|
"Anayasal Vatandaşlık Açısından Kürt
Sorunu“
T.C.nin bir önceki Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel,
“Güneydoğu” sorununun (biz Kürt sorunu olarak anlayalım) çözümünü Anayasal
Vatandaşlık ilkesinde görmekteydi. Bunu, 1992’den beri her vesileyle
açıklayıp benimsetmeye çalışıyordu.
Demirel’in anayasal vatandaşlıktan muradının ne
olduğunu anlamak için, konuşma ve açıklamalarına bakmak gerekiyor.
1999 yılında İsrail Cumhurbaşkanı Ezer Weizman’la
yaptığı ortak basın toplantısında, sorulan bir soru üzerine;
“Türkiye’de
bir ulus vardır. Bu da Türk ulusudur. İnsanlar farklı kökenlerden gelse de,
bu ulus Türk ulusudur. Birdir. Biz hiç kimse arasında ayrıcalık yapmayız.
Irkçılık, inanç farkı gözetmeyiz. Ulus içinde uluslar kabul etmeyiz. Bizde
vatandaşların sorumluluk hakları vardır. Herşey bu çerçevede anayasayla
belirlenir. Bu da anayasal vatandaşlıktır.” (15 Temmuz 1999 tarihli
Hürriyet Gazetesi)
Yine Demirelin 1 Ekim 1999 tarihinde TBMM’nin
21.Dönem 2. Yasama Yılı’nı açış konuşmasında:
“Türkiye, Atatürk’ün anayasal vatandaşlık ve anayasal
vatanseverliğe dayanan milliyetçilik anlayışına bağlı kalarak, ırk, dil,
din, mezhep, cinsiyet temelinde hiçbir ayrımcılığa ve bölücülüğe geçit
vermeyecektir.”
Demirel, Dış Politika Enstitüsü’nün 25. kurluş
yıldönümü vesilesiyle Ankara’ da toplanan konferasta 24 Mart 2000 tarihinde
yaptığı konuşmasında:
“...AB’nin insan hakları konusundaki kriterleri ile
ilgili olarak, Türkiye’de etnik köken, din inanç veya cinsiyet esasına
dayanan hiçbir ayırım bulunmadığına önemle işaret etmek gerekir. Türkiye,
hukukun üstünlüğüne dayalı anayasal demokrasidir. Bizim millet ve
milliyetçilik anlayışımız ortak tarih, kader birliği ve yurttaşlık kimliği
ilkelerine dayanmaktadır. Bununla birlikte, etnik kimlik yurttaşlık
kimliğine karşıymış gibi gösterilemez ve gösterilmemelidir. Anayasal
vatanseverlik ve anayasal vatandaşlık diğer demokrasilerde olduğu gibi
bizim demokrasimizde de farklı olma hakkını teminat altına alan kilit
kavramlardır... Cumhuriyet, gücünü, eşitlik, vazgeçilmez hak ve özgürlükler
ile laiklik esası üzerine kurulu bu anayasal vatandaşlık kavramından
almaktadır.”
Demirel’den bunca uzun alıntıları, Türk devletinin kafasındaki
Kürt sorunun çözüm anahtarını bulmak için verme gereğini duydum. Çünkü bu
sözler, rastgele biri tarafindan rastgele söylenmiş sözler değildir.
Devletin tepesindeki en yetkili kişi tarfından söylenmiştir. Bunun için de,
O’nun sözlerinden yola çıkmak bizi doğru bir sonuca vardırır.
ANAYASAL VATANDAŞLIK NEDİR?
Anayasal vatandaşlık kavramını açmadan önce
vatandaşlık üzerinde durmak gerekir. Vatandaşlık, “belirli bir devletle
kişi arsındaki hak, görev ve yükümlülük ilişkilerini belirleyen hukuksal
bağ”dır. (Prof Dr. Rona AYBAY, Vatandaşlık Hukuku, Aybay Yayınları 4. Basım
2001, Sayfa :3). Bu hak ve yükümlülükler ise, anayasa ve diğer yasalarla
düzenlenir. Onun için vatandaşlığı, bu hak ve yükümlülüğü düzenleyen
anayasa ve yasalar bütünlüğü içinde almak gerekir.
Vatandaşlık ve vatandaşlık hukukunun tarifi üzerinde
genel bir mutabakat olduğu halde, anayasal vatandaşlık konusu çok
tartışmalıdır. Konu üzerine yazılıp çiziliyor, demeçler veriliyor, fakat
içi bir türlü doldurulamıyor. Prof.Dr. Nur Vergin bunu “Anayasal
vatandaşlık” ne demektir? başlıklı makalesinde“bilgi
sahibi olmadan fikir sahibi olma ve itiraz etme geleneğimiz devam ediyor”
nitelendiriyor (Entellektüel Bakış
26.11.1996). Prof Dr. Vergin’e göre; “Anayasal vatandaşlık
terimi ile ifade edilen, henüz mevcut olmayan ve fakat bir tasavvur halinde
zihinlerde şekillenen Avrupa vatandaşlığıdır...Gerçekleştiğinde, mesala bir
Fransız ya da İtalyanın kendi milletine mensubiyeti devam edecek. Ama aynı
zamanda Avrupa’nın ‘anayasal vatandaşı’ olacak...”
Görüldüğü gibi Prof. Dr. Vergin, birden fazla devlet
yapılanmasını söz konusu olduğunda , anayasal vatandaşlık durumundan
sözedilebileceğini kabul ediyor. Nitekim konuyu Türkiye ve Kürt sorunu
açısından da irdeliyerek; “...Bunun yanısıra, bu ‘anayasal vatandaşlık’
kavramının uzantısında bir de Kürt meselesine, ola ki, yeni bir yaklaşım
sözkonusudur diye düşünenler de yok değil. Yani, AB için tasavvur edilen bu
proje Türkiye özelinde uygulanırsa ne olur? Bu, bizim iç entegrasyon
sorunumuza çözüm mü getirir, yoksa tam tersine çözülmeyi mi?...” soruyor.
Sonuçta cevabı yine kendisi vererek; “...Türkiye özelinde düşünülebilecek
bir ‘anayasal vatandaşlık’ projesi tekil devlet yapısında imkânsızdır”
diyor.
Türkiye’de siyasetçiler ya da bilim insanları olsun,
anayasal vatandaşlık kavramını, Prof. Dr. Vergin gibi tekil olmayan devlet
yapılanmaları için değil, çok etnili ve kültürlü yapıya sahip devletlerde
“yumuşak ve birleştirici bir kültürel kimlik” olarak görmektedirler. (Emre
Kongar, Küreselleşme, Mikro Milliyetçilik, Çok Kültürlülük, Anayasal
Vatandaşlık, Makale, www.kongar.com 07
Ekim 2002).
Emre Kongar, anılan makalesinde anayasal vatandaşlık
kavramının; “...ulusal devleti, din,dil,ırk gibi tarihten ya da coğrafyadan
gelen ‘kültürel kimlikler’ yerine, mensup olunan ülkenin ‘eşit haklara
dayalı vatandaşlığı’ kavramına bağlayan bir anlayışı dile getirdiğini...”
belirtmektedir. O’na göre; “Atatürk’ün
kurduğu genç Cumhuriyet, bugünlerde yine gündeme gelen ‘Anayasal
vatandaşlık’ kavramına dayalı çağdaş bir ulus devlettir... Çağdaş ulus
devletler, tek bir ırkın ya da tek bir ulusun öteki kültürel kimlikleri
bastırması üzerine kurulmamışlardır ve varlıklarını böyle bir baskı ile
sürdüremezler...”
Dışişleri Bakanlığı, “Kopenhag Siyasi Kriterleri
Işığında Türkiye’nin Alması Gereken Önlemler Raporu” için Başbakanlık İnsan
Hakları Üst Kurulu (BİHÜK) na sunduğu raporda “kapsayıcı anayasal
vatandaşlık” önerisinde bulunmuştu. Bu öneri, Milli Güvenlik Kurulu
(MGK) Genel Sekreterliği’nin itirazı üzerine metinden çıkarılmıştı. Emekli
Büyükelçi Şükrü Elekdağ, konuyu irdeleyen makalesinde (Milliyet
10.07.2000); “...’kapsayıcı anayasal vatandaşlık’ kavaramı, Fransız
hukukunun geliştirdiği farklı olma hakkına” dayandığını belirtiyor.
O da çoğunluk gibi anayasal vatandaşlık kavramına aynı anlamı yüklüyor ve:
“Ancak,
hemen şunu belirteyim ki, ben de buna (kapsayıcı anayasal vatandaşlık, b.n) çok yakın kavram olan ‘anayasal
vatandaşlık’ tezini, çok kültürlü bir toplumun varlığının sosyolojik bir
gerçek olduğu ülkelerde, azınlık milliyetçiliğinin ortaya çıkardığı
sorunları çözmenin, en adil ve kalıcı yöntemi olarak bu sütunda birçok kez
savundum.
Bunu da şu
tarihsel gerçeğin ışığında yaptım: Devlet ne zaman etno-kültürel bir grubun
farklı olma duygusunu ezme yoluna giderse, sonuç genelde
sadakatsizliğin artması ve ayrılılçı hareket tehlikesinin azalacağı yerde
azması olmuştur.”
diyor.
Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi Ayşe Kadıoğlu,
“1990 başlarından bu yana ve özellikle Süleyman Demirel tarafından telaffuz
edilmek suretiyle popüleştirilen ‘Anayasal vatandaşlık’ ifadesi bu minvalde
ne anlama gelir?” diye sorduktan sonra; “...Bu ifade aslında Türkiye’de
devlete gölge etmeyen vatandaş anlamında kullanıldı” olarak cevaplıyor.
Kadıoğlu, kavramın isim babalarının Alman Hür Demokrat Partisi (FDP) üyesi
aydınlar Ernst Nolte ve Jürgen Hebermas olduğunu belirtiyor ve “Hebermas
Almanya’da vatandaşlığın bir kan bağı olmaktan kurtarılıp devlete olan
bağlılık olarak ele alınmasını istedi. Yani vatandaşlık millete değil
devlete üyelik anlamında ele alınmalıydı...”
Anayasal vatandaşlık kavramı, Türkiye’de genelde
Demirel, Prof. Emre Kongar ya da Şükrü Elekdağ’ın anladığı şekilde
anlaşılmaktadır. HADEP’in de görüşü aşağı yukarı aynıdır: “Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşlarının taşımaları gereken kimlik, resmi/siyasal
kimlikleridir. Yani Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmalarıdır.Kürtlük ya da
başka kültürel kimlikller, bu üst kimlikle (abç.) çatışmamalıdır.”
(HADEP 2000 Yılı Perspektifleri,
Anayasal Vatandaşlık sistemi esas alınmalıdır başlıktan).
HADEP, diğerlerinden farklı olarak, Türk vatandaşlığı
kavramı yerine “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” kavramını getirmektedir.
Özet ve somut olarak söylersek, anayasal vatandaşlık
kavramı, Türk olmadığını ifade etmeyi ve Türkiye’de Türklerden başkalarının
da yaşadığını söylemeyi suç olmaktan çıkarmaktan ve belki de kimliğine Kürt
yazdırabilmenin ötesinde pratik bir anlamı olmayacaktır. Demirel,
“...Anayasal vatanseverlik, anayasal vatandaşlık diğer demokrasilerde
olduğu gibi bizim demokrasimizde de farklı olma hakkını teminat altına
alanalan kilit kavramlardır” (Dış Politika Enstitüsü’nün 25. kuruluş yılı
için düzenlenen konferastaki konuşması) derken bunu ifade ediyordu.
Kaldı ki, Türkiye’deki bazı çevrelerin bu kavrama bile
tahammülü yoktur. Örneğin Dışişleri Bakanlığı’nın “kapsayıcı anayasal
vatandaşlık” önerisi, MGK’da kabul görmemiştir. Türk toplumundaki etkin
çevreler ve kuruluşlar, halen Türk ırkına dayalı ulus ve devlet görüşünden
taviz verecek duruma da gelmemişlerdir. Bu görüşün tipik bir örneğini İ.Ü.
Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa E. Erkal’dan verceğim bir örnekle bölümü
kapatmak istiyorum. Prof Erkal;
“Milli
devlete erişmiş, milletleşmiş bir toplumda önemli olan “standart kültür” ve
hâkim kültür” yerinin belirlenmesidir. Bu, farklı etnik grupların
bulunabileceği bir yapıda homojen grubun ortaya çıkarılmasıdır. “Standart
kültür” veya “hâkim kültür” bir çan eğrisidir. Bu çan eğrisinin iki
tarafında da farklılıklar ve sapmalar olabilir. Zaten millî devlet ve milletleşme
budur. Çan eğrisindeki hâkim kültür Türk Kültürüdür ve Türk insanıdır.
(Etniklik ve Etnik Grup Kavramları Üzerine adlı makalesinden, Türkiye ve
Siyaset Dergisi, Temmuz-Ağustos 2001)
Anayasal
vatandaşlık Kürt sorununu çözer mi ?
Sorunun cevabını verebilmek için, önce sorunun
tarifini yapmak gerekir. Türk devletinin resmi görüşü, böyle bir sorun
olmadığı yönündedir. Yıllarca politikasını “bizde Kürt sorunu yoktur, terör
vardır” üzerine kurdu. Anlaşılan çiçeği burnunda AKP iktidarı da aynı
görüşü benimsemiş. Çeşitli ajans ve gazetelerde okuduğumuz habere
bakılırsa; Rusya gezisinde AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’a “Kürt
sorununu nasıl çözmeyi düşünüyorsunuz?..” diye soran birine; “...böyle bir
sorun yoktur. Var desen var, yok desen yok olur. Onun için kafandan
çıkaracak ve devamlı kardeşliği düşüneceksin...” cevabını veriyor. İktidar
olmuş bir partinin Genel Başkanı ve yakında Başbakan olacak birinin verdiği
cevaba bakın. Tam bir laz fıkrası...
Devlet Kürt sorunu karşısında hep kaçak davranmış,
bir türlü kendisiyle yüzleşmemiştir. Uzun yıllar “Türk vatanında Kürt
yoktur” anlayışı, politikasının temelini oluşturmuştur. Ulusal
başkaldırıları, Kürtlerin ulusal harekâtı olarak göstermemek için çok
büyük gayret göstermiştir. Kürt
ulusal talepleri, cumhuriyet tarihi boyunca devlet katında hep “Hilâfet ve
saltanatın canlandırılması hevesi”,
“aşiret ve eşkiyalık sorunu”,
“ecnebi devletlerin kışkırtması” ya da “bölgesel geri kalmışlık
sorunu” olarak yankı bulmuştur. (Mesut Yeğen, Devlet Söyleminde Kürt Sorunu,
İletişim Yayınları, 1999)
Kürt sorunu, üçbin yıldan beri kendi toprakları
yaşayan ve ikiyüz yıldan beri de biteviye özgürlük mücadelesi vermekte olan
bir halkın, kendi geleceğini özgürce belirlemesidir. Bu da seçeceği
biçimde kendi kendisini yönetmesine takabül eder. Kürdistan’ın dört
parçasındaki mücadelelerde, KADEK (PKK) in vardığı son nokta dışında;
amaçlanan hep bu olmuştur.
Soruna tarihi ve yürütülmekte olan somut mücadeleler
açısından baktığımızda, anayasal vatandaşlığın, Kürt sorununa bir çözüm
olamıyacağı açıktır. Çünkü özünde vatandaşlık, yukarıda da tarifini
yaptığımız gibi; “belirli bir devletle kişi arasındaki karşılıklı hak,
görev ve yükümlülükleri belirleyen bağ”dır. Bu bağ bireyle devlet arasında
oluştuğu, karşılıklı hak ve yükümlülükleri kapsadığı için, bir ulusun veya
halkın, uluslarası hukuktan doğan, Türk devletinin de taraf olduğu birçok
uluslararası antlaşmalarda ifadesini bulan “ulusun kendi geleceğini özgürce
belirleme hakkını” içermez.
Türk devleti Kürt sorununu, Güney-Doğu sorunu adı
altında hep kişisel haklar alanına hapseden bir politika izlemektedir. O’na
göre “insan hak ve özgürlüklerinde yapılacak düzenlemelerle sorun kökünden
çözülmüş olacaktır”. Bunu da yapacakmış, ama terörden dolayı
yapamıyormuş... İnsanın aklın neredeydi diye sorası geliyor. Peki sorun
insan haklarındaki düzenlemelerle çözlülecekse, şimdiye kadar niye
çözmedin? 1939-1985 yılları arasında Kürtlerden kaynaklanan “terör” mü
vardı? Sorun insan haklarından ibaret ise, Güney Kürdistan’da bağımsız Kürt
devleti ilânını niye müdahale nedeni (casus belli) sayıyorsun?
Anayasal vatandaşlık, Kürtlerin siyasal istemleri
arasına Öcalan ile birlikte girdi. O’nun yakalanmasıyla birlikte açığa
çıkan tavrı; Kürt sorununu, Türk devletinin kafasındaki çözüme entegre
etmeyi bir görev olarak önüne koymak oldu.
Öcalan’ın siyasal yaşamı ve görüşleri, bir
söylediğini ertesi gün tekzip eden, soldan sağa, bir uçtan diğer uca
savrulmalarla doludur. Bunu herhangi bir konuşması veya yazdığı söylenen
(Bu deyimi bilerek kullandım. Çünkü Öcalan, Aralık 1999 tarihli
Serxvebûn’da; ‘Benim beşyüze yakın kitabım var...’diyor. Daha beşyüze yakın
kitap yazan insanoğlu dünyaya gelmedi.) her makale veya kitabında da görmek
mümkündür. Ne var ki, yakalandıktan sonraki yaptığı savunma ve verdiği demeçlerde,
Kürtlerin ulusal taleplerini, Türk devletinin Kürt sorununu çözümüne
entegre etmede tam bir tutarlılık vardır. Bu tutarlılık, Kürtler arasında
“Öcalan’ın savunma ve demeçlerinin Genel Kurmay tarafından hazırlandığı”
tartışmasını da beraberinde getirmiştir. Bu iddia belki kendi örgütü ve
taraftarları için bir şey ifade edebilir. Kürt halkı açısından ise sonuç olarak bir şey ifade etmiyor. Önemli olan Öcalan ve O’na
bağlı örgütünün neyi savundukları ve sahip olunan potansiyeli neye ve
nereye kanalize etmek istedikleridir. Ki bence esas tehlike burada
yatmaktadır.
Anayasal vatandaşlıkla ilgili kendine özgü görüşü
olmayan ve olamayacak olan PKK veya KADEK’inkine değil, sadece Öcalan’ın
görüşlerine değineceğim. Anayasal vatandaşlık konusunda, Öcalan’ın çeşitli
savunma ve demeçlerine serpiştirilmiş görüşlerine rastgelebilirsiniz.
Konumuzla ilgili en derli toplu ve açık görüşünü ise Serxwebûn’un Aralık
1999 tarihli 216. sayısında bulabilirsiniz. “Başkan Apo değerlendiriyor”
başlığı altında söylenenlere bir bakalım:
...Şöyle bir konu gündeme
alınmalı: Kürtler cumhuriyetin kuruluşunda asli kurucu öğedir. Panellerde
anayasal vatandaşlık hakları işlenebilir. Bu açıdan Diyarbakır merkezi bir
rol oynayabilir.’Cumhuriyetin kuruluşunda Kürtler ve anayasal vatandaşlık
hakları’ ele alınmalıdır...
...Devletin çözüme gitmek
istediği nokta burasıdır. Suçu yalnız devete yükleyemeyiz. Anayasal
hakların kullanılması gerekir. Sorun biraz daha derinlikli ele alınmayı
gerektiriyor...
...Devlet bu görüşün uzağında
değildir. Genelkurmay da çok uzak değildir. Savunmamda bunun özünün kültürel
kimliğin kabulünden(abç.) geçtiğini belirtmiştim. Sorunun
gelişimi önümüzdekü günlerde kendisini böyle dayatacaktır. Gerisi artık
pratik düzenlemelerdir...
Öcalan’ın söyledikleri o kadar açık ki, yorum bile gerektirmiyor.
Zaten Kürt halkının mücadelesindeki asıl tehlike de burada yatıyor.
Gerisinde kim olursa olsun veya olmasın, söylenenler yapılmak istenenler
ortadadır. Bunları söyleyen ve uygulamaya koymak isteyen, sıradan bir kişi
değildir. 15 yıl devlete karşı savaş vermiş, Kuzey Kürdistan’daki legal ve
illegal mücadeleyi halen büyük oranda etkileyen ve hatta kontrol eden bir
örgütün gözü kapalı itaat ettiği lideridir. Tehlikeyi daha da artıran, bu
politikayı dengeleyecek güçte alternatif örgütlenmelerin henüz ortaya
çıkamamış oluşu ve zamanlamadır. Tüm bu tartışmalar, Türkiye’nin Avrupa Topluluğu ile müzakerelere
başlamasının arefesine rastgelmektedir. Türkiye, KADEK’in isteklerini kabul
etmekle, Kürt halkının ulusal teplerini kabul(!) ettiğini dünyaya
yayacaktır. Nasıl geçmişte Kürt halkının mücadelesini dünya kamuoyunda PKK
ile özdeşleştirmeyi başardıysa, bunu da başarmaya çalışacaktır.
Kürt sorununda kemalist çözüm
Yukarıda kendisinden alıntı yaptığım Prof. Emre Kongar; “Atatürk’ün
kurduğu genç cumhuriyet, bugünlerde yine gündeme gelen ‘Anayasal
vatandaşlık’ kavramına dayalı, çağdaş bir ulus devlettir.” (y.a.g.m.)
diyerek çözümü kemalizmde görmektedir. Öcalan ise Ahmet Taner Kışlalı’nın
ölümüyle sonuçlanan suikasti
“...Demokratlik Cumhuriyet çizgisi ve gerçek bir kemalist eğilim
içinde, Kürt sorununun çözümünü engellemekti” (abç) diye
değerlendirirken, Emre Kongar ile aynı görüşü paylaşmaktadır.
Atatürkçülüğün ulus anlayışı ise, türklüğe dayalı ulus anlayışıdır.
Türkiye’de tek ulus ve tek devlet dendiğinde; Türk devleti ve Türk ulusu
hep anlaşılagelmiştir. Atatürk’ün hayatı ve en önemli uğraşı tek bir Türk
ulusu yaratmakla geçmiştir. “Misak-ı Milli sınırlarındaki Türk yurdunu
kuşkulu bir toprak parçası olmaktan çıkarmak için Dil Tarih Coğrafya
Fakültesi’ni kurdu...Tarih Kurultayları düzenledi. Ve bizim on bin yıllık
Anadolu uygarlığının mirasçısı olduğumuza dair tezler ortaya atıldı.
Sümerler’in, Elamlar’ın, Hititler’in Turani ırklar olduğu gerçeği üzerinde
çalışan Batılı bilim adamlarını gerek üniversiteye ve gerekse kongreye
davet etti...” ( Prof. Cahit Tanyol, Türkler ile Kürtler, Gendaş Kültür
1999, sayfa: 33-34) Atatürk’e toz kondurmayan Tanyol, hiç olmazsa tarihsel
somut bazı gerçeklere yer veriyor.
Anılan kitabının 38, sayfasında ; “
Kurtuluş Savaşı, ileride açıklayacağımız gibi, Türk ve Kürt birliği üzerine
kurulmuştur. Sonradan Cumhuriyet döneminde, Kürt varlığını inkâr eden bir
eğitim ve öğretim programı izlendi. Ve bu politika Atatürk’ün ‘ne mutlu
Türk’üm diyene’ ifadesiyle somutlaştırıldı. Gerçi Atatürk’ün bu ifadesinde
Kürt ve Türk’ün ayrılması ya da Kürt’ün dışlanması söz konusu değildi, ve
fakat bu Kürt’ün Türk olma, Türklüğü benimsemek koşulunu içeriyordu...”
saptamalarında bulunuyor.
Devletin kuruluşunda temel siyasi öge Cumhuriyet Halk Fıkrası
(sonradan CHP) dır. Başkanlığını da ölünceye kadar Atatürk yaptığı
Cumhuriyet Halk Fırkası, 1931 yılında üyelikle ilgili 7 .maddesini
değiştirerek; “partiye üye olmak için Türkçe konuşmakta bulunmuş olmak ve
Türk kültürünü benimsemek, ” şartını getirmiştir (Mete Tunçay, Türkiye
Cumhuriyeti’nde Tek-Parti Yönetimi’nin Kurulması 1923-1931, Yurt
Yayınları1981 sayfa:430).
Günümüz Kürdistan’ı belki şimdiye dek tanık olmadığı en büyük
ideolojik savaşı yaşıyor. İdeolojik mücadeleyi önemli kılan da, Kürtler ve
kürtlük adına hareket edipte, temelde mücadelenin yöneldiği devletle aynı
şeyleri savunan KADEK gibi etkin bir yapının varlığıdır. Devlete yönelen
ideolojik mücadelenin yanında, bir o kadar da bu örgütün tezleriyle
mücadele vermek gerekecektir.
Devlet ve ona arka çıkan Öcalan gibilerin tezleri başlık olarak
şöyle sıralanabilinir:
1-
Kürdistan diye bir ülke yoktur. Öcalan’a göre ise bu
coğrafi bir deyimdir. Tek ülke vardır ve o da Türk ülkesidir.
2-
Kürt sorunu bir insan hakları ve geri kalmışlık
sorunudur. Öcalan’a göre kürtçeyi serbestçe kullanamak gibi verilecek bir
takım kültürel haklarla sorun çözülebilir.
3-
İnsan hakları bireysel haklardır. Devletle kişi
arasında söz konusudur. Belli bir toprak parçası üzerinde yaşayan Kürt
halkının varlığı, bu halkın kendi geleceğini belirlemesi ve kendini
yönetmesi kabul edilemez. Devlet içinde devlet söz onusu olamaz.
4-
Tarihteki direnişler, ulusal direnişler olmayıp yabancı
devletlerin kışkırtmasıdır.
5-
Güney Kürdistan’daki ulusal mücadele aşiretlere dayalı
ilkel bir milliyetçiliktir. Orada devlet oluşumu, Türkiye’nin çıkarlarına
hayati bir tehdit oluşturmaktadır. Bunun için devlet oluşumunu engellemek
gerekir.
6-
Kürt (devlete göre Güneydoğu) sorunu, Atatürk’ün
kurduğu çağdaş ulusal devletin Anayasal vatandaşlık kavramına dayalı olarak
çözülebilir. Sorunun çözümünün anahtarı kemalizmdir.
Gördüğünüz gibi ikiyüz yıllık mücadele birikimi ve yaratılan tüm
ulusal değerler, açık ve sinsi bir ikiyüzlülükle heder ediliyor. Kürtler
için iki seçenek var: Ya devlet ve KADEK’in yeni tezlerine angaje olup
yokolup gitmek ya da ulusal mücadelenin temel tezlerine sarılıp varlığını
korumaktır. O zaman kimse devletle elele verip, Kürt halkına kemalizm ve
anayasal vatandaşlığı yamayarak
dalga geçemez.
Ruşen Arslan 31.12.2002
|