|
"Kek Fikret Otyam! Kêfa min Gelek Xweş
e.
Kırk Yıllık Yani Olur mu Kani?“
Dün
elektronik postamda, Gezeteci ve Yazar Fikret Otyam’ın http://www.aydinlik.com.tr/
sitesinde çıkan ve yukarıya aldığım 09.03.2003 tarihli yazısı çıktı.
İsveç’ten bir arkadaşım göndermişti. Yazıyı okuduktan sonra, önce cevap
vermemek istedim. Çünkü başkalarına hakaret eden, aşağılayan yazılara cevap
verilmesini pek gerekli görmem. Ama Fikret Otyam gibi kamuya malolmuş
birine cevap vermemenin, tarih karşısında bir haksızlık olduğunu düşündüm.
Ayrıca kendimi, Rızgari dergisinin sahibi olarak cevap vermekle yükümlü
gördüm.
Fikret Otyam, Aydınlık’ta çıkan yazısında“Kimilerinin
toz kondurmadığı baba Barzani, Amerika’ya dar atmıştı kendini ve ruhunu
ağababalarınının kucağında teslim etmişti. O zaman bunu eleştirdiğimiz için
Cumhuriyet’te Hıfzı veldet Hoca’ya (Velidedeoğlu), İlhan’a (Selçuk) ve bana
ağır oklar yağmıştı Rızgari dergisinde. Bana en çok Kürt
yerine Doğulu kardeşlerim dediğim için geliyordu sitemler...”
diyor.
Eğer bir yazı gerçekleri yansıtmıyorsa, insan nereden
başlayacağını bilmiyor. Adı geçen her üç kişinin eleştirisi, aynı ideolojik
kaynaktan beslenen fakat ayrı nedenlerden dolayı yapılmıştı. Buna girmeden
önce, Rızgari dergisini niye çıkardığımızı belirtmem gerekir.
Rızgari dergisini neden çıkardığımızı 21 Mart 1976
tarihli ilk sayısında “Neden Yeni Bir Yayın” başlığı altında kamuoyuna
sunmuştuk. Amacın özünü; “uluslararsı somürge konumundaki ülkede yaşayan
Kürt halkının, kendi geleceğini özgürce belirlemek hakkını ve buna ilişkin
sorunları tartışmak” diye özetleyebiliriz.
Bu amacı önüne koymuş bir yayının, tek ulus ve tek
devletten başka bir şey tanımayan, Kürt halkını tümüyle inkâr eden, buna
direnenleri imhaya yönelen kemalist devlet ideolojisi ve Türk şövenizmiyle
hesaplaşması kaçınılmazdı. Nitekim öyle de oldu. Bu bağlamda 1. ve 2.
sayılarda “Ezen Ulus Milliyetçiliğinin Irkçı Şoven Karakteri Üzerine”
başlıklı iki makale yayınlandı. Her üçüne de Otyam’ın deyimiyle “ağır
oklar” bu yazılarda yağdırılmıştı. Şimdi sırasıyla bunlara değinelim.
Rızgari’nin birinci sayısında İlhan Selçuk’un 28 Ocak
1976 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan “Barzani ile Türkeş” başlıklı
yazı eleştirilmektedir. İlhan Selçuk anılan yazısında; “Acaba Türkeş ile
Barzani arasında ne gibi bir bağıntı vardır?” diye soruyor ve cevabını da
“...her ikisinin de çağı geçmiş ve aşılmış bir milliyetçilik ardında
koştuklarını...” belirterek yine kendisi veriyor. Yazının devamında ise,
milliyetçiliği çağdaş olan ve olmayan ayrımına tabi tutuyor ve Atatürk
milliyetçiliğini de “çağdaş milliyetçilik” kategorisine sokuyor.
Rızgari, İlhan Selçuk’un pan-türkizm ile aynı kaba
koyduğu Güney Kürdistan’daki ulusal kurtuluş mücadelesini, ezen ulus
şovenizmi açısından haklı olarak eleştiriyor. Bununla yetinmeyerek,
tarihsel belgelere de dayanarak, kemalist milliyetçilik analayışıyla
Türkeş’in milliyetçiliği arasında pek fark olmadığını kanıtlamaya
çalışıyor.
O tarihlerde İlhan Selçuk ve benzerlerini, ırkçı Baas
yönetimindeki Irak’a dost ve Melle Mıstefa Barzani öncülüğündeki mücadeleye
düşman eden; Irak’la Sovyetler arasındaki dostluk anlaşması, Irak Komünist
Partisi’nin yönetimdeki göstermelik ortaklığı ve Irak petrollerinin
millişeştirilmesiydi. Onlar için bir halkın verdiği ulusal kurtuluş
mücadelesinin önemi yoktu.
Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, kendisine gönderilmiş
olan Şeresiyar adlı dergi üzerine hiddetlenmiş ve 3-5 Şubat 1970’de
Cumhuriyet gazetesinde “Yakın Tarihimizde İhanetler, Türkiye Halkları” adlı
seri makale yayınlamıştı. Şeresiyar’ı çıkaranlar için; “Eğer bu gazeteyi
çıkaranlar kendilerini Türk halkından saymıyoralarsa o zaman toplumcu,
milliyetçi değil, düpedüz ırkçıdırlar.” diyordu.
Velidedeoğlu Türk değilim diyenlere ırkçı yaftası
yapıştırmakla kalmıyor, daha ileri
giderek böyleleri için; “...mütareke dönemi hainlerinin meşru ve
gayrı-meşru çocukları, torunları, yeğenleri .... mütareke
dönemi hainlerine soyca, kan ve ruh hısımlığınca bağlı olanlar...
amacaları, babaları, dedeleri, dayıları o dönemde işgalcilere köpekler gibi
hizmet etmişlerdi...” diyebimektedir. (Cumhuriyet, 14. Mart 1976)
Fikret Otyam, Kürt halkına bu hakaretleri yapmış
birini, bizim egemen ulus şovenisti olmakla suçlamamızı haksızlık olarak
niteliyor. Türk medyası bugün de Güney Kürdistan için aynı şeyi yapmıyor
mu? Neylersin, soyaçekim yasası burada da hükmünü geçiriyor.
Fikret Otyam ise iddia ettiği gibi “Kürt yerine
Doğulu kardeşlerim dediği için” eleştirilmedi. O’nun eleştirisi Rızgari’nin
birinci sayısındadır. Onun eleştirisi
daha ilginç olaylara dayanır.
Birincisinde Otyam “Militan” degisindeki bir
yazısında, “Doğu İlleri ve Varto Tarihi” adlı kitabıyla Kürtlerin
Türk olduğunu ispata kalkışan Mehmet Şerif Fırat’ı göklere çıkarmaktadır.
Bu kitaba eski Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel bir de önsöz yazmıştı. Önsöze
bakılırsa “ Bu kitabı yazdığı için hain bölücüler tarfından öldürülmüş.”
Zorba bir mütelligabe olan M. Şerif Fırat, amcası
Xello tarafından namus yüzünden öldürülmüştür. Xello, Bitlis Ağır Ceza
Mahkemesi’nde yargılanarak mahkûm edilmiştir. Bunu yaşı altmış ve yukarısı
olan tüm Muşlu’lar bilir.
Otyam, egemen ulus şövenizmi açısından her şeye
baktığından, namus cinayeti kurbanı M. Şerif Fırat’ı övmesini
yadırgamıyorum. Ancak o da, kendisin bu konuda eleştirilmesine, gerçeklere
ve belgelere dayanarak cevap verebilirdi. Bugüne dek susması da hatadır.
Demek ki, M. Şerif fırat hakkında verecek cevabı yoktur.
İkici olarak Fikret Otyam’ın Rızgari’de esas
eleştirildiği konu, 1967 yılında Siirt ve ilçelerinde yaptığı gezi
sırasında, Cumhuriyet gazetesine
geçtiği bir haberdir. Haberde “Eruh ilçesinde bir ağanın, köylerden Molla
Mustafa Barzani adına vergi toplamak ve ‘Kürtçülük Şubesi’ açmak
için faaliyette bulunduğu” belirtiliyor. Otyam haber geçmekle kalmıyor,
aynı zamanda Siirt Valisi Mehmet Aldan ile de görüşüp durumu anlatıyor.
Bununla da yetinmeyip, günün
İçişleri Bakanı ve Zehir Hafiye lakaplı Faruk Sükan ile de görüşüyor. 12
Mart askeri müdahalesinden sonra genel gözaltına alma ve
tutuklamalarda, habere konu olan 70
yaşındaki Eruhlu Halil Ağa (Çiftçi) de tutuklanmış ve Diyarbakır
Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde yargılanmaya başlanmıştı.
Gazetesine haber geçen gazetecinin, sonradan haber
konusu olayı resmi makamlara ihbar etmesinin gazetecilik görevleri arasında
olup olmadığını gerçekten bilmiyorum. Bu bana pek yatkın gelmiyor. Gazeteci
yanlız doğru haber yapar. Olayın sonuçlarını etkilemeye kalkmaz. Haberin
doğruluğunu teyit için de, habere konu olan kişinin bilgisine başvurmak
gazetecilikte genel bir kuraldır. Yoksa taraf olunmuş tek yanlı davranılmış
olunur. Olayımızda Halil Çiftçi’ye bir şey sorulmuş değildi.
TCK’nun 128 maddesinden yargılanıp 8 yıl ağır hapis
cezası ile cezalandırılan Halil Çiftçi’nin avukatlığını Şerafettin Kaya ile
ben yapmıştık. Aslında sorun aşiretlerarası çekişme ve düşmanlıktan ileri
gelmişti. Öyle ki yargıcın “Sen Barzani için para ve eşya topluyor muşsun?”
sorusuna, o da “Niye ben devlet miyim?” diye cevap verdiğini hiç unutmam.
Halil Çiftçi’nin davasında, yaptığı haber ve Vali ve
İçişleri Bakanı’na verdiği bilgilerden ötürü Fikret Otyam “muhbir tanık”
sıfatıyla dinlenmişti. Bu sıfatla dinlendiğinde, duruşmaya arkadaşım Avukat
Şerafettin Kaya katılmıştı. Duruşmada tutanağa ilginç şeyler geçmişti.
Avukatın “Sana bu bilgiyi veren köylüler hangi dille konuşuyorlardı”
sorusuna; “Türkçenin dağ lehçesiyle konuşuyorlardı” diye cevap vermiş Otyam.
Aydınlıktaki yazısının başlığını “CIA’nın PKK’lıları keyfete ne hoşe?” koyduğuna
bakılırsa, bizim “türkçenin dağ lehçesini” pek sevmiş olacak. Sonuçta
mahkeme Otyam’ın tanıklığını esas alarak
Halil Çiftçi’yi cezalandırılmıştı.
Rızgari’nin 1. sayısında Otyam, Güney Kürdistan’daki
ulusal demokratik harekete olan düşmanlığı ve mahkemedeki tavrından ötürü
ağır bir eleştiriye tabi tutulmuştu. Tabi Fikret Otyam buna çok üzülmüş ve
bizimle görüşmek istemişti. Derginin sahibi ben olduğum için görüşmeye ben ve
Avukat Zülküf Şahin birlikte gittik.
Fikret Otyam “yazılanları hak etmediğini, Gide Gide
isimli röportajlarıyla yöre insanının dertlerini dile getirdiğini, bir çok
dertlerine derman olduklarını, bu yazı yüzünden bunca yıllık arkadaşı Şair
Ahmed Arif’in kendisiyle selam sabahı kestiğini...” söylemişti. Biz de
dilimiz döndüğünce niye yazdığımızı anlatmaya çalışmıştık.
Fikret Otyam’ın yazısında anlattığına bakılırsa;
“Rızgari, O’nunla ilgili
yazdıklarımız yüzünden bölünmüş...” Brehhh... Brehhh!.. Nasıl da bizlerin
bu nedenden haberi olmamış??? Meraklılarına söyleyeyim: Rızgari o zamanlar
örgüt değildi. Bir dergi ve derginin de yazı kurulu vardı. Derginin
ideolojik mücadelesinin yarattığı siyasal yoğunluğu, zamanında örgüte
dönüştürememenin sıkıntılarından bölündü. Bölünen de derginin yazı
kuruluydu.
Ayrılan arkadaşlar Ala Rızgari adli dergiyi
çıkardılar. Yaratılan siyasi yoğunluğun bir kısmı Ala Rızgari ve diğerleri
de Rızgari dergisinin takipçisi oldular.
Fikret Otyam’ın yazısına bakılırsa, bizler 12 Eylül’de
kafamız traşlı yargılanırken “ağlamış”.
Bence Halil Çiftçi için ağlasaydı daha isabetli iş yapmış olurdu.
Bizler kendi halkımızın özgürlük mücadelesinden dolayı yargılanıp
cezalandırıldık. Sorumlusu da, Otyam’ın, İlhan Selçuk’un ve Velidedeoğlu’nun mensupları olduğu egemen ulus
şovenizmiydi yani devletin resmi ideolojisi kemalizmdi. Bu dolaylı bir
sorumluluktu. Ama Halil Çiftçi’nin cezalandırılmasından direkt sorumluydu.
Bu yazının yazıldığı günden bu yana tam 26 yıl
geçmiş. Yıllar çok şeyi değiştirdi. Körfez iki büyük savaşı yaşadı.
Üçüncüsünü yaşamak üzere. Kürtler kimyasal silahlarla Irkçı Baas rejimince
katledildi. Irak Komünist Partisi, Kürdistan’daki mücadeleye katıldı ve
şimdi Kürdistan Parlamentosu’nda temsil ediliyor. 102 bin Kürt Enfal’de katledildi. Kürtler Güney
Kürdistan’da de fakto devlet oluşturdular ve on yıldan beri topraklalarının
bir kısmında kendi kendilerini yönetiyorlar. Türk devleti ise onların
bağımsız devlet veya federasyon olmasını savaş sebebi sayıyor...
Tüm bunlar Fikret Otyam ve benzerlerinde en ufak bir
değiliklik yapmış değil. Halen katil Saddam’ın yanında saf tutmaya devam
ediyorlar. Egemen ulusun şoven milliyetçiliği bir kere genlerine işlemiş.
Kadın ve çocukların kitlesel katliamı, sürgünler, sefaletler, dilinin yasaklanması
onları ilgilendirmez. Onları tek ilgilendiren Kürtlerin siyasal bir hakka
sahip olmamasıdır.
Sağolsun Fikret otyam ki bu yazıyı yazmış. Ben
gerçekten 26 yılın onda bir değişiklik yaratıp yaratmadığını merak
ediyordum. Bıraktığımız yerde duruyor. Kırk yıllık Yani olur mu Kani?
Ha unutmadan söyleyeyim. Kürtler, kendilerinin
Kürdüdür. ABD’nin. CIA’nın, Saddam’ın veya Türklerin Kürdü değildir.
Kürtler, yalnız başlarına ne savaşı ve ne de Irak ve Ortadoğu’nun kaderini
etkilebileyecek güce sahiptirler. Ülkelerine asker gönderen devletlerin niyeti onlar
için önemlidir. Bunlardan birinin, Türk devletinin niyeti açıktır:
Kürtlerin siyasal kazanımlarını yerle bir etmek. Kürtler bu yüzden Türk
ordusunun Güney Kürdistan’a girmesine şiddetle karşıdır.
İnsan Otyam’a sormadan edemiyor. Devletiniz ABD’ye
yeni üsler ve limanlar verdi. Arkası da gelecek. Tavrına bakılırsa yeni
geline benziyor: Hem ağlarım hem giderim misali. Peki sizler kuru
gürültüden öte ne yapıyorsunuz? Gerçekten barış yanlısı iseniz, Türk
halkına askere gitmeme çağrısı yapablir misiniz? Ne gezer? Sizi ve sizin
gibilerini, Güney Kürdistan’daki Kürt halkına karşı gönüllü savaşırken
görürsem şaşmayacağım.
16. Mart 2003
Ruşen Arslan
Not: Bu yazı halepçe katliamını yıldönümünde yazıldı.
Halepçe’deki şehitlerin ve Kürt halkının ulusal kurtuluşu için verdikleri
mücadelede hayatlarını yitiren tüm şehitlerimizin önünde saygı ile
eğiliyorum.
Fikret Otyam’ın Aydınlık’ta çıkan yazısı:
CIA’NIN PKK’LILARI
Keyfete ne hoşe?
FİKRET OTYAM
Kimilerinin toz konduramadığı baba Barzani,
Amerika’ya dar atmıştı kendini ve ruhunu ABD’li ağababalarının kucağında
teslim etmişti. O zaman bunu da eleştirdiğimiz için Cumhuriyet’te Hıfzı
Veldet Hoca’ya (Velidedeoğlu), İlhan’a (Selçuk) ve bana ağır oklar yağmıştı
Rızgari dergisinde. Bana en çok, “Kürt” yerine “Doğulu kardeşlerim”
dediğimden geliyordu sitemler ve beni yine de kolluyorlardı, inkârdan
gelmem! Çünkü, yazılarımla, fotoğraflarımla Güneydoğu ve Doğu’da olan kimi
insanlık dışı uygulamaları gündeme getiriyor, yönetenlerin dikkatine
çekiyor, hayret edilmesin, işler düzene sokuluyor, eksikliklerini
belirttiğim nice istek kısa zamanda halk yararına yerine getiriliyordu.
Konular Parlamento’ya da yansıyor, çözümler hızlanıyordu.
Bir İstanbul seferimde Cağaloğlu’nda Hürriyet Gazetesi’nin önünde Rızgari
dergisinden sevdiğim bir doğulu “keko”yla karşılaştık, sarıldık, öpüştük
karşılıklı hal hatır sorduk. “Senin yüzünden ikiye bölündük” dedi geldiği
toplantıdan! Bir taraf, benim, Doğu için hayırlı işler yaptığımı savunmuş,
“bizim için Kürtçü komünist damgası yedi” diyesiymiş, karşı taraf da “Ne
derse yerine getiriliyor, halk memnun oluyor, ama biz hadi dediğimizde adam
bulamayacağız” görüşünü savunmuş! “Uzatmayın karar verin” dedim, gülüşüp
ayrıldık. Bir zaman geldi Rızgari dergisi de bölündü aralarındaki
anlaşmazlıktan! Birkaç kez yanıma geldilerdi, ben de dergilerine gitmiş
Doğu sorunlarını/çözümünü tartışmıştık çaylar kahveler içerek karşılıklı.
12 Mart zulmunda onlar da “balyoz”u yemişlerdi, siyah beyaz televizyonda
kimilerini o tıraşlı kafalarıyla, çökertilmiş avurtlarıyla gördüğümde ve en
az onar yıl “yediklerini” duyanda ağladığımı kimden neden saklayayım? İçlerinde bana küfür eden de
vardı...
Bir de şu gelenlere bakınız, Barzani’nin/Talabani’nin torunları
CIA’nın/ABD’nin veledleri, tasmalıları! Ne ülke, ne toprak sevgisi? Kendi
ırktaşlarının / dildaşlarının/ hatta kandaşlarının kanına girecek ABD’nin
tasmalıları! Kabul edilsin edilmesin; onurlu bir Kürt için bundan daha
ağır/bundan daha iğrenç/bundan daha çirkin ne olabilir?
Şimdi nerelerdesiniz, ne işler yapıyorsunuz Rızgari dergisindeki kekolarım?
Kimileriniz, ben ülkemin Kürdüyüm diyordunuz tartışmalarınızda savunma
babında, ya bunlar? Bunlara da “ben ABD’nin kürdüyüm”, “ben CIA’nın
Kürdüyüm” demek onursuzluğu düşüyor. Ey çaylarını içtiğim, çaylarımı içen
Rızgari’deki kekolarım (kardeşlerim) sizleri arıyor, siz onurluları inanın
özlüyorum. Bunlar, “çıyan etmez Kürt’ün Kürt’e ettiğini” takımdır ihanet
için özel yetiştirilmiş. Soruyorum bunlara, “keyfete hoşe?” Yanıtlıyorlar:
“Hoşeee! Hoşeee!” Bu “hoşluk” size ve onurlu Kürt kardeşlere tarafınızdan
yüz karasıdır.
|