmıştır. Kaldı ki, kopuşma meyvalarını hemen verecek
değildir.
Kopuşma, Kürtler açısından olumlu
olurken; TC açısından da dinci akımlar karşısında yeni politikalar
oluşturmayı gündemleştirmiştir.
TC, dinci akımların Türkiye ve
Kürdistan’daki gelişmesine hep çifte standartla yaklaşmıştır. Kürdistan’da
milliyetçi gelişmeyi engellediği ölçüde dinci hareketlere tolerans göstermiştir.
Öyle ki Genel Kurmay Başkanı, „Kürdistan illerinde seçime tek adayla
gidilmesini, RP adaylarının desteklenmesini“ isteyebilmiştir. Dinci
akımlar, Türkiye’nin bütününü tehdit eder hale geldiğinde ise, önlemler
geliştirilmiştir. Dinci kesimin büyük desteğini almış olan tek legal siyasal
parti, RP’nin önünün kesilmek istenmesinin nedeni budur. RP ve devamı olduğu MNP ile MSP için devletin
beklediği görev sona eriyor. Kürt
islâmcılarının, Türk-islâmcı akımlarından kopuşması; RP’ni, TC açısından
fonksiyonsuzlaştırdı. Türkiye’nın özgün koşullarının güçlendirdiği ve
Türkiye’nın en büyük şehirlerindeki yerel yönetimlerde iktidara gelen
RP’ne, rahat çalışma fırsatı verilmeyecektir. Seçim öncesinde bunun işaretleri
açık seçik görüldü.
RP yeni kurulmuş bir parti
değildir. Belli bir ideolojik çizginin devamıdır. Bu çizgi yıllardır seçime
katılır. Yine yıllarca koolisyon hükûmetlerinde iktidara ortak olmuştur.
Dış ilişkilerinde, parasal kaynaklarında bir değişme yoktur. Peki neden
seçim öncesi bunca saldırıya uğradı, adeta tek hedef haline geldi?
Üniversiteler, yargı organları, sendikalar, mesek kuruluşları, partiler,
gençlik Atatürk’e „veled-i zina“ denmesini bahane edip adeta bir „milli
mutabakat cephesi“ oluşturdu.
Tüm bu gelişmeler Türk
demokrasisinin, konjonktürel olarak Kürt sorununu çözmeye elvermediği
gibi, RP gibi dinci bir partinin iktidarina rıza göstermeye de elvermiyor.
RP’nin yerel yönetimlerdeki iktidarının halkta yarattığı korku ve şaşkınlığın nedeni budur. RP’ni
zor günler bekliyor.
70 yılda Türk
demokrasisinin aldığı yol :
Kemalizmin temel özelliği;
anti-Kürt, anti-şeriatçı ve anti-komünist olmasıdır. Bu özelliğinden
dolayı da bir türlü demokrasiyle kucaklaşamamıştır. Mustafa Kemal
dönemindeki, iki kez çok partili -aslında iki partlili- deneme, kemalizmin
totaliter özelliğinden dolayı başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
Kemalizmin totaliter gölgesi,
günümüzdeki Türk demokrasisinin üzerinden kalkmadığından; gerçek
demokratik yaşama bir türlü ulaşılamıyor. Bugün dünyada komünizm
„tehlikesi“ kalmadı. Kemalist anlayışa göre; „ülkede yoğun bir Kürt ve
şeriatçılık tehlikesi vardır. Öncelikle vatanı bu tehlikelerden korumak
gerekir. Demokrasiye bu tehlikeleri önlediği oranda cevaz vardır“.
Kemalizm egemen bir siyasal
ideoloji olarak, temel siyasal sorunların demokrasi içinde çözümüne
elvermiyor. Bunun içindir ki TC, tarihi boyunca demokratik çözümü Kürt
sorununa hep kapalı tuttu,silâhlı çözümde ısrar etti. Anti-demokratik
yaklaşımlar, dinci akımları da tepki akımına dönüştürmüştür. Devletin
dine yaklaşımından ne dinciler, ne laikler, ne demokratlar, ne Hıristiyan'lar,
ne Yezidi'ler, ne Alevi'ler ve ne ateistler hoşnuttur. Gelinen noktada Kemalizm,
din ve laiklik sorununu da çözümsüz
bırakmıştır.
Kemalizm tabuya dönüştüğünden,
doğası gereği kendisini sorguluyamıyor. Türk toplumunun Kemalizmi sorgulaması, demokratik gelişmenin önemli
bir problemi olarak önünde duruyor. Demokrasilerde kategorik olarak en
yüksek yasama organı meclislerdir. Yasa konusu olabilecek her türden öneri
meclise verilebilir. Bir yasa önerisi karşısında, TBMM’de yaşanan
şizofreni; anti-demokratikliğin göstergesi ve meclisin kendi kendini
inkârıdır. Anti-demokratik tavrıyla meclis, kendini yetki yönünden
kısıtladığının farkında bile değildir. Temsili demokrasinin beşiği olan
İngiltere’de parlamentonun; „kadını erkek, erkeği kadın yapma dışında
tüm yetkilere sahip olduğu“ kabul edilir. Hele bu önerge bahanesiyle,
açıkça yasalar çiğnenerek sekiz milletvekilinin dokunulumazlıklarının
kaldırılması, ardından gözaltına alınmaları, Türk demokrasisinin niteliğini
açıklamaya yeter sanırım.
Türk demokrasisi 75 yılda ne kadar
yol aldı? Bunu saptamak için biraz
gerilere gidelim:
22.12.1341 tarih ve 230 sayılı
Şapka İktisası Hakkında Kanun mecliste müzakere edilmektedir. Bursa Mebusu
Nurettin Paşa yazılı bir önerge vererek; „yasa teklifinin Anayasa’nın temel
hak ve özgürlükler bölümünde sayılmış olan bir çok temel hakka ve
Anayasa’nın 3. maddesindeki ‚egemenlik kayıtsız şartsız milletindir‚
ilkesine aykırı olduğunu iddia eder ve yasanın reddedilmesini ister.
Nurettin Paşa’nın önergesi ağır eleştirilere tabi tutularak yasa kabul
edilir.
Daha sonra 13.12 1341 tarih 243
sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile
bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun mecliste
görüşülmektedir. Nurettin Paşa, bu yasa görüşülürken ne önerge vermiş ve ne
de söz almıştır. Ama hızlarını alamayan mebuslar, Nurettin Paşa’ya
saldırılarına devam eder.[1]
Bazılarının söylediklerine bakalım:
Refik Bey (Konya):
...Paşa milletin içine nifak
kundağı sokmuştur, irtica fikrini neşretmiştir. Kürsii milleti suistimal
etmiştir. Geliniz Paşa, sizden sual ediyorum, sizinle konuşacak, milletin
dökülecek kanlarını soracak zamandayız. Geliniz, cevap veriniz.
Ekrem
Bey (Rize):
...Geçen defa Şapka Kanunu dimağımda
çok fena tesir bıraktı. Çünkü sizin bir inkilâp meclisi olmanızda tereddüt
ediyorum. şimdiye kadar mebus olduktan sonra Mecliste yegâne takrir vermek
fırsatını şapka kanununda bulan Nurettin Paşa’yı burada saburane dinlediniz. Arkadaşlar eğer siz
bir inkilâp meclisi olsaydınız burada mali bir kanun münakaşa eder gibi
onunla münakaşa etmeyecek, o adamı söyletmeyecek ve derhal içinizden
kolundan tutarak atacaktınız ve derhal mebusluktan çıkaracaktınız...
Refik
Bey (Konya):
...Böyle müttehime (itham edilmiş,
suçlandırılmış b.n.) vaziyette olan
bir adam memleketi mütemadiyen kundaklayan, mütemadiyen körükleyen
adamlar, milletin hissiyatına tercüman olan Büyük Millet Meclisinin harimi
ismeti(namusu) arasında duramaz. Bunun yeri burası değildir. İstiklal
mahkemesidir. Zindandır...
İlyas Sami Bey (Muş):
...Binanaleyh
kendisinin sukûtu Meclisi Aliye yalnız bir yol bırakmıştır, o da kendisini
kolundan tutup kapı dışarı etmektir...
Alti
DEP milletvekili ile Mahmut Alınak ve Hasan Mezarcı’nın dokunulmazlıkları
kaldırılırken; Cumhurbaşkanı, Başbakan, Anamuhalefet lideri, birçok parti
genel başkanı, mecliste konuşan milletvekilleri, meclis dışında beyanatta
bulunan bir çok kurum temsilcilerinin söyledikleri bunlardan farklı
değildi. 70 yıl önce Nurettin Paşa ile bugün sekiz milletvekilini meclisten
kovmak isteyen zihniyet aynıdır. Değişen bir şey yoktur..
Demek
ki Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri demokrasidir. TC, uyguladığı
rejimin demokratik olduğu iddiasına kendisinden başka kimse inanmıyor[2]. Demokrasi dışı demokrasi.. Bence nesebi
araştırılması gereken Türk demokrasisidir. BM Anayasası, Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi, Helsinki Sonuç Belgesi ve Paris Şartı’na uyması gereken
bir demokrasi olup olmadığı araştırılmalıdır. Ortaya çıkacak sonucu
şimdiden söyleyeyim: Veled-i zina bir demokrasi.
Önerge Kürtlere ne getirdi?
Yukarıda sözünü ettiğimiz önergeyi,
RP’li millevekilleri ve BBP Maraş milletvekili Ökkeş Şendiller, DYP’den
Melik Fırat ile DEP’ten Selim Sadak ve Nizamettin Toğuç imzalamıştı.
Bunlardan son üçü Kürt yurtseveri olarak bilinen milletvekilleridir. Sonuçta
ise RP’den istifa eden Hasan Mezarcı dışında tümü imzalarını geri
çekti.
Ben bu dönemde böyle bir önerge
verilmesini de, verildikten sonra çekilmesini de yanlış buluyorum.
Öncelikle verilen önergenin, Kürt halkının haklı mücadelesine katkısı
olamazdı. Kürt yurtseveri olan imzacı milletvekillerinin düşücesi; „İstiklal
mahkemelerinde idam edilen Kürt yurtseverlerinin itibarının iadesi yolunu
açacağı“ ise, yapılan hata daha da ağırdır. Haklı bir mücadele için
canlarını feda etmiş Kürt direnişçilerinin, TBMM tarafından aklanmaya
ihtiyaçları yoktur. Onlar Kürt ulusunun kalbinde, tarihin şerefli sayfalarında
yerlerini almışlardır. İkincisi de, dincilik maskesi altında Türk milliyetçiliği
yapan RP’li milletvekilleri ve Maraş katliamının baş aktörlerinden
Ökkeş Şendiller’le ittifak içinde görünme bir yarar getirmeyecekti.
Üçüncüsü ve en önemlisi ise, zamanlama itibariyle provokasyon
oluşturuyordu.
TC, Kürt sorununun çözümünü askere
havale etmiştir. Askerin
çözüm yöntemi ise ortada. Baskı, katliam ve
sürgünlerden oluğan 75 yıllık geleneksel Kemalist politika.
İster çözüm önerilerini yetersiz
bulup eleştirelim, ister içinde olumluluklar taşıdığını söyleyelim; Türkiye’de,
Kürt sorunun barışçıl ve demokratik çözümünü isteyen geniş bir demokratik
çevre var. Buna liberal Türk iş çevreleri de dahildir.
Belki TC tarihinde, ilk kez Türk
burjuvazisinin bir kesimi, Kürt sorunundaki çözüm önerileriyle demokrasi
cephesinde yer almak istiyor. Türk aydın ve demokratlarıyla birlikte, Kürt
sorununu geleneksel yöntemlerle çözmek isteyenlerin karşısında önemli bir
güç oluşturuyorlar.
Her sınıf ve katmanın soruna yaklaşmaları,
değişik nedenlere dayanıyor. Neden ne olursa olsun; biz Kürt tarafı, sonuçlardan
hareketle belli yerlere varmalıyız. Türkiye’deki değişimi yakından ve
önyargısız takip etmeliyiz. İttifaklarımızı geleceği olan, Kürt sorununun
demokratik çözümünde devlet üzerinde etkin olabilecek sınıf ve katmanlar
üzerine oturtmalıyız. Bunlar da Türk ilerici demokrat kesimleriyle
liberal burjuvazidir.
Türk dinci kesiminin Kürt sorununa
yaklaşımları; Kürt halkının potansiyel mahalefetini, kendi amaçları için
kanalize etmektir. Kürt sorununun demokratik çözümünden yana değiller.
Olsalardı, sloganların ötesinde Kürt sorunun çözümü için bir programa
sahip olur ve bunu kamuoyu önünde kararlı bir şekilde savunurlardı.
Onlar, Humeyni’nin taktiğini
izliyorlar. İran’da Şahlık rejimine muhalefet edenlerden biri de Kürt
halkıydı. Onlara her türlü haklarının verileceğı sözü verilmişti. İslâm
devrimi sonrasında özerklik isteyen Kürtlere Humeyni;“İslâmda özerklik
yoktur, özerklik şeytan işidir“ diye cevab vermiş, hiç bir hak tanımamıştı.
O günden beri Kürt halkı, rejime karşı özgürlük mücadelesi veriyor.
Liberal Türk burjuvazisinin
yaklaşımı ise farklıdır. O risksiz bir ortamda çalışmak, kazancını artırmak
dürtüsüyle hareket ediyor. Kürdistan ekonomisi, Türk ekonomisine entegre
olduğu sürece daha fazla kazanacağının, Kürdistan’daki savaşın bunu
engellediğinin, savaştan bir çıkarı bulunmadığının, aksine büyümesine
engel olduğunun bilincindedir. Bunun için Kürt sorununun kalıcı demokratik
bir çözümünden yanadır. Kürt sorunun demokratik çözümü, onun için
taktikten öte stratejik bir sorundur.
1940’lı yıllların sonlarından
itibaren Türk burjuvazisi, devleti tek başına yönetmeye adaydır. İttihat ve Terakki uzantısı asker-sivil
bürokratik kesim ise, yönetimi elinden bırakmak istemiyor. Anlayış
ve etkinlik olarak, tüm sivil ve „demokratik“ iktidarlar döneminde de
varlığını korudu. Yönetim üzerinde egemenliğini tehlikede gördüğü an
darbelere yöneldi. Otuz yılda yapılan üç askeri darbe bunun kanıtıdır.
Burjuvazinin sermaye birikiminde
büyük bir yoğunlaşma yaşanırken, iktidar mücadelesini halen sürdürüyor
olmasını neyle açıklayabiliriz? Bunu çeşitli nedenlerle açıklamak
olanaklıdır. Ama en önemlisi, Türk burjuvazisinin bugüne dek, iktidar mücadelesini
demokrasi mücadelesinden ayrı tutması, hatta demokrasiden korkmasıdır.
Türk burjuvazisinin bir kesimi, liberal burjuvazi, demokrasinin toplumun
her kesimi için gerekli olduğu gibi, burjuvazi için de gerekli olduğunun
bilincine varmıştır. Artık o da demokrasi mücadelesinde yerini almanın,
sesini yükseltmeye başlamanın işaretlerini veriyor.
Kürt tarafı, Türkiye’deki toplumsal
gelişmeleri yakından izlemek, doğru politikalar üretmek zorundadır. Bu
bağlamda liberal burjuvazinin toplum ve hem de devlet içindeki potansiyel
etkinliğini gözönünde tutmalıdır. Liberal burjuvazinin demokrasi
mücadelesi, dünyada kolaylıkla yankı ve destek bulabilir. Biz Kürtlerin,
acil demokratik taleplerimizinin çözümünde, Türk ilerici demokrat ve
liberal burjuva çevreleriyle yürüyeceğimiz epeyce yol vardır. Türkiye’deki
dinci akımların yankı ve destek bulacağı rejimler, İran ve Suudi
Arabistan gibi totaliter rejimlerdir. Bunlar zaten Kürt halkının karşısında
yer almışlardır. Çözüme katkıları olmaz.
Konumuza dönersek; bu önergenin
Kürt ulusal kurtuluş mücadelesine olumlu katkısı yoktur. Kürtleri, totaliter
Türk dinci kesimleriyle ittifak görünümüne sokmuştur. Kürtlerin bu kesimlerle
ittifakı çıkarlarına değildir. Kürt sorununu inkâr ve şiddete dayalı olarak
çözmekten yana olanların, DEP’e ve DEP milletvekillerine yönelik
operasyonlarını hızlandırmıştır. Dinci kesimlerle ittifak görünümü, Türk
halkı içinde, devletin DEP’e yönelik opresyonlarında daha da hoşgörüye
neden olmuştur.
Kürt parlamenterlerin de bu
önergeyi imzalamaları, Kürtler arasında da hoş karşılanmadı. Bereket
TC, bu konuda birçok yanlış yaptı ve dünya kamuoyunun Kürtlerin yanında
yer almasına neden oldu. Hani bir söz vardır: Akılsız dostun olacağına,
akıllı düşmanın olsun! Bu sözü biraz değiştirmek istiyorum. Akılsız
dostun olacağına, akılsız düşmanın olsun. Akılsız dost zarar, akılsız
düşman yarar getirir!
Ruşen ARSLAN
Bu
makale HEVDEM dergisinin Şubat 1994 tarihli 7. sayısında yayınlandı.
Dipnotlar
[1]T.B.M.M. Kavanin Mecmuası, Cilt :2, Sayfa:282-283
2Alman
TV Kurumu WDR'in Mart ayında yaptığı ankete göre; Alman halkının yüzde
60'ì, Türkiye'de demokrasinin bulunmadığına inanıyor.
|