|
" TÜRK DEVLETİ Mİ AB’NE
UYACAK, AVRUPA BİRLİĞİ Mİ KEMALİST OLACAK?“
Hani bir söz vardır. Eğer düşünüp yapmak veya söylemek istediğini
birisi senden önce yapar veya söylerse, “benden çok yaşayacaksın” denir. Ariel Oostlander de benden
çok yaşayacak. Bir süredir Kemalizmi Kopenhag
Kriterleri açısından irdelemek istiyordum. Notlarım masada duruyor ve her
gün “beni yaz” diye gözlerimin içine bakıp duruyordu. Oostlander
benden erken davrandı ve çok da iyi etti.
Avrupa Parlamentosu’nun Hollandalı üyesi ve Dışişleri Komisyonu
Raportörü Ariel Oostlander,
Türkiye üzerine hazırladığı raporla, deyim yerindeyse katırcının
katırlarını ürküttü. Oostlander Türkiye’nin bam teline basmıştı. Raporunda “Türk Devleti’nin temel
felsefesi olan Kemalizm, Türk Devletinin bütünlüğüne yönelik ölçüsüz endişe
kaynağı oluyor. Kemalizm, Türk kültürünün ve milliyetçiliğinin homojenliği
üzerinde duruyor. Devletçilik, ordunun güçlü rolü, dine karşı çok katı
tavır gibi yaklaşımlara öncelik veren Kemalizm felsefesi, Türkiye’nin AB’ye
katılımına köstek oluşturuyor” diyor.
Sen misin bunları söyleyen. Devletin resmi ağızları, köşe yazarları,
çeşitli kuruluşların temsilcileri ağızlarına geleni söylediler. Ne onun
“Türk düşmanlığı” ne “taraflılığı” ve ne de “Türkiye’nin Avrupa Birliğine
girmesine öteden beri karşı olduğu” suçlamaları kaldı. Derya Sazak ise,
Hukukçu Tulu Gümüştekin’e atfen onun için; “Oostlander elinde haçla gezen birisidir” diyor.
(Milliyet 16. Eylül 2002). Elinde haçla veya tespihle gezmenin suç veya
ayıp olup olmadığının tartışmasına burada girmenin yararı yok. Artık tüm
dünyanın bilip kanıksadığı resmi bir Türk politikası var: “Her politikacı,
her yazar ve sanatçı Türk devleti ve Türkler lehine rapor düzenlemek, demeç
vermek, konuşmak ve yazmak zorundadır.” Yoksa tu kaka edilir. Son on yıl
içinde Alman politikacı Claudia Roth hakkında edilen küfürleri ve övgüleri göz önüne
getirmeniz yeterlidir sanırım.
Eloğluna her zaman söz geçirmek mümkün olamıyor. AB Parlamentosu
Dışişleri Komisyonu için rapor hazırlarken, gerçeklere uygun hareket ediyor
ve yukarıda sunduğum görüşlerini raporuna geçiriyor. Bazı istisnalar
dışında kimse Oostlander’in ne demek istediğine,
haklı olup olmadığına bakmıyor. Onun dediklerini Türk tabusuna saldırı
olarak olarak algılıyorlar. O zaman da tartışma
ortamı ortadan kalkıyor. Murat Belge haklı olarak “... Ancak bütün bunlar
bizim burada Kemalizm hakkında ne düşündüğümüzü ve nasıl konuştuğumuzu
belirlememeli. Bugün bazı yorumcuların verdiği renkler ve biçimlerle,
Kemalizm’in yalnız AB üyeliğine değil, birçok şeye engel haline geldiğini
düşünüyorum. Yığınla örneği var ya, ikisine kısaca değineyim. Birini bir
süre önce yazmıştım: emekli general Suat İlhan, AB’ye girmenin ihanet
olacağını ve Kemalizm’in sonunu getireceğini yazmıştı (derin sendikacı
Mustafa Başoğlu’nun çıkardığı broşürde).
İkincisi, bugünlerde ‘büyük’ gazetelerimizin de ucundan katıldığı ‘Saddamcı’ Atatürkçülük tartışmaları)...” diyor (Radikal’den aktarma, Milliyet14 Mayıs 2003).
Kemalizmin Doğuşu
Kemalizmi kavrayabilmek için, onu tarihsel ve
sosyolojik bir incelemeye tabi tutmak gerekir. Bir makalenin boyutlarında
bunu derinlemesine inceleme olanaksızdır.
Ben de kuşbakışı değinip esas konu üzerinde durmak istiyorum.
Sanayi devrimini ve buna bağlı olarak uluslaşmasını tamamlayan ve
ulusal devletlerini oluşturan Batı Avrupa, Osmanlı İmparatorluğu’nda
bağımsızlık hareketlerinin kıvılcımı olmuştur. İmparatorluğun egemenliği
altındaki birçok ulus, ayrılıp bağımsız olmak istemektedir. Ekonomik ve
askeri açıdan zayıflamış imparatorluğun, artık zora dayalı olarak buna
karşı koyacak gücü kalmamıştır. Topraklarını yavaş yavaş
kaybetmektedir. Gerileyen ve çökmeye mahkûm Osmanlı İmparatorluğu, artık
Batılı emperyalist devletler Fransa ve İngiltere, Avusturya-Macaristan ve
komşusu Çarlık Rusyası arasında nüfuz çekişmelerinin
yoğun olduğu bir alandır. Bunlara sonradan İtalya da katılacaktır. 1800 lü yılların sonuna gelindiğinde, Yunanistan, Sırbistan,
Karadağ, Romanya, Bulgaristan, Kıbrıs artık Osmanlı egemenliği altında
değildir. Kuzeyde ve Doğuda da toprak kayıpları başlamıştır. Bu bağlamda
Kırım da elden çıkmıştır. Birinci dünya savaşı öncesi ise, Kuzey
Afrika’daki topraklarını ve Batı Trakya’nın tümünü kaybedecektir.
Savaşlar, eyaletlerin kaybı ve hantal devlet yapısı, sanayi devrimine
kapalı, savaş ve ganimet üzerine kurulu ekonomiyi dibe vurdurmuştur.
Yaşamını sürdürmek isteyen devlet, ezeli düşmanlarına karşı ağır borç yükü
altına girmiştir. Ekonomi borçla döndürülmektedir. Alacaklı devletler,
alacaklarını teminat altına almak için, devletin bazı gelirlerine el koymuş
ve borç idaresi için Düyun-u Umumiye kurulmuştur.
Ekonomik bağımsızlığını yitiren devletin siyasi bağımsızlığı da kerte kerte yok olmaya başlamıştır. Öyle ki Padişahlar,
Sadrazamları (Başbakan) atarken, günün şartlarına göre İngiltere, Fransa ya
da Rusya’nın isteklerini gözetmek
zorunda kalmaya başlamıştı. Anılan devletler, Hıristiyan tebaayı koruma adı
altında içişlerine müdahale edebiliyorlardı.
Osmanlı Devleti’nin eski haliyle yürümesi olanaksızdı. Hukuk, eğitim,
askeri ve diğer alanlarda yenilikler yapmak zorundaydı. Daha çok Hıristiyan
devlet tebaasının korunması amacı ve Batılı devletlerin zorlamasıyla Gülhane Hatt-ı Hümayunu ilân
edildi. Padişah “kendi isteğiyle” yetkilerini sınırlandırıyordu.
Ne devlet yapısındaki göreceli düzenlemeler ve ne de Gülhane Hatt-ı Hümayunu,
devletin çöküşünü ve toprak kayıplarını önleyemiyordu. Osmanlı aydınları
buna çare arıyorlardı. Jöntürk hareketi böyle
doğmuştu. Jöntürkler
meşruti bir yönetimle devletin kurtulacağına inanıyor ve bunun mücadelesini
veriyorlardı..
Jöntürk hareketi çeşitli örgütlenme ve basın çalışmaları şeklinde
yürütülüyordu. Batılı devletlerce de desteklenen hareket nihayet meyvesini
verdi. Sultan Abdülaziz 1976 da tahtan indirildi. Yerine geçirilen Sultan
V. Murat’ın psikolojik dengesi yerinde değildi. Bu yüzden padişahlığı çok
kısa sürdü. Sultan V. Murat’ın iki ay süren padişahlığından sonra, Jöntürkler ve Sadrazam Mithat Paşa’nın
desteğiyle kardeşi 2. Abdülhamit tahta geçti.
Batılı devletler, Osmanlı İmparatorluğu’nu ıslahat yapmaya zorluyordu.
Hatta bunun için 1876 yılında İstanbul’da elçiler düzeyinde bir konferans
da düzenlenmişti. Padişah 23 Aralık 1876 da meşrutiyet ilân etti.
Meşrutiyet ilânı, bir yerde ıslahat konferansını işlevsiz bırakmıştı
Nitekim bu yüzden konferans yarım kaldı. „...Elçilere nazik bir dille
konferansa gerek olmadığı bildirilmişti“ (E. E. Ramsaur,
Jöntürkler ve 1908 İhtilâli. Sander
Yayınlar 1972). Sultan Abdülhamit bir yıl sonra 24 Nisan 1877 de başlayan
Osmanlı-Rus savaşını bahane ederek
meclisi dağıttı.1908 yılında İkinci Meşrutiyet’in
ilânına kadar geçen sürede, ülkeyi koyu bir diktatörlükle yönetti.
Abdülhamit’in dillere destan koyu istibdadı, karşı tepkisini
geliştirmekten geri kalmadı. Gizli örgütlenmeler Padişaha karşı mücadeleye
başlamışlardı. Bunlardan en önemli olanı 1889 Mayıs ayı sonlarında kurulan
ve İttihat ve Terakki’nin nüvesini oluşturan İttihad-ı Osmani
Cemiyeti’dir Kurucuları Arnavut İbrahim Temo,
Çerkez Reşit, Kürtler İshak Sukûti
ve Abdullah Cevdet’tir (Geniş bilgi için; Naci Kutlay,
İttihat-Terakki ve Kürtler, Stockholm 1990, Sayfa 23-40) Dikkat edilirse
kurucular arasında Türk yoktur. Cemiyetin şiarı da hürriyet, eşitlik ve
kardeşliktir.
Cemiyet daha sonra bazı katılımlarla İttihat ve Terakki adını alır.
Sivil ve asker bürokratlar arasında epeyce taraftar toplar. Özelikle
Makedonya ve Balkanlarda çok gelişir. Başta Mustafa Kemal ve İsmet Paşa
olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti’nin önde gelen kurucu kadroların birçoğu
İttihat ve Terakki’nin üyesidir. Cemiyet 1908
ihtilâlini gerçekleştirir ve Sultan Abdulhamit’e
2. Meşrutiyeti ilân ettirir. İttihat ve Terakki artık iktidar olmuştur.
İttihat ve Terakki iktidar olduktan sonra ideolojik değişim ve dönüşüme
uğrar. Türkler ve Türkçülük ağır basmaya başlar. Kuruluşundaki Osmanlıcılık
ideolojisinin yerini Türkçülük alır. İmparatorluk bünyesindeki
milliyetlerin bağımsızlık hareketleri, İttihat ve Terakki’yi
Türk unsuruna dayanmaya yöneltmişti. Türkçülük ise giderek Turancılık ideolojisi
olarak belirmeye başladı. Turancılık ideolojisi, İttihat ve Terakki iktidarını
2. Dünya Savaşı’na soktu ve Orta Asya Serüveni Sarıkamış’ta son buldu.
İttihat ve Terakki’nin giderek Türkçü ideolojiye
sahiplenmesi, Türk olmayan unsurların örgütten ayrılmalarına ve başka
arayışlara girmelerine neden olmuştu.
Birinci Dünya Savaşı bir yerde Osmanlı Devleti’nin de sonudur. Sevr
Antlaşması’nın sonuçlarını kabullenmeyen çeşitli kesimler, kendine özgü
nedenlerle mücadeleye girişir. Urfa, Antep ve Maraş’ta halk,
topraklarında “Büyük Ermenistan” kurulmasını önlemek amacıyla, Fransızlara
karşı direnişe geçer ve zafer kazanır. Çeşitli yerlerde Müdafaa-i Hukuk
Cemiyetleri kurulmuştur ve en önemlisi de Kürdistan’da
kurulmuş bulunan Şarki- Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’dir.
Mustafa Kemal, çeşitli direniş odaklarını birleştirmeyi ve merkezileştirmeyi
başarır. Bunda esnek ve her nabza şerbet veren tavrı önem taşır. Bu
bağlamda Padişah ve Müslümanların Halifesi’ni kurtarmak amacıyla yola
çıktığını söyler. “Kürt kardeşlerine haklarının tanınıp garanti
alınacağını” söylemeyi de ihmal etmez. Ordunun büyük bir kesimini yanına
çeker. Mücadele sırasında artık biri İstanbul’da ve biri de Anadolu’da
olmak üzere iki devlet ve hükümet vardır. 1923’te Cumhuriyet’in
ilânıyla birlikte Saltanat ve Osmanlı devleti son bulur. 1924 ‘te de halifelik kaldırılır ve Osmanlı Hanedanı
yurtdışına sürülür.
Cumhuriyet İktidarının Sınıf
Yapısı
Türk Devleti, asker-sivil bürokrat kesimin öncülüğünde kurulmuştur.
Kuruluş sırasında burjuvazi henüz yönetimi yüklenecek gelişkinliğe sahip
değildir. Onun adına asker ve sivil
bürokrasi yönetime el koymuştur. Türk devleti, Türk-Yunan Savaşı ve Osmanlı
devletinin yıkılışı üzerine kurulduğundan, bir ihtilâl sonucu kurulmuş
devlet olarak nitelendirilebilir. İhtilâl sonrası oluşan iktidarlarda,
iktidar sahipleri her şeye hâkim olmak, güçlerini kanıtlamak zorundadır.
Bir yerde bu onların varlık nedenidir. Onun için Türkiye Cumhuriyeti’nin
kuruluşu ve yürütülmesi gayet kanlı olmuştur. Başka iktidar adaylarına veya
ortaklık edeceklere kesinlikle izin verilmemiştir. Bunun içindir ki Serbest
Fırka ve Cumhuriyetperver Terakki Fırkası’nın
ömürleri çok kısa olmuştur.
Devlet gerçek anlamada çok partili yaşama ancak 2. Dünya Savaşı sonrası
ve uluslararası siyasal konjonktürün de dayatmasıyla geçmiştir. Yeterince
olgunlaştığına inanan burjuvazi, 1950 genel seçimlerinde iktidarı ele
geçirmiştir. “1950 Olayı’nı yorumlarken, dışa bağımlı, tarım ve ticarette
yoğunlaşmış büyük sermaye kesiminin, küçük burjuvazinin bürokratik
kanadının iktidar ortaklığına, başka bir deyimle ‘vesayetine’ son vermiş olduğunu
söyleyebiliriz. Burjuvazinin güçsüzlüğü yüzünden onun görevlerini yüklenmiş
ve bir çeşit vesayet uygulamış olan küçük burjuva bürokratik kesim, artık
tarihsel görevini tamamlamış sayılmakta ve uluslararası finans kapitalin
ortağı tekelci kesim, iktidara ağırlığını koymaktadır.” (Prof. Dr. Server Tanilli, Devlet ve
Demokrasi – Anayasa Hukukuna Giriş, Say Kitap Pazarlama 1982).
Siyasi literatür, bürokrasinin diğer bir sınıf adına iktidar olmasını,
1789 Fransız İhtilali’nden bir süre sonra iktidar olan Luis
Bonapart’a izafeten “bonapartizm”
diye adlandırıyor.
Bürokrasinin iktidarının iki özelliği vardır. Birincisi; çağın modern
sınıflarından birine doğrudan dayanmadığından, gücünü otoriter bir yönetim
kurmaktan almasıdır. Demokrasi ve gerçek seçimlerle araları pek iyi
değildir. Bunları iktidarları için tehlike olarak görürler. Seçim olsa bile
ya göstermelik ya da istedikleri sonucu alabilecek şekildedir. Demokratik
seçimler iktidarlarının sonu olabilir. Örnek olarak; Türkiye’deki 1950
seçimlerinde DP’nin iktidara gelişini ve Cezayir’de seçimi İslâmcıların
kazanmasını verebiliriz. Cezayir’deki bürokratik iktidar, seçimi
kazananlara iktidarı devretmemiş, Türkiye’de ise askeri darbe ile geri
alınmıştır.
İkinci özellik ise, bürokrasinin iktidarının belli bir misyonunun
olmasıdır. Bu da genellikle bir devlet ya da rejimin kuruluşu, ya
modernleşme veya her ikisi birden olabilir. Böyle bir misyon yüklenmeden ne
iktidar olabilir ve ne de iktidarını sürdürebilir. Bu misyon, aynı zamanda
baskı rejimi kurmasının da gerekçesidir. Böyle bir misyon onda
“kurtarıcılık” veya “vazgeçilemezlik” düşüncesini de doğurur. Devletle
kendisini özdeşleşmiş görür. Onun iktidardan uzaklaşması, devletin
yıkılması demektir. Bu aşamadan sonra artık kendisi için sınıf olmuştur. Bu
ise büyük sorunlar doğurmakla kalmaz, aynı zamanda toplumu çözümü zor
sorunlarla birlikte yaşamaya mecbur eder.
Türk devletinin kuruluşuna damgasını vurmuş asker ve sivil bürokrasi,
iktidarın elinden gidişini bir türlü içine sindirememiştir. 27 Mayıs 1961
deki askeri darbenin temelinde, iktidar kavgası yatar. 27 Mayıs demokrasi
ve özgürlükleri korumak için yapılmadı. Eğer yapılmış olsaydı, Ordu 1971 de
80’de demokrasi ve özgürlükleri ortadan kaldırmak için müdahale ve darbe
yapmazdı.
1961 darbesinden askeri bürokrasi daha da güçlenmiş olarak çıktı.
Gücünü 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 müdahale ve darbesiyle daha da
pekiştirdi. Gücünü kalıcı kılmak için ekonomik ve hukuksal kurumlar
oluşturdu. Bugün tröst haline gelmiş olan Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK)
böyle doğdu. Başbakan Menderes’in paltosunu tuttuğu için çok eleştirilen
dönemin Genel Kurmay Başkanı Rüştü Erdelhun, bu
hareketinin cezasını tutuklanarak ve Yassıada’da
yargılanarak ödedi. 27 Mayıs’ta Önceden Milli Savunma Bakanlığı’na bağlı
olarak çalışan Genel Kurmay Başkanlığı’nın protokoldeki yeri Başbakan’dan sonraya yükseltildi. Askerin siyasette söz
sahibi olmasını sağlayan Milli Güvenlik Kurulu oluşturuldu. Bugün birçok
sivil kurumda (YÖK ve RTÜK gibi) artık askeri üyeler de yer almaktadır.
Bütçelerde payın büyüğünü savunma harcamaları yutar. Krizde de olunsa,
silâh harcamaları öncelik taşır. Nitekim devlet bir yandan IMF ve Dünya
Bankası’ndan ve diğer kredi kuruluşlarından borç dilenirken, AVACS
uçaklarını almamazlık edemedi. Ordunun sayısında
indirim yapılamıyor. Ordu laüsel (eleştirilemez)
konuma çıkarılmıştır. Orduyu eleştirmek vatan hainliğiyle eş anlamlı
olmuştur.
Askeri darbeler de dahil tüm bunlar; “cumhuriyeti koruma ve kollama ve Kemalizmin bekçiliği” adına yapılmaktadır. Bir yerde
devlet, Kemalist bürokratik elit kesim demek olmaktadır. İşte devletin ve
toplumun içindeki sıkıntının kaynağında da bu yatmaktadır. Globalleşen bir
dünyada, Avrupa Topluluğu’na girmek isteyen ama sivilleşememiş bir devlet.
AT’ nah girmek için çırpınan halk ve burjuvazi, diğer yandan girmemek için
ayak sürten bürokratik kesim. Mecliste üçte ikiye yakın sayıya sahip olup
da gerçek iktidar olmayan parti ve diğer yanda her şeyin altta kotarıldığı
derin devlet.
Kemalizm ve Kemalizm’e Vücut
Veren Yasalar
Konuya önce Kemalizmi açıklamakla işe
başlamak istiyorum. Resmi öğretide Atatürkçülük olarak adlandırılan
Kemalizm, yine resmi öğretiye göre “cumhuriyetçilik, halkçılık, ulusçuluk,
devletçilik, laiklik ve devrimcilik”tir. Ki bunlar bizzat Atatürk’ün
kurduğu ve ölene kadar Genel Başkanı olduğu Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) nin altı okunda ifadesini bulan ilkelerdir. Türkiye
Cumhuriyeti’nin kuruluşuna damgasını vuran Kemalizmi,
yalnızca bu ilkelerle açıklamaya kalkmak yetersizdir.
Kemalizm kavram olarak, Türk devletinin kuruluş felsefesini ve gelişme
yönünü anlatmak için kullanılır. Devletin kuruluş felsefesine damgasını
vuran M. Kemal olduğu için, Kemalizm ya da Atatürkçülük olarak
adlandırılıyor. Her ikisi de aynı kapıya çıkar. Kemalizm bugün Türkiye’de,
kafatasçısından solcusuna dek bir
çok kesimin etrafında birleştiği bir ideolojidir. Bu ideolojinin esasını,
tek ulus ve tek devlet yaratmak olarak açıklayabiliriz. Bu yanıyla da en
önemli özelliği, anti Kürt ve anti
komünist olmasıdır. Devletin temelini oluşturan Anayasa ve yasalardan tutun
da yaratılan kurumlara yakından bakıldığında bu amaca hizmet ettiği
görülür. Somut örnek vermek gerekirse; Türk Dil Kurumu ile Tarih Kurumu’nu
vermek yeterlidir sanırım.
Kemalizm, daha ziyade Anayasa ve yasalarla ete ve kemiğe bürünür. Anayasa’nın başlangıç bölümü „Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin
bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin
kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği
milliyetçilik anlayışı ve onun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda;
......demokrasiye aşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet
ve tevdi olunur.“ diyor.
Anayasa’nın 81. maddesi; seçilen milletvekillerinin ant içerken
„Atatürk inkılap ve ilkelerine“ bağlılık yemini etmesini emrediyor. Anayasa’nın 1,2 ve 3. maddeleri Atatürk ilkelerinin
somutlaştığı temel maddelerdir. Bunları olduğu gibi buraya alıyorum:
. Devletin şekli
Madde
1 – Türkiye
Devleti bir Cumhuriyettir.
II. Cumhuriyetin
nitelikleri
Madde
2 – Türkiye
Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde,
insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta
belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk
Devletidir.
III. Devletin
bütünlüğü, resmi dili, bayrağı, milli marşı ve başkenti
Madde
3 – Türkiye
Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir.
Bayrağı, şekli
kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.
Milli marşı
"İstiklal Marşı"dır.
Başkenti
Ankara'dır.
IV.
Değiştirilemeyecek hükümler
Madde
4 – Anayasanın
1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm
ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri
ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif
edilemez.
Görüldüğü gibi bu
maddeler ne değiştirilebiliyor ve ne de değiştirilmesi teklif edilebiliyor.
„İnkılap
kanunlarının korunması“ başlığı altında düzenlenen 174. madde,
korunması gereken ve Anayasa’ya aykırılıkları
ileri sürülemeyecek yasaları sayıyor. Bu maddeyi de Anayasa’dan
aynen vermek istiyorum:
. İnkılap
kanunlarının korunması
Madde
174 – Anayasanın
hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve
Türkiye Cumhuriyetinin laiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda
gösterilen inkılap kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği
tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde
anlaşılamaz ve yorumlanamaz:
1. 3 Mart 1340
tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu;
2. 25 Teşrinisani
1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisası
Hakkında Kanun;
3. 30 Teşrinisani
1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men
ve İlgasına Dair Kanun;
4. 17 Şubat 1926
tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisiyle kabul edilen, evlenme akdinin
evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medeni nikah esası ile aynı
kanunun 110 uncu maddesi hükmü;
5. 20 Mayıs 1928
tarihli ve 1288 sayılı Beynelmilel Erkanın Kabulü Hakkında Kanun;
6. 1 Teşrinisani
1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki hakkında
Kanun;
7. 26 Teşrinisani
1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa gibi Lakap ve Unvanların
Kaldırıldığına dair Kanun;
8. 3 Kanunuevvel
1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun.
Bunlara bir de 2
Temmuz 1934 tarihli Soy Adı kanununu eklemek gerekiyor.
Anayasa’nın dibacesi ve yukarıda sıraladığım
maddeleri ile Kemalizm, yalnız siyasal olarak değil; hukuksal olarak
teminat altına alınmış bir ideolojidir. Onun için araştırmacılardan bir çoğu
haklı olarak Kemalizmi, devletin resmi
ideolojisi olarak nitelendirir.
Yasalar,
çıkarılış gerekçeleri ve meclis müzakereleri sırasında söylenenlerle bir
bütün oluşturur. Hukuk uygulayıcısı, hukuku uygularken yasa koyucunun
iradesini göz önüne almak zorundadır. Bu kuvvetler ayrılığının bir
gereğidir. Yasa uygulayıcısı, yasa koyucunun iradesine göre değil, kendi
irade ve anlayışına göre uygulama yaparsa, yasa koyucunun yerine geçmiş
olur. Yasalar her zaman yoruma muhtaç olabilir. Yorumda da ilk başvurulacak;
yasa teklif ve tasarısındaki gerekçe ile görüşüldükleri meclis komisyonun
gerekçesidir. Daha sonra meclisteki müzakerelere ve müzakere sırasında
hükümet ve komisyon sözcülerinin söylediklerine bakılır.
Burada yaptığımız
yasa uygulaması değil siyaset yorumudur. Bunu da iyi yapabilmenin yolu,
yasa uygulayıcıları gibi bazı yasaların ne amaçla çıkarıldıklarına
bakmaktır. Ben de yasaların sunuş gerekçeleri ile meclis müzakerelerine
bakmak istiyorum.
Tevhidi Tedrisat
Kanunu (Öğretim Birliği Yasası) esasında din eğitimini yasaklamak, ya da denetlemek
amacıyla getirilmiştir. Hükümet’in yasayı meclise
sunuş gerekçesinde ilginç bir belirleme vardır:
“Bir millet efradı ancak bir terbiye görebilir. İki türlü terbiye
bir memlekette iki tülü insan yetiştirir. Bu ise vahdeti his ve fikir ve
tesanüt gayelerini külliyen muhildir. » (TBMM Zabıt Ceridesi, Cilt
7, Sayfa :25)
Yasa görüldüğü
gibi tek tip insan yetiştirmeyi hedeflemektedir. Tek tip adam yetiştirme
ise, faşist rejim ve ideolojilere mahsus olduğu bir gerçektir.
Tekke ve
Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar
ile Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun ( Buna kısaca Tekke ve Zaviyelerin
Kaldırılması Yasası) deniyor. Yasa Konya Mebusu Refik Bey ve arkadaşları
tarafından teklif edilmiş. Gerek teklifin ve gerekse Adalet Komisyonu’nun
sunuş gerekçesinden, yasa teklifinin Şeyh Sait başkaldırısı nedeniyle
verildiği anlaşılmaktadır. Zaten Şark İstiklal Mahkemesi, yargı
bölgesindeki tekke ve zaviyelerin kapatılmasına karar vermiş bulunmaktaydı.
Bana göre her iki
yasanın Kürtleri ilgilendiren önemli yanları vardır. İkinci yasanın Şeyh
Sait başkaldırısından sonra gündeme getirildiğini bir yana bırakalım. Bir
kere Tevhidi Tedrisat Kanunuyla din eğitiminin yanında, Kürt dili ve
edebiyatı üzerinde eğitim veren medreseler de kapanmış oluyor.Eğitim ancak
o zamanki adıyla Maarif Vekâleti tarafından ve Maarif okullarında
verilecektir. Yasal olarak Kürtçe ders veren okul da kalmıyor. Bunun doğal sonucu olarak; Kürtçe eğitim veren
medreseler illegal konuma düşmüş oluyor. Böylece seksen yıldır süren Kürtçe
eğitim kavgası başlatılmış oluyor.
İkinci yasayla, o
günün koşullarında Kürdistan’daki direnmelere
sınıfsal olarak öncülük edebilecek bey, şeyh ve dedelerin nüfuzunu kırmak
amaçlanmaktadır. Sosyo-ekonomik yapı, onlardan
başkasının direnişlere önderlik etmesine pek elvermiyordu. Yasanın
çıkarılışındaki amaç, potansiyel direniş odaklarını geriletmek veya yok
etmektir.
İşin ilginç yanı
bu yasa görüşülürken yapılan konuşmalardır. Daha önce Şapka İktisası Hakkındaki Kanun görüşülürken, Bursa Mebusu
Nurettin Paşa bunun Anayasaya aykırı olduğunu söylüyor. Bu yasa
görüşülürken Nurettin Paşa’nın konuşmasına
değiniliyor. İnkılap kanunlarının nasıl geçirildiğine ve mecliste nasıl bir
terör estirildiğini anlatması bakımından ibret vericidir. İşte yasa
teklifinin sahibi Refik Bek (Konya):
„...Sizin bir inkılap meclisi olmanızda tereddüd ediyorum. Şimdiye kadar mebus olduktan
sonra Mecliste yegâne takrir vermek
fırsatını Şapka Kanununda bulan Nurettin Paşa’yı
burada saburane dinlediniz. Arkadaşlar eğer siz
bir inkilap meclisi olsaydınız burada mali bir
kanun münakaşa eder gibi onunla münakaşa etmeyecek ve derhal içimizden
kolundan tutarak atacaktınız ve
sonra da mebusluktan çıkaracaktınız... Bunun yeri burası değildir. İstiklâl
Mahkemesidir. Zindandır...“
İlyas Bey (MUŞ) :
“…Binanaleyh kendisinin sûkutu Meclisi
Âliye yalnız bir yol bırakmıştır, o da kendisini kolundan tutup kapı dışarı
etmektir…”
DEP’li milletvekilleri meclisten kapı
dışarı edilirken, demek ki “ inkılap meclisi olmanın gerekleri” yerine
getiriliyormuş. Herhalde “sürekli devrim” dedikleri bu olsa gerek!
Türk Harflerinin
Kabul ve Tatbiki hakkında Kanun, yalnızca iddia edildiği gibi medeni dünya ile
bütünleşmenin gereği değildi. Kendine özgü bir alfabesi olan Japonya için
kim medeni değildir, alfabesi yüzünden geri kaldı diyebilir? Bu yasa Kasr- ı Şirin Antlaşması’yla fiilen bölünen Kürdistan’ın, bu kez de kültürel olarak bölünme
sonucunu doğurmuştur. Arap alfabesini bilmeyen kuşak, Güney, Doğu ve Batı Kürdistan’da yazılı hiç bir şeyi okuyamaz ve anlayamaz
hale gelmiştir. Kürtçe eğitim ve hatta dil yasaklandığı için, yakın zamana
kadar Latin alfabesiyle legal olarak bir şey basılamamıştır. Süleymaniye ve Hevlêr
kütüphanelerindeki eserler, Kuzey Kürdistan’lılar
için bir şey ifade etmez olmuştur. Arap harfi kullanan Kürtlerle Latin
harfleri kullanan Kuzey Kürdistan’lı
Kürtlerin kültürel irtibatı
kesilmiştir. Bunun yanısıra Kuzey Kürdistanlı’lıların, Kuzey Kürdistan’daki
geçmiş yazılı kültürle de bağı ortadan kaldırılmıştır. Bu da asimilasyonu
alabildiğince hızlandırmıştır. Önceden düşünülsün ya da düşünülmesin,
Kürtler açısından doğurduğu sonuç budur.
Bununla bunca
zaman sonra Arap alfabesine dönülsün diye bir iddiam yok. Yalnızca inkılap
yasalarının Kürt halkını tarihten silmek için nasıl sinsi bir plan
olduğunun saptamasını yapmak istiyorum. Bu açıdan en ilginci de Soy Adı
Kanunu’dur: Bu yasa görüşülürken
alınacak adların Türkçe olması konusunda birçok konuşma ve istek
vardır. Dahiliye Vekili (İçişleri Bakanı) Şükrü Kaya bunun üzerine söz
alarak şunları söyler:
“…Yabancı isimlere gelince; bir
memleketin en büyük vazifesi, sınırları içinde oturanların hepsini kendi
camiasına ilhak etmek, temsil etmektir (Bravo sesleri). Bunun aksi, bizde
görülmüştür ve memleket parçalanmıştır. Eğer Osmanlılar, gittikleri
yerlerde ilk devirde olduğu gibi oralardaki ahaliyi dillerine ve dinlerine
çevirselerdi, Türkiye’nin hudutları hâlâ Tuna’dan
başlardı. Bunun acısını çok gördük. Burada oturanları, bizim camiamız
dahilinde bulunanları behemehal Türk camiasının medeniyetine sokmak ve
onları medeniyetin feyzinden istifade ettirmek bizim boynumuzun borcudur.
Niçin hâlâ Kürt Memet, Çerkez Hasan, Laz Ali
diyelim…” (TBMM
Zabıt Ceridesi, Cilt: 2, Sayfa :249)
Yıl 2003 ve
Hükümet, TBBMM’ne anne ve babanın çocuklarına
istediği adı koyabilmesi için yasa tasarısı veriyor. Bu bile Kemalizmin, toplumsal sorunları çözümsüz olarak bir
asır öteye taşıdığını göstermeye yeter.
Şapka İktisası Hakkında Kanun ile Bazı Kisvelerin
Giyilmeyeceğine dair Kanun çıkarılırken sunulan gerekçeler ne olursa
olsun, esas amaç benzer şekilde giyinen tek bir ulus, Türk ulusunu
yaratmaktır. Dili, kültürü, yaşayışı ve gelenekleri ile Türk halkından
ayrı, sayısı milyonlarla ifade edilen Kürt halkı vardı. Kemalist rejim
Kürtlerin, Türklerle benzer şekilde giyinmesini istiyordu. Bu, tek ulus
yaratmaya hizmet edecek unsurlardan birisi olabilirdi. Böyle düşünülmeseydi
halkın giyim ve kuşamıyla ilgili yasa çıkarılır mıydı? Acaba dünyada
Türkiye’den başka şapka giyilmesi için yasa çıkarma ucubeliğine düşmüş
ikinci bir devlet var mıdır?
Kılık ve
kıyafetle ilgili yasaların Batı illerinde nasıl uygulandığını bilemem.
Çocukluk ve ilk gençliğimin geçtiği Muş’ta, köylülerin başındaki kefiye ve koloslara polis ve jandarmaca el konulduğuna çok tanık
oldum. Mersin Ağır Ceza Mahkemesi’nde, şal-şepîk
giydikleri için „Barzani kıyafetleri giymişler“
diye suçlanıp yargılanan Kürtlerin davasında savunucu olarak görev yaptım.
„Devrim Yasaları“yla ilgili bu saptamalarda bulunurken, Kemalistlerin
gözünde ne kadar „gericileştiğimi“ biliyorum. Bu makaleyle Kemalizmin üstündeki örtüyü biraz daha kaldırmak
istedim. Arı kovanına çomak soktuğumun da farkındayım...
Kopenhag
Kriterleri Işığında Kemalizm
Burada sözünü ettiğimiz AB giriş için siyasal kriterlerdir. Bu kriterler
Türkiye için değil, AB üyesi olan ve olacak bütün ülkeler için geçerlidir.
Şimdi bu kriterlerin ne olduğuna bakalım.
POLİTİK KRİTERLER
“AB’ye girmeye
aday ülkeler;
- istikrarlı ve kurumsallaşmış
bir demokrasinin var olması,
-
hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü,
-
insan haklarına saygı,
-
azınlıkların korunması
gibi dört ana
kriter açısından değerlendirmeye alınacaktır. Genel olarak; ülkenin çok
partili bir demokratik sistemle yönetiliyor olması, hukukun üstünlüğüne
saygı, idam cezasının olmaması, azınlıklara ilişkin herhangi bir
ayrımcılığın bulunmaması, ırk ayrımcılığının olmaması, kadınlara karşı her
türlü ayrımcılığın yasaklanmış olması, Avrupa Konseyi İnsan Hakları
Sözleşmesinin tüm maddeleri ile çekincesiz kabul edilmiş olması, Avrupa
Konseyi Çocuk Hakları Sözleşmesinin kabul edilmiş olması gibi özellikler
dikkate alınmaktadır. Ancak, bu ilkelerin varlığı tek başına yeterli
olmamakta, aynı zamanda kesintisiz uygulanıyor olması gerekmektedir.“
Görülüğü gibi
kriterlerin hepsinin Kemalizme ilgisi var. Ancak
ben önemi açısından hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ile azınlıkların
korunmasına değinmek istiyorum.
Hukuk devleti,
hukukun üstünlüğüne inanmış bir devlet demektir. Bunun anlamı, hukukun
yüzyılların içinden süzülmüş gelen evrensel ilkelerinin o devlette
uygulanıyor olmasıdır. Bunlardan biri de yasaların anayasaya uygunluğunun
denetimidir. Yukarıda sunduğum gibi Anayasa’nın
174. maddesi, İnkılap kanunlarının Anayasa’ya
uygun olmadığını ileri sürmeyi yasaklamıştır. Yine Askeri Şura kararları yargı
denetimine tabi değildir. Yasalarca yasaklanmamasına rağmen ordu pek
eleştirilemez. Eleştiri yapıldığında, peşinen hain ve satılmış damgasını
yemeniz mümkündür. Örneğin Milli Güvenlik Sekreteri Org.Kılıç,
bu tür eleştirilerde bulunan köşe yazarları için çekinmeden „satılmış
kalemler“ ifadesini kullanabilmektedir. Gazeteciler geçmişte Genel Kurmay
Başkanı Cemal Tural’ı eleştiren Gazeteci İlhami Soysal’ın başına gelenleri unutmamış olacaklar
ki, -bir grup subay tarafından kaçırılıp dövülmüştü- askerleri eleştiriye
pek cesaret edemiyorlar. Kemalizmin bekçiliği
adına 28 Şubatta olduğu gibi postmodern darbe
yapılabiliyor, türbana karşı oluş gerekçe gösterilerek, Meclis Başkanı’nın
resepsiyonu boykot edilebiliyor.
Şiarı „Ne mutlu
Türküm diyene“ ve „Bir Türk cihana bedeldir“ ve ideolojisi herkesi Türklük
potasında eritmek olan Kemalizmin, azınlık
haklarını tanıması düşünülemez. Soyadı Kanunu görüşülürken İçişleri Bakanı
Şükrü Kaya’nın yukarıda sunduğum konuşması,
Atatürk milliyetçiliğinin ırkçı, asimilasyoncu bir milliyetçilik olduğunu
ortaya koymaktadır.
Tüm bunlar Kemalizmin, hukuk devleti olmanın önünde ne kadar engel
oluşturduğunu, yönetimde askerin nasıl etkin olduğunu gözler önüne
sermektedir. Türkiye’de adeta yarı askeri bir rejim bulunmaktadır. Kemalist
ordu demokratikleşmenin önünde engel oluşturmaktadır. Her şeyde ölçü
Kemalizm ve Kemalizm de demokrasi dışı bir rejim olduğu için, Oostlander haklı olarak; „Türk Devleti’nin temel
felsefesi olan Kemalizm, Türkiye’nin AB’ye katılımına köstek oluşturuyor“ diyor.
Ne var ki Türk
devletinin baskısıyla Oostlender, Kemalizmle ilgili belirlemeleri sonunda raporundan
çıkardı. Bazı Avrupa’lı parlamenterler de, T.C. nin sözde lailkliğinden
etkilenerek Oostlander’in Kemalizmle
ilgili görüşlerini eleştirdiler. Anlaşılan bu üyeler, fikir sahibi olmadan
zikir sahibi oldular. Kemalizmi bilmeden Oostlander’i eleştirdiler ve o da raporundaki Kemalizmle ilgili ifadeleri geri çekti. Geri çekerken
de “düşüncelerimde değişiklik olmamıştır” demeyi de ihmal etmedi.
Yukarıda “Cumhuriyet
İktidarının Sınıf Yapısı” adlı bölümünde bürokrasinin iktidarının
yüklendiği misyonlardan söz etmiştik. İttihat ve Terakki’den
süzülüp gelen ve Türk milliyetçiliği ideolojisi ile donanmış asker-sivil
bürokratik kesimden oluşan yeni devletin iktidarı, hem devlet kuruculuğu ve
hem de modernleşme misyonu yüklenmişti. Bu konuda önemli adımlar da
attılar. Osmanlı saltanatının kaldırılması ve cumhuriyet rejiminin
kurulması bile başlı başına büyük bir olaydır. Ne var ki Kemalist
ideolojinin şekillendirdiği Türk devleti, din ve devlet işlerinin
birbirinden ayrılması olan laikliği, devletin dine müdahalesi olarak
düzenlediği için, din ve devlet ilişkileri bir türlü rayına oturamamıştır.
Düzenlemeden ne Aleviler ve ne de Sünniler memnundur. Halkın önemli bir kesimi,
Kürtler gibi devletle kavgalıdır. Cumhuriyetin kuruluşundan seksen yıl
sonra « türban sorunu » tartışılmaktadır.
Kemalizmin çözümsüzlük yumağı haline getirdiği bir olay da Kürt
sorunudur. Kemalizm, Kürt halkının varlığını ve bunun sonucu olarak haklarını
tümden inkâr ettiği için, Kürt halkı da gerek barışçıl ve gerekse yer yer silâhlı olarak, var olma ve haklarını elde etme
mücadelesi veriyor. AB’ne girebilmek için, devletin bu konuda yapmak
istediği ufak tefek düzenlemeler bile Kemalistlerin büyük direnişiyle
karşılaşmaktadır. Ordu istemiyor diye « 6. Demokratikleşme Paketi“nden Kürtçe siyasi propaganda yapabilme hakkı
çıkarıldı. Son Irak Savaşı’nda Türkiye, Kürtlere düşmanlık üzerine kurulu
bir siyaset izledi. Şimdi haklı olarak; bir halkın varlığını ve haklarını
toptan yadsıyan bir anlayışın, yani Kemalist ideolojinin, Kopenhag
Kriterleri ile nasıl bağdaştığını Oostlander
raporunu eleştirenlere sormak gerekiyor.
Rapora
eleştirici bir kısım Avrupalı parlamenterler, Kemalizmi
yalnız Latin alfabesinin ve Medeni Kanun’un
kabulünden ya da kılık kıyafette kendilerine benzemiş olmaktan ibaret
sandıklarından; rapor görüşülürken Kemalizmi
savunmak yanlışlığına düşmüşlerdir. Yoksa AB’ni yaratan ilkelerde; bir
halkı tümden inkâr eden ve halkın bir kesiminin inançlarına saygı
göstermeyen, Kemalizm gibi totaliter bir anlayışın yeri yoktur.
Kemalizmin eleştirisi ve eleştirilerin rapordan çıkarılması
karşısında bize merakla beklemek düşüyor: Türkiye mi AB nin
kriterlerine uyacak, yoksa sonunda AB mi Kemalist olacak? 22. Mayıs 2003
Ruşen Arslan
|