|
"Halklar Kardeş midir?“
Sanırım 1987 yılıydı. Eritre
henüz bağımsızlığına kavuşmamıştı. Eritre’nin Almanya temsilcisi ile bir
görüşme yapmıştım. Görüşmeye başlarken ben sosyalist jargona uygun bir
şekilde; “Biz dünya halklarının kardeş olduğuna inanıyoruz...” der demez,
Eritreli temsilci sert bir şekilde sözümü keserek; “Sen nasıl benim
Filistinli Araplarla kardeş olduğumu söylersin?” demişti. Daha sonra Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)nün para
karşılığı, nasıl kendilerine düşmanlık yaptığını, saldırılarda bulunduğunu
anlatmıştı.
Nitekim bu konuşmadan birkaç ay
sonra Halepçe katliamı meydana gelmişti. FKÖ lideri Yaser Arafat, “katliam
konusunda ne düşündüğünü” soran gazeteciye; “bu Irak’ın iç işidir” diye
cevap vermişti.
O günden beri kulağıma küpedir.
Halkların kardeşliği sözcüğünü çok temkinli ve hak eden halklar için
kullanırım.
Devletlerin uluslararası
ilişkilerde çıkarlarına göre hareket ettiği, iki devletin çıkarlarının
çakıştığı noktada işbirliğine gittikleri ve
aralarında ebedi dostluk ve düşmanlık olmadığı genel kuraldır. Bu
genel kuralı bildiğimden, özgürlük mücadelesi veren bir halkın, öncelikle
halkları kazanması gerektiğine inanırım. Çünkü devletlerin kaypak ve çıkara
göre değişken politikalarına karşılık, halklar arasında kalıcı ve
istikrarlı bir durum vardır. Eğer bir devletin politikası etkilenmek ve
sonuç alınmak isteniyorsa, zahmetli de olsa, önce o devletin içinde yaşayan
halk veya halkları kazanmak gerekir.
Özellikle çoğulcu demokrasinin
uygulandığı devletlerde bu politikanın önemi büyüktür. Geçtiğimiz yıllarda
Türkiye’nin, Almanya’dan almak istediği leopar tankları, kamuoyunun
baskısıyla satılamamıştı. Çünkü o zaman Türk devleti, Kürtlere karşı haksız
bir savaş yürütüyordu ve Alman halkı da bu savaşa karşıydı. Federal Hükümet
işsizlik ve bütçe açığıyla boğuştuğu halde, milyarlarla ifade edilecek tank
siparişini gönülsüz de olsa reddetti.
Kürtlerin halkları kazanmada
çok iyi bir imtihan verdiklerini iddia edemem. Hemen hemen Avrupa’daki tüm
halkların, Kürtlerin özgürlük mücadelesine sempatiyle baktığı bir dönemde
Avrupalıya; kendimizi yakarak, işyerlerini kundaklayarak, polislerini
yaralayarak, otobanlarını işgal edrek, bizden ayrılanları cezalandırarak
şiddet tattırdık. Bunların hepsi Kürtlerin hanesine eksi ve Türk
devletininkine ise artı olarak yazıldı. Bütün bunlara karşın Avrupa
halkları, Kürt halkının mücadelesinde haklı olduğunda en ufak bir tereddüde
düşmedi.
Amerika halkı, tarihinin en
büyük barış gösterilerini, Vietnam’da haksız savaş yürüten kendi devletine
karşı verdi. Cezayir Ulusal Kurtuluş Mücadelesine Fransız halkının siyasal
desteği azımsanamaz. İkinci Dünya Savaşı’nda, Nazi Almanyası tarafından
işgal edilen Fransa’daki direniş hareketinin içinde hatırı sayılır miktarda
Almanlar da vardı. Nedense Kürt halkı, Türk halkını haklı mücadelesinin
yanında hiç bir zaman göremedi.
O Kürt halkı ki, birinci dünya
savaşı sonrası “Türkleri bu vaziyette yanlız bırkamayız” diyerek Türklerle
birlikte hareket etmiştir. Türk devletinin kuruluşuna esas teşkil eden
kongreler Kürdistan illerinde yapılmıştır. İşgale karşı ilk direnişleri,
Urfa, Maraş ve Antepte Kürt halkı yapmıştır. Türk devletinin kuruluşuyla
birlikte, deyim yerindeyse tarihinin en büyük kazığını yemiştir. Seksen
yıldır yediği bu kazıkla yaşmaktadır. Yine de Kürt örgütlenmelerinin çoğu
“Kürt veTürk halklarının kardeşliğinden” dem vurur. Hele son genel
seçimlerde bu slogan yine eski tahtına oturtuldu.
Ufuktaki yeni Körfez Savaşı,
Kürt ve Türk halklarının kardeşliği için iyi bir denek taşıydı. Bunu fırsat
bilerek bu “kardeşliği” sorgulamak istiyorum.
Konuya Türk Dışışleri Bakanı’nın sözüyle
başlamak istiyorum. Son gelişmelerle ilgili değerlendirme yapan Bakan Yaşar
Yakış, gazetecilere verdiği demeçte şunları söylüyor:
“Türk askeri bölgeye göçü
durdurmak, Kürtlerin bağımsız devlet kurmasınını ya da Musul, Kerkük’e
girişini engellemek ve Türkmenlerin güvenliğini sağlamak için girecek. Kürtlerle Türkiye arasında
çatışma arzu etmiyoruz. Zaten onun için fazla sayıda Türk birlği
gönderiyoruz ki gözdağı olsun.” (Milliyet, 22. Şubat 2003)
Sizi bilmiyorum ama, ben bu Dışışleri
Bakanı’nı çok sevdim! Diplomatlık mesleğinden gelen Yaşar Yakış, diğer
sıradan diplomatlara hiç benzemiyor. Bilirsiniz; diplomatların boğazında
kırk düğüm vardır. Yaşar Yakış’ındakinde ise olsa olsa yirmi düğüm var.
Onun için beyanatları, diplomatik ölçülere göre dobra sayılır. İnsanı satır
aralarında gezinmekten, dolambaçlı yorum yapmaktan kurtarıyor.
Dışışleri Bakanı Yaşar Yakış’ın
yukarıya aldığımız beyanatı da, dobra beyanatlarına bir örnek oluşturuyor.
Türk Devleti’nin dünyada yaşayan Kürtlerle ilgili politikasını açıkça
ortaya koyarak şunları demek istiyor: Biz varoldukça siz devlet yüzü
göremeyeceksiniz. Bundan ileri bir hak sahibi olmayı hayal etmeyin. Ancak
bizim vermek istediklerimizle yetinecek, dediklerimize boyun eğeceksiniz.
Yoksa size bir kez daha ders verir, tarihinizde çokça tatmış
bulunduğunuz katliamlardan birini
daha yaşatırız.
Gerçi Türk devletinin Kürt
politikası, Kürt halkı için bilinmez değildi. Bir kez de Irak Savaşı’nın
arefesinde açıklanması, tüm dünyanın öğrenmesi açısından yararlı oldu.
Ecevit Hükûmeti döneminde
“Kuzay Irak’ta bağımsız Kürt devleti kurulması casus belli (savaş ve
müdahale nedeni) kabul ve ilân edilmişti.
Adalet ve Kalkınma Partisi
Hükûmeti, “Irak’taki savaş için Amerika’ya kolaylık sağlamayı, bağımsız
Kürt devletinin ilânını önlemek ve bu nedenle Kuzey Irak’a asker sokmak
için zorunlu olarak kabul edeceğini” her fırsatte empoze etmeye çalışıyor.
CHP ise Genel Başkanları Deniz
Baykal’ın ağzından; “Amerikan askerlerinin Irak’a geçiş ve Türkiye’de
konuşlanmasına izin veren tezkere ile Türkiye’nin Kuzey Irak’a asker
gönderme tezkeresinin meclise ayrı ayrı gönderilmesini, birincisine karşı
çıkarken, ikincisinin gerekli olduğunu” açıkladı.
ANAP’ından MHP’sine, DYP’sinden
DSP’sine ve İşçi Partisi’ne kadar tüm partiler Kürt devletine karşı. Savaş
karşıtı görünen sosyalist partiler de anti-amerikancılıklarından ötürü
savaşa karşılar. Saddam’ın diktatörlüğü, kitle katliamcılığı ve savaş
suçlusu oluşunun kıymeti harbiyesi yoktur onlar için.
Çok partili düzenin hakim
olduğu ülkelerde, halkın siyasi tercihleri partilerde somutlaşır. Yukarıda
adlarını saydığım partilerin hepsinin, kendi deyimleriyle Kuzey Irak
politikası aynıdır: Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti kurulur ya
da Kürtler, Kerkük ve Musul’u işgal ederlerse Türk ordusu müdahale ederek
önlemelidir. Gözdağı vermek için de Kuzey Irak’a mümkün olduğu sayıda Türk
askeri gönderilmelidir. Kürtleri dışında tutarsak. Türk halkının
iyimser bir tahminle en aşağı yüzde doksanbeşi, Türk ordusunun Güney
Kürdistan’ı işgalinden yana ve Kürt devletinin kurulmasına karşıdır.
Türk halkı, Güney
Kürdistan’daki halkın, Türkiye sınırları yaşayan Kürt halkıyla beraber Kürt
ulusunun birer parçası olduğunu bilmez mi? Kendilerinin Bulgaristan,
Azerbaycan, Uygur, Kıbrıs Türkleri için yürekleri yanarken, bizlerin Güney
Kürdistan’daki kardeşlerimiz için yüreğimizin yanacağını bilmez mi? Neden
200 Bin Kıbrıs Türküne devlet layık görür de, Güney Kürdistan’daki dört
milyon Kürde layık görmez? Bunun çifte standart, diğer yanıyla da
ırkçı-milliyetçilik anlamına geldiğini bilmez mi?
Demek ki Kürt-Türk kardeşliği
bir savsatadan, özellikle Kürtlerin kendilerini aldatmasından, kendi
kendilerine gelin-güvey olmalarından ibarettir. Ben gerçekten Türk halkıyla
kardeş olamak isterdim. Eğer o, bana katliam yapıldığında, özgürlüklerim
gaspedildiğinde karşı çıkmış olsaydı, kendisiyle eşit olarak siyasal yaşama
katılmamı kabul edip mücadelesini verseydi, yöneticilerinin eli kanlı
Orta-Doğu diktatörleriyle ortaklaşa, Kürt halkının özgürlük mücadelesini
boğma isteklerinin karşısında dursaydı, ona kardeş demekte treddüt
etmezdim. Çünkü o zaman kardeşliği haketmiş olacaktı.
Eritreli temsilcisinin bana
sorduğu soruyu şimdi ben soruyorum: Türk halkı, gerçekten Kürtler için
kardeş bir halk mıdır?
Ruşen Arslan,
26. Şubat 2003
|