|
"Güney Kürdistan 11 Eylül Sonrasına
Hazır mı“
Amerika
kendine yönelik saldırılardan sonra ilk savaşı, saldırılardan sorumlu tuttuğu Usame Bin Ladin ve örgütü El
Kaide’ye ev sahipliği yapan Afganistan’a karşı başlattı. Savaş devam ediyor. Savaşın yalnız Afganistan’la sınırlı kalmayacağı apaçık ortada. Çünkü bu savaş, basit bir intikam savaşı olarak algılanamaz. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma ve çözüm bekleyen
bir çok ulusal ve bögesel sorun var. Sovyetler Birliği’nin tarihe karışmasıyla, 2. Dünya Savaşı
sonlarında Postdamm
ve Yalta konferanslarıyla oluşan denge ortadan kalktı. Sosyalist ve Kapitalist dünyadan
oluşan denge, yerini globalizme bıraktı. Globalleşme, terörü uluslararası hale getirerek globalleştirdi.
Dünyaya
etken olan ve yöneten devletler, açık bir tercih karşısındaydılar. Ya bu sorunların ve belirsizliklerin peşinden sürüklenmek ya da dünyaya
yeni bir çeki düzen vermek. Bunun başında da, petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynaklarının, geçiş yollarının geleceğinin güven altına alınması geliyor. Petrol ve doğalgaz, stratejik enerji
kaynakları olma özelliğini koruduğu sürece, bu kaynakların ve geçiş yollarının güven ve istikrarı hep ön planda olacaktır.
11
Eylül saldırıları dünyayı yeniden düzenlemenin nedeni değildir. Nasıl 1. Dünya Savaşı,
Sırbistan veliahtına yapılan suikastla başlamışsa, 11 Eylül de, dünyanın yeniden yapılanmasının kıvılcımı olmuştur. Onun için bu savaş Afganistan’da başlayıp bitmeyecektir. Başta Irak olmak
üzere, bazı yönetimler bedeller ödeme zorunda bırakılacaktır.
Amerika
ve Avrupa oksijensiz yaşayabilir ama petrolsüz asla.. Wiston Churcil’in
Avam Kamerası’nda yaptığı bir konuşmada; „bir damla petrolün bir damla kandan daha
değerli olduğunu“ dediği söylenir. Son Körfez Savaşı, petrol bölgesindeki istikrara
yönelik saldırı üzerine başlamadı mı? Iraktan kaynaklanan tehdit ortadan kalkmış mıdır? Dünya, petrol kuyularının üstünde oturmuş bir manyağın atom silâhına sahip olma gayretlerine,
kimyasal ve biyolojik silâh üretmesine göz mü yumacaktır? Bunlara göz yumulacağını sanmıyorum.Körfez Savaşı’ndaki hesaplaşmanın bitmediği inancındayım. Saddam’ın, uluslarası terörizm açısından potansiyel tehlike olma
özelliği sürüyor. Sırf bu nedenle Irak’a saldırı kaçınılmaz görünüyor.
Irak’a
saldırı için, Saddam’ın 11 Eylül saldırılarının arkasında olup olmamasının önemi yoktur. Elbetteki savaşlarda psikolojik yan da
önemlidir. ABD görünüşte, Saddam’ı Bin Ladin ve 11 Eylül saldırılarıyla ilişkilendirmeye çalışacaktır. Bu, diplomaside işin vitrinidir. Asıl neden, bizzat Saddam
yönetiminin potansiyel bir tehlike oluşturmasıdır. Onun için Türkiye’nin
Washington Büyükelçisi Faruk Loğoğlu’nun Defense News Dergisi’ne verdiği mülakkatta; „kanıt getirin Saddamı konuşalım“ açıklamasının (Hürriyet, 22 Kasım 2001) kıymeti harbiyesi yoktur.
Türkiye’nin,
Irak’a saldırıya müthiş karşı olduğu bir gerçektir. O’nu Saddam gibi bir manyakla
siyasi dostluğa iten Kürt fobisidir. Savaşın, Körfez Savaşı’nda olduğu gibi, dengeyi Kürtler lehine
çevirmesinden korkmaktadır. Yıllardır yarım ağız telaffuz edilen, ve son günlerde de Amerikalı Gezeteci William Safire tarafından dile getirilen; Irak
parçalansın ve Kuzey Irak, Türkiye ile federasyon oluştursun“ önerisi, ağzını sulandırsa bile Türkiye’nin ödünü
koparıyor.
Ama
korkunun ecele faydası yoktur. Türkiye’nin gücü aziz dostları Saddam’ı kurtarmaya yetmez. Saddam
gidicidir. Peki tüm bunlar olurken, Güney Kürdistan’ı neler bekliyor, Kürtler ne
yapmalı?
Savaşın ne getirip ne götüreceğini kestirmek zordur. Ben Güney
Kürdistan’daki statüde bir gerileme
olacağını sanmıyorum. Bölgenin istikrarı en başta Filistin ve Kürt sorunlarının çözümüne bağlı. Irak’ta Kürtleri tatmin
etmeyen çözüm, ister istemez yeni sorunları ve yeni çatışmaları içinde taşıyacaktır. Bunun 11 Eylül sonrası başlatılan ve genişliyecek olan savaşın mantığına aykırı olacağı açıktır. Kürtler belki isteklerinin
tümüne ulaşamıyacaktır. Ama belli ölçüde tatmin edilecektir.
Öncelikle
Kürtler, gelişen her olaya hazırlıklı olmak zorundadır. Bunun için iç siyasal
sorunlarını süratle çözmelidir. KDP-YNK çatışmalarının verdiği siyasal zararın süratle giderilmesi
zorunludur. Siyasal güçler bu yönde irade gösterirlerse, çözümde
zorlanmayacaklardır. Dünyadaki siyasal konjoktüre bağlı olarak, Güney Kürtleri
önlerine hedef olarak; demokratik bir Irak federasyonu içinde federe devlet
olmayı koymuşlardır. Klasik ölçülerle bakıldığında, Güney Kürdistan’ın bir bütün olarak Irak
federasyonu içinde yer alması gerekir. Ne var ki, Güney Kürdistan’da iki
egemenlik bölgesi, iki parlamento ve iki hükûmet vardır. Bu ikiliğe hemen son verin, baştaki statüye dönün önerisi, prensipte doğru olsa da gerçekçi değil.Yaşanan bunca olay, araya girmiş güvensizlik, gelecekte de bu
tür olayların bir daha tekrarlanmaması, ayakları yere basan siyasal çözümlere
ihtiyaç gösteriyor.
Devlet
şekilleri,
önceden var olan, uygulama olanağı bulmuş modellere uymak, uydurulmak
zorunda değildir. İhtiyaçlar yeni devlet şekilleri yaratabilir. Bence
Güney Kürdistan için böyle bir ihtiyaç var. Verili durumdan hareketle;
Güney Kürdistan’ın kendisi,Behdinan ve Soran bölgelerinden oluşan bir federasyon oluşturmalıdır. Zaten bugünkü konumları birer federe devlet gibidir.
Federe devletlerin üstünde, her iki federe devletin oluşturduğu bir Kürt Federasyon Devleti
olmalıdır. Federasyon, Irak’la ilişkilerinde federe devlet
statüsüne sahip olacaktır. İki ayrı federe devletin doğrudan ve birbirinden bağımsız olarak Irak federasyonuna
girmeleri, Kürtler tarafından hiç bir şekilde kabul edilmemelidir. Bu,
onları Irak federasyonunun kurucu asli üyesi olmaktan çıkarır ve Türkiye’nin Türkmen kartını güçlendirir.
Eğer siyasi irade bu yönde oluşursa, ilk iş bir kurucu meclise ihtiyaç
gösterir. Kurucu meclisin görevi; benimsenen statüye uygun demokratik bir
anayasa ve seçim yasalarını yapmaktan ibaret olacaktır. Kürdistan’daki azınlık hakları demokratik anayasada sağlam güvencelere kavuşturulmalıdır. Anayasa ve seçim yasalarından sonra, hemen seçimlere
gidilerek yeni Kürt Federasyonu’nun yapısı oluşturulmalıdır.
Bu
önerinin, kabul görebilecek
uygulanabilir bir öneri olduğuna inanıyorum. Dünyada özellikle Kürtler
kendilerini yönetemezler imajının silinmesi ve karşı propogandası etkisizleştirilmelidir. Kürtler, Körfez
savaşından bu yana çok şeyler öğrendi. De facto devletin bir
çok kurumunu oluşturdu. Epeyce yol alındığını Türkiye bile itiraf ediyor. Alınması gereken çok yol da vardır. Bu mesafe fedekârlık, uzlaşma ve çok çalışmayla kısaltılabilir.
Savaş Irak’a sıçradığında, Irak’ın bugünkü statüsü değişecektir. Rejimin değişmesi koşuluna bağlı olarak, ambargo ve
belirsizlikten kurtulacaktır. Bu, aynı zamanda Güney Kürdistan’ın statüsünün de belirlenmesi
olacaktır. Bundan önce Güney Kürdistan’ın, iç siyasal sorunlarını çözmüş, batılı çoğulcu demokrasiyi yerleştirmiş, karanlık Ortadoğu diktatörlüklerinin ortasında bir demokrasi vahası olduğunu, demokratik batıyla bütünleştiğini dosta düşmana göstermelidir.
Savaş ve krizler felaket getirdiği gibi, yeni ve sağlıklı bir döneme de çığır açabilirler. Güney Kürdistan
için, Körfez Savaşı sonunda olduğu gibi tarihi bir fırsat doğabilir. Güney Kürdistan, umarım böyle bir dönemde, Kuzey
Kürdistan’lı Kürt siyasal örgütlerinin provakasyonuyla karşı karşıya kalmaz.
Ruşen ARSLAN Almanya,
25.Kasım 2001
|