İKİ PROFESÖR : MÜMTAZ SOYSAL,  NEVZAT YALÇINTAŞ

 

 

Yıllar önce katıldığım siyasi bir konferansta, bana göre çok genç olan biri, sunduğum tezlere  karşı çıkıyor ve beni müthiş eleştiriyordu. Tezlerimde sanki ona doğru gelen hiç bir şey yoktu. Konferans aralarında bir ara onunla sohbet etmiştik. Tabi o yine beni eleştiriyordu. Ben ona; “Çok değil, beş yıl sonra benim dediklerimi kabul edecek ve bana yakın düşüneceksin.” demiştim. Yıllar sonra karşılaştığımızda bana, “ Bekliyorum, beni ne zaman eleştireceksin? Beş yılda değil ama sekiz yılda senini düşüncelerine geldim.” demişti.

 

Ben ise tüm bunları “unutmuş” ve önemsemiyordum. Herhalde karakterim gereği olacak, “işte haklı çıktım” böbürlenmesinden oldum olası nefret ederdim. Ona “O zaman senin doğruların oydu. Sen, senin doğrularına, ben de kendi doğrularıma göre davrandım.” demiştim.

 

Tüm bunlar, 18 Haziran 2003 tarihli Özgür Politika’da Prof. Nevzat Yalçıntaş’ın “Pişmanlık yasası sorunları çözmez” başlıklı yorumunu okurken aklıma geldi ve gözümde, biribirine zıt iki profesör canlandı: Prof. Nevzat Yalçıntaş ve Prof. Mümtaz Soysal.

 

Bunlardan Prof. Nevzat Yalçıntaş, İstanbul İktisat Fakültesi profesörlerindendir. 1975 yılında Süleyman Demirel’in başkanlığında kurulan MC ( Milliyetçi Cephe) Hükümeti, ilk iş olarak TRT Genel Müdürü İsmail Cem’i görevden almış, yerine Prof. Yalçıntaş’ı atamıştı. Böylece   AP, MSP ve MHP partilerinden oluşan MC Hükümeti’nin TRT Genel Müdürü olmuştu. Bu olay, biz sosyalistlerin Prof. Yalçıntaş’a ideolojik düşman olmamıza yetmişti.

 

Prof. Yalçıntaş, 1988-1998 yılları arasında on yıl süreyle Aydınlar Ocağı başkanlığını da yapmıştı. Aydınlar Ocağı, Türk-İslâm sentezini savunanların bir araya geldikleri ve toplumu bu ideoloji etrafında etkilemeye çalıştıkları bir kurumdu. Cumhuriyetin kuruluşunda, Cumhuriyetin ilânı, saltanatın ve halifeliğin kaldırılması konularında Mustafa Kemal ile çatışan Rauf Orbay, Kazım Karabekir ve Ali Fuat Cebesoy’un görüşlerinin mirasçısı oldukları söylenebilir.

 

Aydınlar Ocağı mensuplarının, günümüzde padişah ve halifeliği yeniden kurmak istediklerini iddia etmek,  ancak zorlama bir abartma olur. Ama dine ağırlık verdikleri, İslâm dinini Türk milliyetçiliğiyle bağdaştırarak; İslâmi değerlerle donanmış bir Türk ulusu yaratmak amaçladıklarını söyleyebiliriz.

 

Aydınlık Dergisine göre; ”Prof. Yalçıntaş Nakşibendi ve İskenderpaşa Dergâhı’nın Erenköy koluna mensuptur.” (Tarikatçılar, Hizbullah Arabulucuları, Yosuzluktan Yargılanlar... Aydınlık 10.11.2002).

 

Türkiye ve Tercüman gibi gazetelerde köşe yazarlığı da yapan Prof. Yalçıntaş, Refah Partisi’nden milletvekili seçilmiş ve RP’nin kapatılmasından sonra AK Parti’nin kurucuları arasında yer almıştır. Halen İstanbul Milletvekili olan Yalçıntaş, son Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olmuş fakat kazanamamıştı.

 

Diğer Profesör Mümtaz Soysal ise, Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinde Anayasa Hukuku Profesörü idi. Aynı fakültenin dekanı  iken, Anayasa’ya Giriş adlı kitabında komünizm propogandası yaptığı suçlamasıyla 18 Mayıs 1971’de dersten alıp götürülmüş ve Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından ağır cezaya çarptırılmıştı.

 

Bizim kuşağın sosyalist gençleri kendisine hayrandı. SBF’de Prof. Aren’den sonra en sevdiğimiz hocaydı. TİP üyesi olmadığı halde, geldiği bir toplantıda ne kadar alkışlandığı halen gözlerimin önündedir. Ben de kendisini çılgınca alkışlayanlar arasındaydım. Onunla hapishane olmasa bile, hapis arkadaşlığı da yaşamıştık. 12 Mart cenderesinden nasibimizi almış, aynı dönemde aynı uygulamalara tabi tutulmuştuk.

 

Prof. Soysal, 1974-78 yılları arasında Uluslarası Af Örgütü’nün Yürütme Kurulu Üyeliğini yapmış ve 1976-78 yılları arasında ise Başkan Yardımcısı olmuştur.

 

27 Mayıs 1961 darbesinden sonra Kurucu Meclis Üyeliği, SHP ve DSP’den milletvekilliği yapmış ve bir süre de Dışişleri Bakanı olmuştur. Şimdi ise Rauf Denktaş’ın Başdanışmanlığını yapmaktadır.

 

Şimdi her iki profesörün, Kürt sorununda düşüncelerine bakıp, benzer ve ayrılan yanlarını ortaya koymaya çalışacağım.

 

Prof. Mümtaz Soysal, Doğu Timor’un bağımsızlığı üzerine yazdığı “Bayrak” adlı makalesinde, sözü Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne getirerek;

“Türkiye dışında kimse tanımıyor. Daha doğrusu, Birleşmiş Milletler’in Güvenlik Konseyi ‘tanımayın’ ve ‘yardım etmeyin’ diye kararlar almış...Ama, bilinmesi gerekir ki, bu yeni ortaklık; adanın kuzeyindeki devletin bayrağı bir günlüğüne de olsa New york’ta direğe çekilmeden kurulmayacaktır. O gönderde Doğu Timor’a yer varsa, KKTC’ye haydi haydi vardır.” (Cumhuriyet 07.10.2002)

diyor.

 

Prof. Soysal “Üç Örnek” başlıklı makalesinde “Değişen Dünyada Fedaralizm” adını taşıyan St. Gallen Konferansına değinerek ve şunları yazıyor:

“...Yugoslavya Federal cumhuriyeti Başkanı Vojislav Kostunica, Avusturya Cumhuriyeti Federal Başbakanı Wofgang Schlüssel, Belçika Krallığı Başbakanı Guy Verhofstadt... Herbiri değişik gelişmelerin, farklı deneyimlerin doğruduğu federatif yönetimlerin başında. Onları dinlerken, Kıbrıs’ta Türk tarafınca önerilen konfederatif çözümün doğruluğuna daha kolay inanabiliyor insanlar. O çeşit çözümler kabul görüyorsa, yarım yüzyıla yakın süredir sürüp giden Kıbrıs sorununda Türk tarafının önerdiği ‘yeni ortaklık’ biçimi niçin kabul görmesin... Kısacası bazı şeyler başkaları için oluyor da, sıra Türklere gelince olmuyor.” (Cumhuriyet 31.08.2002)

 

Mümtaz Hoca bazı şeyleri (devlet kurma) herkese layık görüyor, nedense Kürtlere layık görmüyor. Herhalde ona göre Kürtler lânetli bir halktır. Yoksa bir anayasa profesörünün böyle bir mantık sergilemesi olanaksızdır.

 

“Kılçık” başlıklı yazısında ise, Türkiye’nin Güney Kürdistan (Kuzey Irak) a girme tarışmalarını konu edinip şunları yazıyor:

“Hayretle izlediğimiz bir yeni çelişkinin gerisinde galiba çok daha önemli ve temelli nedenler var.

Konu Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmesi. Daha doğrusu, oradaki askeri varlığını etkili olacak biçimde artırmak istemesi.

Bu sonuncusu hepsinden önemli. Çünkü, etnik köken kavramını reddederek Fransız İhtilali’nin çağdaş ‘ulus’ ilkesini bnimsemiş bir cumhuriyet, yanıbaşındaki yarım yamalak etnik filizlenmenin kendi ulusal bütünlüğüne zarar vereceğini biliyor...”

Yazının bütününde ise, batının tavrını “ Lozan’da boğazlarına kaçmış kılçık” olarak niteliyor.

 

Bir insan ancak bu kadar çifte standart sahibi olabilir. Bu yazıları yorumlamaya bilmem gerek var mıdır? Ancak çifte standart düşünceye örnek olarak derslerde okutulması için, hazine değerinde oldukları inancındayım.

 

Prof. Nevzat Yalçıntaş’ın Kürt sorununda temelde Prof. Soysal’dan farklı düşündüğünü sanmıyorum. Nitekim 24 Haziran 2003 tarihli Tercüman gazetesinde çıkan Neden Kuzey Irak” başlıklı yazısında Türk ordusunun, Güney Kürdistan’a yeni oluşumu önlemek için girmesini savunuyor. Batıyı o da Prof. Soysal gibi önyargılı görüyor. Ne varki Özgür Politika’da çıkan beyanatında olumluluk içeren şeyler de var. Örneğin;

“Siyasal genel bir aftan yana olduğunu, köylerinden sürülenlerin tekrar köylerine dönmeleri ve eski ekeonomik olanaklarına kavuşması için Hükümet’in gerekeni yapmasını, kürtçe konuşmanın ve  yayının serbest olmasını, herkesin kendi kültürünü yaşaması gerektiğini, soruna ekonomik açıdan değil insani açıdan baktığını...”

söylüyor.

 

Ben oldum olası Türkiye’de İslâmcılığı savunanların, Türk milliyetçiliği yanlarının ağır bastığını savundum. Nitekim 7 Şubat 1994 tarihli HEVDEM dergisinin 7. sayısındaki “Türk Demokrasisinin Veled-i Zinalığı yahut Kürtlerin Şaşkın Politikaları” başlıklı makalemde; “Milli Nizam, Milli Selamet ve Refah Partisi gibi dinci partiler, aslında Türk milliyetçiliğini dinle cilalayan partilerdir. Düzene karşı görünümleriyle Kürdistan’da epeyce destek bulmuşlardır. Sonuçta maskeleri düşmüş, Kürt sorunun karşısın­daki çehreleri ortaya çıkmıştır. RP’nin 1991 seçimlerinde MHP ile ittifakı bunun en güzel kanıtıdır.” diyorum. Bugün de bu görüşümü korumaktayım.

 

Ne var ki, AK Parti olayını yüzeysel değerlendirmemek  gerekir. Bugün hükümet olup da  iktidar olma mücadelesini veren AK Parti olayını, Anadolu burjuvazisinin Kemalist elit bürokrasiye karşı verdiği iktidar mücadelesi olarak görmek mümkündür. Prof. Yalçıntaş;

“...YıllarcaTürkiye kamplara bölündü. 1950’liler doğru (ben hatırlıyorum) bir CHP İmtiyazlılar Partisi vardı; bir de onların deyimiyle Haso-Memo yani DP taraftarları. Köylüler, fakirler, şehirlere geçmiş insanlar... Birinci ayrım buydu. ‘Biz bu memleketi Memolara-Hasolara mı teslim edeceğiz’ diyorlardı. Hasolar- Memolar öyle oy kullandılar ki kendilerini imtiyazlı zanneden CHP’liler çekip gitti.

İkinci ayrım 27 Mays İhtilali sonucunda yaşandı. Bu sefer DP’lilere ‘kuyruklar’ dediler. ‘Siz mi bu memleketi yöneteceksiniz bizler dururken’ deyip bir ayrım daha yapıldı ve kamplaşma yaratıldı. Anayasa referandumu ve seçimlerde halk kuyruklardan mı yana, yoksa kendilerini imtiyazlı sananlardan mı yana olduğunu gösterdi. Erzurumdan gelen Gümüşpala, Adalet Patisi’nin başına geçti ve öbür grubu sandığa mahkum etti...”

derken aslında bunu anlatmak istiyor.

 

Şimdi kendime soruyorum: İki profesörden hangisi bana daha yakındır?

El cevap : Ben iki profesöre de uzağım. Ama eskiden elimi kanatırcasına alkışladığım Prof. Mümtaz Soysal’a göre, yukarıdaki fikirlerin sahibi Prof. Nevzat Yalçıntaş bana daha yakındır. Çünkü bir Kürt olarak, Jacoben devlet anlayışını, Türk ırkçılığı ile donanmış Kemalist ideolojiyi kendim için tehlikeli bulurum ve oligarşik yönetimlerden nefret ederim. Kemalistler kendilerini nasıl sunarlarsa sunsunlar; Türk ırkçısı olmaktan kurtulamaz ve demokrat olamazlar.

 

Gerçek yaşam, mücadelenin karmaşıklığı insanları nereden nereye getiriyor. Sosyalist ve ilerici diye sevgi ve saygı duyduğumuz Prof. Soysal, Türkiye’de şimdi en gerici siyasi bağnazlığın temsilcisi konumunda. Prof. Yalçıntaş ise,  Aydınlar Ocağı’nda ağızlarına almadıkları Kürt sözcüğünü telaffuz eder hale gelmiş ve  soruna hiç olmazsa insancıl yaklaşım içinde olduğunu belirtiyor. Parti olarak güçleri yettiğince demokratikleşmenin önündeki engellleri kaldırmaya çalışıyorlar.

 

 

 

Şimdi tekrar başa, genç arkadaşıma dönüyorum. Doğrular, zaman ve koşullara bağlı olarak değişkenlik gösterir. Buna felsefede izafiyet (görecelik) deniyor. Önemli olan, yanlışlıktan dönmek ve her zaman doğruyu aramaktır. Geçmişte Prof. Mümtaz Soysal’ı alkışladığım için pişmanlık duymuyorum. Çünkü onu alkışlamak, o günkü doğrumdu benim. Ama bugün benim için Prof. Soysal, bağnazlığın ve tutuculuğun temsilcisidir. Eskiden bağnaz ve tutucu dediğim Prof. Yalçıntaş’a da, artık o gözle bakmıyorum. Hiç olmazsa, dünyaya insani değerlerle bakıyor ve Prof. Soysal gibi Kürtleri “yarım yamalak etnik filizlenme” olarak nitelemiyor. Boşuna  “Allah insanın akıbetini hayretsin!” dememişler.

 

                                      23 Temmuz 2003

 

 

 

 

 

 

 

 

 

1

Hosted by www.Geocities.ws

1