" Kürtçe İçin Korsika Modeli“

11 Mart 2002 ve 13 Mart 2002 tarihli Hürriyet gazetelerinde „Kürtçe için Korsika Modeli“ haberleri vardı. Haberin yalanlanması şöyle dursun, doğru oluğunu kanıtlayacak başka haberlere de rastlanıyordu. Örneğin Cumhurbaşkanı Sezer; „Kürtçe yayın TRT-GAP’tan yapılsın“ diye gazetecilere açıklamada bulunuyordu (3 Mart 2002 tarihli Hürriyet Gazetesi’ndeki Muharrem Sarıkaya’nın haberi).

Devletin zirvesinin, Avrupa Topluluğu’na uyum için üzerinde anlaştığı „Korsika Modeli“nde öngörülen beş maddelik kürtçe politikası şöyle:

1.       Kürtçe resmi eğitim verilmesi söz konusu olmayacak.

2.      Ancak kürtçe öğrenmek isteyenler için özel kurslar açılabilecek.

 

3.      Sınırlı kürtçe yayınına izin verilecek. Ancak bu da özel kanallardan değil, TRT’nin kanallarından birinden yapılacak.

 

4.      Yabancı dilde yayın izninin sadece kürtçe ile sınırlı kalmaması sağlanacak. O nedenle TRT-GAP kanalından muhtemelen Arapça ve bazı dillerde de yayın yayın yapılacak.

 

5.      Kürtçe kaset ve kitap zaten serbestti, serbest olmaya devam edecek. (13 Mart tarihli Hürriyet Gazetesi’ndeki Ertuğrul Özkök’ün makalesi)

 

Ağa’nın eli tutulmaz diye bir söz vardır. Böylesine alicenap(!) bir devletin vermek istediğine karşı, Kürtlere de şükretmek (!) düşer.

Kürtçe için Korsika modeli haberini okuduğumda hemen aklıma Niyazi Usta (Terzi Niyazi Tatlıcı) geldi. 12 Mart döneminde ikimiz de gözaltındayız. Havalandırmada volta atarken birden bana „Türk devleti çok insaflı bir devlettir“ dedi. Ben de „insaflı devlet bu mudur?“ dercesine tuhaf tuhaf yüzüne bakmıştım. Niyazi Usta bana itiraz fırsatı vermeden devam etti: „Dişin ağırsa cezaevi idaresi seni dişçiye götürür. Dişçi eline pensesini alır ve senden ağzını açmanı ister. O da açtığın ağzından penseyle dini çeker. Ya yanağını yuvarlak olarak kesip penseyi oradan sokarak dişini çekseydi ne diyebilecektin?“

Niyazi Usta’nın, devletin 12 Mart’taki baskı ve işkencelerini ince bir mizahla eleştiren örneğindeki, ağızdan diş çekmeyi insaf ölçüsü olarak aldığımızda, Türkdevletinin Korsika Modeline halk olarak teşekkür (!) etmekten başka elimizden ne gelir?

Kürtçe için Korsika modelini tartışmadan önce, Korsika modelinin ne olduğuna bir göz atalım: Korsika, Fransa’ya bağlı, 240 bin nüfusun yaşadığı bir adadır. Halkın yaklaşık yüzde yetmişi Korsikalıdır. Adada yaşayan halkın yüzde doksansekizi, anadiliyle birlikte fransızcayı da kullanır. 1982 ve 1991 yılında çıkarılan yasalarla, Korsika’ya adeta özerklik statüsü verilmiştir. Korsika’da bir Bölgesel Meclis ve yedi kişilik mahalli hükûmete denk düşen Yürütme Kurulu vardır. Korsika Meclisinde isteyen üye korsikaca da konuşabilir. Eğitim dili Fransızcadır. İlkokullarda haftada altı saat korsika dilinde eğitim verilebilmektedir. Adadaki bir televizyon istasyonu günde kırk dakika korsika dilinde yayın yapmaktadır. Yalnızca bu dilde yayın yapan beş radyo istasyonu vardır. (Bu bilgiler Tarık Ziya Ekinci’nin Vatandaşlık Açısından Kürt Sorunu ve Bir Çözüm Önerisi, Küreyel Yayınları 1997, Sayfa :52-53 ten alınmıştır)

Görüldüğü gibi korsika modelinde, adadaki kültürel, sosyal ve ekonomik işlerde hatırı sayılır derecede söz sahibi bir yerel parlamento ve yürütme organı var. Haftada altı saat de olsa, Korsika dilinde eğitim yapılabiliyor. Beş tane radyo istasyonu var. Türk devleti bunların hepsini görmezlikten gelip, adada günde kırk dakikalık Korsika dilinde yapılan televizyon yayınına mal bulmuş mağribi gibi sarılıyor. Avrupa Topluluğu üyesi Fransa, Korsika dilinde yayın sorununu böyle çözdüğüne göre; GAP-TV’de yapacakları sınırlı bir yayınla  kürtçe yayın sorununu çözeceklerini sanıyorlar.

25 milyonluk bir halkın dil sorunu, 240 bin nüfuslu bir ada halkının dil sorununa benzeştirilerek çözülemez. Esas çözüm, kürtçenin önündeki tüm yasal engellerin kaldırılmasıdır. Bana göre kürtçe, yasal engellerden çok zihniyet engeline takılmaktadır. Ben özellikle yazımda bunun üzerinde durmak istiyorum.

Kürtçe yayın konusundaki çıkartılan fırtınaya bir gözatalım. Devlet organlarındaki tartışmaları, generallerin açıklamalarını, koalisyon ortaklarının restleşmesini, uzlaşma toplantılarını, basındaki tartışmaları izledikçe; kendimi bir komedi eserinin oynandığı tiyatroda sanıyorum. Birileri çıkmış hem Kürt halkını ve hem de Avrupa Topluluğu’nu kandırmaya çalışıyor. Aslında yaptıkları şey kendi kendini kandırmak. Hiç bir yasal düzenlemeye gerek duyulmadan kürtçe radyo ve televizyon yayını yapılabilir. Bunun için Lozan Antlaşması’nın 39. maddesinin üçüncü fıkrasına bakmak yeterlidir.Anılan maddede:

„Bilumum Türk teb’asının gerek münasebet-i hususiye veya ticariyede gerek din, matbuat veya her nevi neşriyat hususunda, gerek içtimaat-ı umumiyede herhangi bir lisanı istimal hakkına malik olmalarına karşı hiç bir kayıt vazedilemiyecektir“ deniyor.

Osmanlıca kaleme alınmış madde, bugünkü türkçede şu anlama gelmektedir:

„Türk devleti vatandaşlarının tümü gerek özel veaya ticari ilişkilerinde, din, basım ve her türlü yayın konusunda, gerekse herkese açık toplantılarda diledikleri dili kullanma hakkına sahiptirler. Bu hakkın kullanılmasına hiç bir sınır konamaz.“

Anayasa’nın 90. maddesinin 5. fıkrasında:

„Usulüne göre yürürlüğe konan milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz“

deniyor. Türk Anayası’nın bu maddesi uyarınca, TBMM’nde kabul edilerek usulüne uygun yürürlüğe konan Lozan Antlaşması yasa hükmündedir. Öyle bir yasadır ki, getirdiği hükümlere aykırı yasa ve hatta anayasa bile yapılamaz.  Çünkü Lozan Antlaşması, Türk devletinin hukuksal varlık nedenidir ve taraf devletler, karşılıklı olarak bir takım sorumluluklar yüklenmişlerdir. Ne varki bu madde,  Lozan Antlaşması’nda yokmuş gibi davranılır yahut  maddenin hıristiyan azınlıklarla ilgili olduğu iddia edilir. Dikkat edilirse maddede „hıristiyan azınlık“ değil, „bilumum Türk tab’ası“ ifadesi vardır ve yoruma dahi elverişli değildir. Türk devleti işine gelmedi için, maddeyi öyle yorumlar ve anlı şanlı hukukçulara(!) da öyle yorumlatır. İşine geleni uygulamak ve gelmeyeni ise yok saymak, aşiret devletlerinde görülen bir uygulamadır. Devlet bir türlü bu illetten kurtulamadığı için, cumhuriyetin sekseninci yılında halen hukuk devleti olma tartışmaları sürüp gidiyor.

Lozan Antlaşması’nın 39. maddesinin üçüncü fıkrasındaki „..basım ve her türlü yayın konusunda...getirilen hakların kullanılmasına engel konamaz“ hükmü, RTÜK ve benzeri yasalardaki kayıtlamaları geçersiz kılmaktadır. Yasalarla uluslararası antlaşmayı tek yanlı son vermek mümkündür. Örneğin Türkiye, Atlantik Antlaşmasını feshederek Nato’dan çıkabilir. Ama tek yanlı olarak uluslararası antlaşmanın bir veya birkaç maddesini değiştirmesi ya da uygulamadan kaçınması mümkün değildir. Konumuza dönersek Türk devleti, doğuracağı sonuçları gözönüne alarak, Lozan Antlaşması’nı feshedebilir. Feshetmeden de türkçeden başka dillerle yayın yapılmasını engelleyemez. Demek ki olay, yasa sorunundan önce anlayış sorunudur.

 

Devlet ve devleti yönetenler, Avrupa Topluluğu’na girerken topluluğun kriterlerini, Kürtlerin hakları konusunda mümkün olduğunca esnetmeye çalışıyorlar. Bunu başarabildikleri takdirde, ortada Avrupa Topluluğu’nun kriterleri diye bir şey kalmaz. Avrupa Topluluğu,nun varlık nedeni olan kendi kriterlerinden Türkiye için vazgeçeceği ise düşünülemez. Türkiye’ye tek yol kalıyor: Ya bu deveyi gütmek ya da bu diyardan gitmek. 

Aslında Avrupa Topluluğu’na giriş, Türkiye’nin Kürt sorununu çözmesinde iyi bir fırsattır. Yapılan istatistikler halkın 78 inin Avrupa Topluluğu’ndan yana olduğunu gösteriyor. Bu aynı zamanda Kopenhag Kriterleri için, hem devlet organlarına ve hem de iktidara verilmiş bir vizedir. Ülkenin demokratikleşmesi ve bu bağlamda Kürt halkı için bazı iyileştirmelerde bulunulması, Avrupa Topluluğu’na girebilmenin ön şartıdır.

Türkiye bu fırsatı değerlendieriyor mu? Kesinlikle hayır. Kürtçe radyo ve televizyon yayıniyle öğrenime izin verirse ülkenin bölüneceğinden korkuluyor. Ülke sanki bölünmemiş. Bugün hukuken olmazsa bile fiilen bir bölünme yaşanmıyor mu? Eğer ülke içindeki 25 milyonluk bir halkın dili üzerinde yasak varsa, kimliği inkâr ediliyorsa, 80 yıllık cumhuriyet döneminin yaklaşık 65 yılında sıkıyönetim ve olağanüstühal  ile yönetilmişse, ekonomik olarak büyük bir geri kalmışlık ve farklılık içinde yaşatılıyorsa; fiilen bölünme gerçekleşmiş demektir. Bunun tek sorumlusu da Türk devletidir. Kürt halkı inkâr edilemiyecek ruhsal bir bölünme yaşıyor. Eğer ruhsal bölünme giderilmezse, varacağı yer kaçınılmaz olarak fiilen ve hukuken bölünmedir. Top devletin elindedir. İsterse siyasal, kültürel, ekonomik adımlar atarak, mümkün olduğunca ruhsal bölünmeyi giderebilir. Bunu (belki de Ertürk Yöndem’in başında olduğu) bir saatlik devlet televizyonu  yayınıyla sağlayacağını umuyorsa, kendi kendini aldatıyor demektir. O zaman bize al televizyonunu başına çal demek düşer. Kürt halkı zaten mevcut teknolojik gelişmelerden yararlanarak Kürt televizyonlarını izlemektedir. Gerçeği dururken sahtesi tercih edilen bir şey hiç gördünüz mü?

Avrupa Topluluğu’yla ilgili tartışmalarda yaratılan kaos, bazı gerçeklerin görülmesini de engelliyor. Dikkat edilirse tartışmalarda hep öne çıkarılan; kürtçe öğrenim ve yayın ile Öcalan’ın idam edilip edilmemesidir. Halbuki Avrupa Topluluğu çok gen bir alanda ortaklık ve benzeşmeyi öngörüyor. Avrupa Topluluğu üyesi bir ülkede derin devlet diye bir şey olmaz ve asker siyasetin üstünde değil emrindedir. Ve yine Avrupa Topluluğu üyesi bir ülkede siyaset-mafya-patron üçgeni olamaz. İhaleler açık yapılır. Kara para aklaması ve banka hortumlanması yanlız yasalarla değil, eylemli olarak da yasaktır.

Avrupa Topluluğu’na giriş, Türkiye’deki birçok dengeyi altüst edecektir. Onun için Avrupa Topluluğu karşıtları, bölücülük paranoyasının arkasına saklanarak ittifak oluşturmuşlardır. Öyle bir ittifak ki, bir avuç solcu dışında hiç kimse açıkça Avrupa Topluluğu’na karşı değil. Kutsal ittifakta kimler yok ki: İşçi partilisinden törelerle yönetilen ve geçmiş faşist hareketin temsilcisi MHP’lisine, Türk şövenisti patentli solcusuna, generalinden dincisine, banka hortumcusundan kara para aklayıcısı mafyasına kadar herkes... Avrupa Topluluğu bir turnusol kâğıdı görevi görevi gördü ve hepsini bir bir ortaya çıkardı. Halk, Türk şövenistlerini, demokrasi düşmanlarını, derin devlet savunucularını, vurguncu siyasetçi ve çetelerini bir araya getiren bu şer cephesini altederse önünü açmış olacaktır.

Ruşen Arslan                                                    19 Mart 2002

 

 

setstats1

1

Hosted by www.Geocities.ws

1