"Kendi Kendimle  Tartışma“

 

Kürt sorunu, içeriği ve gelişim süreci itibariyle çok tartışılması gereken bir konudur. Üzerinde çok düşünülüp tartışılması gereken bu konu, aynı zamanda „tehlikelidir“.

En başta konuyu, taraflardan biri olan devletle, onun kurumlarıyla tartışma  olanağın yoktur. Çünkü devlet, böyle bir sorunun olduğunu kabullenmiyor. Şayet tartışırsanız Türk Ceza, Terörle Mücadele ve Olağanüstühal yasaları yakanıza yapışır. Yargılanır mahkûm edilirsiniz. Yazılarınızın çıktığı yayın organları kapatılır. Olağanüstühal Valisi, bu tür yazıların çıktığı yayınları zaten bölgeye sokmaz.

Kürt tarafında ise tartışma araçları son derece kısıtlıdır. Nisbeten kitleselleşmiş Kürt televizyon ve gazetelerinde tartışma olanağınız yoktur. Çünkü aykırışünceye yer yoktur. Bu organların sahipleri gibi düşünmek zorundasınız. Onların kalıbına girmediğinizde, cabadan „hain“ yaftasını boynunuzda taşımanız da mümkün.

Arada bir tartışma için çeşitli platformlar oluşturulmuyor değil. Bunlara yüz-ikiyüz kişiden aşağı çağrılamaz. Konuşmak isteyenlere düşen söz hakkı süresi beş dakikayı geçmez. Beş dakikada neyi konuşacaksın, neyi sunacaksın?

Geriye sorunları tartıştığın üç-beş kişilik dost meclisleri ve kendi kendinle tartışma kalıyor. Ben sonuncu gruptakilerinden sayılabilirim. Çünkü sorunları en çok kendi kendimle tartışıyorum. Doğal olarak birinin, sorunlari kendi kendisiyle tartışması, belli bazı sonuçlara varması pek bir anlam ifade etmiyor. Başkaları bu konularda neler düşünüyor?.. Varılan sonuçlar, doğru ve yanlışlarıyla pratikte test edilme olanağına kavuşabilecek mi?.. Kaldı ki kişinin tek başına her konuda netleşmesi imkânsız denecek kadar güçtür. Bu, başkaları için olmasa bile, benim için gerçektir.

Halubuki Kürt halkının yürüttüğü ulusal mücadelenin, gerek geçmişten getirdigi, gerekse bugünkü sürecin yarattığı ve çözüm bekleyen bir çok problemi var. Bunların yoğunca tartışılması ve uygulanabilir sonuçlara ulaşılmasının zorunlu olduğu inancındayım. Bü yüzden sürecin sürekli kendimle tartıştığım güncel konularını,  kurdinfo.dk’yı takip eden sizlerle tartışmak istedim. Tartışmaya ilk olarak toprak sorunuyla başlamak istiyorum.

 

1.      Toprak olgusu güme getirilmek isteniyor

 

„Malûmun  ilânı gerekmez“ diye eski bir söz vardır. Günümüz türkçesinde „bilinenin açıklanmasına gerek yoktur“ anlamına gelir. Örneğin; günün 24 saat olduğunu ispata çalışma, anlamsız olduğu gibi gerek te yoktur. Bu, aynı zamanda hukukta da geçerli bir kuraldır. Bu kural açısından, „Kürtler bir ulus mudur, değil midir?“ tartışmasına girmeyeceğim. Yoksa malûmu ilân etmeye kalkışmış olurum.

Ulusun en çok kabul gören tarifi; belli bir toprak parçası üzerinde yaşayan, aynı dili konuşan, ortak ruhi şekillenmeye sahip inasan topluluğudur.

Demek ki bir insan topluluğunu ulus yapan temel unsurlardan biri toprak birliğidir. Bu toprak parçasına kategorik olarak vatan denir.

Kürtlerin anavatanı Kürdistan’dır. Ki bin yıllardan beri üzerinde yaşamaktadırlar. Bu, tarisel ve coğrafi bir gerçektir.

Ne var ki Türk devleti, kendi tarihini reddetmek pahasına, bu tarihi gerçeği kabullenmez. O’na göre tek ulus, tek vatan ve tek devlet vardır. O da Türk ulusu, Türk vatanı veTürk devletidir. Bu, O’nda o kadar ileri panaroya derecesine varmıştır ki; Kürdistan’dan söz edeni peşinen kendisine düşman ilân eder. Bu yıl bunun gülünç bir örneği Hamburg’ta yaşandı.

Hamburg Etnografya Müzesi her yıl bir-iki ülkeyi tanıtır. 2001 yılını ise Kürdistan ile Japonya’nın tanıtımına ayırmış. Sergiler, paneller, konserler, kutlamalar gibi çeşitli etkinlikler yapılıyor. Hamburg’taki 2001 yılı Newroz kutlamalarından  biri de orada yapıldı.

Hamburg Etnografya Müzesi’nin önünden geçenler, Japonya’nın yanısıra , Eylül ayı ortalarına kadar asılı kalacak Kürdistan yazılı büyükçe bir levhayı görürler. Türk devleti bu levhanın kaldırılması, programdan Kürdistan sözcüğünün çıkarılması için yoğun diplomatik girişimlerde bulundu. Başarı sağlayamayınca, bu kez de Türk dernekleri devreye sokuldu, Müze Müdürlüğü’ne protestolar yağdı.

Kürdistan Yılının açılışına davetli olarak katılmıştım. Konuşmacılardan Federal İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Bayan Cornelia Volgas-Sontag bu konuya değinerek şunları dedi:

1.       ...Ben bir Türk dostuyum. Türklerin, tarihi ve coğrafik bir gerçek olan Kürdistan gerçeğine bu denli tepki göstermelerini anlayabilmiş değilim...“

Ilâhi Bayan Cornelia Volgas-Sontag! Senin bu tepkiyi anlayabilmen için, Federal Almanya Içişleri Bakanlığı Müsteşarı değil, T.C. Içişleri Bakanlığı Müsteşarı olman gerekirdi..

Uluslar, vatanları üzerinde, özgür iradeleriyle kendilerini yönetmek isterler. Bu yönetme, ulusların konjoktürel tercihlerine bağlı olarak bağımsızlık şeklinde olacağı gibi, otonomi, federasyon, Konederasyon gibi başka uluslarla ortak yaşama biçiminde de ortaya çıkabilir. İfadesini Birleşmiş Milletler Antlasması ve bir çok uluslarası sözleşmelerde bulan bu ilkeye „ulusların kendi geleceklerini özgürce belirleme hakkı“ denir. Ki, uzun mücadeleler sonucu kazanılmış bir haktır.

Uluslar, özgürlük ve bağımsızlık konusunda oldukça da kıskançtırlar. Şayet egemenlik altındaysalar, özgürlükleri in mücadele ederler. Egemenseler, egemenliklerine yönelen tecavüzü defetmek için savaşı bile göze alırlar.

Avrupa Topluluğu (AT)’na aday üye olan Türkiye, Kürtçe eğitim ve TV hakkını tanımamak için bin dereden bin su getiriyor. AT’na sunduğu Katılım Ortaklığı Belgesi (KOB)nin hali ortada. Sivil ve askeri yöneticiler; “kürtçe eğitim ve TV hakkıni tanırsak, ardından otonomi, federasyon, sonunda bağımsızlık istekleri gelir“ diyerek,  korkularınııkça ifade ediyorlar.

Kürt ulusunun ,ülkesinin T.C. tarafından inkârı; egemenli paylaşma ya da kaybetme korkusundandır. Kürt ulusunun, ülkesinin kabulü, ister istemez, en aşağı egemeliğin eşitçe paylaşımı sonucunu getirecektir. Bunun içindir ki, Kürtlerin somut durumuna uymayan anlamsız teoriler gelıştiriyor. „Anaysal vatandaşlık“, „T.C.ne vatandaşlık bağı olan herkes Türktür“, „Türklük, yalnız Türk kökeniden gelmeyi ifade etmez“, „Devlet evinde kürtçe konuşan kimi engelledi“ diye formülleştirilen ve Kürt halkına dayatılmak istenen çözümler içinde ne Kürdistan, ne Kürt halkı ve ne de Kürt ulusunun kendi geleceğini belirleme hakkı vardır. Her şey bireysel haklara indirgenmiştir. Topluluk haklarının inkârı temel alınmıştır.

Türkiye’nin bir yerde Avrupa Topluluğu’na girmeye elinin mahkûm olması, diğer yandan Kürt ulusal mücadelesinin zorlaması sonucu, devlet yeni bir Kürt politikası uygulamak zorundadır. Şimdi de buna değinerek bu konuyu bitirmek istiyorum.

Yeni politika, Kürt halkının uzun, zorlu ve kitleselleşen mücadelesi sonucunda bir şeyler yapmak zorunda kalan, Avrupa Topluluğu’na girmek arzusunda olduğu için, onun normalarına kendi yorumuyla katılmak isteyen  T.C’nin Kürt politikasıdır. Burada “T.C’nin yeni Kürt politikası”  deyimi bilinçli olarak kullanıldı. Çünkü eski politikası yalnızca inkar ve imhaya dayanıyordu.İmha ve İnkar politikası tamamen terkedilmemiş osa bile, artık her şeyin eskisi gibi devam edemiyeceğini kendileri bile itiraf ediyorlar.

T.C’nin yeni Kürt politikasını, bir önceki Cumhurbaşkanı Demirel tarafından işlenmeye çalışılan ve “anayasal vatandaşlık” kavramı ile ifade edilen; özünde Kürt ulusal varlığını, onun temel dayanaklarından biri  olan ülkesini ve bir halk olarak hak talep etme hakkını inkâr eden, yalnızca birey olarak kendini Kürt olarak tanımlamaya, kürtçe konuşmaya, yazmaya ve sınırlı ölçüde radyo,televizyon yayınına izin verecek bir “çözüm” paketi olarak özetlemek mümkündür.

Yeni süreçte Öcalan, Kürt sorununa çözüm olarak, daha önce Demirel tarafından ortaya atılmış olan “anayasal vatandaşlık” tezini “barış ve demokratik cumhuriyet projesi” adı altında sundu. Sunanların ve sunuş biçiminin farklılığına rağmen; her ikisi de aynı kapıya, üniter devlet kavramında ifadesini bulan kemalist devlet ideolojisine çıkar. PKK yönetimi de, Öcalan’ın “demokratik cumhuriyet” projesine sahip çıktı. Sonuç olarak; Kürt halkının yüzelli yıldır verdiği mücadele sonucu kazandığı mevziler,  PKK lideri ve şimdiki yöneticiler eliyle devletin kemalist politikasına yamanmak istenmektedir.

Abdullah Öcalan’ın savunmasında ifadesini bulan ve PKK tarafından benimsenen yeni starateji, özde T.C.nin değirmenine su taşıyan, O’nun Kürt ulusunu, ülkesini ve özgürce geleceğini belirleme hakkının inkârını  temel alan  siyasetinin üzerinde yükselen bir çözümsüzlük programıdır.

Gelinen noktada, halkın verdiği mücadelenin boşa gitmemesi gerekir. Bunun yolu, her Kürt siyasal örgütünün, her Kürt kurumunun, her yurtseverin; Kürt halkının, kendi vatanında kendini özgürce yönetme hakkının her düzeyde ve her şeye karşın savunmadan geçer.

„Toprak olgusu güme getriliyor“ diye başlık atarken bilmem yanılıyor muyum?

 

 

2. PKK konusunda aykırı bir değerlendirme

PKK’daki gelişmenin seyri konusunda öngörüde bulunma, her zaman yanılgıları da içinde taşıyacaktır.  Ne var ki, gelecekle ilgili öngörüde bulunma ve bu bağlamda politika tesbiti politik kadroların, yorumcuların görevidir. Ben de karınca kaderince buna çaba göstereceğim.

Abdullah Öcalan daha Italya’da iken Medya TV’de yayınlanan iki demeci beni irkiltmişti. Bunlardan biri Şemdin Sakık için Türk Devletine; „33 erin katili Şemdin Sakık Irak Kürdistan Demokrat Partisi’ne sığınmış. Şerefiniz varsa gidip O’nu orada yakalarsınız“diye öneride bulunması, ikincisi ise, geride 25 bin şehit verildiğine bakmaksızın Avrupa’daki kadrolarına; „...Hepiniz Avrupa’da işlerinizi ayarlamışsınız. Bana sığınacak bir yer bulamadınız. Beni ortada bıraktınız..“ diyerek fırça atışıydı.

Ulusal gururdan zerrece nasibini almış birinin tavrı bu olamazdı. Bunun için sonradan gelişen hiç bir olay beni şaşırmadı. Tümü de beklediğim gibi gerçekleşti. Öcalan, kendi kurtuluşu için her şeyi feda etmeye hazırdı ve etti de.

Bilindiği gibi Öcalan’ın ilk yakalanma döneminde, kardeşi Osman Öcalan ; „Başkanımız düşmanın elinde esirdir. O’nun dediklerinden hiç biri bizi bağlamaz“ diye açıklamada bulunmuştu. Devrimci örgütlerde kural olan da buydu. Düşmanın eline düşen yöneticinin tüm görevleri dondurulur. Sonradan oluşan Başkanlık Konseyi, bundan vazgeçmiş ve tekrar Öcalan’dan emir alarak partiyi yönetmeye devam etmişti.

Kanımca böyle davranmasalardı, Öcalan’la çatışmaya girecek, örgütte çatışmalara ve bölünmelere neden olacaklardı. PKK örgütlenmesi gözönünde tutulduğunda, Öcalan’a karşı çıkabilme gücünü de kendilerinde bulamazlardı. Bunca kitleselleşmiş, iyi kötü bir çok kuruma sahip olan, halen  beşbin civarında gerillası olan bir örgütün, tüm bunları bir belirsizliğe terketmesi zordu. Bunun için de stratejik olarak, temel hedeflerinden vazgeçme pahasına, Öcalan’ın  hayatına endeksli bir politika yürütme tercihinde bulundular. Bir yandan da tabanına ideallerinden vazgeçmediklerinin propogandasını sürekli aşıladılar. Devlet de PKK’ya karşı kuşkulu yaklaşımını halen  koruyor gözüküyor.

PKK, 1993 yılında ateşkes ilan ettiğinde desteklemiş ve ateşkesin süresiz uzatılması için PKK liderini yüreklendiren kişilerin içinde bulunmuştum. Çünkü savaşın, Kürt halkına getireceği bir şey kalmadığına, tek yanlı savaşı durdurarak, barışçıl mücadele biçimlerini öne çıkarmanın Kürt halkının gerçeklerine daha çok uyduğuna inanıyordum. Halen aynı inancımı korumaktayım. Benim açımdan, PKK’yı savaşı bıraktığı için ihanetle suçlayan sivri eleştiriciler kervanına katılmanın olanağı yoktur. Silahlı mücadele veren yalnızca PKK idi, durduran da o oldu. Silahlı mücadele yapmak isteyenin PKK’nın taşeronluğuna ihtiyacı yoktur. Gider kendisi doğrudan yapar. Zaten bu tür eleştitleri ciddiye almadığımı itiraf edeyim.

Benim esas tehlikeli bulduğum yan, hareketin “demokratik cumhuriyet” söylemiyle kemalist üniter devlet tezine kanalize edilmek istenmesi, Kürt halkının kendi geleceğini belirleme, kendi topraklarında kendini yönetme hakkından feragat edilmesidir. Kürtler açısından ulus ve ülke fenomenleri yok edilmek istenmektedir. Cumhuriyet tarihi boyunca T.C.nin yapmak istediği bu değil miydi?

Görünürde PKK yönetimi, liderlerinin (bana göre devletin dikte ettirmiş olduğu) politikasına sahipleniyor. Birlik bütünlük içinde hareket ettiği gözleniyor. PKK’nın resmi söylemi, çizdiği resim ne olursa olsun; PKK bünyesinin toptan ve gönülden Öcalan’ın yeni politikasını benimsediğini kabullenemiyorum. PKK kitlesi, Öcalan’ın yakalandığı sıradaki ve yargılama sürecindeki tavrını içine sindirebilmiş değil. Ben, Öcalan ve onunla bütünleşen PKK yönetiminin bu günkü politikasına karşı şimdilik açık olmayan tepkilerin, yüksek sesli bir tepkiye dönüşeceğine inanıyorum. PKK’yı yönetenlerin – hepsi olmasa bile-, Öcalan ile yollarının ayrılabileceğini dahi hesaptan uzak tutmuyorum. Ortada bunca şehit, kan, gözyaşı ve hepsinden önemlisi oluşan bir ulusal bilinç vardır. Bu açıdan Öcalan ve PKK yönetiminin bir bütün olarak PKK’yı “demokratik cumhuriyet” tezine kanalize edebileceklerine inanamıyorum.

Bu inançtan hareketle PKK ile lideri arasına bir hat çekiyorum.  PKK’ ya toptancı yaklaşmamak, itici olmamak gerekir. Bloklaşma, PKK’yı hızla devletin Kürt politikasıyla bütünleşmeye iter. Onun için PKK ile diyalogdan yanayım. Avrupa’da oluşturulan Kuzey Kürdistan’lı Örgütler Platform’nun, PKK’yı dışta bırakma kararını,  yanlış buluyorum.

Kuzey Kürdistan’lı illegal siyasal örgütler, Öcalan’ın yakalanmasından sonraki gelişmelerin, PKK’yı parçalayacağını ve PKK’dan kopanlardan kendilerine de pay düşeceği beklentisi içinde oldular. PKK’dan ayrılanlar olmadı değil. Ama bir tanesi bile mevcut illegal örgütler tarafından kazanılamadı. Çünkü bünyeleri, PKK’dan ayrılanlar için çekim merkezi olmaya elverişli değil.

PKK kurulduğu günden beri liderlerinin söylemlerine, birbirini tutmayan politikalarına körükörüne  itaat eden bir yapıya sahiptir. Onun için  PKK tabanının doğrular yönünde dışarıdan etkileyebilmenin şansı çok zayıftı. Öcalan’ın yakalanmasından bu yana ve hatta yakalanmadan önce Avrupa’da sergilediği tavır, PKK tabanına bir şeyler verebilme olanağını yaratmıştır. PKK içindeki cılız da olsa pasif bir direnişin varlığı, yaptığı teknik atılımlara karşın, Özgür Politika’nın tirajındaki düşüş birer veri olarak alınabilir.

Kürt siyasal güçlerinin görevi, PKK’yı güçlendirmek ya da bütünleştirmek değildir. Böyle düşünenler için kestirme adres gidip PKK içinde çalışmaktır. Ancak ben, PKK tabanının  Öcalan ve O’na bağlı yöneticilerce, T.C.nin kemalist politikalarına hizmet eden bir güç haline dönüşmemesinin  hepimizin önünde bir görev olarak duruduğuna inanıyorum. Bu görev, birebir ilişkiden tutun da; çeşitli platforfmlarda güç ve eylem birlikteliğiyle yerine getirilebilir.

PKK’yı hem ağır eleştirip ve hem de işbirliği önermek bir saçmalık mı?

 

3-  İllegal siyasal güçlerin konumuna bakış  ve bir yaklaşım

 

Kuzey Kürdisatan’daki hareket, adeta PKK’nın ekseni etrafında dönüyor. Her şey ona endekslenmiş durumda  Diğer siyasal güçler, O’na göre tavır belirliyor; ya yanında ya da karşısında yer alıyor. Hiç bir illegal parti eski gücünü korumuyor. Sürekli bir kadro erozyonu yaşanıyor. İllegal partilerden kopan siyasal kadrolar, illegal partilerden doğrudan etkilenen veya bağımsız davranamayan legal partilere de meyil göstermiyor. Bu saatten sonra, giden her kadro için parti yöneticilerinin; “hain, kaçıyor, hayatını yaşıyor...” gibi kendilerinin de inanmadıkları suçlamalar da pirim etmiyor.

 

Ben, illegal partilerimizin gereklilik açısından artık kendilerini sorgulaması gerektiğine inanıyorum. PKK dışındaki illegal partilerin, Kürt siyasal hareketini etkileme konumları yoktur. Kitleselleşme şanslarını da yitirmişlerdir. Çoğunun üst düzey yöneticileri Avrupa’da yaşamaktadır. Deneyler, muhacerattan ülkede örgüt yönetilemiyeceğini bizlere öğretti. Program hedefleri ne olursa olsun, etkin konumda olmayan siyasal partiler, bir ad olarak kalırlar. Ad olarak kalmak için de parti kurulmaz yahut varlığı sürdürülmez.

 

PKK dışında varlığı, ilişkileri itibariyle parti diyebileceğimiz bir tek PSK kalmıştır. Ama kitleleri etkileme, çekim merkezi olma şansı kalmamıştır.O da diğerleri gibi devamlı kan  kaybı içindedir. Geçen yıl yirmibeşinci kuruluş yıldönümünü kutladı. Kuruluş yıldönümü kutlamasında PSK Genel Sekreteri Sayın Kemal Burkay konuşmasında; „PSK 25. yılında dimdik ayaktadır“ diyordu. Mahzun Kırmızıgül’ün türküsünde „yıkılmadan dimdik ayakta olmak“şık kaçıyor, ama bir parti için yeterli olmuyor. Parti için ölçü, onun amacını gerçeklestirmede aldığı yol ve kitleselleşmedeki gücüdür.

 

PKK ise “demokratik cumhuriyet” gibi ne idüğü belirsiz bir politikaya angaje olmakla gereksizliğini ilan etti. Çünkü gerek kapatılan ve gerekse halen çalışmalarını sürdüren legal partiler, daha kapsamlı program ve söyleme sahiptirler. “Demokratik Cumhuriyet” projesi illegal bir partiye ihtiyaç göstermez. Zaten devlet, Kürtlerin, Öcalan’ın söyleminde politika yapmasına dünden razıdır.

 

PKK iki açıdan yaşamını sürdürmeyi düşünür. Birincisi; her şeyden üstün gördükleri liderlerinin yaşamda kalmasını sağlamak, ikincisi ise sayılari 5 bin civarında olduğu tahmin edilen ve her biri boynunda idam fermanı taşıyan gerillanın, af gibi bir çözüme kadar yaşamlarını garantiye almaktır. Ki, bu  objektif bir zorunluluktur. Gerillanın durumu çözüldüğünde, PKK’nın illegal olarak varlığına objektif bir gereklilik de kalmayacaktır. 

 

Kuzey Kürdistan’da,  kültürel haklarla yetinenden bağımsız birleşik demokratik (ya da sosyalist) Kürdistan’a kadar çeşitlilik arzeden politik hedeflere sahip güçler, örgütlenmeler var. Bu gerçek karşısında, hemen haklı olarak şu soruya muhatap olunacaktır: Türk devleti, bu amaçların gerçekleşmesi için çalışacak örgütlerin kuruluşuna, çalışmalarına izin verecek kadar demokratikleşmiş midir? Peşinen cevabımı vereyim. Benim T.C.ni demokratik falan gördüğüm yok. Bu konuda bazıları gibi hayale de kapılmıyorum. Benim hareket noktam, geçmişteki mücadelenin öğrettikleridir. T.C.nin Kürtler konusunda çok daha katı olduğu dönemlerde, devlete rağmen Doğu Mitingleri, TİP içindeki Doğulular Grubu, DDKO’lar Özgürlük Yolu dergisi ve yayınları, Roja Welat, Devrimci Demokrat , Komal Yayınevi, Rızgari dergisi, DDKD, DHKD ve ASKD’lerin verdikleri mücadele ve Kürt ulusal hareketine sağladığı kazanımlar inkâr edilemez.

 

İşin diğer bir gerçek yanı da, politik bilinci yükseldikçe halkımızın legal siyasal çalışmalara meylettiğidir. Mahalli seçimlerde HADEP’in önemli merkezlerde seçimi kazanması, genel seçimlerde Kürdistan illerinin bir çoğunda birinci parti olması bunun kanıtıdır.

 

1980’den sonra devlet, en ücra birime kadar isithbarat ağı örgütledi. Bunu hem Kürtler ve hem de devlet doğruluyor. Legal açık çalışma, yirmi yılın ürünü olan bu muazzam istihbarat örgütlemesini işlevsiz kılacaktır. Bunu da yabana atmamak gerekir.

 

1.      Süreç ne tür örgütlenme ve mücadele biçimlerini gündeme  getirecektir?

 

Bana göre iki tür örgütlenme sürece damgasını vuracaktır. Bunlardan biri legal siyasal örgütlernme diğeri de  sivil halk girişimleri olacaktır.

Legal siyasal örgütlenmeler, mahalli ve genel siyasal iktidarı elde etmeyi amaçlayarak; programatik hedeflerini gerçekleştirmeye çalışacaktır. Bunların Anayasa ve Siyasal Partiler Yasası çerçevesinde şimdi olduğu gibi , biraz da onları zorlayarak kurulması ve çalışması esastır. Başka türlü ne kurulabilmeleri ve ne de seçimlere katılabilmeleri olanaklıdır.

Her demokratik toplumda olduğu gibi, ülkemizde de her alanda sivil halk girişimleri olacaktır. Sağlık,çevre, insan hakları, kültür v.b. alanlarda girişimler ortaya çıkacaktır. Kürt Vakıfları, Enstıtüleri gibi kurumlar çoğalacak ve gelişeceklerdir. Avrupa Topluluğu’na girmeye can atan Türkiye’nin bunlardan kurtuluşu yoktur. Benim burada üzerinde durmak istediğim siyasal hedefleri olan halk girişimleridir. Anayasa ve Siyasal Partiler Yasası’nın izin vermediği siyasal hedeflere sahip halk girişimleri, illegal siyasal partilerin boşluğunu dolduracaklardır. Örneğin; “ulusların kendi geleceklerini belirleme hakkını” savunmak için oluşturulacak girişim, pekala Kürt halkının kendi geleceğini belirlemesini baş konu edinebilir. Örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Bu tür girişimler elbette koğuşturmaya uğrayacak, ardından baskı, hapis her şey gelecektir. Aynı şey legal partiler için de söz konusu olmuyor mu? Her şeyin bir bedeli vardır. Kürt haklı bedel ödeye ödeye bu günlere geldi. Bedel ödeyerek istediği yarınlara ulaşacaktır.

Amaçları ve çalışma alanları sınırlı olan, çok üye kazanmak için rekabete ihtiyaç duymayacak sivil halk girişimleri, yoğun bir etkinliğe, ortak iş yapmak konusunda da siyasal partilerden daha esnek ve elverişli bir yapıya sahip olurlar.

Kürt halkı, ulusal demokratik mücadelesinde dünyadaki deneylerden yararlanmasını bilmelidir. Doğu Avrupa’daki iktidar ve rejim değişikliklerine neden olan, Berlin Duvarı’nı yıkarak iki Almanya’yı birleştiren halk hareketlerini bu tür inisiyatifler başlattı.

Kürt halkının ulusal-demokratik isteklerini barışçıl kitle hareketleriyle gerçekleştirme dönemi açılacaktır. Legal siyasal partiler ile sivil demokratik halk girişimleri, demokratik kitle örgütleri ve meslek kuruluşlarıyla birlikte kitle eylemliliğinde görev ve öncülük yüklenebilirler. Bugünden yarına bunlara hazırlıklı olmalı ve gerçekleşmesine çalışmalıyız.

Bu yıl Diyarbakır’da kutlanan 500 bin kişilik Newroz’u sivil halk girişimlerini ortak ve başarılı bir eylemi olarak göstersem, yanlış örnek mi vermiş olacağım?

 

5- Kürt Ulusal Konseptini hazırlayacak bir konferans ihtiyacı

Günümüzü bir yanıyla Lozan öncesi sürece benzetebiliriz. Avrupa Topluluğuna (AT) girmek isteyen Türkiye bir yanda, AT üyeleri bir yanda Kürt sorunun çözümü için pazarlık hazırlığı içindeler. İşin öznesi olması gereken Kürt halkı, Lozan’daki gibi nesnesi konumundadır. Kimsenin Kürtlere ”ne istiyorsunuz” diye sorduğu yok. Kürtlerin de dünyaya sunacağı ulusal konseptleri yok.

Bence öncelikli sorun, böyle bir ulusal konsepti yaratmak ve dünyaya ilân etmektir. Bu konsepti yaratacak platform ise bir ulusal konferans olabilir. Temsil gücü yüksek, bu bağlamda her sınıf ve tabakanın, meslek kuruluşlarının, demokratik kitle örgütleri ve ulusal kurumların, legal ve illegal partilerin temsil edildiği, yurtsever nitlelikli eski ve şimdiki mahalli yöneticiler, parlamenterler, Kürt halkının ulusal demokratik mücadelesine hizmet etmiş şahsiyetler, Kürt bilimcileri, yazarlar ve sanatçıların katılacağı bir ulusal konferans bu iş için biçilmiş kaftandır.

Böyle bir konferansın ilân edeceği ulusal konsept, içte ve dışta etkin bir konuma ulaşır. Çözümde dikkate alınmamazlık edilemez. O zaman ”İmralı süreci” gibi olayların kıymeti harbiyesi de kalmaz. Çünkü ulusal mücadeleye omuz veren her örgüt, kurum veya kişinin elinde bir ulusal pusula olmuş olacaktır. İşte o zaman Kürt halkı, Kürt sorununun çözümünde nesne olmaktan kurtulup işin öznesi de olur.

Bu öneriyle hiç bir örgütten siyasal programından, idealinden vazgeçmesi istenmiyor. Her örgüt elbette ki amacını gerçekleştirmeye çalışacaktır. İstenen birlikte çalışmada ulusal konsepti gözetmek, günümüzün kritik sürecinde ulusal birlik içinde olmaktır.

Dikkat edilirse Türk devleti için ”devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü”, Kıbrıs, AT, Ege sorunu birer ulusal konsepttir. Sağcısı, solcusu, dincisi bunları tartışma konusu yapmıyor. İşte bizim de böyle bir konsepte ihtiyacımız var. Ben zaten Kürtler arasındaki birlikten, kabul edilen ulusal konsept için çalışmayı anlıyorum. İster ortak, ister tek tek çalışılsa da, tüm emekler ulusal konsept havuzunda birleşir.

Kuzey Kürdistan için böyle bir konferans acaba ütopya mı?

 

      

Ruşen ARSLAN                                                             10. Temmuz 2001

 

 

 

 

 

 

1

1

Hosted by www.Geocities.ws

1