|
" KÜRT SORUNUNDA
SON GELIŞMELER“
Türkiye'nin Kürt Politikasındaki
Değişmeler:
Kürt sorunu, kuruluşuyla
birlikte Türk devletinin gündemine girmiştir. Bir çok sorun gibi Kürt
sorunu da, Osmanlı'dan devralınmıştır. Çünkü ta 1800'lü yıllarda, bir çoğu
ulusal başkaldırı niteliğinde olan direnişler var. Kuruluş halindeki Türk
devletinin gündemine Koçgiri ile giren Kürt direnmeleri, günümüzde de varlığını
sürdürüyor. Onun için ister küllenme ister alevlenme dönemlerinde olsun
Kürt sorunu, Türk devletinin en önemli sorunu olarak yerini korumuştur.
T.C.nin
Kürt sorununa yaklaşımındaki temel özellik değişmemekle birlikte,
günümüzdeki politikası aynılık ta oluşturmamaktadır. Onun için dikkatli
bir yaklaşımla dönemsel benzerlik ve farklılıkları ortaya koymak gerekir.
T.C. Kuruluş dönemi, ki bu
Türk-Yunan savaşına tekabül ediyor; Kürtlerin asli unsur olarak varlığının
kabul edildiği bir dönemdir. Bu dönem Lozan Antlaşmasıyla son bulmuştur.
Sevr Antlaşmasıyla Türkiye’nin
bu günkü resmi sınırları içinde kalan toprakların büyük bir kısmı Yunanlılarla
Ermenilerle bırakılmıştı. Sevr antlaşmasının İngiliz, Fransız ve İtalyanlara
verdiği işgal hakkı ile Ermenilerle Yunanlılara verilen işgal hakkı aynılık
taşımıyordu. Çünkü Ermeni ve Yunanlıların öz vatan iddiaları vardı. Sonuç
itibariyle kalıcılık oluşturuyordu. Hele Kürtler açısından bunun önemi
daha büyüktü. Çünkü vatanlarının büyük bir kısmı Ermenilere bırakılmıştı.
Bu, Mustafa Kemal tarafından iyi değerlendirildi. Çıkışta her iki ulus için
ortak deşer olan Müslümanlığı kullandı ve Halifeyi kurtarmak amacıyla işe koyulduğunu
ilân etti..
Sevr, Hakkâri yöresini Kürtlere
bırakmıştı. Ama bu Kürtler tarafından yetersiz bulunuyordu. Din öğesinin
büyük etkinliğe sahipti. Kürtlere, Ermenilerin egemenliğinde yaşamak,
Halifenin egemenliğinde yaşamaktan aşır gelecekti. Bunun için Müdafai
Hukuk cemiyetleri kurulmuştu bile.
Mustafa Kemal, mücadeleye
Kürdistan'dan başlamanın uygun olacağını görüyordu. Nitekim öyle de yaptı.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nın nüvesini oluşturan Erzurum ve Sivas
Kongreleri Kürdistan'da yapılmıştır.
Bu kongreler, Kürtlerle Türklerin Sevr anlaşmasının sonuçlarını ortadan
kaldırmayı amaçlayan ittifaklarıdır.
O dönem Kürtler arasında
iki görüş belirmişti. Birincisi; başını Celadet ve Kamuran Bedirxan ile
Ekrem ve Kadri Cemilpaşa'nın çektiği bağımsızlıkçı görüştü. Onlar "Kürtlerin bu dönemde başımsızlıkları
için savaşmaları gerektişini, mevcut durumun Kürtler için fırsat oluşturduşunu,
Türklerle ittifak yapılmamasını" savunuyor ve bu yönde mücadele
veriyorlardı. İkinci bir görüş ise; "Türkleri
bu durumda yalnız bırakmanın yakışık almayacaşı, vatanı ve Halifeyi hırıstiyan
egenenlişinden kurtarmak gerektişi" yönündeydi. Bu görüş ayrılışı,
Kürt Teali Cemiyeti'ni ikiye bölmüştü. Çoğunluk Türklerle işbirliğinden
yanaydı. Nitekim Koçgiri direnişinin ayrık tutarsak, Türklerle tam bir
ittifakın var olduğu görülür.
Bu durum, Türk tarafını ihtiyatlı davranmaya sevk etmişti. O dönem
Kürdistan ve Kürt deyimleri rahat kullanılıyordu. Ortak vatandan söz
ediliyordu. Nitekim Lozan'daki Türk Delegasyonun Başkanı İsmet Paşa "Türk devletinin Türklerin ve Kürtlerin
ortak devletleri olduşunu" ilân ediyordu. TBMM'deki Kürt milletvekilleri
de Kürdistan Mebusları olarak adlandırılırdı. Lozan'dan sonra ise
(24 Temmuz 1923) durum deşişti. inkâr ve asimilasyon politikası uygulanmaya
başlandı. Artık tek uluslu devlet politikası seçilmişti. Devlet buna dayalı
bir ideolojiyi benimsedi. Mustafa Kemal'in Adalet Bakanı Mahmut Esat
Bozkurt bunu çok veciz ifade ediyordu:Bu memleketin asli unsuru
Türklerdir. Türk olmayanların tek hakları vardır. Türklere itaat ve hizmet
etmek!
inkâr
politikasında, şeyh Sait direnişi üzerine çıkarılan Takrir-i Sükûn yasası bir dönüm noktasıdır. O tarihten
sonra Kürdistan, Kürtlük, Kürtçe ile ilgili her şey açıkça inkâr edilmeye
başlandı ve yasaklandı. Devlet ideolojisi ve yasalar, bu esasa göre şekillendi.
Türk Devletinin inkâr ve baskı
politikası beraberinde ulusal direnişleri de getirdi. Kürdistan'da 1921'de
Koçgiri'yle başlayan ve 1939 Dersim'de noktalanan direnişler dizisini
görürüz. Hepsi de kanla bastırılmış ve sürgünlerle sonuçlanmıştır.
Direnişlerin bulunmadığı
suskunluk dönemlerinde de Kürt sorunu, Türkiye'yi tehdit eden potansiyel en
büyük tehlike olarak görülmüştür. Uygulama buna göre yapılmış, düşünce ve
örgütlenme alanındaki en ufak bir toparlanmaya izin verilmemiş, örgütlenme
ve basın büyük cezalarla karşılaşmıştır. 1959'da idamla yargılanan 49'lar
ve 1963'deki Deng dergisi davalarını buna örnek gösterebiliriz. 12
Mart 1971 ve 12 Eylül 1981'deki askeri darbeler sonrası toplu yargılamalar,
aşır cezalar, işkenceler ve Kürt halkını toplu suçlu sayan uygulamalar
ortadadır.
Bölgeye
hep kuşkuyla bakıldığından; ekonomik alanda da geri bırakılmıştır. Batı ile
arasındaki fark gittikçe büyümüş, bugünkü uçuruma ulaşmıştır. Bu da bazı
çevrelerin sorunu yalnızca "ekonomik geri kalmışlık" olarak görmesine neden olmuştur. Örneğin
1961-71 yılları arasında faaliyet gösteren ve 12 Mart Askeri müdahalesinden
sonra Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Türkiye İşçi Partisi (TİP)
bunun en tipik örneğidir. TİP, 1970 yılındaki 4. Olaşan Kongresinde "Türkiye'nin DoĞu ve GüneydoĞu
Anadolu bölgesinde Kürt halkı yaşamaktadır" belirlemesini
içeren bir karar aldığı için kapatıldı. Buna karşın sorunu hiç bir zaman,
bölgesel geri kalmışlıktan öte ulusal bir sorun olarak ele almadı.
Nitekim eski TİP'in devamı olarak
1975 kurulan yeni TİP de aynı politikayı sürdürdü.
Türk burjuvazisi de sorunu geri
kalmışlık olarak görü- yordu.
Bugün liberal demokrat bir kesim ayrık tutulursa, Türk burjuvazisi sorunu
yine bu biçimde değerlendiriliyor. Bunda yasların Kürt sorununu bütün
boyutlarıyla tartışmayı yasaklamasının da etkisini de görmek mümkündür.
1961 Anayasası'nın getirdiği
nispi liberal ortam, Türkiye'de yasak bazı düşüncelerin tartışılmasına ve
hatta örgütlenmesine elverdi. Sosyalist partiler böylece kuruldu. Bu nispi
liberal ortam, hiç bir şekilde Kürt sorununu tartışmaya ve sorunun çözümü
için örgütlenmeye olanak vermedi. Kürtler, Türkiye Kürdistan Demokrat
Partisi (1967)'nde olduğu gibi ya illegal örgütlendi, ya da TİP içindeki
Doğulular Grubu gibi legal siyasal plânda grupsal olarak hareket
etmeyi uygun buldular. T.C. 1969'da kurulan Devrimci Döşü Kültür Ocakları
(DDKO) gibi legal demokratik örgütlere de izin vermedi, kapatma ve cezalandırma
yönüne gitti.
12
Mart'tan sonra ve 1974'den başlayan ve günümüze kadar süren dönem yeni bir
dönemdir. Bu dönem, ulusal bilincin alabildiğine geliştiği çeşitli legal ya
da illegal siyasal hareketlerin ortaya çıktığı dönemdir. Dünyadaki deşişimler,
Kürdistan'daki uluslaşma sürecinin vardığı boyut, PKK'nın başlattığı
silahlı mücadele; T.C.yi Kürt sorunu karşısında ister istemez bir deşişime
uğratti. Bu deşişimin ana halkalarını yakalamaya çalışalım.
Kürt sorunun çözümünde gerçekler
kendisini o kadar dayattı ki; yalnız
yasakla, öldürmeyle, tutuklamalarla bu işin üstesinden gelinemeyeceği
ortaya çıktı. 12 Eylül, Kürtlerin üzerinden bir silindir gibi geçmesine karşın;
T.C., tarihinin en zorlu, en yaygın ve en uzun silahlı direnişiyle karşılaştı.
Kürt halkının İran ve Irak devletlerine yönelttiği ulusal kurtuluş
mücadelesi, Türkiye'ye toplu sığınmalar, İran-Irak ve Körfez savaşları,
Türk devletini resmiyette inkâr ettiği Kürt gerçekliğiyle karşı karşıya
getirdi.
T.C. tarihi boyunca uyguladığı jenoside ve
asimilasyon politikasından sonuç alamadı. Artık Kürt gerçeğinin, dilinin
inkârının bir inandırıcılığı da kalmamıştı. Soruna daha değişik bir biçimde
yaklaşmanın gereği vardı. Artık 80'li yılların yarısından sonra Kürt gerçeği
resmi ağızlardan söylenmeye başlandı. Buna T.C.nın 1993 de ölen Cumhurbaşkanı
Turgut ÖZAL öncülük etti. 1991 genel seçimleriyle koalisyon kurup iktidar
olan DYP ve SHP Genel Başkanları Süleyman Demirel ve Erdal İnönü, Kürt Gerçeğini
kabul ettiler. SHP, Kürt sorunun çözümüyle ilgili bir paket program kabul
etti. Muhalefet döneminde ANAP'da böyle bir programa sahip oldu.
Türk
politik hayatı, Kürtlerdeki iç dinamizmin yarattığı bu etkinin yanında,
bölge ve dünya siyasal konjonktürü tarafından da zorlanıyordu. Türkiye'nin
imzaladığı bir çok uluslararası antlaşmalar, Kürt sorununda adım atması
için Türkiye'yi zorluyordu. Öte yandan 12 Eylül darbesinden sonra yurtdışına
kaçmak zorunda kalan Kürt politik kadroları, yarattıkları örgütlenmelerle
iyi bir lobi çalışması yürütmüştü. Kürt diyasporasının, Kürt sorununun
enternasyonalize edilmesindeki katkıları büyük olmuştu.
Ortadoğu’daki savaşlar, aday
denge değişiklikleri, ister istemez T.C.yı Kürt sorunuyla yakından
ilgilenmeye sevk ediyor. Kürt sorunu, Türkiye'nin önünde çözmek zorunda olduğu
bir çelişkiler yumağı oluşturuyor. Türkiye, sorunu çözmede belli hedef ve
programlara sahip midir? Bunun yanıtı hem evet ve hem de hayırdır.
Öncelikle, resmi ağızlardaki
söylem ne olursa olsun, Kürt sorununun çözümü için en ufak bir yasal değişiklik
yapılmamıştır. Yasaklar tüm boyutlarıyla devam ediyor. Legal Kürt partisi
konumundaki DEP hakkında kapatma davası sürüyor. Bu partinin bazı
milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılmış ve cezaevindeler. En son
Nisan ayında çıkarılan yeni Radyo ve Televizyon Yasası da bu konuda bir çok
yasakları içermektedir. T.C.,
resmi sınırları içindeki Kürt sorununun esastan çözümünü, Kürtleri
Kürdistan'da azınlığa düşürmede görüyor. Ölen Cumhurbaşkanı Özal; "Bölgedeki iki milyon kişinin batıya
göçünü saşlarsak sorunu çözmüş olacaşız" diyordu. Uygulanan
tüm politika buna hizmet ediyor. Mevcut savaş da buna hizmet ediyor. Bine
yakın köy yakılıp yıkıldı. Kasabalar ilçeler de öyle. Bunların sakinlerinin
çoğu, batıdaki metropollere göç ettiler. Aynı politika bütün hızıyla devam
ediyor. Bu, Türkiye'de hep güçlü olan asker kanadın politikası olsa da,
sivil yönetim de buna uyum sağlamıştır. Hatta tüm partiler ulusal
mutabakata varmışlardır. Bu politika, PKK nın yürüttüğü mücadeleyi bahane
edip, esas uygulamak istediği, göç ettirme, tüm dağ ve sınır bölgelerindeki
köyleri boşaltma politikasını başarıyla uyguluyor. istediği sonuca ulaştıktan
sonra çözüm diye; "Kürtçe basın
yayın serbestisi, radyo ve televizyon hakkı" gibi bir paketle
gelecektir. Bunun ise, Kürt sorununun çözümü için bir yeterlik oluşturmayacağı,
esas siyasal çözüm isteğinin her zaman gündemde olacağı, mücadelenin devam edeceği
açıktır.
Türk tarafının, otonomi, federasyon gibi
çözümlere hazır olmadığı görülüyor. Bu gibi çözümlerin bacımsızlıkla sonuçlanacağı
kuşkusunu taşıyor. Türkiye'de başı askerlerin ve bir çok siyasal partinin çektiği
kesim; verilecek kültürel hakların bile aynı sonucu doguracağından endişe
ediyor ve bunu açıkça belirtiyorlar. Siyasal çözümden yana olan ve sesleri
çok cılız olan bir aydın kasımı
var.
Türkiye
yalnız kendi sınırları içindeki deşil, çevresindeki Kürt sorunuyla da içile
yaşıyor. Bölgesel konumu, etnik yapısı kendini soyutlamaya elvermiyor. O açıdan
Türkiye'nin Kürt Politikası’ndaki değişmeleri bu bütünlük içinde incelemeyi
gerektiriyor.
İran-Irak savaşı, Türkiye’nin
Kürt politikasının değişiminde önemli bir rol oynadı. Özellikle savaşın
sonlarına doğru İran'ın daha üstünlük kazanması, Irak topraklarına
girip petrol bölgesi Kerkük'e
yaklaşması, Türkiye’nin içine korku düşürdü. Tarihi haklardan söz ederek,
Kerkük'ün İran tarafından işgaline seyirci kalamıyacağını belirledi. O
zamanki gazetelerdeki manşetlerden vereceğimiz bir kaç örnek bunu anlatmaya
yeter.
ABD Büyükelçisi Paul Henze: "Kerkük-Musul
sadece Türkiye'nin deşil, Nato'nun da güvenlik sorunudur".
(Milliyet, 10.04.1988)
Tevetoğlu: Atatürk'ün,
"Musul ve Kerkük’ü alacağım" dediğine dair vesika bulunduğunu açıkladı.
(Tercüman 03.03.1987)
İran'dan yeni iddia:
"Türkler Kerkük ve Musul'a girecek" (Hürriyet, 03.03.1987)
"İngiltere ve Türkiye,
Musul'un durumunu gözden geçirmeli"
(Milliyet, 26.07.1992)
"Kerkük'ü alalım diye ABD
baskı yapıyor" (Sabah, 19.03.1987)
İran-Irak savaşı, Türkiye'nin
Kerkük ve Musul'a olan iştahını kabartmıştı. Bunun için Irak Kürtleriyle
iyi ilişkiler kurulması gerekirdi. Halefçe sonrası yüzbinden fazla Kürdün
Türkiye'ye sığınması, bu fırsatı yarattı. O günden beri bu ilişki gittikçe
açık ve belirgin bir hal aldı. Türkiye bugün, Güney Kürtlerini korumakla
görevli Çekiç Güç'e ev sahipliği yapmakta, BM kararları çerçevesinde
Kürtlere yardım etmektedir. En önemlisi, Güney Kürdistan'daki iki
partinin; KDP ve YNK'nin Ankara'da resmi büroları bulunmaktadır. Bu Türk
devletinin, Kürtleri inkâr politikasından nereye vardığını göstermektedir.
Türk devletinin Güney
Kürtleriyle ilişkisi sırf Kerkük ve Musul nedeniyle değildir. Türkiye,
resmi sınırları dışındaki Kürtlerin varlığını inkâr etmenin, kendisine bir
yarar getirmediğine inandığı için de, politikasını değiştirme gereğini
duydu. Suriye, İran ve Irak dışındaki Kürtleri ihtilaflı oldukları devletler, bu arada
Türkiye aleyhine kullanıyorlardı. Aynı şeyi kendisi de yapabilirdi.
Nitekim faili Meçhul bir cinayete kurban giden MİT eski Müsteşarı Hiram
ABBAS, dönemin Cumhurbaşkanı Özal'a böyle bir rapor da vermişti. Öyle ki,
öldürülüşünde MİT içindeki hesaplaşmanın yanısıra, bu raporun da etkili olduğu
söylendi. Tabı tüm bunlar, maddi olarak kanıtlanamayacak gazete
haberleridir..
Kürt
Partilerinin sorunun çözümüne yönelik girişim önerileri:
Kürt sorunun çözümüne yönelik
örgütsel girişimlerin başlangıcını 1965 sayabiliriz. Çünkü Xoybûn'dan
sonra, Kuzey Kürdistan için ilk siyasal örgütlenme TKDP'dir. İllegal
olarak kurulan bu örgütün amaçlarını; "Türkiye’nin sınırları içindeki
Kürt bölgesinin sınırlarının tayını.
Kürtçe’nin serbest bırakılması. Kürtçe eşitim hakkı. Bölgeye Kürt memurların
atanması.." gibi haklar oluşturuyordu. Bunu bugünkü siyasal
literatürle; "Kürt kimlişinin
tanınması ve yasal gereklerinin yerine getirilmesi" olarak tanımlayabiliriz.
Kürdistan Demokrat Partisi daha sonra program değişikliğii yaparak, bağımsızlığı programına koymuştur.
1974'den sonraki dönemde bir çok
illegal örgüt ve siyasal hareket ardı ardına ortaya çıktı. Bunlardan TKSP
açıkça federasyon çözümünü programına almıştı. Diğerleri ise bacımsızlık
ve Kürdistan'ın birleşikliğini savunuyorlardı. 1974'den sonra ortaya çıkan
Rizgari, Kawa, KİP, KUK, PKK gibi örgütlerde amaç benzerliği görülür. Yine
tüm bu örgütlerin ortak yani, sosyalist bir Kürdistan'ı amaçlamalarıydı.Amaca
ulaşmak için, her tür mücadele yöntemi de benimsenmiştir. Ancak
bunlardan yalnızca PKK, silahlı mücadele vermeyi başarmıştır.
Kürt örgütlenmeleri, maksimal
amaçlarını programlaştırırken, güncel taleplerini ne iyi bir biçimde programlaştırmış
ve ne de bunun mücadelesini vermişlerdi. Adeta güncel talepleri
programlamaktan utanıyorlardı(PSK'nın bu konudaki durumunu iyice
bilmiyorum. Araştırıp yazılmalı). Onlara göre; güncel talepler için mücadele etmek reformistlikti.
Bundan dolayıdır ki, Kürt dostlarının bir çoğu; "Kürtler, henüz neyi istediklerini bilmiyorlar"
diye eleştiri yöneltiyorlar.
Partiya İslamiya Kurdistan (PİK)
ise dört
parçadaki Kürtleri birleştiren
bir Kürt İslâm Devleti kurmayı amaçlıyor. Elbette ki bu devlet, İslâm şeriatına
göre yönetilecek. Seçimle iktidara gelip yine seçimle gideceklerini
söylüyorlar. Seçimle gelip seçimle gitme, ne denli İslâm şeriatıyla bağdaşır? Çeşitli
örgüt, grup ve kadroların birleşmesiyle 1992 yılında kurulan Hevgirtin-Partiya
Demokrat a Kurdistan (Hevgirtin-PDK), bu genelden bir çok yanlarıyla
ayrılmıştır. Siyasal amaç olarak, self determination ilkesini benimsemiştir.
Bunun demokratik bir referandum sonucu, bizzat halk tarafından tayın
edilmesini öngörmektedir. Ayrıca güncel talepler derli toplu bir biçimde
düzenlemiş ve bunlar için mücadelenin amaç için mücadele kadar önemli olduğu
vurgulanmıştır. Çalışmalarını da o yönde götürüyor. Diğer örgütlerden ayrılan
bir yanı da demokratik bir kitle partisi olarak kurulmuş olmasıdır. Kuzey
Kürdistan'daki örgütlenmelerin çoğunun Marksist-leninist olması gerçeğinin
yanında; çoğulcu demokratik bir toplum modeli öneren özelliğiyle de
Hevgirtin-PDK bir yenilik oluşturmaktadır.
Azami ve güncel programlar arasındaki uyumsuzluğa
en belirgin örnek olarak, K.Kürdistan'daki en etkin örgüt konumundaki
PKK'nın durumunda görmek olasıdır. Bir gün tüm Kürdistan'ı kapsayan meclis kurmaya
kalkar, ertesi günü Türklerle federasyonu önerir. Yine bir gün Bağımsız-Birleşik
Kürdistan'ı önerir, ertesi gün de bazı kültürel haklarla yetinir. Bu hem
halkta ve hem de çözüm için uğraşan çevrelerde kafa karışıklığı yaratıyor.
Kürt tarafı kendi gücünü, uluslararası
ve bölgesel siyasal konjonktürü iyi değerlendirip somut ve elde
edilebilir çözümler üretmek zorundadır. Bu ihtiyaç yakıcılığını koruyor.
Nitekim Hevgirtin-PDK gibi rasyonel bir partinin çıkışı böyle bir ihtiyacın
sonucudur. Kurulmak istenen Kürdistan Ulusal demokratik Cephesi, ne yazık
ki bir bütün olarak henüz bu gerçeği kavrayamamıştır.
Politik
ve askeri çözüme dair yüksek sesli tartışmalar :
Bugün Türkiye'nin en önemli
konusu, Kürt sorunun nasıl çözüleceğidir. Bu hem Kürt ve hem de Türk tarafını
aynı derece ilgilendiriyor. Sorunun çözüm yöntemi, sorunun özü kadar tartışılıyor.
Her iki taraf açısından en büyük
şansızlık, askeri çözümü fetişleştiren görüşlerin egemeliğidir. Türk ordusu
öteden beri sorunun silâhla çözüleceğini savunur. Bu yönde yönetim üzerine ağırlığını
da koymuştur. İktidar çözümü askere havale etmiştir.
Kürt tarafında da benzer bir
konum vardır. TC.ye karşı silahlı mücadele veren PKK da, silahı fetiş
haline getirmiştir. Her şeyin silâhla çözüleceğine inanmaktadır. Onun için
de iş çözümsüzlük noktasında düğümlenmektedir.
Silahın çözüm yöntemi olarak
seçilmesi, hem işi çözümsüzleştiriyor ve hem de egemen ulus ırkçılığını
körüklüyor. Türk tarafı açısından silahı çözüm olarak seçenler, halktan
destek bulmak için, Türk ırkçılığını körüklemektedirler. Bunda epeyce yol
aldıkları söylenebilir. Öyle ki, 27 Mart Mahalli seçimlerinde, dinci RP
yanında oyunu en çok artıran iki pahtı, MHP ve DSP'dir. Biri Türk milliyetçiliğini
körükleyen sağ, öteki de sol partidir.
Her iki halkın özellikle batıda
iç içe yaşayışı, Kürdistan'da var olan Kürt sayısı kadar Kürdün batıda yasadışı
göz önünde tutulursa; geleceğin ne denli tehlikelerle dolu olduğu görülür. Yugoslavya'dakinin
bin beterini yaşamak işten bile deşil..
Kürt tarafının da silâhla çözüme
ulaşması mümkün deşil. Güçler arasındaki dengesizlik buna elvermiyor. Onun
için demokratik mücadele yöntemlerini öne çıkarmak gerekiyor. Açık kitle
eylemleri, legal ulusal kurumlar aranılışıyla etkin mücadele metotları
geliştirmek gerekiyor. Savaş ve savaşan güç, Kürdistan'da kitle desteğini
kaybetmiştir. Kitle desteğini kaybeden bir gücün savaş yürütmesi de olanaksızdır.
Artık Kürt Halkı da savaşta, savaşta uygulanan yanlış yöntemlerden bıkmış
ve yorulmuştur. PKK'nın yanlışı ve devletin zoru karşısında, gittikçe devletle
bütünleşmektedir. Ama bu, hiç bir şekilde organik bir bütünleşme olarak
algılanmamalıdır.
Silahlı mücadele veren PKK'nın,
Suriye ile olan ilişkileri, Suriye’nin mücadele üzerindeki etkisi, daha
yüksek sesle ve geniş kesimlerce tartışılmaktadır.
Bugün Kürt tarafında da savaş
karşıtı hareket gelişmektedir. Halk ve aydınlar, savaşa karşıtlıklarını
yüksek sesle söylemeye başlamışlardır. Özellikle son mahalli seçimlerde
devletle PKK'nın birleşen tavrı, değişik çözüm arayışlarını hızlandırmıştır.
Bunun başında da, illegal örgütlerin güdümünde olmayan siyasal bir
partinin oluşturulması geliyor. Böyle bir oluşumun, kitleselleşme, içte ve
dışta muhatap olma şansı büyüktür.
Türkiye, siyasal ve ekonomik
olarak uzun süre Kürt sorununu çözümsüz bırakamaz. Ne iç ve ne de diş
kamuoyu da buna elvermiyor. Bir çözüm paketiyle gelmek zorunda. Ama getireceği
paket, siyasal çözümü içerecek bir paket olmayacak. Siyasal ve Kürt tarafını
taamın eden bir siyasal çözüm paketi gelmezse; sorun her zaman Türkiye’nin
gündeminde önemini koruyacaktır.
Not: "Bu makale Bir Üniversite öğrencisinin tez çalışmasına katkı olarak yazılmıştır"
23.Nisan
1994
|