|
|
|
"Bu Kürtler Adam Olmaz!“
„Türk devleti hiç bir şeyden çekmedi, Kürtlerden
çektiği kadar“. Orhan Veli’nin dizelerinden uyarladığımız bu söz; devletin,
Kürt halkıyla ilişkilerine dört dörtlük uyuyor.
Kürtler, T.C’nin iddiasına göre 29 kez bu devlete karşı isyan
etmişler. Silâhlı isyanları yetmiyormuş gibi, durmadan anadilde eğitimden,
ulusal haklardan, ulusal taleplerden söz ederler. Kendilerine „Türk olma
hakkı ve görevi verildiği halde, Kürt kalmakta direnirler. „Devletin ülkesi
ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne“
kastederler. Assan da, kessen de, sürgün etsen de uslanmazlar... Tüm
bunlar yetmiyormuş gibi, şimdi de devletin elektriğini çalmaya
kalkıyorlar... Bu “Kürtlerin adam olacağı”
yok!…
Enerji ve Tabii Kaynaklar
Bakanı Zeki Çakan’ın, 18 Ocak 2002 tarihli gazetelerde “kaçak elektrik
kullanımı” konusunda açıklamaları vardı. Bakan’ın açıklamasına göre;
“…Elektrik üretiminin yüzde 14,6’nin kaçak kullanımlar sonucu” uçup
gidiyormuş. “En az kaçak kullanımı Bilecik’te en çok yasadışı kullanımı ise
Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da…” imiş (25 Ocak 2002 tarihli Hürriyet Gazetesi).
O günkü televizyon ve gazete haberlerinde“Doğu ve Güneydoğu Anadolu”dan
sonra, en çok kaçak elektrik kullanımının olduğu iller ise İstanbul, İzmir
ve Ankara’daki gecekonduların bulunduğu semtler” olduğu bildiriliyordu. O
günlerde televizyonlarda, Tedaş ile Buca’daki gecekondu halkı arasındaki
meydan muharebesini izlemiş ve muharebede kahramanlık gösterip “gazilik”
payesine ulaşan Tedaş görevlisinin “yılın devlet memuru” seçilmesinden
“gururlanmıştık”!
Kaçak elektrik kullanımı, o
günkü gazete, radyo ve televizyon haberlerine böyle yansıyordu. Köşe
yazarlarının köşelerinde de aynı konu işleniyordu. Tüm haber ve yorumlarda
ince bir milliyetçilik vardı. “Doğu ve Güneydoğu Anadolu” bölgelerinin
yanısıra, en çok kaçak elektrik tüketen İstanbul, İzmir ve Ankara gibi illerin varoşlarında ve gecekondu
mahallelerinde Kürtler yaşadığına göre, buralardaki elektrik hırsızlığının
faili de belliydi: Kürtler.
Kürtlerin kaçak elektrik kullanımının sosyal ve
politik bir tahliline girmeyi denemeden önce, o insanların hangi cesaretle,
hayatlarını hiçe sayıp; ana hatlardan çengelli kablolarla evlerine nasıl
elektrik çektiklerine hayret ettiğimi itiraf etmeliyim. Sonra kendi
kendime; “niye hayret ediyorsun? Zorunlu ihtiyaçlar insana ne yaptırmıyor
ki? Elektrikçi olmadığın halde, Cezaevinde iki kaşık arasına makara koyup
kabloyla bağlayarak, su ısıtıcısı
yaptığını ne çabuk unuttun? Ki, Braun ve Moulinex marka su ısıtıcıları
yanında haltederlerdi..” dedim.
Sosyal olaylarda işin görünen
yüzüyle uğraşmak, nedenlerine inmemek, kolaycılığa kaçarak idarei
maslahatçılık (gününü gün etme) yapma çokça görülür. Kaçak elektrik
kullanma işinde de öyle bir yaklaşım içinde bulunulduğu gözlemleniyor. Üstü
kapalı olarak “Kürtler devletin elektriğini çalıyor” diyerek ya da Tedaş
görevlilerine mahalleden kablo toplatarak, sorunun esasını çözemezsiniz.
Elbette ki devletin, insanlar için hayati tehlike oluşturan tehlikeli
kabloları toplamasına bir şey denemez. Ama sorunun özüne inmeden, bu tür
tedbirlerle bir yere varılamıyacağını da bilmek gerekir.
Bana sorarsanız, sorunun
temelinde Kürt halkının Türkiye Cumhuriyeti ile barışık olmaması
yatıyor derim. İzninizle bunu bazı gözlemlerimden yola çıkarak açıklamaya
çalışayım.
Çocukluğumuzda birbirimizi kızdırmak için küfrettiğimiz olurdu.
Küfürlerin en ağırlarından biri de, başkasının anasının nikâhına
küfretmekti. Bu küfür aramızda kavgaya neden olur, çoğu zaman birbirimizin
kafasını kırdığımız olurdu. Nedense bir arkadaşımıza; “ananın belediye
nikâhını sinkaf edeyim” dediğimizde hiçbir tepkiyle karşılaşmazdık. O
zamanki bilincimizle, belediye nikâhını
nikâhtan saymazdık. Belki hemen bunu dini inançla açıklamak
mümkündür. Halbuki islâm hukukuna göre nikâh, kadın ve erkeğin iki reşit
kişinin huzurunda evlenme beyanından oluşan bir sözleşmedir. Nikâhın
belediye ya da camide kıyılmasının önemi yoktur. Devleti yabancı gördüğümüz
ve bir devlet kurumu olan belediyenin kıydığı nikâhı sahih (gerçek)
saymadığımız için olacak, aramızda analarımızın belediye nikâhına küfretmek
serbestti.
Avukat olarak meslek yaşamımda çok karşılaştığım olaylardan biri
de, özellikle Kürdistan köylerinde çocukların, nikâhı olan kardeşin
nüfusuna kaydedilmesidir. Eğer kardeşlerden
birinin resmi nikâhı varsa, tüm kardeş çocukları onun üzerine kaydedilir.
Burada devletle ilişkiyi en aza indirmenin kaygısı yatıyor. Halk mümkün
olduğu kadar devletle ilişkiden kaçınır. Çünkü devlet onda jandarma,
tahsildar, baskı, rüşvet olarak somutlaşmıştır. Nasıl olsa aileden bir
fedayi çıkmıştır. Cesaret gösterip resmi nikâh kıymıştır. Devletle o muhatap
olmalıdır ve bu onun görevidir diye düşünülür. Türk devletinin nüfus
kayıtlarındaki karmaşa, ileride mirastan doğacak ihtilâflar onu pek
ilgilendirmez. Onun için önemli olan çocukların okula gidebilmesi için
nüfusa kaydedilerek, bir nüfus cüzdanına sahip olması ve bir zorunluluğun
yerine getirilmesidir.
Devlet ona yabancı olduğu için, hakkını mümkün olduğu kadar devlet
eliyle aramaz. Çünkü yüksek sesle ifade etmese de, hem Türk devletini
yabancı görür ve hem de güvenmez. Kan davalarının bu denli yaygın olmasını, yalnızca
ulusal karekter veya geleneklerle açıklayamayız. Kürdistan’da mahkemelerden
çok “rûsipî”lerin hakemliğinde ihtilâflar çözülür. Rûsipîlerin
kararları, mahkeme kararlarından daha çok uygulanma olanağına sahiptir.
Çünkü rûsipîlik, Kürt halkının kendisine ait bir kurumdur ve onun
kararları, mahkeme kararlarından daha saygınlık görür.
Türk anaları oğullarını askere davul zurna ve halaylarla, Kürt
anaları ise ağıtlarla gönderir. Birbirine taban tabana zıt bu
davranışlarından birincisini devlete sahipleniş ve ikincisini ise
yabancılaşmadan başka neyle açıklaya
bilirsiniz? Türk ordusu, bir Kürt anası için evlerini yıkıp ateşe veren,
çocuklarını, kocasını öldüren, hapseden, ona zulüm ve felaket getiren bir
güçtür. O’na o kadar yabancıdır ki,
türkü ve destanlarında ondan “eskerê romê” (Romalıların askeri) diye söz
eder. Ağıt yakması bundandır. Yoksa yurtseverliğinin eksikliğinden değil..
1993 yılında Güney Kürdistan’a gitmiştim. Televizyonda KDP’nin
kuruluş yıldönümüyle ilgili yapılan tören ve kutlamaların naklen yayınını
izliyordum. Protokolde Mesut Barzanî’nin yanında yaşlı bir bayan oturuyordu
ve Mesut Barzanî de ona büyük saygı gösteriyordu. Yanımdakilerden bu
bayanın kim olduğunu sordum. “Özgürlük savaşına beş oğlunu şehit vermiş pêşmerge anası” olduğunu söylediler. Bir
oğlu şehit düşünce; ta ki beşinci oğlu şehit düşünceye kadar; bir diğerini kendi eliyle savaşa
göndermiş. Şehit beş pêşmergenin anası olarak, bir gurur abidesi gibi tören
izlemenin yanısıra; Türk ordusuna oğlunu göndermek zorunda olan Kuzey
Kürdistanlı bir ananın yaktığı ağıtın bize anlatacağı çok şey vardır.
Daha başka örnekler de vermek mümkündür.
Ama gerçek olan bir şey varsa; o da Kürt halkının, Türk devleti ile barışık
olmadığıdır. Kürt halkı, devletin Kürdistan’dan ne kadar enerji elde edip,
ne kadarını Kürdistan’a kullandırdığını bilir. Mum dibine ışık vermez
örneği; Keban barajında üretilen elektriğin, Keban ilçesine yıllarca sonra
verildiğini unutmaz. O, verdiği vergilerin kendisine top, tüfek, karakol ve
hapishane olarak döndüğünün ayırdındadır. Devletin bölgeden elde ettiği
gelirler, yaptığı yatırımlarla ilgili verdiği istatistikler O’nu aldatmaz.
Yatırımların hangisinin ekonomik ve hangisinin askeri amaçlı olduğunu
bilir. Bölgedeki kömür işletmelerinin zaman zaman niye kapatıldığını, neden
ormanlarının askeri amaçlı olarak yok edilmek istendiğini ve yok edildiğini
anlar. Her gün „Ben niye ülkemde, toprağımda değilim, büyük şehirlerin
varoşlarında sürünüyorum?“ sorusunu kendisine sorar ve cevabını arar. Yine
O, hep varlığını inkâr eden, kendisini en doğal insan haklarından mahrum
eden, anadilinde eğitim yapmasını engelliyen suçluyu arar. Aslında aramasına da gerek yoktur. Çünkü suçlunun Türk devleti olduğunu
bilir.
Devlete bu kadar yabancılaşmış bir halkın,
devletin elektiriğini kaçak kullanmasından daha doğal ne olabilir? Devlet,
bu yabancılaşmayı ortadan kaldırmadan, kaçak elektrik kullanmada olduğu
gibi, sorunları kökünden çözebilir mi? Bir de toprağından koparılan,
ekonomik olarak sıfırlanan, işi, aşı olmayan bir topluluğu, devletin
elektriğini kaçak kullanıyor diye, kim suçlayabilir ki! Devlet kendi
görevlerini yerine getirecekse, öncelikle bu halka
karşı sürdürdüğü savaşın ürünü olan sefaleti ortadan kaldırmaya çalışsın.
Bekir Coşkun 1 Şubat 2002 tarihli Hürriyet Gazetesi’ndeki “Demokrasinin
kablosu…” adlı makalesinde: O kabloya iyi bakın. Ucundan tutup çeken kadın
ile öbür ucundan çeken TEDAŞ görevlisi arasındaki arbede, demokrasi
mücadelesidir…” diyor. Bana göre kablonun bir ucunda devlet, diğer ucunda
da Kürt halkı var. İkisi de elektrik kablosu için çekişmediklerinin
bilincindedir. Kürt halkı haklarını istemekte, devlet ise vermemekte
direniyor. Bakalım kablo kimin elinde kalacak…
Ruşen Arslan 10
Şubat 2002
Bu yazı www.kudinfo.dk
‘de yayınlanmak üzere yazılmıştır
|