|
"Demirel Cumhurbaşkanı mi, Yoksa
Çetebaşı mıydı?“
Bazı meslekler ve işler gizli yapılmak zorundadır. Mesleğini veya yapacağın
işi gizlemek için, başka bir şey yapıyor gibi gözükebilirsin. Örneğin;
mafya babası, uyuşturucu ya da haraçtan kazandığı parayı kamufle için
işletmeci olabilir. Sizi takip eden bir siyasi polisi, simitçi ya da
dilenci kılığında evinizin bulunduğu sokağın köşesinde görebilirsiniz. Türk
filimlerinde, sakallı din adamı kisvesinde birini randevu evi işletirken
gördüğünüz çok olmuştur.
Çocukluğumda Muş’ta „Çarkçı“ diye bilinen yaşlı bir Kafkas
göçmeni, bileycilikten geçimini
sağlardı. İşini yaparken, zorunlu üç beş sözcük dışında müşteriyle
konuşmayan Çarkçı’nın, „Milli
Emniyetçi (MİT’çi)“, „gizli polis“
ve „Rus ajanı“ olduğu söylenirdi.
Bizler de Çarkçı’nın bu görevlerini (birbiriyle nasıl bağdaşıyorsa) kamufle
için bileycilik yaptığına inanırdık.
Her ne kadar, kokain çetelerini yönetip uyuşturucu kaçakçılığı
yapan Bolivya devlet başkanı, ABD tarafından derdest edilip hapse atılmışsa
da, işin doğrusu Türkiye’de, Cumhurbaşkanlığının başka bir işin kamuflesi
için kullanıldığıyla „ilk kez“ karşılaşıyorduk. Ki, bu kez Muş’taki Çarkçı
işine hiç mi hiç benzemiyor. Çünkü Çarkçı’nın „gizli görevleri“ bir
söylentiydi ve doğruyu yansıtmadığı da ortadaydı. Türkiye Cumhurbaşkanı’nın
çete ile işbirliği yaptığı ve koruduğu iddiaları ise şimdiye dek ne yalanlandı
ve ne de değişik bir açıklama geldi.
Konumuz 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel. Bu yazıda ne Demirel’in
aile fotoğrafı ve ne de yeğeni Murat Demirel’e tavassut için, Azerbaycan
Devlet Başkanı Haydar Aliyev’e yazdığı mektupla ilgiliyiz. Biz O’nun, Kürt halkının
ulusal demokratik istemlerinin bastırılması için, çetelere nasıl emir ve
talimat verdiği ve onları nasıl koruduğu üzerinde duracağız.
Ertuğrul Özkök, 25 Ekim 2001 tarihli Hürriyet Gazetesi’ndeki „O
Savaşı Kimler Kazanmıştı“ başlıklı köşe yazısında Demirel’in;
„...devletinin bayrağı için dağda savaşan insanlara ‘Korkmayın, ikinci
bir Muğlalı olayı yaratmayız’“ diye güvence vermesinin üzerinde pek
durmadım. Çünkü yalanlama olabilirdi. Ama Özkök, aynı iddiaya
bu kez de 12 Şubat 2002 tarihli “Kahramanlık Mukavelesinin Birinci Maddesi”
başlıklı yazısında yer verdi. Bu söze ne Demirel ve ne de devlet
organlarının birinden itiraz gelmedi. Demek ki, doğruymuş.
Demirel bu sözüyle ne demek istemiş
acaba ? Yasalar çerçevesinde görev yapanlara bir güvence verme söz
konusu olamazdı. Zaten bu güvenceleri yasaların kendisi verir. Demirel,
sözleriyle yasa dışı işlere vize ve bu işleri yapanlara güvence veriyor
olmalı. Demirel’in sözlerinin altında ; “ Orgeneral Muğlalı nasıl
kanun manun tanımadan işler
yaptıysa, siz de yapın… O’nun gibi yargılanıp ceza almanıza izin
vermeyiz… Arkanızda ben varım… “ mesajı yatıyor aslında.
Demirel’in sözlerinin bu anlama gelip
gelmediğini test için, önce Muğlalı olayının ne olduğuna
ve devletin resmi belgelerinin bu olayı sonradan nasıl nitelendirdiklerine
bir göz atalım.
30 Temmuz 1943 günü Van’ın Özalp ilçesi İran
sınırında Türk Askeri tarafından öldürülen 33 Kürt köylüsü olayının peşini,
ne aileleri ve ne de faillerinden hesap
sorulmasını isteyenler bırakmaz. Sonuçta o zamanın 3. Ordu Müfettişi Orgeneral Mustafa Muğlalı, Askeri Mahkeme’de
yargılanarak 20 yıl ağır hapis cezasına mahkûm olur. Cezası
Askeri Yargıtay tarafından onaylanan
Org.Muğlalı, 1950 yılında çıkan Genel Af Yasası’ndan yararlanarak
cezaevinden çıkar.
Konuyla ilgili TBMM’inde meclis soruşturması da açılır. Meclis Soruşturma Komisyonu 30
Nisan 1958 tarihli kararıyla sonucu açıklar. Anılan Meclis Sorluşturma
Komisyonu kararı 4,5,6 Mayıs 1958 tarihli Zafer Gazetesi’nde yayınlanır.
İsmail Beşikçi’nin Orgeneral Muğlalı Olayı – Otuzüç Kurşun (1991,Belge Yayınları, Sayfa :68-92) ve Alpay Kabacalı’nın
Türkiye’de Siyasal Cinayetler (1993, Altın Kitaplar Yayınevi, Sayfa:
307-316) kitaplarında da yer verdikleri karar, olayı çok geniş biçimde
anlatır.
Muğlalı olayında en önemli kaynak niteliğinde ve hayli uzun olan Meclis Soruşturma Komisyonu kararının
tümüne yer verme olanağımız yoktur. Çete-devlet
ilişkişini ortaya koyan bu belgeden yorumsuz alıntılar yapmakla
yetineceğiz.
“…1943 senesi öncelerinde, Türk-İran hududunda, ilk kışkırtmanın, hangi
taraf uyruğundan geldiği saptanamayan, talan ve
yağma niteliğinde bazı hudut olayları cereyan etmektedir. Türk mahalli
idare makamları, İranlılar tarafından hudutlarımıza karşı girişilen bu
olayları önleme iddiasıyla, ve mümkün oldukça misilleme yapmak amacıyla,
silahları jandarma teşkilati tarafından verilmiş bir çete kurarak bu olaylara müdahalede bir sakınca
görmemişlerdir. Van valiliğinin ve o sırada İçişleri Bakanı olan Recep
Peker’in de onayı ile böyle bir çete kurularak fiilen adı geçen harekat
alanına sokulmuş bulunmaktadır.İçişleri Bakanlığı ciddi devlet anlayışına
uygun olmayan bu görüşünü, daha sonra, sorumluluğu olmayan meydana gelen
çetelerle hudut emniyetini sağlamanın mümkün olamıyacağına kanaat getirerek
değiştirmiş ve çetelerin dağıtılmasını Van valiliğine emretmiştir. Zaten
başlangıçta bu gibi çeteler kurulmasını tavsiye etmiş ve
kuvvetli bir olasıllıkla, çetelerin faaliyetlerinden çıkar elde etmiş olan
Özalp Kaymakamı Hilmi Tuncel, İçişleri Bakanlığının ikinci emri valilik
kanalıyla kendisine ulaştığı halde, bu emri fiilen dinlemeyerek çeteyi
dağıtmamıştır…Anlaşıldığına göre İranlı çapulculara misilleme yapmak için
sorumluluğu olmayan çeteler kurmak fikri şu üç kişinin kafasından çıkmış
bulunmaktadır: Özalp Kaymakamı Hilmi Tuncel, Özalp Jandarma Kumandanı
Yüzbaşı Vasfi Bayraktar ve Hudut Tabur Kumandanı Binbaşı Şükrü Tüter…
…Özalp’te arzuhalci Rifat isminde bir şahsın
kaymakama müracaatle kendisinin bazı arazi ihtilafları sebebiyle
geçinemediği Milanengiz köylerinden 40 kişiyi Mehmedi Musto’nun yatakları
olarak ihbar eylediğini ve bir liste verdiğini
görüyoruz. Kaymakam bu listeyi Vali Hamit Onat’a bildirerek 40 kişinin
tutuklanması için izin istiyor. Valinin de onayı ile 40 kişi Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu’nun ilgili
hükmüne göre gözaltına alınıyorlar. Bu 40 kişi tutuklama
istemi ile Özalp Sulh Ceza Mahkemesi’ne sevkediliyorlarsa da mahkeme,
21.7.1943 tarihinde içlerinden yalnız beş kişiyi tutuklayarak Van
Cumhuriyet Savcılığına gönderiyor. Geri kalan 35 kişi, haklarında
yeterli delil bulunamadığından, serbest bırakılıyorlar..
…Mustafa Muğlalı 24 Temmuz 1943 günü Van’a
ulaşıyor. 24 Temmuzu 25 Temmuz’a bağlayan gece Van Valisi
Hamit Onat’ın evinde, Mustafa Muğlalı, Hamit Onat, Tümgeneral Cevat Yalım,
ve Tuğgeneral Rasim Saltuk’un da katılmalarıyla toplantı yapılıyor. Bu toplantıda Mustafa
Muğlalı, Hamit Onat ve Rasim Saltuk’un mahkeme tarafından serbest
bırakılmış olan, Mehmedi Musto’nun uzak veya yakından akrabaları
bulunan 35 kişinin öldürülmelerinde birleştikleri, Tümgeneral Cevat
Yalım’ın Muğlalı’ya “Paşam kanun
yollarından yürümek daha uygun olur, elinizi ateşe sokmayınız “ diye
nasihat yollu ikazda bulunduğu anlaşılmaktadır.
Nitekim bu olaydan bir gün sonra, 25 Temmuz 1943 günü Vali Hamit
Onat’ın Özalp Kaymakamı Hilmi Tuncel’e telefon ederek Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu’nun serbest bırakılan 35 kişiye
tekrar uygulanması ile, bunların yeniden tutuklanmalarını emretmiş
olması ve “ve yarın orgeneral Muğlalı ile birlikte Özalp’e geleceğiz,
hazırlıklı olun” demiş bulunması bu korkunç kararı belirten bir belgedir…
…30 Temmuz 1943 Cuma günü sabahleyin nezarette bulunan 30 sivil iki
asker dışarı çıkarılmış elleri arkalarına ve
kişiler birbirlerine iplerle bağlanmak suretiyle adı geçen iki teğmenin
komutasındaki takımın önüne katılarak Çilli Gediği yönüne
sevkedilmişlerdir. Bu sırada zaten öldürüleceklerini
bilen elleri bağlı mağdurların yalvarıp yakarmaları feryadı figanları
yürekler acısı bir sahnedir.
Kafile Çilli Gediği’ne geldiğinde ikiye ayrılmış, işaret mangasının
havaya ateş etmesi üzerine, iki teğmen
emirlerindeki mangalara ateş emrini vermişler, erler piyade tüfekleri ve
hafif makinalı tüfeklerle 32 masum vatandaşı katletmişlerdir. Bundan sonra
yine Şükrü Tüter’in evvelce verdiği sözlü emir gereğince mağdurların
üzerleri aranıp para ve saatleri gaspedilip
kişilere dağıtılmıştır.
Gerek Askeri Mahkemelerin kararları ve gerekse bizim yaptığımız
araştırmalar, bu korkunç durumu aynen doğrulamakta ve bilgilerimizi
sağlamlaştırmaktadır.
...Bütün bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere Özalp olayı diye
adlandırılan bu olay başından itibaren düşünülmüş, tertiplenip uygulanmış,
hunharca bir cinayetten başka bir şey değildir.”
İşte Türk devletinin resmi belgelerindeki Muğlalı olayı budur. Kürt
halkına karşı katliam yaptığı ve katil olduğu mahkeme kararıyla kesinleşmiş
bu zatın heykeli, Genel Kurmay bahçesindeki “kahraman komutanlar”
galerisinde bulunuyormuş... Menemen olaylarından sonra oluşturulan “Divanı
Harpte” mahkeme başkanlığı ve Özalp’ta Kürt köylülerinin katledilmesinden
başka adı bir yerde geçmeyen Muğlalı’nın itibarı böylece iade edilmiş
oluyor. Ya suçsuz günahsız öldürülen 33 Kürt köylüsü ne olacak?
Şimdi bana; “seninki de soru mu, Kürt anaları bu devlet katletsin
diye çocuklarını doğurmuyor mu?” diye sorsanız, vallahi verecek cevap
bulamam!
Demirel “Korkmayın, ikinci bir Muğlalı olayı yaratmayacağız”
derken, devletin askeri ve polis güçlerine; Kürt halkına karşı yürüttükleri
mücadelede, yukarıda sunmaya çalıştığımız TBMM Soruşturma Komisyonu
kararında açıklandığı gibi, “düşünülüp tertiplenmiş, hunharca cinayetler
işlense bile Muğlalı gibi sorumlu tutulmayacak, cezalandırılmayacaksınız”
demek istiyor.
Nitekim O’nun başbakanlığı ve cumhubaşkanlığı dönemleri, en çok
“faili meçhul” cinayetlerin işlendiği dönemdir. Başta O’nun ve o günkü
sorumluların verdikleri talimat ve güvence çerçevesinde işlenmiş
cinayetlerdir. Onun için çete suçundan hükümlü eski özel timci Ayhan
Çarkın, devlet yetkililerinin sözlerinde durmasını istiyor. Ertuğrul Özkök,
“Kahramanlık Mukavelesinin Birinci Maddesi”ni hatırlatıp ahde vefa istiyor.
Bunların hepsi, Kürt halkına yönelik insanlık suçu işlendiğinin
itiraflarıdır. Amerika’nın, Fransa’nın şu ya da bu ülkenin münferit bazı
suçlar işlemesi veya insan hakları ihlâlleri, kimseye insanlık suçu işleme
hak ve yetkisini vermez. (Bkz. http://www.kurdinfo.dk/
-Ruşen Arslan:Benim Anam Senin Ananı Kerhanede Görmüş)
Bir yanda “faili belli olmayan” cinayetler, diğer yandan Muğlalı güvencesi,
ortaya bir bir çıkan çeteler, çete hükümlülerinin ahde vefa istekleri;
Demirel’in çete bağlantısını ortaya koyuyor. O’nun bir çok Türk
yöneticisiyle birlikte, insan haklarını ihlâl suçundan uluslararası
mahkemede yargılanması gerekir. O’nun hukuk açısından Slobodan
Miloseviç’ten hiç bir farkı yoktur. Ne yazık ki, Kürt halkının gücü ve
uluslararası konjonktür şimdilik O’nu yargılatmaya yetmiyor. O günler de
mutlaka gelecek.
Ruşen Arslan
17 Şubat
2002
Bu yazı http://www.kurdinfo.dk/
‘de yayınlanmak üzere yazılmıştır
|