
Bizans imparatorluğu :
Anadolu Selçuklu Devleti'ne 1176 Miryakefalon Savaşı'nda yenilen Bizans, IV. Haçlı Seferi'nde(1204 ) Haçlı istilasına uğradıktan sonra bir süre için ortadan kalktı. Bizans asilleri İznik ve Trabzon'a kaçıp. Buralarda yeni devletler kurdular. İznik Rum prensliği, 1263'te İstanbul’daki Latin Krallığı'nı yıkıp, Bizans'ı canlandırdı ama artık Bizans, eski gücünü kaybetti. Trabzon Rum imparatorluğu ise bağımsız yaşamaya devam etti.
Anadolu Selçuklu Devleti : Haçlı
Seferleri'nde zayıflayan Anadolu Selçuklu Devleti, 1243 Kösedağ Savaşı'nda
İlhanlı Devleti'ne yenilerek vergiye bağlandı. Anadolu Selçukluları bir süre
daha yaşadı ama otoritesi sarsıldığı için topraklarında birçok Türkmen beyliği
kuruldu.
İlhanlılar : Moğol İmparatorluğu’nun
kolu olan İlhanlı Devleti, Kösedağ Savaşı’nda Anadolu Selçuklu Devleti’ni yenip,
vergiye bağladı. İlhanlıların asıl ilgi alanı Ortadoğu olduğu için Anadolu'da
tam olarak egemenlik kurmadılar.
Söz
konusu dönemde, merkezi Konya olan Anadolu Selçuklu Devleti, kuzeyde Sinop ve
Samsun, güneyde Antalya, Alanya (Alaiyye) limanlarıyla Karadeniz'e ve Akdeniz'e
açılan, içerideyse İç-Batı, Orta ve Doğu Anadolu bölgelerine denk düşen
topraklara sahipti. Ege ve Marmara bölgeleri -o sırada oldukça küçülmüş bir
durumdaki- Bizans İmparatorluğu'na aitti. Doğu Karadeniz Bölgesi'nde, Trabzon'un
merkez olduğu -minyatür bir- Rum-Pontus İmparatorluğu, Akdeniz Bölgesi'nin doğu
köşesindeyse, Kilikya denen, Çukurova ve çevresini içeren yere yerleşmiş bir
Küçük Ermenistan vardı. İran, Azerbaycan ve Irak İlhanlı İmparatorluğu'nun, Orta
ve Güney Rusya Altın ordu İmparatorluğu'nun egemen olduğu alanlardı. Bunlar,
merkezi Karakurum olan Büyük Moğol Hanlığı'nın İslam ve Hıristiyan dünyalarına
doğru uzanan batı kollarını oluşturmaktaydı. Başlangıçta Anadolu 'ya 'saldıran
ve Selçuklu Devleti'ni bağımlı kılan Moğol güçleri, bu işi Büyük Han adına
yapmışlardı. Ancak zamanla, ülkeyi eylemli yöneten ve sömürenler İlhanlılar
olmuştu. İlhanlıların başlıca rakibiyse, Mısır'da, köle kökenli asker kişilerin
birbiri ardına saltanat tahtına geçtiği katı, militarist bir rejimle yönetilen
ve -Güneydoğu Anadolu'nun bir bölümünü de içerecek biçimde- Suriye'yi de
egemenliği altında tutan güçlü Türk Memluklu Devleti'ydi.
Selçuklu Anadolu'su
gerek kentlerde, gerek kırsalda henüz yerli Hıristiyan halkın nüfusça
Müslümanlardan daha kalabalık olduğu bir ülkeydi. Kentsel nüfus, bölgelere göre
değişiklikler göstermekle birlikte, Rum, Ermeni vb. Hıristiyan grupların
-genellikle ayrı ayrı mahallelerde oturmakk üzere- çoğunluğu sağladığı; İranlı,
Arap, Türk, Kürt ve devşirme asker ya da köle olarak çeşitli etnik kökenlerden
görevli ve hizmetlilerin oluşturduğu Müslümanlarınsa azınlıkta kaldığı çok
renkli bir yığışım ( conglomerat) görünümündeydi. Kırsal kesimde tarımla
uğraşan köylü çoğunluğunu gene yerli Hıristiyanlar oluşturmakla birlikte,
Türklerin yerleşik yaşamla önceden tanışmış olarak Anadolu'ya gelmiş olanları,
tarıma elverişli yerler seçip kendi köylerini kurarken, Türkmen aşiretleri
sürüleri için uygun noktalarda yaylaya, kışlaya çıka ine, dolaşarak, çiftçi
halkla kimi zaman alışveriş biçiminde olumlu, ancak çoğu zaman da yağma ve
tahrip şeklinde olumsuz ilişkiler içinde yaşarlardı. Yönetim, üretken olan
yerleşik halka zarar vermelerini önlemek ve yaratacakları başka tehlikelerden
kaçınmak için Türkmen aşiretlerini genellikle darü'l-harb olan komşu Hıristiyan
devletlerle Selçuklu Devleti arasındaki Sınır boylarına (uç bölgeleri)
uzaklaştırır, kendilerine gaza görevi verirdi. Baba diye anılan
şaman-derviş karması din adamlarından edinmiş oldukları sözlü din bilgilerine
dayalı yüzeysel, dolayısıyla doğal olarak heterodoks (aykırı)
Müslümanlıklarıyla ve aşiret kurallarını zorlayan devlet buyruklarına ve
disiplinine dirençli basit ve aktif yaşam biçimleriyle Ortodoks (Sünni)
yönetim ve bu yönetime bağlı kent toplumu için tehlike, ürküntü ve tiksinti
kaynağı olan, buna karşılık da yönetimden korkan, kentlilerden nefret eden
Türkmenler, fırsat buldukça saldırmakla birlikte, kentlerden ve hele merkezden
uzak kalmayı yeğlerler, uç bölgesinde, sonuç olarak akın ve yağma yoluyla
ekonomik yararlar sağlayacak gaza misyonunu üstlenmekten memnun olurlardı.
(kaynak : Pervane Süleyman, Prof.Dr. Nejat Kaymaz, Kaynak yayınları,1.basım
1999, sf: 8-9 )