|
|
|
"Toy Geçti“
Abdullah
Öcalan’ın davası üzerine yazı yazmayı hiç düşünmüyordum. Mahkemeye sunulan
savunma, savcıya verilmiş ifadeler, hele savunma avukatlarının aracılığıyla kamuoyuna sunulan açıklamalar her şeyi açıkça ortaya koymuştu. Buna bir de başlangıçta Öcalan’ın savunmasını yüklenip te, sonradan O’nunla
savunma ve davranış konusunda ayrılığa düşerek; avukatlığından istifa eden Ahmet Zeki
Okçuoğlu’nun, şimdiye kadar hiç yalanlanmamış açıklamaları
(Serbesti, Sayı 5, Ağustos-Eylül
199 Sayfa: 13-28) da eklenince, dava ile ilgili bir değerlendirme yapmak istemiyordum.
Ne var ki, 7.Eylül 2201 tarihli Özgür Politika gazetesinde çıkan bir haber, beni bu yazıyı yazmaya itti.
Anılan gazetedeki „AİHM davası halkın davasıdır“ başlıklı haber aynen şöyle:
„PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) görülecek davasında, yargılamada savaşın her iki tarafının da masaya yatırılması gerektiğinin altını çizdi. Savunmalarının bu nedenle özgürlük ve hukuk
sürecine ilişkin olduğunu belirten Öcalan, 40.000 insan öldü, 4.000 köy başaltıldı; bu iki
taraflı düşük yoğunluklu çatışmadır. Yargılamanın
her iki tarafı
masaya yatırması gerekir. AİHM bunun yolunu açmalıdır. Komplo Avrupa hukukunu da
can evinden vurmuştur. Mesele bir kişinin davası değil, bu dava bir halkın kaderini ilgilendiryor diye konuştu. Öcalan, faili meçhul
cinayetlere kurban gidenlerin ailelerinin de kendilerini savunmalarını ve haklarını aramalarını isteyerek, Ciddi bir yargılama açısından bunu yapabilmeliyiz’ ifadesini kullandı.“
Haberin
kaynağı, hemen yandaki „Barışta ısrar edin“ başlıklı haberden de anlaşılacağı üzere, Öcalan’in avukatları. Öcalan, İmralı’da kendileriyle görüşen avukatları aracılığıyla böyle bir açıklamada bulunmuş. Ben, hep öteden beri, Öcalan’ın avukatlarının bu mesaj taşıma işlerini merak etmişimdir! Merak ettiğim, Öcalan’ın mesaj verebilmesi değil; avukatlarının bu mesaj taşıma işini nasıl kabul ettikleridir? Bendeniz
de avukatım ve siyasal davalarda uzmanlaşan ilk Kürt avukatlardan biri
sayılırım. Ama hiç kimse benden; „Bu
dava hukuki değil, siyasidir; sizden avukatlık yapmanızı değil, barış çabasında görev
almanızı istiyorum“ (Ahmet Zeki Okçuoğlu’nun yukarıda anılan yazısı) demedi. Deseydi bile, benim
tavrım da A. Zeki Okçuoğlu’nunkinden farklı olmazdı.
Okçuoğlu; „Gitmediğim üçüncü görüşmede bulunan avukatlar
döndüklerinde, Abdullah Öcalan’ın ‚Ahmet Zeki Okçuoğlu benim mesajlarımı basına iletmiyor’ diyerek beni
suçladığını söylediler... Gittiğim bir sonraki avukat görüşünde kendisine, görevimin
avukatlık olduğunu, masaj taşımak olmadığını.. söyledim“ diyor. Bana göre
doğru olanı yapıyor.
Öcalan
davasının en ilginç yanı savunma avukatlarının konumudur. Onlar mesaj taşımadan başka bir görevle kendilerini
yükümlü saymadıklarından olsa gerek, davanın hukuki yanlarıyla pek ilgilenmediler. Her ne
kadar siyasi bir davada, Öcalan gibi avukatına; “Konuşmalarına dikkat et. Anlattıkların yukarıdakilerin hoşuna gitmemiş, bir daha bana böyle şeyler anlatma“ (Okçuoğlu’nun anılan yazısı) diyen bir müvekkilin avukatlığını yapmanın zorluğunu bilenlerdenim. Ya savunmada
görev alınmaz ya da avukat olmanın gereği yapılır. O zaman da Öcalan’ın her dediğine evet denilmezdi. Yapılan hukuki yanlışlıklardan, önemli gördüğüm birine, „şehit ailelerinin davaya müdahil
olmaları konusuna değinmek istiyorum.
Öcalan
davasında en büyük yanlışlık, başından beri „şehit“ yakınlarının davaya müdahil olarak katılmalarına bir itirazın olmamasıdır. Mahkemenin kabul edip
etmemesi ayrı bir
konu. Ama böyle bir talepte bulunulmamış olaması, „şehit“ yakınlarının ve onların MHP’li avukatlarının mahkemede şov yapmalarına meydan vermiştir.
Davaya
müdahil olarak katılanların tamamına yakın kısmı, asker ve polis aileleriydi.
Bilindiği gibi,T.C vatandaşı olan ve askerlik yapmasına engel bulunmayan her erkek,
askerlik yapmakla yükümlüdür. Türk hukuk mevzuatında askerliği reddetme diye bir kurum
yoktur. İlke olarak her erkek bu yükümlülüğü taşır. Kişinin askere alınmasıyla, devletle arasında idare hukukunu ilgilendiren
bir bağ doğar. Silâh altına alınanı devlet, iç ve dış tehlikeleri savuşturmak için savaşa bile gönderebilir. Kişinin savaşa katılmama veya reddetme hakkı
da yoktur. Aynı
şey, askerliği ve polisliği meslek olarak seçenler için
de söz konususdur.
Genel
olarak polis ve askerin devletle olan ilişkisinden, karşılıklı bir takım hak ve yükümlülükler doğar. Bunların tümüne değinmek konumuzu aşar. Ancak biri var ki, doğrudan konumuzla ilgildir.
Silâhlı bir çatışmada ölenlerden geriye kalanlar ya da yaralananlar
devletten aylık alma ve bir takım olanaklardan
yararlanma dışında bir hakları yoktur. Özel ya da ceza
hukukundan doğan bir hakları bulunmaz. Bu açıdan, Öcalan davasına müdahil olarak katılamazlardı. Taleplerini devlete yöneltmek
zorundaydılar.
Öcalan,
yargılanması sırasında „şehit“ yakınlarından özür diledi. Özür diledikleri, haksız bir savaşta haksızın emrinde savaşa katılanlardı. Geçmişinden pişmanlık duyan ve bunu çeşitli fırsatlarda dile getiren Öcalan’ın, esas özürü, ölüme sürdüğü 30 bin şehit Kürdün analarından dilemeliydi. Dilekçe
vererek ek ifade vermek için savcıları İmralı’ya davet eden Öcalan; „...İsyanların bastırılmasında aşırı şiddete başvurulmuştur. Ama bu şiddet kesinlikle Kürtleri ezmek
için şiddet olarak algılanmamalıdır...Bana göre Kürtlerin derdi
ayrı bir devlet kurmak olmaz. Federasyon ve otonomi bir çözüm değildir. Federasyon ve otonomiden
daha ileri çözüm Demokratik sistemin kendisidir...Kürt devleti kurmanın mümkün olamıyacağı ilmen de sabittir...Beni
örgütünü tasfiye eden biri olarak değil, ülkesi ve halkı
(Türkiye ve Türk halkı b.n.) için en doğrusunu yapan bir olarak görün... Benim bu güne
kadar Atatürk’e karşı Türk ulusu ve Bayrağı hakkında bir sözüm olmamıştır...Atatürk’ün önderlik
hususlarını takdir ettim...Yakalandığımda Türk bayrağına saygımı öperek gösterdim..“ (Cumhuriyet
Başsavcısı Cevden Volkan ile Savcı Talat Şalk’a verilen 03.04.1999
tarihli ifadeden) dedikten ve mahkemedeki teslimiyetçi tavrından sonra, Kürt halkını AİHM’deki davaya sahip çıkmaya çağırması, bana Kürt halkıyla dalga geçmektir .
Yakalandığında sergilediği olumsuzluklara karşın, Kürt halkı bir bütün olarak O’na ve yargılandığı davaya sahiplendi. Ama O,
tarihin bu davada kendine yüklediği görevi yerine getirmedi. Sıkıyönetim mahkemelerinde yüzlerce
sıradan PKK militanının gösterdiği tavrın yüzde birini bile
sergileyemedi. Kürtlerin eline geçmiş tarihsel bir fırsatı heder etti. Öcalan o davayı, halkın davası olmaktan çıkararak kendi davası yaptı. Onun için, AİHM’deki dava Kürt halkının değil; Öcalan’ın kendi, biraz da PKK’nın davasıdır. Kürt halkı uğradığı haksızlıkları, yakınları faili
meçhul cinayete gidenler, haklarını Öcalan’ın davası içinde aramayacaklardır. Kürt halkı, başka hak arama yöntemlerini
elbette ki bulacaktır. Bu saatten sonra Kürt halkından davasına sahiplenmeyi istemeye
verilecek cevap; geçti Bor’un pazarı ya da atı alan Üsküdar’ı gibi atasözleri olur. Bizim
taraflarada bu durumlarda „toy (düğün) geçti zurnana ihtiyacımız kalmadı“ çok kullanılır.
Başında da söyledim. Siyasi
davalarda müvekkilin tavrı, savunma avukatının göstereceği performansı
doğrudan etkiler. Eğer
müvekkil, inandıklarını korkmadan savunan ve bir de tutarlı bir mantığa
sahipse, avukatın
işi kolaydır. Aksi durumda epeyce zorlanır. Bu durumda yapacak şey gerçekten avukat olarak
kalmasını bilmek ya da davadan çekilmektir. On yıl fiilen yaptığım avukatlık sırasında, hem birinci ve hem de
ikinci durumla çok karşılaştığım oldu. Öcalan, tüm halkın gözü önünde ikinci duruma en
çok uyan bir örnektir. Ben de size birinci duruma uyan bir örnek anlatarak
yazımı bitirmek istiyorum.
12
Mart döneminde Ağrı’nın Taşlıçay ilçesinden arzuhalcilik yapan ve aynı zamanda TİP ilçe başkanı olan Ferit Şahin, komünizm propogandası yapmak suçundan Diyarbakır Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde
yargılanıyordu. Hakkındaki tek kanıt MİT’in raporuydu. MİT’e muhbirlik yapan 5-6 kişi, Ferit Şahin’in komünizm propogandası içeren konuşmalar yaptıklarını belirtiyorlardı.
İçlerinden biri
de; „Ferit Şahin, Lenin’in Hz. Muhammed’ten büyük olduğunu söylediğini „ iddia ediyordu. Biz de
iddaları redediyor ve MİT raporunun delil olamayacağını savunuyorduk. Duruşma yargıcı Albay Hamdi Sevinç, MİT raporunu doğrulatmak için bin dereden su getiriyor, olmadık numaralara başvuruyordu. Ferit Şahine „sana göre Lenin mi yoksa
Hz. Muhammed mi büyüktür“ diye soru sordu. Ben hemen „müvekkilimin inancına yönelik soru sorulamıyacağı“ itirazında bulundum. Hakimle aramızda çok sert tartışmalar oldu. Ama hakim sorusunda
ısrar etti ve
Ferit Şahin’e aynı soruyu yönelti. Ben Hamdi Sevinç’i reddetmek için ayağa kalkmıştım ki, Ferit Şahin her zamanki ağır ve sakin tavrıyla soruyu;“yaşça Hz. Muhammed Lenin’den büyüktür“ diyerek cevapladı. Hakim Albay eşekten düşmüşe dönmüştü. Ben ise zevkten dörtköşe olmuş ve hakimi reddetmekten vazgeçmiştim.
9. Eylül 2001
Ruşen Arslan
Not
: Bu makale kurdinfo.dk için yazılmıştır
|