"Çocuğun Külleri Üzerinde Oynamak“

 

Xeco Bibi, babamın amcasının karısıydı. Herkes O’na Xeco Bibi diye hitap ederdi.  İri-yarı, sert yapılı bir kadındı. Güldüğünü, ağladığını kimse göremezdi. Ben ise hiç görmemiştim.

 

Mahallede herkes ondan korkardı. Hani haksız da değillerdi. O’nun ne kadar cesur olduğuna ben de tanık olmuştum.

 

Bin dokuzyüz ellili yılların başları ve ben ilkokula yeni başlamıştım. Bir bölük asker, evimizin karşısındaki dağdan yürüyüşten dönüyordu. Evimizin altındaki yoldan bu kadar askerin geçtiğini ilk kez görüyordum. Kürt halkının özgürlük mücadelesine karşı „balans ayarı” olarak, Kürdistan şehir merkezlerinde eskiden arada bir, sonraları daha sık yürüyüş yapıldığını sonradan öğrenecektim. 

 

Askerler çok susamış olacaklar ki, Xeco Bibi’nin evinin yanındaki mahalle çeşmesine koşup su içmeye başladılar. Başlarındaki subay küfrederek askerlerin su içmesini engelledi. O sırada eyvanda oturmakta olan Xeco Bibi, hışımla subayın yanına giderek yakasından tuttu ve haykırdı:

 

-Ulan eşşek oğlu eşşek! Bunlar  ana-baba evladı değil mi? Niye bırakmıyorsun ki su içsinler..

 

Subay efendi bir adam olacak ki; „Teyzeciğim erlerin hepsi terli. Su içerlerse hasta olurlar. Onun için su içmelerine izin vermedim.“ demekle yetindi. Xeco Bibi’nin hırsı dinmemişti. Bu kez de subayın erlere küfretmesine takmıştı. Subaya küfür ede ede tekrar eyvanına yürüdü.

 

Xeco Bibi’nin tanığı olduğum bu olayı, ona karşı olan korkumu daha da büyütmüş, böyle cesur bir akrabam oluşundan dolayı da gizli bir kıvanç duymuştum.

 

Mahallemizde oynanacak tek yer, evimizin hemen önünden akan Çar Çayı’nın öteki kıyısındaki düzlüktü. O düzlüğe „Millet Bahçesi“ deniyordu. Bu adın nereden geldiğini bilmiyordum. Düzlük ve bahçe diyorsam, aklınıza büyük bir yer gelmesin! İçinde iki tane armut ağacının bulunduğu, bir evin büyük bahçesi kadar bir yerdi. Orada futbol, voleybol, çeşitli taş oyunları, güvercin taklası ve uzun eşek gibi oyunlar oynardık.

 

Bir gün yine „Millet Bahçesi“nden, oyun oynamaktan dönüyordum. Xeco Bibi’yi eyvanda gözleri yaşlı oturuken gördüm. Ağlamıştı.. Gözlerime inanamadım. Mahallelinin önünde tir tir titrediği, Türk subayının yakasına yapışıp küfredecek kadar cesur  bu kadın, nasıl olur da ağlardı?

 

Hüzünlü ve sevecen bir tavırla beni yanına çağırıp oturttu. İçerden bir çay bardağı getirip, yanan semaverden çay doldurdu ve önüme koydu. Kendisi de yanıma oturdu. Yaşlı gözlerini biraz önce oynamakta olduğumuz  „Millet Bahçesi“ne dikmiş, hareketsiz duruyordu. Ben ise merak içindeydim. Derin bir aaah çektikten sonra, „Millet Bahçesi“ne baka baka anlatmaya koyuldu.

1.              Demin oynarken sizi seyrettim. Oynadığınız yerin geçmişini biliyor musunuz? ...Orada bir Ermeni ailenin iki katlı evi vardı. Halleri vakitleri yerindeydi. Onlarla çok iyi komşuyduk. Birbirimize sıkça gider gelirdik.. Birinci Cihan Harbi içinde bir gün sokağa çıkmamamız istendi. Osmanlı askerleri Ermeniler karşı saldırıya geçti. Ermeni evlerini yakıp yıkıyor; kadın, çocuk, yaşlı demeden herkesi öldürüyorlardı. Oynadığınız yerdeki evin etrafı askerler tarafından sarılmıştı. Gaz döküp evi ateşe verdiler. Bu korkunç olayı evimizin penceresinden seyrediyorduk. İçerdekilerin çığlığı yeri göğü inletiyordu. Kadın pencereye çıkarak, kundaktaki çocuğunu ateşin dışına fırlattı. Bir yandan da askerlere yalvarıyordu: „Bizi öldürüyorsunuz, bari Allah’ın hatırına verip kundaktaki çocuğu öldürmeyin..“  Bir asker çocuğu yerden alıp ateşin içine attı. Hepsi kül olup gitti.. Oraya her bakışımda ateşte yakılan komşularımı görürüm. Kulağımda hep ateşte çocuğu yanan ananın feryatları çınlanır..

 

Xeco Bibi’nin anlattıkarı, akıttığı gözyaşları hayatım boyunca beni takip etti. „Millet Bahçesi“nde oynarken, hep  o kundaktaki çocuğun külleri üzerinde oynamanın tedirginliğini yaşadım. Belki ilk kez Xeco  Bibi’den, daha sonra yaşlı akraba ve komşulardan da duyduğum; kundaktaki çocuğun tekrar ateşe atılmasının etkisiyle olacak; bana ölümlerin en korkuncu yanarak ölmek gelir. Bu çeşit ölümlerin karşısında korkunç şekilde irkilirim. Necmi, Ferhat ve iki arkadaşı, Diyarbakır Sıkıyönetim Askeri Cezsevi’nde zulme karşı direnmek ıçin kendilerini yakarken, Sivas’ın bir otelinde yazar ve sanatçılar yakılırken, son cezaevi direnişlerinde insanlar kendisini ateşe verirken, Halepçe’deki kundaktaki çocuğunun üzerine kapanmış ana ve çocuğun anıtı  önünde, hep zalim bir elin kundaktaki çocuğu ateşe attığı duygusuna kapıldım. Her 24 Nisan’da kundaktaki çocuğun ateşe atılışını, anasının feryadını, Xeco Bibi’nin gözyaşlarını yaşarım.

 

Xeco Bibi’nin ne için ağladığını anlamıştım. O’ndan çok çekmiş olan Annem, akrabalar ve komşular kabullenmese de; Xeco Bibi, artık benim için duygusallığını yüreğinin derinliklerinde saklayan, zulmü kabullenemeyen bir kadındı. Ben, O’nun yalnızca yakılan komşularına ağladığını sanmıştım. Kürt halkına yapılan zulmü, işkenceyi, katliamı, evleri yakılıp yıkılan Kürt köylülerinin dramını görüp yaşadıkça, bizim geleceğimiz için de ağladığını artık biliyorum. Ama bildiğim bir şey daha var. Xeco Bibi’lerin bir daha hiç ağlamayacağı günler de gelecek..

 

Rusen Arslan

 

 

 

 

 

1

1

Hosted by www.Geocities.ws

1