Sol’un (eğer
herhangi bir kişi Sol’u tanımlayabilirse) karşılaştığı en büyük sorunlardan
birisi, toplumsal gelişmede milliyetçiliğin ve kültürel kimlik ile politik
egemenlik için halkın arzularının oynadığı rolün ne olduğudur. Ondokuzuncu
yüzyıl Sol’u açısından milliyetçilik, herşeyden önce, ulus-devletlerin
kapitalizmin kalbinde kendilerini pekiştirme çabalarını içeren bir Avrupa
meselesi olarak görülmekteydi. Yalnızca ikincil olarak, o da eğer varsa, anti-emperyalist
ve bir ihtimal yirminci yüzyılın bakış açısını oluşturmuş olan
anti-kapitalist
bir çatışma olarak görüldü.
Ama
bu, ondokuzuncu yüzyıl Sol’unun sömürge dünyasındaki emperyalist yıkımları
onayladığı anlamına gelmemekteydi. Yüzyıl dönümünde, benim bilgim dahilinde
olan hemen hemen hiçbir ciddi radikal düşünür, emperyalist güçlerin sömürge
bölgelerindeki kendi kaderini belirleme hareketlerini bastırma çabalarını
olumlu bir şey olarak görmedi. Sol, Avrupa’nın dünyanın “barbar” bölgelerine
“uygarlık” götürme şeklindeki küstah iddiaları ile alay etti ve genellikle bu
yaklaşımları kınadı. Marks’ın emperyalizme ilişkin görüşleri belirsizlik
taşıyor olabilir, fakat emperyalistlerin ellerinde yerli halkların çektikleri
acılar karşısındaki samimi hoşnutsuzluğu daimiydi. Anarşistlerin tümü ise
Avrupa’nın dünya uygarlığının feneri olma iddialarına hemen hemen hiç
değişmeyen bir düşmanlık besliyordu.
Sol,
emperyalistlerin geçen yüzyıl sonundaki uygarlaştırma iddialarına evrensel bir
şekilde küçümseyerek bakmış olsa dahi, yine de milliyetçiliği genel olarak
tartışılabilir bir konu olarak gördü. Bu tartışmalarda sıklıkla kullanılan
geleneksel deyimi kullanacak olursak, “ulusal sorun”, kesinlikle savunulan taktiklerin derecesine bağlı olan
ciddi bir anlaşmazlık konusuydu. Fakat Solcular genel bir uzlaşma içinde,
ulus-devletlerin
kurulması ile sonuçlanan milliyetçiliğe, kollektivist veya komünist bir
toplumdaki insanlık geleceğinin son biçimi olarak bakmıyorlardı. Şüphesiz,
Birinci Dünya Savaşı öncesi ve dünya savaşları arasındaki Sol’un paylaştığı tek
prensip, farklı kültürel, etnik ve cinsiyet gruplarına ait olmalarından
bağımsız olarak halkların ortak insanlığına ve özgür bir toplumdaki işbirliği
kapasitesine, maddi kaynakları paylaşma istekliliğine ve ateşli bir empati
duygusuna sahip rasyonel insani varlıklar olarak onların tamamlayıcılık
konusundaki benzerliklerine olan inançtı. “Enternasyonal”, Sosyal
Demokratların, Sosyalistlerin ve Anarşistlerin Bolşevik Devrimi’nden önce de
sonra da aynı olan ortak ilahisi, heyacan verici bir haykırışla, “
‘Enternasyonal’in insan ırkı olacağı”
haykırışıyla bitiyordu. Sol, uluslararası proleteryayı, bir sınıf olarak veya
gelişen kapitalist bir toplumun bir bileşeni olarak özel olması nedeniyle
değil, sınıflı toplumu alaşağı edecek bir evrenselliği başarma ihtiyacı nedeniyle –tüm kölelikleri
ortadan kaldırma amacı için ücret köleliğini ortadan kaldırma amacı tarafından
harekete geçirilmiş bir sınıf olması nedeniyle– modern toplumsal dönüşümlerin
tarihsel öznesi olarak seçti. Kapitalizm, tarihsel “toplumsal sorun” olan insan
sömürüsünü en son ve en gelişmiş biçimine getirmişti. “Enternasyonal”, evrensel
bir bağlılık anlamında –ki bu artık hiçbir devrimci hareketin “tarih öncesi”
barbar bir sınıf çıkarından tümüyle özgürleşmiş bir insanlığın “doğru tarihi”ne
geçiş olasılıklarını tamamen tüketmeden ihmal edemeyeceği bir bağlılıktır– “bu
son çatışma! “ diye çanları çalmıştı.
Bu en azından
savaş öncesi ve savaşlar arasındaki Sol’un, özellikle de onun değişik sosyalist
eğilimlerinin ortak bakışıydı. Anarşistlerin hiyerarşik gücün par excellence
[en yüksek seviyedeki] öznesi olarak devletin yıkılmasına verdikleri öncelik,
onların doğrudan ulus-devlete ve genel olarak milliyetçiliğe, yalnızca
milliyetçiliğin insanları coğrafi, kültürel ve ekonomik olarak bölmesi
nedeniyle değil bunun hemen ardından modern devletin gelecek olması ve onu
ideolojik olarak onaylayacak olması sebebiyle, kötü bakmalarına neden oldu.
Bu yazının
vurgusu, geçen yüzyılın ve yüzyılımızın [20.yy] ilk üçte birlik dilimindeki
Sol’da enternasyonalist geleneğin oynadığı belirgin rol ve bunun, özellikle
Rosa Luxemburg ve Lenin’in yazılarında çok problematik olan “sorun”a
mutasyonudur. Bu önemsiz bir “sorun” değildir. Bunun önemini anlamak için [20.]
yüzyıl sona ererken –yabani bir fanatik milliyetçiliğin Sol’un enternasyonalist
geleneğini ortadan kaldırmaya çalıştığı bir dönemde– etrafımızı saran bütünsel
karmaşayı düşünmek yeter. İnsanlar arasındaki ırksal, dinsel ve hatta önemsiz
dil ve yarı-kabilesel farklılıkların –cinsiyet ve cinsel tercihlerdeki
farklılıkları bir yana bırakalım– da dahil olduğu geleneksel kültürel
farklılıkları sömüren milliyetçiliklerin yükselişi, insanlığın, Nikos
Kazancakis’in Zorba’da gösterdiği
gibi, insanların komşularıyla kan davalı olup olmadıklarını haç işareti
yaptıkları parmak sayıları ile anladıkları bir çağa doğru uygarsızlaşmayı göstermektedir.
Özellikle
rahatsız edici olan ise Sol’un milliyetçiliği her zaman gerici bir istek olarak görmemesidir. Modern Sol, bugün olduğu
gibi, “ulusal bağımsızlık” sloganını –“Enternasyanel”de dile getirilen temel
idealler ile bağlantı kurmayan bir slogan– hemen her zaman eleştirmeden
kucaklamaktadır. Kabilesel “kimlik” çağrıları seçmen toplamak amacıyla bir
grubun özel karakteristiklerini keskin bir şekilde vurgulamakta, bu ise
“Enternasyonal”in ve Sol’un geleneksel enternasyonalizminin ruhunu yadsıyan bir
çaba olmaktadır. Milliyetçiliğin derin anlamı ve onun devletçilikle olan
ilişkisinin doğası, özellikle bugün, Sol’un “ulusal bağımsızlığı” yardıma çağırma
dışında herhangi bir düşünce geliştiremediği bir dönemde önemli bir konu haline
gelmektedir.
Eğer günümüz
Solcuları pratik olarak geçerliliğini koruyan önceki uluslararası Sol’a ilişkin
hafızalarının tümünü kaybettilerse –insanlığın hayvansal geçmişinden tarihsel
olarak ortaya çıkışını, onun etnik köken, cins ve yaş farklılıkları gibi
biyolojik özelliklerinin ötesine geçen, yurttaşlık, eşitlik ve evrensel bir
ortak insanlık duygusu üzerine temellendirilmiş tamamen toplumsal ilişkilere
doğru olan binlerce yıllık gelişiminden bahsetmiyorum– bunun nedeni, Aydınlanma
geleneği tarafından akla verilen büyük rolün ölümcül bir kuşku içinde
olmasıdır. Milliyetçiliğe direnebilecek ve ümit edilir ki onun popüler olan tüm
çeşitlerinin ötesine geçebilecek bir insan birliği biçimi olmaksızın –bu ister
yeniden kurulmuş bir Sol, ister yeni bir politika, bir toplumsal özgürlükçülük,
yeniden uyandırılmış bir hümanizm veya isterse bir tamamlayıcılık etiği
biçimini alsın–, meşru bir şekilde uygarlık veya daha doğrusu insan ruhunun
kendisi olarak adlandırabileceğimiz şey, nükleer savaştan çok daha önce, artan
ekolojik kriz veya daha genel olarak yalnızca tarihte bizleri boğmuş en yıkıcı
dönemlerle karşılaştırılabilecek bir kültürel barbarlık nedeniyle, pekala
söndürülebilir. Bugünün büyüyen milliyetçiliği göz önüne alındığında, çok az
sayıda çaba milliyetçiliğin doğasını araştırmaktan ve Sol’un değişik
biçimlerinin yıllarca yorumladığı, “ulusal sorun” olarak adlandırılan şeyi
anlamaktan daha önemli olabilir.
Tarihsel Bir Bakış
İnsan
ilerlemesinin düzeyi, büyük ölçüde, insanların paylaştıkları birliği kabul etme
derecesiyle ölçülebilir. Kişisel
özgürlüğümüz hiç kuşkusuz, büyük ölçüde arkadaşlarımızı, partnerlerimizi, ortak
çalışma arkadaşlarımızı ve ilişkilerimizi, biyolojik farklılıklarına
bakmaksızın, seçebilme kabiliyetimize bağlıdır. Bizi insan yapan şey, yüksek bir genelleme ile akıl yürütme, değişken
toplumsal kurumlara katılabilme, beraberce çalışabilme ve iletişim için yüksek
düzeyde bir sembolik sistem geliştirme kabiliyetimizi bir yana bırakacak
olursak, paylaşılan bir humanitas
bilgisidir. Goethe’nin Aydınlanma zihninde çok karakteristik olan hatırlanmaya
değer düşüncesi hala insanlık düzeyimizin bir belirleyicisi olarak bizlerle
beraberdir; ”Ulusal nefretlerin kaybolduğu, kişinin ulusların üzerinde ve
komşularının iyi ya da kötü günlerinde sanki bunu yaşayan kendisiymiş gibi
hissettiği bir kültür seviyesi vardır”[2].
Eğer Goethe
burada gerçek bir insanlık standardı ortaya koymuş ise –herhangi birisi tabi ki
“kendi halkı”na karşı duyduğu empatinin
ötesine geçen bir insani varlık olmayı arzulayabilir– ilk insanlık bu standarda
göre daha az insandı. Bugünün ekoloji hareketindeki çılgın “Pleistosen*
tinselliğine geri dönüş” çağrısına rağmen, bu kişilerin gerçekte orada tüm
bulabilecekleri muhtemelen yozlaştırıcı bir “tinsellik” olurdu. Klan ve
kabilelerin büyük olasılıkla toplumsal organizasyonlara damgalarını vurdukları
tarih öncesi çağlarda, insani varlıklar “tinsel olarak” veya başka bir şekilde,
ilk ve herşeyden önce bir ailenin üyesi, ikincil olarak bir klanın üyesi ve son
olarak da bir kabilenin üyesiydi. Kişinin varolan aile grubunun ötesindeki
herhangi bir üyeliğini belirleyen şey genişletilmiş akrabalık bağıydı: Varolan
bir klanın halkını toplumsal olarak birbirlerine gerçek veya hayali kan bağı
bağlamaktaydı. Cinsiyet ve yaş gibi diğer “biyolojik belirleyiciler” ile
birlikte bu “kan bağı” kişinin haklarını, sorumluluklarını ve şüphesiz kişinin
kabilesel toplumdakı kimliğini tanımlıyordu.
Bunun da
ötesinde, klan ve kabile gruplarının çoğu –belki de tamamına yakını– yalnızca bu “kan bağı”nı
paylaştığı kimseleri insan olarak gördü. Gerçekten, bir kabile sıklıkla
kendisini, insanlığı dışlayan bir isimlendirme olan, “İnsan [the People]” ile
tanımlıyordu. Bir kabilenin gerçek veya mitsel kan bağının sihirli dairesinin
dışında kalan diğer insanlar “yabancıydılar” ve bu nedenle bir anlamda insan
değildiler. “Kan bağı” ve “İnsan” adının kullanımı onları sık sık, aynı dili ve
kültürel davranışları paylaşan “İnsan” olma iddiasındaki diğer kabilerle karşı
karşıya getiriyordu.
Kabile toplumu,
gerçekte, kendi üyesi olmayan herhangi birine karşı aşırı derecede dikkatliydi.
Çoğu bölgelerde, bir yabancının bölge sınırından içeriye girebilmesi için,
sessizce ve sabırla bölge toprakları üzerinde hak iddia eden klanın bir
yaşlısından veya şamandan davet gelmesini beklemek zorundaydı. Genellikle
yarı-dinsel bir erdem olarak düşünülen konukseverlik olmaksızın, herhangi bir
yabancı klanın topraklarında yaralanma riski içindeydi ve hatta güven ve iyi
niyete ilişkin ritüel davranışlar genellikle kalacak yer ve yiyecekten önce
gelmekteydi. Bizim modern tokalaşmamız bir insanın sağ elinde silah
bulunmadığının sembolik olarak ifade etmenin bir biçimi olabilir.
Bugünkü
Avro-Amerikan beyaz orta sınıf ile karşılaştırıldığında görünüşte barışcıl
gözüken “ekolojik yerlilerin” sahip oldukları yüksek, hemen hemen dinsel
statüye rağmen, savaş, tarih öncesi atalarımız ve daha sonraki yerli
toplulukları arasında salgın bir hastalıktı. Sıklıkla olduğu üzere, yiyecek
arayan gruplar kendi bölgelerinde aşırı miktarda av hayvanı avlasalar dahi,
genelde komşu bir grubun toprağını ihlal etme isteğinin ötesine geçerek o
bölgenin kaynakları üzerinde de hak iddiasında bulunurlardı. Savaşçı güçlerin
yükselişinden sonra, savaş çoğunlukla ekonomik olduğu kadar kültürel bir
yağmayla da sonuçlandığından, Huran kızılderililerinin dil ve kültürel olarak
yakın oldukları Iroguois kuzenleri tarafından neredeyse ırklarının tamamen
ortadan kalkmasına neden olacak bir şekilde yokedilmeleri örneğinde olduğu
gibi, galip gelenler yalnızca gerçek veya hayali düşmanlarını yenmiyorlar
gerçekte onları yok ediyorlardı.
Eğer eski
Ortadoğu ve Doğu’nun büyük imparatorlukları birçok farklı etnik ve kültürel
grubu zaptederek, pasifleştirerek ve onları kendine tabi kılarak yabancı
insanları despotik monarşilerin kölesi ve uyruğu haline getirmişse, yerli dar
görüşlülüğünü kemiren en önemli tekil faktör de şehrin ortaya çıkışıdır. Antik
şehrin ortaya çıkışı, ister Atina’da olduğu gibi demokratik ister Roma’da
olduğu gibi Cumhuriyetçi olsun, radikal olarak yeni bir toplumsal paylaşımın
göstergesiydi. Aile-merkezli, kabile ve köy dünyasını kurmuş olan dar görüşlü
halkın tersine, Batı şehirleri şimdi giderek yerleşime dayalı yakınlık ve ortak
ekonomik çıkarlar etrafında kuruluyordu. Cicero’nun söylediği gibi, hümanist
toplumsal ve kültürel bağların “ikinci doğası” bireyin toplumsal rollerinin ve
sorumluluklarının ailelerine, klanlarına, cinslerine ve bunun gibi kendi
seçimlerine bağlı olmayan biyolojik ve kan bağlarının “birinci doğası”nın
yerini almaya başlamıştı.
Etimolojik
köken olarak “politika” kelimesi, bir topluluğun veya polisin politikalarını formüle eden ve bunların rutin olarak halk
hizmeti doğrultusunda yönetilmesine sıklıkla aktif olarak katılan yurttaşlık
anlamındaki Yunanlıların politikasından
gelmektedir. Politika oluşturmaya katılımda resmi yurttaşlık gerekli olmasına
rağmen, demokratik Atina gibi polisler [poleis] yabancılara, özellikle de diğer
etnik toplulukların yetenekli zanaatçılarına ve bilgili tüccarlarına açık
olmalarıyla çok ünlüydü. Ünlü cenaze töreni konuşmasında Pericles şöyle ilan
ediyordu: “Şehrimizin kapılarını tüm dünyaya açıyoruz ve asla yabancılar
yasasıyla onları öğrenme ve gözlem yapma hakkından alıkoymuyoruz. Her ne kadar
bazen bir düşmanın gözleri, sistem ve politikaya yurttaşlarımızın doğal
ruhlarından daha az inanan özgürlüğümüzden karlı çıkmış olsa dahi. [Sparta’da]
onlar, beşikten başlayan acı bir disiplinle sürdürülen eğitimlerinde yiğitlik
[manliness, erkek nitelikleri] peşindeyken, Atina’da, biz nasıl istiyorsak
bütünüyle öyle yaşarız ve her türden meşru tehlikeyi karşılamaya hazırız”[3]
Perikles
zamanında Atina özgürlüğü, her ne kadar daha önceki zamanlardan az olsa da,
şüphesiz
hala büyük
ölçüde yurttaşların ortak atalara sahip olduğu mitsel düşüncesiyle sınırlıydı.
Fakat Atina’daki yabancıların çoğunun yaşadığı liman bölgesi Pireaus’ta, ailesi
yabancı yerleşimciler olan Cephalos’un evindeki bir diyalog olarak geçen
Platon’un diyalektik açıdan mükemmel eseri Cumhuriyet’i
atlamak zordur. Diyalogta geçen yurttaş ve yabancı arasındakı tartışma herhangi
bir statü düşüncesinden bağımsızdır.
Roma imparatoru
Caracalla, zamanla, İmparatorluk sınırları içindeki tüm özgür erkekleri, eşit
hukuki haklara sahip Roma “yurttaşları” yaptı; böylece insan ilişkilerini dil,
etnik köken, gelenek ve yaşanılan yerin farklılığından bağımsız kılarak
evrenselleştirdi. Hristiyanlığın, tüm yanlışlıklarına rağmen, bütün insanların
eşit olduğu ruhani bir “eşitlikçilik” düşüncesinin ortaçağın yabancılara açık
kentleri ile birleşmesi sonunda, insanları birbirinden ayıran ortak ata, etnik
köken ve geleneklere atfedilen son özellikler de teorik olarak ortadan
kaldırıldı.
Pratikte,
söylemeye bile gerek yok, bu ayrımlar devam ettirildi ve insanların köylerine,
yerleşimlerine ve hatta şehirlerine olan dar görüşlü bağlılığı, Roma’nın ve
özellikle Hristiyanlığın zayıf humanitas
ideallerine rağmen, devam etti. Birleşmiş ortaçağ dünyası, hukuki olarak bir
lorda veya bir bölgeye dar görüşlü bir şekilde bağlı olan genellikle kültürel
ve etnik olarak benzer insanların bölgesel farklılıklar yüzünden birbirleri ile
karşı karşıya geldikleri sayısız baronluğa ve aristokratik egemenliğe
bölünmüştü. Katolik Kilisesi bu dar görüşlü egemenliklere yalnızca doktrinal
sebeplerle değil aynı zamanda papalığın otoritesini tüm Hristiyanlık üzerinde
genişletebilmek amacıyla da karşı çıkmaktaydı. Laik güç tarafında ise bunun
benzeri, İngiltere’nin II. Henry’si gibi kaprisli fakat güçlü monarkları
tarafından, kendilerine karşı savaşan lordların değişik ölçülerde boyun
eğdirilmesi sonucunda “kralın barışı”nı geniş topraklar üzerinde yayma çabaları
ile gerçekleştirildi. Bu papa ve kralın, feodal dünyanın büyük bölgeleri
üzerinde kontrolü sağlamak için birbirleriyle kapıştıklarında dahi, dar
görüşlülüğün ortadan kaldırılmasını sağlamak için birlikte çalışmalarına yol
açtı.
Yine de özgür
yurttaşlar Orta Çağlar boyunca Avrupa’nın değişik bölgelerindeki klasik politik
etkinliklerde etkin olarak yer
almaktaydılar. Ortaçağ kasaba demokrasilerinin sakinleri [burghers] esas olarak
usta zanaatçilerdi. Loncaları, yani güçlü bir şekilde oluşturulmuş zanaat
birlikleri, ekonomik olduğu kadar şüphesiz gerçek bir moral ekonomi için de
yapısal temel oluşturan moral [ahlaki] birliklerdi. Loncalar yalnızca “uygun
fiyatlar”ı belirleyerek ve üyelerinin mallarının yüksek kalitede olmasını
güvence altına alarak yerel pazarları “düzenlemediler”; sivil ve dini
festivallere kendi bayrakları ile katıldılar, halk binalarının inşaasında bulundular
ve bunların yapılmasına finansal olarak yardım ettiler, ölmüş üyelerinin
ailelerinin refahını gözettiler, hayır işleri için para topladılar ve üyesi
oldukları toplulukların savunmasına militan olarak katıldılar. Onların
şehirleri, en iyi durumlarında, serfliğin ortadan kalkmasını tartıştı, seyahat
edenlerin güvenliğini gözetti ve onların sivil özgürlüklerini değişmez bir
biçimde savundu. Kasaba nüfusunun sonunda zengin ve fakir, güçlü ve güçsüz
olarak farklılaşması ve gaddar lordluğa karşı monarşiyi destekleyen
“milliyetçiler”, bunların tümü, burada tartışılamayacak kadar karmaşık bir
dramayı ortaya çıkardılar.
Değişik
zamanlarda ve yerlerde bazı şehirler ne ulusal olan ne de dar görüşlü bir
baronluk olan insan birliği biçimleri yarattılar. Bunlar Hanseatik Birliği gibi
yüzyıllar boyu süren şehirlerarası konfederasyonlardı; İsviçre’deki gibi
kantonal konfederasyonlardı; ve erken onaltıncı yüzyıldaki İspanyol comuñero su gibi, daha kısa süren, özgür
şehir konfederasyonları yaratma çabalarıydı. Özellikle Cromwell yönetimindeki
İngiltere ve XIV. Louis yönetimindeki Fransa’da olduğu şekliyle değişik
biçimlerde varlıklarını koruyan merkeziyetçilerin, sonunda Avrupa’daki daimi
ulusları ortaya çıkarmaya başlamaları onyedinci yüzyıla gelinceye dek gerçekleşmedi.
Ulus-devletler
–vurgu yapmama izin verin– devletlerdir,
yalnızca uluslar değil. Onları kurmanın anlamı, özellikle ordu ve polisiyle
organize edilmiş bir toplumsal şiddet tekelini kullanan merkezileşmiş,
profesyonel ve bürokratik bir araçla sonsuz bir güç oluşturmaktır. Devlet
yerleşimlerin ve bölgelerin özerkliğini, onun tüm icra gücünü ve cumhuriyetçi
devletlerde belirlenmiş sayıdaki “seçmeni” temsil eden seçilmiş veya atanmış
üyeler yoluyla yasama gücünü, kendi eline toplayarak yok eder. Bir yerleşimdeki
kendi kendini yöneten yurttaş, vergi ödeyen ve devletten “hizmet” alan isimsiz
bireylerin oluşturduğu bir totalliğe dönüşür. Ulus-devletteki “politika”, genel
olarak seçmenlerin “politik” mallar ve servisler pazarında fiyatını ödedikleri
şeylerin karşılığını almaya çalıştıkları bir değişim ilişkisine dönüşür. Kabileciliğin
daha büyük bir biçimi olan milliyetçilik, hiç kuşkusuz insanlar arasındaki tüm
biyolojik ve geleneksel ortaklıkları görünürde kucaklama temeline dayanarak bir
halkın ortak dil, etnik köken ve kültürel yakınlıklarının kullanılması ile
devleti meşrulaştırır ve güçlendirir. Bir İngiltere yaratan İngiliz halkı değil
İngiliz monarşisi ve merkezi yöneticileridir, Fransız ulusunu oluşturanların
Fransız kralları ve onların bürokrasilerinin olması gibi.
Şüphesiz,
devlet oluşumlarının onbeşinci yüzyılda yeniden güç kazanmasına kadar,
Avrupa’da ulus-devletler yeni bir şeydi. Merkezi otoriteler Batı Avrupa’da ve
Birleşik Devletler’de, en azından bir dil benzerliğine dayanan milliyetçiliği
beslemeye başladıklarında dahi, milliyetçiliğin geleceği çok belirsizdi.
Konfederalizm, pratikte geçen yüzyılın [19.yy] ikinci yarısına kadar
ulus-devletin yerini alması mümkün bir seçenek olarak kaldı. 1871’e kadar geç
bir tarihte, Paris Komünü Fransa’nın tüm komünlerine yeni yaratılmış Üçüncü
Cumhuriyet’e karşı ikili bir güç oluşturacak bir konfederasyon oluşturma
çağrısı yaptı. Zaman içerisinde,
ulus-devlet bu
karmaşık çatışmayı kazandı ve devletçilik güçlü bir şekilde milliyetçiliğe
bağlandı. Aslında bu ikili bu yüzyılın [20 yy.] başından itibaren birbirinden
ayrılamaz hale geldi.
Milliyetçilik ve Sol
Sol’daki
radikal teorisyenler ve aktivistler milliyetçiliğin ortaya çıkardığı tarihsel
ve etik problemlerle, bunların komünist ve yardımlaşmacı bir toplum inşa
etmedeki katkılarını göz önünde bulundurarak çok farklı biçimlerde
ilgilendiler. Tarihsel olarak ilk solcular arasında milliyetçiliği özgür ve
doğru bir toplumun gelişimini engelleyeci bir
sorun olarak açıklama çabası anarşist teorisyenlerden geldi. Pierre-Joseph
Proudhon’un, her ne kadar bir halkın kültürel biricikliğini ve hatta bir
“toplumsal sözleşme”den ayrılma hakkını –şüphesiz herhangi bir başkasının
haklarının çiğnenmemesi şartıyla– asla inkar etmese de, insanlığın ortak çıkarı
ideali konusunda hiçbir kuşkusunun olmadığı açıktır. Proudhon kölelikten nefret
etmesine rağmen –Amerikanın Kuzeyi “şimdiden bir proleterya yaratmışken”
Güneyi’nin “bir elde İncil kölelik yetiştirdiğini”[4]
derin bir hoşnutsuzlukla gözlemişti– Amerika Konfedere Devletleri’nin 1861-65
İç Savaşı’nda Birlik’ten ayrılma hakkını resmen kabul etmedi.
Daha genel
olarak, Proudhon’un konfederalist ve karşılıkçılık fikirleri onu Polonya,
Macaristan ve İtalya’daki milliyetçi hareketlerin karşısında olmaya itti. Onun
milliyetçilik karşıtı fikirleri, Fransız sosyalisti Jean Jaures’in sonradan
belirttiği üzere, “Francophilismi [Fransız hayranlığı]” tarafından
sulandırılmıştır. Proudhon Fransa sınırları içindeki veya yakınındaki güçlü
ulus-devlet oluşumlarından korktu. Fakat o yine de kendi Aydınlanması yolunda
kendisinin bir ürünüydü. 1862’de yazdıklarında şunları ilan etti: “Ben asla
insan haklarının önüne kendi ülkeme bağlılığımı koymayacağım. Eğer Fransız
Hükümeti herhangi bir insana adaletsiz davranırsa, derinden üzülecek ve elimden
gelen her türlü yolla protesto edeceğim. Eğer Fransa, liderlerinin hataları
nedeniyle cezalandırılacak olursa, başımı öne eğecek ve ruhumun en derininden, ‘Merito haec patimur’ diyeceğim –bu
hastalıkları biz hak ettik”.[5]
Galyalı
şovenizmine rağmen, hem “İnsan hakları” Proudhon’un zihninde en öncelikli şey
olarak kaldı, hem de Hindistan ve Çin’in, kendi sözleriyle, “barbarların
merhametinde”[6]
olduğu gerçeğinden habersiz değildi. “Özgürlükten nefret eden, Polonyalılar ve
İtalyanları küçümseyen bir Fransız egoizmini düşünebiliyor musun, bu benim
beylik milliyetçilik kelimesi ile
alay etmeme ve güvenmememe yol açıyor”, diye yazıyordu Herzen’e, “çok geniş
anlamda kullanılıyor, çok fazla kötülük yapıyor ve pek çok ahlaklı yurttaşın
konuşmasını aşırı derecede anlamsızlaştırıyor. Allah aşkına...bu kadar kolay
darılmayın. Eğer böyle olursanız arkadaşınız Garibaldi’ye altı aydır
söyleyegeldiğim şeyi size söylemek zorunda kalacağım: ‘Büyük bir yürek fakat
beyni yok’.”[7]
Michael
Bakunin’in enternasyonalizmi, her ne kadar görüşleri kimi belirsizlikler taşısa
dahi, Proudhon’unkiler kadar vurguluydu. “Yalnızca evrensel ve tüm insanlar
için ortak olan şeyler bir insani ilke (beşeri prensip) prensibi olarak
adlandırılabilir”, diye yazıyordu enternasyonalist karakteriyle, “ve
milliyetçilik insanları ayırır, bu nedenle de bir prensip değildir.”[8]
Şüphesiz, “Hiçbir şey, insanlar için, milliyetçiliğin hayali prensiplerini tüm
halkların arzuları olarak görmekten daha absürd ve aynı zamanda daha yaralayıcı
ve ölümcül değildir”. Bakunin’in sonuç olarak vardığı yargı “milliyetçiliğin evrensel bir insani temel oluşturmadığı”dır.
Ve devam eder: “Biz insanı, evrensel adaleti tüm ulusal çıkarların
üzerine koymalıyız. Ve biz hemen ve her zaman, Fransız, Rus ve Prusya
despotları tarafından özgürlüğün hükmedici temelini yıkmak amacıyla sonradan
yaratılmış olan yanlış milliyetçilik prensiplerini alaşağı etmeliyiz”.
Fakat Bakunin ayrıca milliyetçiliği “genel
kabul görme hakkına sahip, tüm diğer gerçek ve zararsız şeyler gibi tarihsel ve
yerel bir olgu olarak” da ilan etti.
Yalnızca bu kadarla kalmadı, bunun “saygı” gerektiren bir “doğal olgu” olduğunu
da söyledi. Belki de bu onun kendisini “tüm ezilmiş vatanların vatanseverlerine
daima bağlı olduğunu” ilan etmeye iten bir retorik eğilim olarak görülebilir.
Fakat milliyetçiliğin ”kendi doğasına göre yaşama hakkının”, bu “hak”
“özgürlüğün genel prensibinin basit bir doğal sonucu” olduğu sürece saygı
gösterilmek zorunda olunduğu fikrini tartışmalı buldu.
Bakunin’in
gözlemlerinin inceliği bu görünürdeki içsel çelişkileri arasında gözden
yitirilmemelidir. O, indirgenmiş veya kısmen şiddet uygulanmış ve iyi de olsa
kötü de dikkate alınmak zorunda olunan “biyolojik” gerçekliklere sahip genel
bir insan prensibi tanımı yaptı. Bir milliyetçi olmak bir insan olmaktan daha
az bir şey olmak demektir, fakat bu bireyler farklı kültürel geleneklerin,
çevrelerin ve düşünce biçimlerinin ürünleri oldukları sürece kaçınılmazdır.
Yalnızca “ulus” olma durumunun aşılması, insanların içinde kendilerini aynı
türün üyeleri olarak kabul edecekleri ve kendi “ulusal” farklılıklarından daha
ziyade benzerliklerini besleme çabası arayışında oldukları daha yüksek bir evrensel prensiptir.
Bu gibi
hümanist prensipler Anarşistler tarafından genel olarak ve modern zamanların en
büyük anarşist hareketi olan İspanyol Anarşistleri tarafından dikkate değer
ölçüde ciddiye alındı. 1880lerin başlarından 1936-39 kanlı iç savaşa kadar,
İspanya’daki anarşist hareket yalnızca devletçiliğe ve milliyetçiliğe değil,
tüm biçimleriyle bölgeciliğe dahi karşıydı. İspanyol Anarşistleri, büyük
Katalan desteğine rağmen, toplumsal özgürlüğün daha yüksek insani prensibini
devamlı olarak ulusal özgürlüğün üzerine çıkardı ve İspanya’da Baskları,
Katalanları, Endülüslüleri ve Galiçyalıları ve özellikle ülkedeki azınlık
üzerinde kültürel bir egemenliğe sahip olan Kastilyalıları birbirinden ayıran
milliyetçiliğe karşı çıktılar. Şüphesiz İberya Anarşist Federasyonu (FAI)
ismindeki “İberya” kelimesinin “İspanya” yerine kullanılması, yalnızca yarımadaya bağlılığın bir ifadesi olarak
değil, İspanya ve Portekiz arasındaki bölgesel ve ulusal farklılıkları
eşitlemek amacına da hizmet etmekteydi. İspanyol Anarşistleri Esperanto’yu
herhangi büyük bir radikal eğilimden daha fazla ilgi göstererek “evrensel” bir
insan dili olarak geliştirdi ve “evrensel kardeşlik” hareketlerinin devamlı bir
ideali olarak kaldı –tarihsel olarak günümüze kadar gelen çoğu anarşist
harekette olduğu gibi.
1914’e kadar,
ondokuzuncu yüzyıl milliyetçiliğinin hızlı gelişimine rağmen, Marksistler ve
İkinci Enternasyonal genel olarak benzer düşüncelere sahipti. Marks ve
Engels’in görüşlerindeki herhangi bir ülkeleri olmayan, özgür bir biçimde
birleşmiş dünya proleteryası, tüm sınıflı toplum biçimlerini alaşağı etmeyi
amaçlıyordu. Komünist Manifesto müthiş
bir çağrıyla sona erer: “Tüm Dünya İşçileri, Birleşin!”. Çalışmada (Bakunin
Rusça’ya tercüme etti) yazarlar şöyle ilan ederler: “Farklı ülkelerin
proleterlerinin ulusal savaşlarında, [Komünistler] tüm proleteryanın genel
çıkarlarını, milliyetinden bağımsız olarak, ortaya çıkarırlar ve ön plana
getirirler”[9]. Ve
devam eder: “İşçilerin bir ülkesi yoktur. Onlardan sahip olmadıkları birşeyi
alamayız”.[10]
Marks ve
Engels’in “ulusal kurtuluş” çatışmalarına verdikleri destek özünde stratejikti,
daha geniş toplumsal prensiplerden ziyade özünde onların jeopolitik ve ekonomik
kaygılarından kaynaklanmaktaydı. Örneğin Polonya’nın Rusya’dan bağımsızlığını
hararetle desteklediler, çünkü onların döneminde Avrupa kıtası üzerindeki en
büyük karşı devrimci güç olan Rus İmparatorluğu’nun zayıflamasını istiyorlardı.
Ve Birleşmiş bir Almanya istediler, çünkü merkezileşmiş, güçlü bir ulus-devlet,
Engels’in 1882’de Kautsky’e yazdığı bir mektupta dediği gibi, “Avrupa
burjuvasının normal politik yapısı” ile devrimi destekleyebilecekti.
Yine de Marks
ve Engels’in Komünist Manifestosu’nun
Enternasyonal retoriği ve anarşist teorisyen ve hareketlerin enternasyonalizmi
arasındaki manifest benzerliklerin bu iki sosyalizm türünün önemli
farklılıklarının –bunları birbirinden ayıran tartışmalarda önemli bir rol
oynayan– üstünü kapatmasına izin verilmemesi gerekir. Anarşistler, Marks’ın
“bilimsel sosyalizm”inin sadece “soyutlamalar” olarak küçümsediği “insan [man]
birliği [brotherhood]” ve “kardeşlik [cemiyeti]”[11]
gibi evrensel prensiplerine sahip çıkan, her anlamıyla etik Sosyalistlerdi. Sonraki yıllarda, Marks ve Engels, görünürde
“belirsiz” sözcükler olan “işçiler” ve “çalışanlar” gibi, sosyalizmi bir
“bilim” anlamında dolaylı olarak reddeden kelimeleri, özgürlük ve baskı altında
olma konularındaki genel konuşmalarda dahi kullanmadılar; bunun yerine,
özellikle artı değeri üretmiş olanlara gönderme yapan, bilimsel olarak daha net
bir kelime olarak düşündükleri proleteryayı
kullandılar.
Şüphesiz,
Proudhon gibi kapitalizmin yayılmasını ve endüstri öncesi köylülük ve
zanaatçılığın proleterleşmesini bir hastalık olarak düşünen anarşist
teorisyenlerin tersine, Marks ve Engels pazar ekonomilerinin yeşerdiği büyük,
merkezileşmiş ulus-devletler gibi bu gelişmeleri de büyük bir şevkle
karşıladılar. Bunları yalnızca ekonomik gelişmeyi sağlayan desidereta
[arzulanması zorunlu olan şeyler] olarak değil, kapitalizmi destekleyen,
sosyalizmin önkoşullarının yaratılmasında mutlaka olması gereken oluşumlar
olarak gördüler. Proleterya enternasyonalizmine verdikleri desteğe rağmen,
milliyetçiliğin “soyut” ithamı olarak gördükleri bu gibi şeyleri küçümsediler ve yalnızca “ahlaki” olması nedeniyle
hor gördüler. Marks ve Engels için enternasyonalizm sınıf dayanışması çıkarları
içinde bir desideratum [arzulanması zorunlu olan şey] olarak kalmasına rağmen,
onların bu görüşleri, kapalı bir biçimde, kapitalist ekonomik yayılma ile bu
yayılmanın geçen yüzyılda [19.yy] ulus-devlete olan ihtiyacına kendilerini
adamaları ile bir çelişki içindedir. Onlar ulus-devlete, “üretici güçleri” ve
endüstri öncesi insanların proterleşmesini artıran, sermayenin yayılımını
geliştirmesine veya engellemesine göre de iyi ya da kötü bir şey olarak
baktılar. Prensipte, Hintlilerin, Çinlilerin, Afrikalıların ve dünyanın
kapitalist olmayan geri kalanının milliyetçi duygularına, onların kapitalizm
öncesi toplumsal yapılarının kapitalizmin yayılmasını engelleyebileceği
düşüncesiyle, kuşkuyla baktılar. İrlanda, ironik olarak, bu yaklaşıma bir
istisna oluşturur gibidir. Marks ve Engels ve bir bütün olarak Marksist
hareket, İrlandalıların ulusal özgürlük hakkını, büyük ölçüde duygusal
nedenlerle ve dünya pazarını kontrol eden İngiliz emperyalizmine problemler
çıkartabileceği için, kabul etti. Marksistler, büyük ölçüde, sosyalist toplumun
kurulacağı zamana kadar, Avrupa’da büyük, daha fazla merkezileşmiş
ulus-devletleri “tarihsel olarak ilerici” olarak düşündüler.
Araçsal
jeopolitikleri düşünüldüğünde, Marks ve Engels’in, ilerleyen yıllarda
Bismarck’ın Almanya’yı birleştirme çabalarını büyük ölçüde desteklemeleri bize
şaşırtıcı gelmemelidir. Onların Bismarck’ın metodları ve toprak sahiplerinin
çıkarlarına ilişkin hoşnutsuz ifadeleri, benim görüşüme göre, çok fazla ciddiye
alınmamalıdır. Almanya’nın Danimarka’yı ilhakını muhtemelen hoşnutlukla karşılarlardı
ve hem İtalya’nın bir ulus-devlet olarak birleşmesi konusunda hem de Çekler ve
Slavlar gibi daha küçük Avrupa uluslarına merkezi bir Avusturya-Macaristan
oluşturmaları konusunda işbirliği çağrısında bulundular. Tüm bunlar Avrupa
kıtası üzerindeki pazarın sınırlarını ve kapitalizmin egemenliğini
yaygınlaştırmak içindi.
Marks ve
Engels’in 1870 Fransa-Prusya savaşında Bismarck’ın ordularını, en azından bu
ordular Fransız sınırını geçip 1871’de Parisi kuşatma noktasına gelinceye
kadar, desteklemeleri de –Alman Sosyal Demokrat Partisi içindeki en yakın
arkadaşları Karl Liebkneckt ve August Bebel’in muhalefetine rağmen– şaşırtıcı
değildir. İronik olarak, Marks ve Engels’in argümanları, Birinci Dünya
Savaşı’nın başlangıcında ulusal askeri çabaları destekledikleri için savaş
karşıtı yoldaşları ile yolları ayrılan Avrupalı Marksistler tarafından yardıma
çağrılmıştı. Savaş yanlısı Alman Sosyal Demokratları Kaiser’i –görünürde Marks
ve Engels’in fikirleri ile uyumlu bir şekilde görünerek– Rusya’nın “Asyatik” barbarlığına
karşı bir güvence olarak desteklerken, Fransız Sosyalistleri (Kropotkin’in
İngiltere’deki ve daha sonra Rusya’da yaptığı çağrı gibi) kendi ülkelerinin
Büyük Devrim geleneğini “Prusya militarizmine” karşı yardıma çağırdılar.
Rosa
Luxemburg’un inanmış bir Marksist olmaktan çok bir Anarşist olduğu yaygın
iddialarına rağmen, gerçekte o sosyalizmin anarşist türünün motivasyonlarına
katı bir şekilde karşıydı ve genelde düşünülenden daha fazla doktriner bir
Marksistti. Onun Polonya ulusalcılığına ve Pilsudski’nin Polonya Sosyalist
Partisi’ne (Polonya’nın ulusal bağımsızlığını istiyordu) olan muhalefeti, genel
olarak takdire şayan ve cesaretli olan milliyetçilik düşmanlığına rağmen,
prensip olarak anarşistlerin “insanların
kardeşliği” inancına değil geleneksel Marksist argümanlara –yani Marks
ve Engels’in, bir kez daha yön değiştirmeyle, bağımsız Doğu Avrupa ulusları
pahasına birleşmiş pazarlar ve merkezi devletler kurulması arzularının
uzantısına– dayanıyordu.
[20.] yüzyılın
gelişiyle birlikte Luxemburg’un görüşlerini düzeltmesini gerektiren yeni
düşünceler ortaya çıktı. Zamanının çoğu sosyal demokrat teorisyeni gibi
Luxemburg da, kapitalizmin ilerici aşamasından büyük ölçüde gerici olan bir
aşamaya geçmiş olduğu fikrini paylaşıyordu. Tarihsel olarak ilerici bir
ekonomik düzen olmayan kapitalizm artık gericiydi, çünkü teknolojiyi
geliştirerek ve tahminen sınıf bilincine sahip hatta devrimci bir proleterya
üreterek “tarihsel işlevini” tamamlamıştı. Lenin bu sonucu, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması:Emperyalizm adlı
ünlü çalışmasında sistematikleştirdi.
Bu nedenle hem
Lenin hem de Luxemburg, Birinci Dünya Savaşı’nın mantıksal olarak emperyalist
olduğunu ilan ettiler ve İtilaf Devletleri’ni ve İttifak Devletleri’ni
destekleyen tüm sosyalistlerden, onların “sosyalist yurtseverlikleri” ile dalga
geçerek ayrıldılar. Lenin’in Luxemburg’tan belirgin olarak ayrıldığı nokta
(Lenin’in merkezi bir parti organizasyonu için vermiş olduğu desteğe ilişkin
meşhur konu haricinde), katı bir “gerçekçi” duruş noktasından emperyalizm
çağında “ulusal sorun”un kapitalizme karşı nasıl kullanılacağı idi. Lenin’e
göre, ekonomik olarak az gelişmiş sömürge ülkelerindeki sömürgeleştirici güce
karşı bağımsızlık için verilen ulusal savaşlar, Çarlık Rusya’sı dahil,
sermayenin gücünü azaltmaya hizmet
ettikleri sürece içsel olarak ilericiydiler. Söylenmesi gereken, Lenin’in
ulusal özgürlük çatışmalarını desteklemesinin onu Luxemburg’un da dahil olduğu
diğer Marksistlerden daha az pragmatist yapmadığıdır. Doğru bir şekilde
“uluslar hapishanesi” olarak karakterize edilen emperyalist Rusya için, Lenin,
Rus-olmayan halkların kayıtsız şartsız
bu durumdan ayrılma ve kendi ulus-devletlerini kurma haklarının savunuculuğunu
yaptı. Diğer taraftan ise, Rusya’nın sömürgeleştirdiği ülkelerde eğer Rus Sosyal
Demokratları bir proleter devrimi gerçekleştirirlerse, Rus Sosyal Demokratları
haricindekilerin, “ana ülke” ile bir tür federal birlik oluşturma konusunda
destek vermek zorunda bırakılmalarını savundu.
Bu nedenle, bu
iki Marksist, Lenin ve Luxemburg, argümanlarının birbirine çok benzer olmasına
rağmen, “ulusal sorun” ve bunun doğru çözüm yolu konusunda birbirinden çok
farklı sonuçlara ulaştılar. Lenin Polanya’nın kendi ulus-devletini kurmasını
isterken, Luxemburg ekonomik olarak pratik geçerliliği olmadığı ve geriye
götüreceği düşüncesiyle buna karşı çıktı. Lenin, Marks ve Engels’in Polonya’nın
bağımsızlığı için verdikleri desteği, her ne kadar farklı nedenlerle de olsa
yine de eşdeğer bir pragmatiklikle, paylaştı. Lenin ulusların ayrılma hakkı
üzerinde savunduğu görüşe, Rus İç Savaşı sırasında en aleni biçimde çok farklı
bir ulus olan ve Sovyet rejimi Bolşevizm’in yerel bir çeşidini kabul etmesini
zorlayana dek Menşevikleri desteklemiş olan Gürcistan ile ilgili durumda, sadık
kalmadı. Yalnızca yaşamının son yıllarında, Gürcistan Komünist Partisi devletin
yönetimini eline aldıktan sonra, Stalin’in Gürcistan partisini Rus partisinin yönetimine alma çabalarına –Menşevik
yanlısı Gürcistan halkının çok az ilgilendiği, ağırlıklı olarak parti içi bir
çatışma– karşı çıktı. Lenin Stalin’in bu –ve diğer– politikalarına ve
organizasyonel pratiklerine müdahale edecek kadar uzun yaşamadı.
“Ulusal Sorun”a Yaklaşımın
İki Türü
“Ulusal Sorun”
üzerine Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yapılan tartışmalar yalnızca 1920lerin
ve 1930ların Eski Sol’unun değil 1960ların Yeni Sol’unun politikaları üzerinde
de etkili olan büyük bir karmaşaya yol açtı. Burada önemli olan Anarşistlerin
ve Marksistlerin milliyetçiliğe bakışlarındaki argümanların radikal
farklılıklarını açık hale getirmektir. Anarşizm, bazı türlerini bir yana
bırakırsak, ağırlıklı olarak milliyetçiliği besleyen ulus-devletlere muhalefet
oluşturacak hümanist, temelde etik nedenler geliştirdi. Anarşistlerin
bu çabalarının asıl nedeni, ulusal farklılıkların, insanlığın evrenselliğinden
ziyade devletin oluşumuna ve insanlığın bütünlüğünü parçalama, toplumu dar
görüşlü yapma ve kültürel farklılıkları besleme eğilimine yol açmasıydı.
Marksizm, “sosyalist bir bilim” olarak bu gibi etik “soyutlamalar”dan uzak
durdu.
Devlet ve
merkezileşmeye karşı olan anarşist muhalefetin tersine, Marksistler yalnızca
merkezileşmiş bir devleti desteklemekle kalmadılar, kapitalizmin ve bir iç
pazar olarak ve yerel, bölgesel hükümranlıkların ticarette yaratmış oldukları
tüm içsel bariyerleri ortadan kaldırmanın bir aracı olarak merkezileşmiş
ulus-devlete
gereksinim duyan pazar ekonomisinin “tarihsel olarak ilerici” bir doğası
olduğunu ateşli bir şekilde iddia ettiler. Marksistler ezilmiş insanların
ulusal duygularını, genellikle herhangi daha kapsayıcı bir etik düşünceye saygı
göstermeyen katı bir pragmatik düşünceyle, desteklenmesi veya muhalefet
edilmesi gereken politik bir strateji konusu olarak gördüler.
Bu nedenle, Sol
içinde milliyetçiliğe iki farklı yaklaşım türü ortaya çıktı. Anarşistlerin etik
anti-milliyetçiliği kültürel farklılıkların tam bir kabulüne dayanan fakat
ulus-devlet oluşumuna kesinlikle karşı çıkan insan birliğini desteklerken,
Marksistler, pragmatik ve jeopolitik nedenler silsilesine göre, büyük ölçüde
kapitalizm öncesini yaşayan kültürlerin milliyetçi arzularını desteklediler
veya karşı çıktılar. Bu farklılık istisnasız değildi. Birinci Dünya Savaşı
öncesi Avusturya-Macaristan sosyalistleri, impartorluğu oluşturan çok farklı
halkların bir sonucu olarak, güçlü bir şekilde enternasyonalisttiler.
İmparatorluktaki Almanca konuşan yöneticiler ile imparatorluğun çoğunluğu Slav
olan halkı arasında, anarşist düşünceye yaklaşan bir konfederal ilişki
oluşturma çağrısı yaptılar. “Proleter devrim” bir kez gerçekten başarıldığında,
onların kendi ideallerini Lenin’in kendi reçeteleri ile oluşturduğundan daha
iyi bir pratiğe dökme onuruna sahip olup olamayacaklarını asla bilemeyeceğiz.
İmparatorluk 1918’e kadar yok oldu ve “Avusturya-Macaristan Marksistleri”
olarak adlandırılan sosyalistlerin görünüşteki özgürlükçülüğü iki dünya savaşı
arasındaki dönemde tartışmaya açık hale geldi. Fakat Viyana’daki Avusturya
Sosyalistlerinin 1934 Şubatında, diğer sosyalistlerin tersine, İspanyollar bir
yana bırakılırsa, kanlı sokak çatışmalarında faşist gelişmelere karşı ilk
direnenler olma onuruna sahip olduklarını ekleyebilirim; hareket 1945teki yeni
restorasyonundan sonra bir daha asla eski devrimci ruhunu yeniden kazanamadı.
Milliyetçilik ve İkinci
Dünya Savaşı
Eski Sol olarak
adlandırılan dünya savaşları arası dönemin Sol’u, Nazi Almanya’sına karşı hızla
yaklaşan savaşı, 1914-18 “Büyük Savaşı”nın bir devamı olarak gördü.
Anti-Stalinist Marksistler bu savaşı, 1917-21 döneminden bile daha kapsamlı,
proleter devrimlerle sonuçlanabilecek kısa süreli bir çatışma olarak
görüyorlardı. Troçki, dikkat çekici bir şekilde, ortodoks Marksizmin kendisine
bu hesapla ilgili çekincesini koydu: Eğer savaş bu öngörüyle sonuçlanmazsa
ortodoks Marksizmin hemen hemen tüm argümanları gözden geçirilmek ve belki de
büyük ölçüde revize edilmek zorundadır, diyordu. 1940 yılındaki ölümü kendisi
açısından bu yeniden gelişimi engelledi. Troçki’nin takipçileri, Savaş
enternasyonal proleter devrimlerle sonuçlanmasına rağmen, onun önermiş olduğu bu geniş kapsamlı yeniden
değerlendirmeyi yapmak için çok az istek duyuyordu.
Fakat bu
değerlendirmeyi yapmak son derece zaruriydi. İkinci Dünya Savaşı Avrupa’da
yalnızca proleter devrimlerle sonuçlanmadan sona ermemişti; 1848de Paris’li
işçi sınıfı barikatları yükselttiğinde ve kırmızı bayraklar bir “sosyal
cumhuriyet”i desteklediğinde ortaya çıkmış olan tüm bir devrimci proleterya
sosyalizmi ve sınıf-merkezli enternasyonalizm dönemini de kapatmıştı. İkinci
Dünya Savaşı’ndan sonra herhangi bir proleter devrimi başarmanın çok uzağındaki Avrupa
işçi sınıfı, savaşta enternasyonal bir varlık gösterme konusunda başarısız
oldu. Bir kuşak öncesinin tersine ne kardeşlik içinde savaşan bir birlik
oluşturuldu; ne de sivil insanlar, şehirlerin hava bombardımanları ve
silahlarla kitlesel yıkımına rağmen, bu savaşı düzenleyen politik ve askeri
liderlerine karşı açık bir hoşnutsuzluk gösterdiler. Alman ordusu Batı’da
Müttefikler’e karşı vahşice savaştı ve Hitler’in sığınağını sonuna kadar
savunmak amacıyla hazırlandı.
Herşeyden önce,
sınıfsal farklılıklara
ilişkin bilincin zayıflaması ve Avrupa’daki çatışmalar
milliyetçiliğin yolunu açtı –kısmen Almanya’nın vatanlarını işgaline bir tepki
olarak, fakat kısmen ve asıl önemsenmesi gereken bir şekilde de açık ırkçılığa
yaklaşmış hastalıklı bir nefret içeren yabancı düşmanlığının yeniden ortaya
çıkmasının bir sonucu olarak. Savaştan sonra özellikle Fransa, İtalya ve
Yunanistan’da yeniden ortaya çıkan kısa süreli sınıf-yönelimli sınırlı sayıdaki
hareket, Soğuk Savaş döneminde Sovyet çıkarlarına hizmet eden Stalinistler
tarafından kolaylıkla manipüle edildiler. Bu nedenle, İkinci Dünya Savaşı
birincisinden çok daha uzun sürmesine karşın sonuçları asla 1917-21 döneminin
politik ve toplumsal düzeyine erişemedi.
Gerçekte ise, dünya kapitalizmi İkinci Dünya Savaşı’ndan tüm tarihi
boyunca olmadığı kadar güçlü çıktı, ki bu gücü temelinde devletin ekonomik ve
toplumsal ilişkilere kitlesel müdahalesine borçludur.
“Ulusal Kurtuluş”
Çatışmaları
Bu gelişmeler
ışığında ciddi radikal teorisyenlerin, Troçki’nin önerdiği Marksist teorinin
yeniden gözden geçirilmesindeki başarısızlığı Eski Sol’un çöküşünün hızlanması
takip etti; proleteryanın artık kapitalizmi alaşağı edecek “hegomonik” bir
sınıf olmadığının genel kabulü; kapitalizmin bir “genel kriz”inin yokluğu; ve
Sovyetler Birliği’nin savaş sonrasının olaylarında enternasyonalist rolü
oynamadaki başarısızlığı. Bunun yerine ön plana çıkan “Üçüncü Dünya”
ülkelerindeki ulusal kurtuluş çatışmaları ve Stalin’in totaliterliği tarafından
büyük ölçüde boğulmuş olan Batı Avrupa ülkelerindeki düzensiz Sovyet-karşıtı
çıkışlar oldu. Sol, bu örneklerde, milliyetçi çatışmaları genellikle
emperyalizmden “otonomi” elde etmek için
“anti-emperyalist”
çabalar olarak, devlet oluşumunu ise, sömürgeleştirilmiş bir dünyada halk
demokrasisinin zararına da olsa, bu “otonomi”nin hukuksallaştırılması olarak
gördü.
Eğer Marks ve
Engels stratejik nedenlerle ulusal çatışmaları sıklıkla destekledilerse,
yirminci yüzyıldaki Sol, hem Yeni hem de Eski Sol, çatışmalara verilen bu
desteği düşüncesiz bir inanca dönüştürdüler.
Marksist
türdeki hareketlerin stratejik “milliyetçilikleri”, geçen yüzyıldaki anarşizm
gibi etik sosyalizmlerin tersine, ele alınan bir “ulusal kurtuluş” hareketinin
muhtemelen üreteceği toplumun ne
tür bir toplum olacağı sorusunun büyük ölçüde üzerini kapattı. Bu can alıcı
soru, 1920 ve 1930ların Eski Sol’u için, önemli bir örneği ele alacak olursak,
Mao Tse-tung eğer Kuomintang’ı yenerse Çin’de ne tür bir toplum oluşturacağı sorusu oldu ise –değilse bile olmalıydı– 1960ların Yeni Sol’u için de, bir diğer önemli olayı ele alacak
olursak, Küba’da Batista’nın uzaklaştırılmasından sonra Castro’nun nasıl bir
toplum kuracağı sorusu olmalıydı.
Fakat bu yüzyıl
boyunca, sömürge ülkelerindeki “Üçüncü Dünya” ulusal kurtuluş hareketleri
geleneksel sosyalizmi benimsediler ve ardından çok merkezi, sıklıkla kanlı
otoriteryan devletler kurmakla sonuçlandılar. Sol, bunları genelde emperyalist
düşmanlara karşı etkin mücadeleler olarak selamladı. “Ulusal Kurtuluş” olarak
gelişen milliyetçilik genelde temel toplumsal değişimlerin kısa süreli
gelişimini durdurdu, hatta bunların gerçekleştirilmesi ihtiyacını önemsemedi.
“Ulusal kurtuluş” hareketleri sosyalizmin otoriteryan biçimlerini kabul etti ve
Stalin’in kendi diktatörlüğünü süreklileştirmek için çok sık kullandığı
sosyalist ideolojileri kullandı. Şüphesiz Marksizm-Leninizm “ulusal kurtuluş”
mücadelelerini emperyalist güçlere karşı harekete geçirmek ve “ulusal kurtuluş”
hareketlerini doğru toplumsal içeriklerinde görmek yerine bunları
anti-emperyalist mücadeleler olarak gören yurtdışındaki Solcu radikallerin
desteğini kazanmak için ne ölçüde uygun bir doktrin olduğunu ispatladı.
Bu nedenle
Avrupa ve Amerika’daki Yeni Sol’un yükselmesine ivme veren popülist ve hatta
anarşist eğilimlere rağmen, Sol esas enternasyonal odağını, artan bir şekilde,
nereye gittiğine bakmaksızın ve
bunların liderlerinin otoriter doğaları ile ilgilenmeksizin, Avrupa-Amerikan
dünyasının dışında kalan “ulusal kurtuluş” mücadelelerine eleştirisiz bir
destek vermeye doğru çevirdi. 1960lar boyunca, giderek inanılmaz derecede kafa
bulandırıcı olan hareketler, gerçekte, onunla birlikte başlamış olan anarşist
ve evrenselci ruh halinin sürekli bir biçimde dağılmasına neden oldu. Mao’nun
pratiklerinin Yeni Sol’da bir “izm”e yükseltilmesinden sonra, bir çok genç
radikal Maoizm’i, Yeni Sol’un tümü için kötü olacak olan sonuçlarıyla, sorgusuz
bir şekilde kabul etti. 1969a gelindiğinde, Yeni Sol büyük ölçüde Maoistler ve
Fidel Castro’nun hayranları tarafından ele geçirilmişti. Fanshen gibi kesinlikle yanlış yönlendirici, Çin kırsalındaki
Maoist aktiviteleri eleştirmeksizin onaylayan bir kitap 1960ların sonunda
göklere çıkarıldı ve birçok radikal grup Maoist organizasyon pratiklerini
benimsedi. Yeni Sol’un dikkatinin Üçüncü Dünya’daki “ulusal kurtuluş”
çatışmalarına bu denli yoğun çevrilmiş olması, 1969da Rusya’nın Çekoslavakya’ya
girmesinin, en azından kişisel olarak Birleşik Devletler’de tanık olduğum gibi,
genç Solcular tarafından çok nadiren ciddi protestolara yol açmasına neden
oldu.
1960lar ayrıca
Sol’da milliyetçiliğin başka bir biçimde de ortaya çıkışına tanık oldu: etnik
olarak şovenist gruplar, artan bir biçimde, Avro-Amerikan beyaz ırkın üstünlük
iddialarını, eşit ölçüde tepkisel olan, sonuçta beyaz olmayanların üstünlüğü
iddiasına dönüştürmeye başlattılar. Yeni Sol’un potansiyel bir humanitas evrenselciliği yerine dejenere
edilmiş tek yönlü ırkçı politikaları kucaklaması, siyahları, sömürge halklarını
ve hatta totaliter sömürge halklarını teorik piramidin tepesine yerleştirmeleri
ve onların beyazlar, Avro-Amerikanlar ve burjuva demokratik uluslar ile
ilişkilerinde “hegomonik” veya yönetici bir konuma çıkarmasıyla sonuçlandı. Bu
tek yönlü strateji, 1970lerde, şüphesiz, tahminen tüm erkeklerin alanı olarak
varsayılan laik rasyonalizm ve bilimsel kuşkunun üzerinde sözde kadının mistik
“gücü”nün ve sözde kadın irrasyonalizminin değerini sıkça dile getirmeye
başlayan, kadınların erkekler üzerinde üstünlüğü iddiasındaki katı feministler
tarafından benimsendi. “Beyaz erkek” terimi tüm Avro-Amerikan erkeklerine,
onların yönetici sınıflar ve hiyerarşiler tarafından sömürülmelerinden ve baskı
altına alınmalarından bağımsız olarak, evrensel bir sofulukla [ecumenically]
yapıştırılan patenti alınmış bir küçültücü ifade haline geldi.
Çok dar görüşlü
bir “kimlik politika”sı ortaya çıkmaya, hatta, eğer bu kelimeyi uygun yerde
kullanıyorsam, “mikromilliyetçilikler” birçok Yeni Solcu’yu tahakküm altına
almaya başladı. Bu gibi “kimlik” hareketlerindeki kaçınılmaz eğilimler yalnızca
ataerkillik gibi çok geleneksel baskı biçimlerine benzemezler. “Kimlik
politikaları” ayrıca özgürlükçü ve hatta “Enternasyonal”in genel Marksist
mesajından ve gerçekten insancıl
komünist bir toplumdaki tüm “mikromilliyetçi” farklılıkların aşılması
amacından da bir gerilemeyi oluştururlar. Bugün “radikal bilinçlilik” olarak
adlandırılan şey, geçen yüzyılın anarşist yazarları arasında ve hatta Komünist Manifesto’da dile getirilen
insanın evrenselliğinin beslenmesi ihtiyacına vurgu yapmaktan vazgeçip,
cinsiyet ve etnik köken gibi insan farklılıkları üzerinde biyolojik yönelimli
bir vurgu yapmaya doğru hızla kaymaktadır.
Yeni Bir Enternasyonalizme
Doğru
Solcu
düşüncedeki bu güçsüzleşme ve onun ortaya çıkardığı problemler nasıl
değerlendirilmelidir? Milliyetçiliği, kabilenin içsel bağlılığından başlayarak
şehir yaşamının giderek artan genişlemesine, Orta Çağlardaki büyük tektanrılı
dinler tarafından geliştirilen evrenselciliğe ve sonuç olarak da ondokuzuncu
yüzyıldaki akıl, laiklik, yardımlaşma ve demokrasi temeline dayalı insan ilişkileri
ideallerine doğru ilerleyen insanlığın toplumsal evriminin büyük tarihsel
bağlamına yerleştirmeye çalıştım. Kesinlikle söyleyebileceğimiz şey, çabalarını
“Enternasyonal”de ifade ettiği netlikte anarşist ve özgürlükçü sosyalistlerin
“insanın kardeşliği” hedefinden daha geriye yönlendiren herhangi bir hareketin
daha az insani olacağıdır. Şüphesiz, yirminci yüzyılın sonundaki bir
perspektifte ondokuzuncu yüzyıl enternasyonalizminin talep ettiğinden daha
fazlasını isteyemez duruma geldik. İnsanlık durumunu parçalamak, yeni
“milliyetçiliklere” ve artan sayıda ulus-devletlere bölmek yerine, kültürel
farklılıkların ortaklaşa bir biçimde insani birliğin kendisini zenginleştirmeye
hizmet edeceği, kısaca, insanlık durumunu zenginleştiren
yeni bir kültürler mozaiğini oluşturacak ve onun ilerlemesini besleyecek bir tamamlayıcılık
etiği formüle etmek zorundayız.
Kültürel
çeşitlilik ve birleşmiş bir insanlık idealini yeni toplumun nasıl olması gerektiğine ilişkin etik
kavrayışla –insanlığa bakışı evrensel olan, yaşamın tüm seviyelerindeki insan
ilişkisine bakışı yardımlaşmacı olan ve toplumsal ilişkiler ideali eşitlikçi
olan– birleştirecek radikal bir toplumsal bakış ihtiyacı daha az öneme sahip
değildir. Sınıf bakış açılarıyla
enternasyonalist olan hemen hemen tüm Marksistlerin “ulusal sorun”a
yaklaşımları araçsaldı: yararlılık ve oportünizm tarafından yönlendirildiler,
ve daha kötüsü, genellikle demokrasi, yurttaşlık ve özgürlüğü “soyut” ve
tahminen “bilimsel olmayan” düşünceler olarak yadsıdılar. Marks ve Engels olsun
Luxemburg veya Lenin olsun, sıradışı Marksistler ulus-devleti tüm tahrip edici
gücü ve merkeziyetçi yapısıyla kabul ettiler. Ve konfederalizmi desideratum
olarak görmediler. Örneğin Luxemburg’un yazıları, konfederalizmi basitçe kendi çağında olduğu haliyle (özellikle
kantonculuğunun varyasyonları olarak) ele almış ve anarşistlerin birbirleriyle
konfedere olmak zorunda olan belediyelerin toplumsal, politik ve ekonomik
olarak çok ciddi bir şekilde demokratikleştirilmesi gereğine ilişkin
vurgularını görmezden gelerek bu politik fikrin tüm olanaklarının içini
boşaltmıştır. Çok az istisna dışında Marksistler, ulus-devlet ve devletin
merkeziliği gibi konularda ciddi eleştiri geliştirmediler, bu öylesine bir
ihmaldi ki, tüm “kollektivist” başarıları bir yana bıraksak dahi, bu hiçbir şey
kazandırmasa bile onların rasyonel bir topluma ulaşma çabalarının akibetini
önceden görebilmelerini sağlayabilecekti.
Kültürel
özgürlük ve çeşitlilik, vurgulamama izin verin, milliyetçilik ile
karıştırılmamalıdır. Farklı halkların kendi kültürel kapasitelerini tamamen
geliştirmek için özgür olmalarının gerekmesi yalnızca bir hak değil
desideratum’dur. Eğer farklı kültürlerin muhteşem bir mozayiği, modern
kapitalizmin yarattığı, büyük ölçüde kültürsüzleştirilmiş ve homojenleştirilmiş
bir dünyanın yerini almazsa, dünya şüphesiz kasvetli bir yer olacaktır. Fakat
aynı şekilde ele alırsak, eğer kültürel farklılıklar dar görüşlü hale getirilir
ve görünürdeki “kültürel farklılıklar”, cinsiyetin, ırkın ve fiziksel
üstünlüğün biyolojik düşüncelerinde temellendirilirlerse, dünya tamamen
bölünecek ve insanlar kronik bir şekilde birbirleriyle karşıtlık halinde
bulunacaktır. Tarihsel olarak, şehirlerin
kabilelerden daha geniş insani ilişkiler beslemesine benzer şekilde, ulusal
sınırlar içinde yaşayan insanların aşikar olarak yabancılara karşı daha açık
olmaları nedeniyle akrabalık toplumlarındaki dar akrabalık temelinden daha
geniş bir toplumsal alan üretmelerinden kaynaklanan bir anlayış vardır. Fakat
ne kabilesel ilişkiler ne de ulusal sınırlar, zengin fakat harmonize
olmuş kültürel farklılılarla tam bir bütünleşme duygusu yaratacak bir insanlık potansiyeli gerçekleştiremezler.
Kültürel
farklılıklara saygı duymasına rağmen bu tür bir etik bakış açısıyla
bilgilendirilmemiş bir sosyalizm, bir ulusal kurtuluş savaşının potansiyel sonuçlarını, Eski ve Yeni Sol’un çok sık
yaptığı gibi, bilmemezlikten gelemez. Ve, ulusal kurtuluş çatışmalarını
yalnızca emperyalizmi “zayıflatma” nın bir aracı olarak enstrümantal amaçlar
için destekleyemez. Böyle bir sosyalizm, benim gözümde, sonunda zarar verici
ulusal bütünlüklerin sayısının artışı anlamına gelecek olan ulus-devletlerin
çoğalmasını destekleyemez. İronik bir şekilde, başarıyla biten birçok “ulusal
kurtuluş” çatışması, politik olarak
bağımsız, fakat bununla birlikte, eskiden olduğu gibi, genellikle emperyalist
uluslararası kapitalist güçler tarafından manipüle
edilebilen devletçi rejimlerin yaratılmasıyla sonuçlandı. Üçüncü Dünya
ülkeleri İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan itibaren genellikle sömürge zincirlerinden
kurtulamadılar: Bu ülkeler yalnızca evcilleştirildi ve uluslararası kapitalist
güçlere, dekoratif bir kendi kaderini tayin etme aldatmacasından biraz daha
fazla bir kazanımla, çok güçsüz bir durumda teslim oldular. Bunun da ötesinde,
genellikle “ulusal egemenlik” mitlerini, etraflarındaki bölgeleri kasvete
boğacak ve emperyalistlerin kendilerine karşı yaptıkları ölçüde kaba bir
biçimde, Batı Afrika’da Nkrumah liderliğindeki Gana’nın Togo halklarını baskı
altına almasında veya Miloseviç’in Bosna Müslümanlarını “etnik temizlik”
çabasında olduğu gibi, komşularını baskı altına alacak bir yabancı düşmanlığını
kızıştırmak için kullandılar. Bu milliyetçiliklerin insanlığın geçmişindeki en
sinsi şeyleri (tüm biçimleriyle dinsel köktencilik, “yabancılara” geleneksel
bir derin nefret, dayanılmaz ölçüdeki iç
toplumsal ve ekonomik eşitsizliklere aldırış etmeyen bir “ulusal” bütünlük ve
çok daha genel olarak, insan haklarına tam bir saygısızlık) ortaya
çıkarmasından daha gerici ne olabilir? Kültürel bir bütünlük olarak “ulus”un
yerini aşırı derecede güçlü ve baskıcı devlet alır. Irkçılık genellikle “etnik
temizlik” ve bugün Orta Doğu, Hindistan, Kafkasya ve Doğu Avrupa’da toprak
savaşlarında en üzücü biçimini gördüğümüz “ulusal kurtuluş” çatışmalarıyla kolkola
girer. Yalnızca bir kuşak önce “ulusal kurtuluş” mücadeleleri olarak
görülebilecek olan milliyetçilikler bugün, Sovyet İmparatorluğu’nun çökmesinin
hemen ardından, artık çok daha açık bir biçimde, toplumsal kabuslardan ve
uygarlığı tersine çeviren hastalıklardan daha iyi bir şey olarak
görülmemektedir.
Daha açıkça
konuşacak olursak, milliyetçilikler Aydınlanma’nın uzun zaman önce üstesinden
gelmeye çalıştığı gerici atacılıklardır. Bunlar, baskı altındaki insanların
silkinerek kurtulmaya çalıştıkları impartorlukların en kötü özelliklerini
taşırlar. Yalnızca sömürgeci güçlerin kendi üzerlerinde kurdukları kadar
baskıcı devlet makinasını tipik olarak yeniden üretmekle kalmazlar ayrıca bunu
genellikle bölgesel ve hatta içsel nefretleri ile ve alt-emperyalizmleri
besleyen kültürel, dinsel, etnik köken ve yabancı düşmanlığı ile
güçlendirirler. Gerçek halk demokrasilerinin yokluğunda aynı derecede önemli
olan bir diğer şey ise,
anti-emperyalist çatışmaların
anlaşılabilir olan eski hastalıklarının çok sık olarak emperyalizmi
güçlendirdiğidir. Öyle ki emperyalizm, Afrika, Orta Doğu ve Hindistan alt
kıtasını parçalayan çatışmalarda gözlendiği gibi, görünüşte sömürgeler üzerinde
artık sahip olmadıkları güçlerini bu kez de daha önce sömürgesi olmuş olan
devletlerden birini diğeri karşısında kullanarak gösteriyor. Buna bu
bölgelerdeki nükleer savaşların, zaman içinde, dünyanın diğer bölgelerine göre
daha fazla ortaya çıkacağı tahminini ekleyebilirim. İsrail’in elinde olan
bombaya karşı geliştirilen bir İslam bombası veya Hindistan’ın elindekine karşı
geliştirilen bir Pakistan bombası ne Güney için ne de onun Kuzey ile çatışması
için iyi göstergeler değildir. Şüphesiz sömürgelerin daha önceki emperyalist
yöneticileri ile etkin bir ortaklık yapma arayışları bugün Güney’in Kuzey’e
karşı olan birliğinden daha karakteristik olan bir Kuzey-Güney diplomasisi
davranışıdır.
Milliyetçilik her zaman insanı insandan ayıran bir
hastalık –Marksistlerin düşünebilecekleri üzere “soyut” bir kavram–
olagelmiştir ve asla kabilesel dar görüşlülüğe doğru bir gerilemeden ve
topluluklar arası bir savaş yakıtından daha fazla birşey olarak görülemez.
Üçüncü Dünya ve Doğu Avrupa’da yeni devletler oluşturan “ulusal kurtuluş”
çatışmaları ne emperyalizmin gelişimine bir hasar verdiler ne de bunlar tamamen
demokratik devletlere evrildiler. Bugün Stalinist imparatorluktan “kurtulmuş”
olan halkların Komünist rejime göre daha az baskı altında olmaları, bizi
onların hemen hemen bütün ulus-devletlerin ürettikleri yabancı düşmanlığından
veya kapitalizm ve onun medyasının ürettiği kültürel homojenleşmeden bağımsız
oldukları yönünde yanlış bir inanışa sürüklememelidir.
Şüphesiz hiçbir
özgürlükçü sol, baskı altındaki bir halkın kendi bağımsız birliğini –ister
özgürlükçü belediyecilik temeli üzerine kurulmuş bir konfederasyon olarak ister
hiyerarşi ve sınıf eşitsizlikleri temeli üzerine kurulmuş bir ulus-devlet
olarak– kurma hakkına karşı olamaz.
Fakat baskıya karşı olmak, daha önce sömürge olan ulus-devletlerin yaptığı
herşeyi destekleme çağrısı ile
eşdeğer değildir. Etik olarak konuşulduğunda, birileri bir yanlış yaptığında,
aynı yanlışı yapan başka birilerini desteklemekle o yanlışa karşı çıkılamaz.
Çok sıradan fakat ciddi anlamlara sahip “düşmanımın düşmanı benim dostum
değildir” deyimi özellikle totaliterler, dinsel tutucular ve “etnik
temizleyiciler” tarafından manipüle edilmeye açık olan baskı altındaki halklara
uygulanabilir. Özgün bir etiğin rasyonel olma ve gerçek hümanist potansiyellere
dayanmak zorunda olması gibi, eğer toplumsal ilişkilere aklın sesi hakim
olacaksa, özgürlükçü sosyalizm veya anarşizm kendi etik bütünlüğünü korumak
zorundadır. 1960larda Amerikan emperyalizmine Güneydoğu Asya’da karşı olanlar
ve aynı zamanda da Hanoi’deki Komünist rejime herhangi bir destek vermeyi
reddedenler, Amerika’nın Küba’ya müdahalesine Castrocu totaliterliğe destek
vermeksizin karşı olanlar, Birleşik Devletler’e karşı isyanlarını esas olarak,
otoriter ve devletçi amaçlarına bakmaksızın,
“ulusal kurtuluş” mücadelelerini destekleyerek gösteren Yeni
Solcular’dan daha yüksek bir ahlaki seviyeye sahiptiler. Şüphesiz aktif bir
şekilde destekledikleri otoriter güçlerle kimlikleri özdeşleşmiş olan bu Yeni
Solcular özgürlükçü düşüncelerindeki etik temel eksikliğinden ötürü sonunda
demoralize oldular. Bugün, gerçekte, milliyetçilik ve devletçilik temeline
dayanan kurtuluş mücadeleleri dünya üzerinde kan döküp birbirini kıran ürkütücü
sonuçlar doğurmuşlardır. Hatta Doğu Almanya gibi son dönemde “özgürleşmiş”
devletlerde dahi, milliyetçilik, faşist hareketlerin yükselişinde; Alman
milliyetçiliğinde; sığınma arayışındaki göçmenlerin sınırlandırılması
planlarında; Nazizmin çingene kurbanlarına yaptıklarına benzeyen “yabancılara”
karşı şiddette; ve benzerlerinde hayvani ifadesini bulmuştur. Bu nedenle
milliyetçiliğe, başlangıçta Marksizmin baktığı gibi bir araç olarak bakmak,
Sosyal Demokratlar gibi ahlakî bir iflas durumunda olan birçok “solcu” eğilim
bırakmıştır.
Etik olarak,
eklememe izin verin, insanın taraf olmak
zorunda olduğu –beyaz veya siyah ırkçılığı, ataerkillik veya anaerkillik,
emperyalizm ve Üçüncü Dünya totalitarizmi gibi– bazı toplumsal konular vardır. Irkçılığa,
cinsiyetçi baskıya ve benzeri baskılara
karşı olmaya sadakatle bağlı olmak, eğer sosyalizmin kavgalarının kendisinden
bir etik sosyalizm çıkacaksa, her zaman en önde gelen şey olmak zorundadır.
Fakat içinde yaşadığımız dünyada bazen Solcuların herhangi bir tarafta olamayacağı konular (taraf olmanın temelde
irrasyonel bir toplumun geliştirdiği seçeneklerin içinde davranmak ve birçok
irrasyonellik veya şeytanlar arasından daha az irrasyonel olanın veya şeytanın
seçilmesi anlamına gelecek konular) ortaya çıkmaktadır. Böyle bir seçimi
reddetmek ve bir şeytana daha az şeytan olan ile birlik olarak karşı olmanın
sonuçta ortaya çıkacak en kötü şeytanı desteklemek anlamına geleceğini ilan
etmek politik etkisizliği gösteren bir şey değildir. Alman Sosyal
Demokratları’nın “daha az şeytani” olanla suç ortaklığı yapmaları, 1920lerde
muhafazakarlara karşı liberalleri ve daha sonra gericilere karşı
muhafazakarları desteklemeleri, sonunda gericilerin Hitler’i iktidara
getirmesiyle sonuçlanmıştır. İrrasyonel
bir toplumda konvansiyonel istekler ve araçsalcılık, hem kendindeki hem de
toplumdaki temel çatışmaları saklamanın avantajını kullanarak, yalnızca
öncekinden daha büyük bir irrasyonellik üretebilir.
“Yaşamın
sindirme ve soluk alma süreçlerinde olduğu gibi” diye gözlemliyor Bakunin,
milliyet “...bu hak inkar edilinceye dek kendisiyle ilgilenilme hakkına sahip
değildir.”[12]
Bu o gün için yeterince zekice bir
ifadedir. Günümüzdeki barbar milliyetçiliklerin patlaması ve giderek daha fazla
ulus-devlet yaratan milliyetçilerin hırlayan şehvetleri nedeniyle ben bu
“milliyet”in bir sindirim güçlüğü
olduğunu ve eğer toplum bu illet nedeniyle daha fazla kötüleştirilmek istenmiyorsa
nedenlerinin mutlaka kusulması gerektiğini
eklemek zorunda bırakılıyorum.
Bir Alternatif Arayışı
Eğer
milliyetçilik gerici ise, etik bir sosyalizm hangi rasyonel ve hümanist
alternatifleri önerebilir? Özgür bir toplumda ulus-devletlere –hem uluslara hem
de devletlere– yer yoktur. Bazı insanlardaki kollektif kimlik güdüsü güçlü olsa
dahi, akıl ve etiksel davranış kaygısı bizi şehrin, kasabanın –Pericles’in
Atina’sındaki polisten dahi daha
yüksek bir düzeyde– ve doğrudan demokratik bir politik kültürün evrenselliğini
yeniden geri kazanmak zorunda bırakmaktadır. Kimlik (insani ölçekte, hiyerarşik
olmayan, özgürlükçü ve bireyin cinsiyetinden, etnik özelliklerinden, cinsel
kimliklerinden, doğal yeteneklerinden veya kişisel eğilimlerinden bağımsız olarak
herkese açık olarak paylaşılan bir yakınlığın desteklediği) toplum tarafından
düzgün bir biçimde yerine oturtulmalıdır. Böyle bir topluluk yaşamı yalnızca
özgürlükçü belediyecilik olarak adlandırdığım bir politika tarafından yeniden
yaratılabilir: Belediyelerin demokratikleştirilmesi yoluyla insanların
yaşadıkları yeri kendilerinin yönetmesiyle ve bu belediyelerin konfederasyonu
biçiminde ulus-devlete karşı bir güç oluşturmasıyla.
Adem-i
merkezileştirilmiş toplumlardaki demokratik belediyelerin ekonomik ve kültürel
bir dar görüşlülükle sonuçlanması tehlikesi çok olasıdır ve bu, ancak kendi
maddi karşılıklı bağımlılıkları temeli üzerinde duran bir belediyeler
konfederasyonu ile engellenebilir. “Kendi kendine yeterli” toplum yaşamı –bugün
mümkün olsa dahi–, hiçbir şekilde, gerçek bir tabandan gelen demokrasiyi
garanti etmez. Belediyelerin konfederasyonu, kendi beledi bileşenleri arasında
karşılıklı etkileşim, işbirliği ve karşılıklı yardımlaşma ortamı olarak, bir
yandan güçlü ulus-devlete karşı diğer yandan dar görüşlü kasaba ve şehire karşı
tek seçeneği oluşturmaktadır. Tamamıyla demokratik, konfederal kurumlardaki
beledi vekillerin geri çağrılabilir, rotasyona tâbi ve sürekli bir biçimde
halkın gözetiminde olan konfederasyon, yerel özgürlüğün, sözkonusu yerellikle
–kasabaların kültürel çeşitliliğinin yerel dışlayıcılıklara doğru içe geri
dönmeksizin serpilmesini sağlayabilecek– bölge arasında hassas bir denge
sağlayacak bir bölgesel düzeye uzantısını oluşturur. Şüphesiz farklı
konfederasyonlar arasında güzel kültürel davranışların da, yaşamın maddi
temelini oluşturan mallar ve hizmetlerin değiş tokuşu ile birlikte, tabiri
caizse, “ticareti yapılabilir”.
Benzer şekilde,
“mülkiyet” de ulusallaştırılmak (yalnızca devletin gücünün ekonomik güçle
birlikte artmasını sağlar), kollektifleştirilmek (basitçe özel girişimci
haklarını “kollektif” bir biçimde yeniden düzenler) veya özelleştirilmek
(rekabetçi bir pazar ekonomisinin yeniden ortaya çıkmasını kolaylaştırır)
yerine belediyeleştirilebilir (yerel yönetime devredilir). Belediyeleştirilmiş
bir ekonomi, kişinin mülkiyeti, mesleki veya profesyonel çıkarları yerine,
tamamen kişinin ihtiyaçları ve topluluktaki yurttaşlık temeline dayanan bir
yararlanma hakkı sistemine yaklaşır. Bir beledi (yerel) yurttaşlar meclisinin,
ekonomiyi kontrol ettiği bir yerde hiçbir
birey, aşağı yukarı “kendisinin” olanı, yaşam ve üretim aracını kontrol
edemez. Bir bölgenin kaynaklarının konfederal olarak yönetiminde tüm ekonomik
yaşamın koordine edildiği bir yerde, dar görüşlü çıkarlar daha büyük insani
çıkarlara ve ekonomik düşünceler daha demokratik ekonomik düşüncelere dönüşür.
Belediyeler ve onların konfederasyonun sorunları ele almaları ekonominin özel
çıkar etrafında düzenlenmesini ortadan kaldırır; demokratik prosedürler ve
insan ihtiyaçlarının karşılanmasında sadece eşitliğe odaklanılmasını sağlar.
İnsanların
kendi yaşam tarzlarını seçmesini ve
bir demokratik politikaya tamamen katılması için boş zamanı mümkün kılan
teknolojik kaynakların, burada çerçevesini çizdiğim özgürlükçü, konfedere
olarak organize olmuş toplum için mutlak bir şekilde gerekli olduğu konusunda
hiçbir şüphe olmamalıdır. En iyi etik amaçlar dahi, yaşam araçlarına ulaşmadaki
farklılıklar nedeniyle diğer yurttaşların sahip olduklarından daha iyi şeylere
sahip olan bazı oligarşi biçimlerine dönüşebilir. Bu nedenle, eko-mistiklerin
ve derin ekolojistlerin çok değer verdikleri çilecilik sinsi bir gericiliktir;
yalnızca insanların kendi yaşam tazlarını seçme özgürlüğünü –varolan toplumda
düşüncesiz bir tüketimci olmanın karşısındaki tek alternatif– ihmal etmekle
kalmaz, ayrıca bunun gibi insan
özgürlüklerini –en aşırı örnekleri söyleyecek olursak, “Pleistosen”e,
Neolitik’e veya yiyecek toplamaya geri dönüş yoluyla– hemen hemen mistik bir
“Doğa’nın dikte ettikleri” düşüncesine tâbi kılar. Ekolojik bir toplum
–otoriter ekolojik elitler veya “serbest pazar” tarafından düzenlenen bir
toplumdan farklı olarak– yalnızca özgürlükçü belediyelerin ekolojik olarak
konfederal biçimlerinin terimleriyle oluşturulabilir. Özgür topluluklar en
sonunda ulusun yerini ve organizasyonların konfederal formu devletin yerini
aldığında, insanlık kendisini milliyetçilikten kurtarabilecektir.
EK: Milliyetçilik ve Büyük
Devrimler
Onsekizinci
yüzyılın büyük devrimleri esnasında ve sonrasında –özellikle Amerikan ve
Fransız devrimlerinde– milliyetçiliği hatırlatıcı ifadeler bugün sahip
oldukları anlamlara sahip değildiler. “Vatansever” kelimesi iki yüzyıl önce bir
“anavatana” özel bağlılığı ifade etmiyordu; bu kelime, hem Amerikan hem de
Fransız devriminde, monarşinin gerçekten kendilerinin olan ülkelerine ve
babadan oğula geçen Kral’lık tarafından yönetilen sömürgelere karşı olan hak
iddialarını geçersizleştirmek ve daha önceden krallığın bir mülkü olarak
görülenin yerine bir “hissedar” olarak sıradan yurttaş statüsünü yerleştirmek
amacıyla kullanılmıştır. Bundan dolayı 1776’da İngiliz monarşisinden
bağımsızlığını ilan eden Amerikan devrimcileri “anavatana” olan bağlarını,
kraliyet kurallarını politik olarak tâbiyetten ziyade yurttaşlık etrafında
kurulmuş olan cumhuriyetçi bir sistemle yer değiştirerek yeniden oluşturdular.
Fransızlar, onbeş yıl sonra, XVI. Louis’in ünvanını kasıtlı olarak, yalnızca
semantik bir değişim olmayan, “Fransa’nın Kralı”ndan “Fransızlar’ın Kralı” na
çevirdiler. Aynı III. George’un artık Amerikan sömürgelerinin sahibi olarak hak
iddia edememesinde olduğu gibi, (ki bu sömürgelerde yaşayanlar tarafından
gerçekte asla geçerliliği kabul edilmeyen bir iddia idi), XVI. Louis Ulusal
Meclis’in kurulmasından sonra artık Fransa’nın “sahibi” olamadı.
“Vatansever”
kelimesi böylece her iki devrimde de çok geniş bir şekilde kullanılmaya başladı
ve Fransız Devrimi’nde “la Nation” hukuki olarak halka ulusal bir miras
kazandırdı. Şüphesiz, “Ulus” gibi terimler esasında krallık ailesinin mülkiyet
otoritesine gönderme yapan “Saray”a tamamen zıt bir anlamda yurttaş topluluğuna
gönderme yapıyordu. Şüphesiz “Saray” ve “Ülke” arasındaki fark 1640ların
İngiltere Devrimi’nde zaten yapılmıştı ve 1700lerin sonundaki “kralcılar” ve
“vatanseverler” arasındaki tartışmalarda ifadesini bulmak zorundaydı.
Karakteristik
olarak, bir “Ulus” ve onun daha önceki yöneticileri arasındaki bağların radikal
bir değişimini ortaya seren tarihsel dökümanlar yalnızca bir kısım insana değil
bir bütün olarak insanlığa yönelik olarak yazılmışlardı. Thomas Jefferson’un
Bağımsızlık Bildirgesi “insanın fikirlerine
gerçek bir saygının [Amerikalıların]
İngiliz monarşisi ile olan bağlarını koparmaya zorlayan şeylerin ne olduğunu
bildirmesini gerektirir” diyen dikkat çekici ölçüde radikal sözlerle açılır. Bu
iddiayı, Fransız devrimi dökümanlarında olduğu gibi, bunu zorunlu olarak takip
eden “tüm insanların eşit
yaratıldığı” ve “Hükümetin tüm güçlerini yönetilenlerin kabul eden insanlar
arasında kurulduğu” inancına dayandırıyordu.
4 Temmuz 1776
tarihli Amerikan Bildirgesi, Fransız devrimcilerine benzer bildirgeler için
teorik bir model oluşturacaktı. Milliyetçi ifadelerin çok uzağında, hararetli
bir şekilde kozmopolitan ve hedefi tüm dünyaya yönelikti. Thomas Paine’nin ünlü
vecizesi, “Benim ülkem tüm dünyadır.”, yalnız Amerika’nın devrimci liderlerine
özgü değildi. George Washington “insanlığın büyük bir cumhuriyetinin bir
yurttaşı” olduğunu bildirmekte hiç tereddüt etmemişti ve Benjamin Rush devrimin
“cumhuriyetin kanunlarına uymayı” sağladığını söyledi. Hararetli bir Aydınlanma
ruhuyla ifade edilen bir ifadesinde, John Adams söyle demişti: sömürgelerdeki
savaşlara rağmen, “Bilim ve edebiyat hiçbir ulusa ait değildir.” Milliyetçilik
ve dar görüşlülükten özgürleşmeleri büyük bir övgü kazanan Fransızlara
“Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” deyiminin Benjamin Franklin tarafından
söylendiği belgelenmiştir. “Özgürlük nerede tehlike altındaysa” diye
bildiriyordu 1783’ te “orası benim ülkemdir”.
Fransız
Aydınlanmasının düşünürleri ve propagandacıları ruhen daha farklı değillerdi ve
bu ruhu tamamen 1789 devrimine taşıdılar. Montesquieu, Norman Hampson
tarafından “Fransız Aydınlanması’nın ilk büyük yapıtı” olarak söylediği Pers Mektupları (1721) nda defterine
şöyle not almaktaydı. “Eylemde bulunduğumda ben bir yurttaşım; fakat yazdığım
zaman ben bir insanım ve Avrupa’nın tüm halkları ile Madagaskar’da yaşayan
birinin olabileceği kadar tarafsız olarak ilgilenmekteyim”. Bu evrenselcilik
karakteristik olarak gerçekte, Rousseau haricinde, tüm Ansiklopedistlerde
mevcuttu. Rousseau’nun İsviçre kökenliliğini mistikleştirmesi, demokratik fakat
sıklıkla gerçek yaşamında asla içinde olmadığı hayali bir kırsallığın şiddetli
bir duygusallığını taşıyordu.
Fransızca’nın eğitimli Avrupalının dili olması tesadüfi değildir:
Aydınlanma entellektüellerinin evrensel bakışı, gerçekte, zamanla romantikler,
mistikler ve sonunda ırk ve etnik üstünlük iddiasındaki bir ulusculuk kimliği
tarafından törpülenecek olan laik bir cumhuriyetin ilkelerini [letters]
yarattılar.
Milliyetçilik
Aydınlanma’nın ve toplumsal ve kültürel tinselliklerinde açık bir şekilde
evrenselci olan onsekizinci yüzyılın büyük devrimlerinin yörüngesi dışında var oldu. Kültürel çeşitlilik ve onun daha
hümanist özelliklerini asla görmezlikten gelmeyen, kendi toplumsal
aktivitelerinin entellektüel temellerini hazırlayan Aydınlanmacılar gibi
zamanın devrimcileri, kendilerini herşeyden önce hiçbir entellektüel, politik
ve coğrafi sınır tanımayan laik bir insan topluluğunun “yurttaşları” olarak
gördüler.
5 Mart 1993
Çeviren : Sezgin Ata
[1] Bu makale orjinal olarak Society and Nature, vol.2, no.2 (1994) dergisinde yayınlanmıştır. Buradaki Türkçe çeviri ise daha önce Toplumsal Ekoloji, Sayı 2 (2003)'de yayınlanmıştır.
*Günümüzden 2 milyon yıl önce başlayan ve onbin yıl önce biten, modern insanın ortaya çıktığı son Buzul Çağı (ç.n.)
[2] Goethe, Bertram D. Wolfe, Three Who Made a Revolution: A Biographical History, 3rd rev. ed. (New York: The Dial Press, 1961), p.578. içinde alıntılanmış.
[3] Thucydides, The Peloponnesian War, Bk.2, Ch.3 (New York: Modern library, 1944), pp.121-22
[4] Pierre-Joseph Proudhon, letter to Dulieu, 10 Dec.1860, Correspondance, Vol.10, p. 275, in Selected Writings of Pierre-Joseph Proudhon, Stewards, ed., Elizabeth Frazer, trans. (Garden City, N.Y.: Anchor Books, 1969), p.184.
[5] Pierre-Joseph Proudhon, La Fédération et l’unité en Italie (1862), pp. 122-25, in Selected Writings, ed.pp.188-89.
[6] Pierre-Joseph Proudhon, letter to Dulieu, 30 Dec.1860, Correspondance, Vol.10 (Paris, 1875), p. 275-76; republished in Selected Writings, Stewards, ed., p.185.
[7] Pierre-Joseph Proudhon, letter to Alexander Herzen, 21 Apr. 1861, in Correspondance, Vol.11, pp. 22-24; republished in Selected Writings, Stewards, ed., p.191.
[8] Bakunin’den yapılan tüm alıntılar için bkz.: P. Maximoff, ed., The Politica Philosophy of Bakunin: Scientific Anarchism (New York: Free Press of Glencoe; London: Collier-Macmillan., 1953), pp. 324-35; vurgular eklenmiştir.
[9] Karl Marks and Friedrich Engels, “Manifesto of Communist Party”, Selected Works, Vol. 1 (Moscow: Progress Publishers, 1969), p. 120.
[10] Marks and Engels, “Manifesto”, Selected Works, Vol. 1, p. 124.
[11] (Bakunin’in yaşadığı çağın bir ürünü olan) bu kelimelerin barındırdıkları cinsiyetçiliğe rağmen, genel olarak açık bir şekilde insanlığı işaret etmiş oldukları yorumu yapılabilir.
[12] P.Maximoff, ed., The Political Philosophy of Bakunin: Scientific Anarchism, p.325.