|
"Çerkez Yahya“
O’nu
ta çocukluğumdan beri tanırdım. Zaten Muş’ta kendisini tanımayan da yoktu. Muhtarı oduğu Arınç köyünden şehre atla gelip giderdi. Atına binerken giydiği körüklü çizme, ağzından düşürmediği sigarasının takılı olduğu ağızlık, O’nun değişmeyen aksesuarıydı.
Çerkez
Yahya, Çerkez değil Çeçendi. Muş’ta tüm Çeçenlere Çerkez
denildiği için, O’na da Çerkez Yahya deniliyordu. İskân Yasalarına göre, Muş’un yakın köylerinden olan Arınç’a yerleştirilen Çeçenlerdendi. Köyün
yarısı Kürt yarısı da Çeçendi. Devlet bir taşla iki kuş vurmak istemişti. Hem Kürtler ve hem de
Çeçenler asimile olacaktı. Fakat evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Ne Kürtler ve ne de Çeçenler
asimile olmamışlardı. Çoğunluğu Kürtçe de öğrenmişti. Çerkez Yahya da bunlardan biriydi. Kürtçeyi
çok güzel konuşurdu. İster kürtçe ister türkçe konuşsun; konuşmasını kürtce atasözleriyle süslerdi.
O’na göre dünyanın hiç bir dilinde, kürtçedeki kadar güzel atasözleri
yoktu.
Şehre geldiğinde babamın kahvesine takılırdı. O’nu kahvede ya oşkın oynarken ya da şehrin önde gelen particilerinin
siyasal tartışmalarının içinde bulurdunuz. Katıldığı tartışma masaları hep kalabalık
olurdu. Mantığındaki sağlamlık, düşüncelerini çekinmeden sunuşu, güzel konuşması, konuşurken yaptığı espiriler, O’nu hep tartışmanın galibi yapardı. Gerçi küfürlü konuşmadan yapamazdı.Eh o kadar kusur kadı kızında da bulunurdu..
Ben
Çerkez Yahya’yı, Türkiye İşçi Partisi (TİP)nde birlikte çalışırken yakından tanıma fırsatını buldum. O ve ben birinci TİP’in genel kurullarının değişmeyen Muş delegeleriydik. TİP
kapatıldığında, ben il başkanı, O ise merkez ilçe başkanıydı.
Çerkez
Yahya TİP’e girince, TİP iyi bir propogandist ve ajitatör kazanmış oluyordu. 60’lı yıllarda Muş’ta sosyalist ve üstüne hele
bir de kürtçü olmak çok zordu. Özellikle Adalet Partisi(AP) yandaşlarının sistemli çamur atmalarına muhatap olurduk. Ne derler;
„dinsizin hakkından imansız gelir“. Allah için bunların hakkından da bizim Çerkez Yahya iyi gelirdi.
Bir
gün AP’li bir grup kahvede bizim
Çerkez Yahya ile tartışıyorlar. İçlerinden biri: „Siz
komünistlerde şapka kapıya asmak usulü varmış. Yabancı bir erkek girdiği evin kapısına şapkasını asınca, evin erkeği girmezmiş. İşini bitirip şapkasını alıp gittikten sonra, evin erkeği girebilirmiş..“ Yahya altında kalır mı hiç. Hemen cevabını yapıştırmış: „Doğrudur dedikleriniz. Haberiniz
olmadı mı? Demirel’in Moskova ziyareti sırasında Brejnev, Demirel’in bir ara
dışarı çıkışını fırsat bilip, şapkasını Nazmiye Hanım’ın kaldığı odanın kapısına asmış. Demirel döndüğünde şapkayı görüyor ve içeri girmek istiyor
ama bırakmıyorlar. Bu kez kendi büyükelçilerine; bu rezaleti önle diye
çıkışıyor. Elçi ezile büzüle; burada adettir ve bir şey yapamayız efendim. Şayet karşı çıkarsak diplomatik kuralları
çiğnemiş oluruz. Bu da iki ülkenin ilişkilerine zarar verir.. Demirel, Nazmiye Hanım’ın odasına girebilmek için, ister
istemez Brejnev’in çıkışını ve şapkasını alıp gitmesini beklemiş..“
Gerçekte
böyle bir olay yok. Gerçek olan; Sovyetler Birliği ile Türkiye’ni ilişkilerinin en iyi olduğu dönemin AP iktidarında
yaşandığı ve Demirel’in o günlerde
Moskova’ya resmi gezi yaptığıydı. Çerkez Yahya, ince zekâsı ve hazırcevaplığıyla AP’lileri kendi silâhlarıyla vurmuştu.
Akrabalarının çoğu ve özellikle kardeşleri TİP’te çalışmasına şiddetle karşı çıkıyorlardı. TİP’ten
ayrılması için baskı yapıyorlardı. Kardeşleri TİP’ten ayrılması karşılığında, kendisini hacca göndermeyi
,düzenli ve yeterli bir aylık bağlamayı önermişlerdi. O, bunu rüşvet olarak değerlendirmiş ve ölene
kadar namuslu bir fakir kalmayı yeğlemişti.
Çerkez Yahya, TİP içinde hep bizimle birlikte
„Doğulular Grubu“ içinde bulundu ve kürtlerle birlikte hareket etti.
O’nu „Doğu Mitingleri“nde konuşmacı olarak da görebilirdiniz. 1966 Diyarbakır mitingindeki kendine özgü
konuşması mahkemelik olmuştu. O dönem Başbakan olan Demirel’in
Artvin’den başlayıp Izmir’de biten meşhur bir gezisi vardı. Gittiği yerde önemli işletmelerin temellerini atıyordu. Bizim Çerkez Yahya da
konuşmasında bu geziye değinerek şunları söylemişti: „...Demirel Artvin’den İzmir’e kadar temel ata ata
gitti. Ya biz doğuluların temelini kim atacak? Bu puştların anayasa çerçevesinde gırtlaklarını sıkacağız..“ Çerkez Yahya’nın bu konuşması AP yanlısı haftalık Meydan dergisine de konu olmuştu. Dergi, Doğu Mitinglerini değerlendirirken; beş kişınin portresini koymuş ve herbirinin altına da bir şeyler yazmıştı. Aklımda yanlış kalmadıysa, portesi konan beş kişi M.Ali Aybar, Behice Boran,
Tarık Ziya Ekinci, Sait Elçi ve Yahya Bozkurt’tu. Çerkez Yahya’nın portresinin altında „küfürbaz“ yazılıydı.
Çerkez Yahya aynı
zamanda çok da şakacıydı. En sıkıntılı anlarda O’nun espirileri ortalığı yumuşatıveridi. 1968 TİP Genel Kurulu, Aren–Boran
(Prof. Sadu Aren–Behice Boran) Grubu ile M.Ali Aybar arasındaki çatışmalara sahne oluyordu. Gergin bir
kongre yaşanıyordu. Parti bölünme ile karşı karşıyaydı. Aren-Boran Grubu’nun
sözcüleri, Aybarı marksizm ve diyalektik materyalizmden sapmakla
suçluyorlardı. Çerkez Yahya bu çatışmanın nedenini kavrayamamışa benziyordu ve olan bitenlere
bir anlam veremiyor veya öyle görünüyordu. Kongreye öğle yemeği için ara verilmişti. Bir Grup yemek yemek üzere
Ulus’a doğru yürüyorduk. Ben, Canip Abi (Yıldırım) ve Çerkez Yahya en arkada
yürüyorduk. Yahya Abi de bize kongreyi değerlendiriyordu. Bir ara Canip
Abiye dönerek: „Canip Bey! Kürsüye çıkan diyalektik materyalizmden
söz ediyor. Eğer ben bu diyalektik materyalizmden bir şey anlıyosam, benim anamın ‚neyine’ girsin. Yahu! Allah
tutmuş kitap, Kuran’ı göndermiş, orada diyor günde beş vakit namaz kılın! Millet beş vakti üçe, haftada bire
indirmiş. Aybar da bu anasını ne yaptğım Marks’ın kitabından biraz ayrılmışsa nolmuş?..“ Bu sözleri duyan Canip
Abi, başladı katıla katıla gülmeye. Öyle gülüyordu ki gözünden durmadan yaşlar boşanıyordu.
Tarih, kendine özgü
anlatımıyla kongrede yaşanan çatışmaların yersiz
ve gereksizliğini
anlatan Çerkez Yahya’yı haklı çıkardı.
Yılmaz Güney Muş’ta aslerliğini yaparken bir de film
çevirmişti. Kurt Kanunu adlı filmde halktan bir çok kişiye de rol verilmişti.
Ben kimlerin rol aldığını bilmiyordum. Filmi askerliğimi yaptığım Hopa’da izledim. Muş’ta çekilen ve Muşluların da rol aldığı filmi merak ediyordum. Filmi
izlerken bir de ne göreyim! Bizim Çerkez Yahya filmdeki zalim ağayı canladırıyor. Askerlik dönüşü kendisine takıldım: „Yahya Abi! Sen devrimci
insansın. Nasıl oldu zalim ağa rolünü kabullendin?..“ Yahya
Abi: „Ne yapayım? Bana başka rol düşmüyordu. Biliyorsun çoluk çocuğa maddi bir şey de bırkamıyacağım. Bari bu filmi bırakmış olayım..“ Bu cevab beni çok
duygulandırmıştı. Anlaşılan herkes gibi O’da, unutulmamanın bir yolunu bulmaya çalışmıştı.
12 Mart 1973’te ikinci
mahpusluk sonrası Muş’a döndüğümde ağır hasta olduğunu duydum. Arınç’a giderek kendisini ziyaret
ettim. Erimiş, bir çocuk kadar kalmıştı. Kansere yakalanmıştı. Erzurum Tıp Fakültesine tedaviye
götürülmüş, durumu ümitsiz olduğu için evine gönderilmişti.
Bu zalim hastalık, O’na büyük bir kötülük yapmıştı. Ölümden korkmuyor ama halka
hizmet edememenin acısını tüm benliğinde yaşıyordu. Zaten Erzurum’da iken doktoruna:
„Doktor bey! Ne yaparsan yap! Ne edersen et! Bana beş yıl ömür lazım. Bunun için kime dilekçe
verilecekse vereyim, ama beş yıl yaşayayım..“ demiş. Hastasının beş yıl ömür istemesini merak eden
doktor: „Niye bu kadar beş yıl ömür istiyorsun“ diye sorar. Yahya Abi beş yıl içinde devrim olacağına inanmıştır. Bu inançla doktoruna şöyle der: „Devrimi görmeden
ölmek istemiyorum.“
Yokluğuna alışamadığım, Kürt halkının mücadelesine emeği geçmiş insanlardan biri, mücadele
arkadaşım, yiğit, mert insan Çerkez Yahya’yı ölümünün yirmisekizinci yıldönümünde anmak ve genç kuşaklara tanıtmak istedim.
Ruşen Arslan 01.
Eylül 2001
Not: Bu yazı www.kurdinfo.dk için yazılmıştır
|