ÖZGÜRLÜKÇÜ BİR
TOPLUMA DOĞRU MU? *
anlatan
insanlarla karşılaşıyorum. Bu organizasyon için beş yıl çalıştıktan
sonra bu çok
acı verici. Amacı yoksullukla savaşmak olan bir organizasyon
neden protesto
edilir, anlamıyorum. Eğer yanlış birşeyler yapıyorsak bilmek isterim.
James Wolfenson, Dünya Bankası Başkanı(1)
21.yüzyılın
başlarında, hergün sahip olduklarımızın daha azına razı gelmek zorunda
kaldığımız “serbest” piyasanın sonu gelmez “uzlaşmalar” çağında yaşıyoruz.
Günümüzde biyolojik olarak yaşamımızı
sürdürebilmek de, artık retorik olarak cafcaflı pazarlıkların ve dünya
zirvelerinin olağan nesnesi haline geldi. Bu aynı zamanda teknolojik
olanakların tüm insanların insani
potansiyellerini gerçekleşmesini mümkün kıldığı bir dönemde, insan olmaktan daha azına razı gelinen irrasyonel bir dünyanın da
olağanlaştırılmasıdır. Herşey bir yana, insan ruhunun kendisinin de bilançoya
dahil edildiği bir evrensel gelir/gider tablosunun kalem oyunları ile bu
irrasyonelliğin yarattığı muazzam çelişkinin üstü örtülmeye çalışılıyor. İnsan
ruhunu öldürmeye çalışmanın insandışı organik doğanın da öldürülmesi anlamına
geleceğinin inkar edilemez sonuçlarının ortaya çıkması, bu bilançoya sadece ve
sadece bir “çevre riski” hanesi eklenmesiyle sonuçlandı.
Ama
aslında önümüzde duran yalnızca basit bir tablo değil; toplumsal evrimin
ilerlemesinin durdurulması, yatağından çıkarılması ve barbarlığa doğru
yönelmesiyle karşı karşıya olduğumuz çıplak gerçeğidir. Bu aynı zamanda, eski
barbarlık çağlarından farklı olarak, doğal evrimin de tersine çevrilmesine ve
dünyanın inorganikleşmesine neden olmaktadır. İnsanlığın tarih boyunca
karşılaştığı bu en büyük sorunu, ancak onun devasa boyutunu kapsayabilecek bir
eleştiri ile ortaya koyabiliriz. Böyle bir eleştiri öncelikle “üretim için
üretim”, “tüketim için tüketim” mekanizmasıyla herşeyi, insanı ve insandışı doğayı, metalaştıran kapitalizmden başlamalıdır. Ama daha önemlisi,
eleştirinin burada bitirilmemesidir. Daha arkaik bir dünyadan bugüne uzanan
insanın insana tahahkümünü ve hiyerarşik yapıları anlamadan insanın doğal dünya
üzerindeki tahakkümünü anlamamız mümkün olmayacaktır(2).
Dolayısı
ile gelişme, büyüme, kalkınma veya “sürdürülebilir” kalkınma gibi
kavramlar; sorun alanını insanlığın ve
insandışı doğanın esenliği veya doğal evrimin ve uygarlığın ilerlemesi gibi
kompleks bir bağlama oturtmadıkları sürece, halihazırdaki içerikleriyle çok
sınırlayıcı ve yanıltıcıdırlar. Bunlar yalnızca ekonomik olarak değilse bile,
kesinlikle, öncelikle ekonomik olarak algılanan kavramlardır(3). Kalkınmayı
yalnızca ekonomik bir kavram olarak ele almak sorunlarımızı çözmek bir yana
büyük ölçüde sorunların nedenini oluşturan bir bakış açısıdır. Aslında buna
nahifçe bakış açısı demek de yeterli değildir. Çünkü bunlar yalnızca “bilimsel”
bir bakış açısının kavramları değil, aynı zamanda ideolojik işlevi olan
kavramlardır. Üstelik yalnızca liberalizmin/neoliberalizmin değil daha genel
olarak ekonomizmin ideolojisini de sırtlarında taşırlar(4). Kendini bir bilim olarak gören ekonomi, toplumsal
olanın hemen tamamının ekonomik olan tarafından belirlendiğini varsaymaktadır.
Bu varsayım bir kez kabul edildiğinde, artık toplumsal sorunlarımızı çözmenin
esasen ekonomik sorunlarımızı çözmekten geçtiğini, yani ekonomi politik olduğunu,
düşünmemek için hiçbir neden kalmaz.
Karl
Polanyi sonsuz büyümeye, biriktirmeye, rekabete, piyasada karşılaştırmalı
üstünlükler elde etmek için daha fazla büyümeye ve biriktirmeye vurgu yapan
kapitalizmin 18.yy dan itibaren baskın
hale gelmesinden sonra toplumsal ve ekonomik alanın birbirinden ayrıldığını
Büyük Dönüşüm(5) adlı yapıtında açık
bir şekilde gösterir. Kapitalizm öncesi toplumların ekonomisine ilişkin olarak
şunu şöyler: “Doğru, hiçbir toplum malların üretimi ve dağıtımını sağlayan bir
sistem olmadan yaşayamaz. Ama bundan ayrı [bağımsız] ekonomik kurumların
varolduğu sonucunu çıkaramayız. Normal olarak ekonomik alan yalnızca toplumsal
alanın bir fonksiyonudur ve onun içine yerleşmiştir”. Dolayısı ile, “ekonomik
sistemin soyutlanmış ve belirgin ekonomik amaçlara bağlanmış olduğu 19.yy toplumu kendine özgü bir sapmaydı.” Kapitalizmin tahribatının doruğa ulaştığı
bir dönemde, ekonomik alanın toplumsal alan içine yeniden gömülmesi
talebini “tarihsel aşamaların” kapitalizm öncesi “arkaikliğine” geri dönmek
olarak görmek artık çok basit bir düşünce olacaktır. Bu burun kıvrılması değil
özgürlükçü bir toplumun önkoşullarından biri olarak kabul edilmesi gereken bir
taleptir(6).
Diğer
bir yönüyle ele aldığımızda, sefaletin (ve bir süredir de doğanın yıkımının)
nedeninin kapitalizm değil “nüfus fazlalığı” olduğu iddiası, Endüstri
Devrimi’nin başlangıcından itibaren geçen iki yüzyıl boyunca, her zaman yedekte
tutulan sinsi bir mazerettir. Hiç kuşkusuz 3.Dünya kalkınma stratejilerinin
hüsranla sonuçlandığı 1980lerin başında neoliberal ideologlar tarafından da
yürürlüğe konulan bu “argüman”, bu kez mistik bir New Age Malthusçuluğu kılığında, “derin ekoloji”de geniş bir inananlar kitlesine sahip olmuştur.
“Nüfus
fazlası” bundan önce taraftarları ve karşıtları arasında en azından
istatistiksel bir tartışma konusuydu. Örneğin dünya nüfusunun 1900 ile 1990
arasında üç katına çıkmasına rağmen fosil yakıtların kullanımının 30 katına,
endüstriyel verimliliğin ise 50 katına çıkması veya New Yorklular’ın ev ile
işyeri arasındaki ulaşımları için bir haftada kullandıkları enerjinin
Afrikalılar’ın bir yıl içinde kullandıkları tüm enerjiden fazla olması, böyle
bir tartışmanın anlamlı istatistiksel verileri olabilirdi. Fakat insanın biyosferde ekolojik yıkımın
nedeni olan bir “kanser” ve yeryüzünün
her şeye nezaret eden bir “Gaia” olarak ilahlaştırılması ile artık bu
tartışmalar irrasyonel bir alana çekilmiştir. “Gaia”, sınıf ve toplumsal
statüsünden soyutlanmış metafizik bir “insanlığın” yıkıcılığına karşı koyan
ilahi bir güç ve mistik bir “irade”dir. “Gaia”, “insanlığı” açlık, savaş ve
AIDS gibi dizginleyici müdahalelerle cezalandırmak için ziyaret eder.
Geleneksel Malthusçulukta insanların fareler gibi yiyecek stoğu tarafından
belirlenen “doğal limitlere” ulaşıncaya kadar sonsuz bir üreme kapasitesine
sahip oldukları iddia edilirdi. Buna şimdi de “biyomerkezcilik” nosyonu ile
insanların “öz itibarıyla” diğer canlılardan “değer” olarak farklı olmadıkları
iddiası eklenmiştir. İnsanlar eğer “içsel değer” olarak farelerden farksızsa o
zaman erken ölümleri de ahlaki olarak kabul edilebilir. Hatta bu ölümler
şeylerin “kozmik” şemasında biyolojik olarak isteniyor da olabilir. “Gaia en
iyisini bilir”, dolayısıyla açlık ve bundan kaynaklı kitlesel ölümlere müdahale
edilmemelidir. Müdahale etmek “olayların doğal seyrini” engellemek
olacaktır(7). İşin biz insanlar açısından kötü yanı, doğaya ve insandışı yaşam
formlarına “derin saygı” göstermemizin bizi “yaşam-yönelimli” bir mitosun içine
dahil edilmemizi garanti altına almamasıdır. “Aşırı uygarlaşmış” modern insanın
doğaya verdiği zararların, birleşmiş bir
doğanın korunması, sağlıklı ve zeki insan genetiği stoğunun geliştirilmesi ile
çözümlenebileceğini düşünen Alman Nazi Partisi’nin “Yeşil Kanadı” bunun
tarihsel bir kanıtıdır(8).
Tüm
bu boş inanç ve mistikleştirmeler eğer ekolojik yıkımdan rahatsızlık duyan
radikal insanların zihinlerde geniş bir etkiye sahip olmasalardı hiç kuşkusuz
gülüp geçebileceğimiz görüşler olarak kalırlardı. Ama durum ne yazık ki tam
tersidir ve rasyonel bir tartışma zemini de mevcut değildir. Bu bir inanç sorunu haline gelmiştir.
Diğer
taraftan insanların doğal dünyaya müdahale etmesi etrafında yaratılan bu
tepkisel tantana, ekolojik bunalımın kökenlerinin teknolojinin “aşırı”
gelişmesinden (doğal dünyaya aşırı müdahaleden) kaynaklandığı yolundaki başka
bir yüzeysel “argümana” omuz vermektedir. Nükleer santraller gibi bazı teknolojilerin
doğa için son derece yıkıcı olduğu doğrudur. Ama teknoloji yalnızca doğayı
tahrip etme kapasitesine değil onu sağaltma kapasitesine de sahiptir. Ayrıca
şirketlerin birbirleriyle rekabetlerinde üstünlük sağlama aracı olan
teknolojinin yarattığı tahribat, kapitalist üretim ilişkisinin kendisi
sorgulanmaksızın teknolojiye yüklenemez. Bu, bilgisizce ve çok düşünülmeden
yapılan bir suçlama olabilir ama sonucu daima tahribatın gerçek nedeni olan
kapitalizmin ekmeğine yağ sürmek olacaktır. Bir diğer önemli nokta,
teknolojinin, kapitalizmin kar elde etme güdümü altında dahi, toplumun maddi
temellerini herkes için mümkün hale
getirmiş olmasıdır. Böylesi bir kıtlık-sonrası
imkanı, insanlığın özgürlükçü bir toplumu kurmasını maddi olarak mümkün kılacak
bir önkoşul olarak vazgeçilmezdir(9). Ama teknolojinin doğal dünya ve insanlık
arasında denge oluşturacak bir şekilde, yalnızca bilimsel değil, ekolojik ve etik parametreler
tarafından da belirlenmesi bir zorunluluktur. Bu parametreler ise herşeyden
önce ahlak ve akıldışı kapitalist sistemin alaşağı edilmesini zorunlu kılar.
Son
olarak unutulmamalıdır ki, tarım becerilerinin, dokumacılığın, çömlekçiliğin,
hayvanları evcilleştirmenin ve tekerleğin keşfinin ortaya çıktığı Neolitik
Devrim herşeyden önce teknolojik bir devrimdi. Bu insan ile doğa arasındaki
dengenin bozulmasına yol açmamış, tam aksine ahenkli bir dönemin başlamasını
mümkün kılmıştı.
* * *
İnsanların yoksulluğunu ve sefaletini “olayları kendi seyrine” bırakarak, doğanın tahribatını da teknolojik araçlarımızla doğaya müdahale etmekten vazgeçerek çözümleyemeyiz. Bu sorunları ancak toplumumuzu yeniden kurarak ve insandışı doğayla ilişkilerimizi bu toplumun özgürlükçü ve ekolojik bilinci ile yeniden oluşturduğumuzda tamamen aşmış olacağız.
Ama öncelikle bu sorunları çözme iddiasında olan ve kapitalizmi bilinçli olarak verili kabul eden kalkınma kavramlarını gözden geçirmeliyiz. Ekonomizmi bilinçli veya bilinçsiz olarak içlerinde barındıran kalkınma kavramları da derinlemesine incelenmek zorundadır. Çünkü gerçekten de “kalkınma”nın yeni bir tanımı gezegenin geleceği için bir önkoşul haline gelmiştir(10). Ama bu, kavramın temel varsayımları sorgulanmaksızın başına “sürdürülebilir”sıfatı getirilerek basitçe gerçekleştirilemez. Bunu yapmak, yalnızca varsayımlarının gizlenmesini ve kavramın içeriğinin daha da bulanıklaşmasını sağlar. Bizim ihtiyacımız olan ise varsayımların gün ışığına çıkartılması ve kavramın içeriğinin yeniden tanımlanmasıdır.
Modern kalkınma kavramı II.Dünya Savaşı’nın ardından Bretton Woods Ekonomi Zirvesi’nde doğdu ve ardından yaygın bir kullanıma ulaştı. Aradan geçen yarım yüzyıllık süreye rağmen kalkınma modellerinin gerçekleştirdiği ise yalnızca yoksulluğun, açlığın, çevre felaketlerinin ve zengin ile fakir arasındaki uçurumun olağanüstü artışı oldu. Kalkınma çabalarının bu kadar açık olan kötü sonuçları birşeylerin temelinden yanlış olduğunun aksi iddia edilemeyecek kanıtlarıdır. “Aslında kavram ‘yeni’ olmakla birlikte, evrim teorisinin, Modernleşme Teorisi’nin, etnosantrist [kendi ırkının üstünlüğüne inanan] ilerleme ideolojisinin yeni koşullarda aldığı biçimdi. Batı ideolojisinin, Batı burjuva düşünce geleneğinin dünyanın geri kalan bölümüne sunduğu doğrusal ilerleme, sınırsız büyüme paradigmasının bir versiyonu olarak ortaya çıkmıştı. Bu bakımdan ‘uygarlaştırma’, ‘modernleştirme’ misyonunun yeni koşullarda aldığı biçimdi...kalkınma yeni dönemin eşitsiz ilişkilerini ve hiyerarşiyi meşrulaştıran bir kavram olarak ortaya çıktı” (11).
Geleneksel kalkınma kavramının mirasçısı olduğu yukarıdaki kavram ve ideolojiler köklerini 19.yy da hakim olan tarih veya daha doğru bir ifadeyle “toplumsal evrim” anlayışında bulur. “Malthus ‘yasası’ Darwin’in evrim yorumuna girmiş ve biyolojiden ‘sosyal-Darwinizm’ olarak yeniden ortaya çıkmıştı” (12). Herbert Spencer 1850’de toplum ile organizma arasındaki benzeşime işaret etmiştir. Ona göre “toplumsal evrim”in genel yasalar içinde tanımlanabilmesi mümkündü ve bunlar gerçek tarihsel sürecin gözlenmesinden çıkarılabilirdi. Lewis Henry Morgan ise Eski Toplum(13) adlı eserinde herhangi bir gözlemlenebilir toplumun “etnik dönemler” diye adlandırılan bir diziliş içindeki konumunu tanımlanabilir kılan ölçütleri formüle etti. Bu üç “etnik dönem”, Vahşilik, Barbarlık ve Uygarlık idi. Morgan’ın seçtiği ölçütler teknolojikti ve bu nedenle de arkeolojik çalışmaların nesneleriyle karşılaştırılabilme özelliğine sahipti. Paleontoloji’nin zoolojide oynadığı rolü arkeoloji antropolojide oynamıştı(14). Morgan’ın antropolojik kuram tarihi içindeki asli önemini olağanüstü derecede artıran nedenlerin başında Karl Marx ve Frederich Engels’in onun bu çizgisel şemasını benimsemiş olmaları gelir. Marx materyalist tarih anlayışını 1859’da ortaya koydu(15). Bunun Darwin’in Türlerin Kökeni(16)’nin de yayınlandığı tarih olması bir raslantı değildi. Bu tarih anlayışı, tüm toplumsal yapının uzun erimde “üretim tarzı” tarafından belirlendiğini, üretim tarzının ise üretim araçlarına
–yani toplumsal açıdan kabul edilmiş gereksinimlerin karşılanması için toplumun elinde olan teknik güçlere– bağlı olduğunu ileri sürer. Morgan, materyalist tarih anlayışının örneklerle açıklanmasına son derece elverişli veriler toplamıştı. Vahşilik, barbarlık ve uygarlık arasındaki ayrımları belirlemek için kullandığı ölçütler tam anlamıyla “üretici güçler” veya “üretim tarzı”na denk düşmese de bunlara çok yakındı. Toplumların evrimindeki ölçütün teknolojik olması, insani gereksinmelerin zorunlu olarak insanın ortaya çıkışından bu yana beraberinde taşıdığı değişmez ve doğuştan gelen şeyler olduğu anlamına gelir. Ya da insani ihtiyaçların “insandan bağımsız olarak” “üretici güçlerin” gelişmesiyle zorunlu olarak artacağı anlamına gelir. Ama insani gereksinmeler de aslında diğer herşey gibi kendi özgün toplumsal bağlamında evrilmiş olgulardır. Örneğin, Nil vadisinde yerleşilebilecek topraklar nehrin ancak iki mil uzağındadır. Dolayısı ile tekerlekli araçlar doğal su yollarından yoksun olan Kuzey Suriye steplerinde olduğu kadar yararlı değildir. Toplumsal ve kültürel olarak ihtiyaç duyulmaması nedeniyle tekerlekli yük araçlarının Mısır’da Kuzey Suriye’den 1500 yıl daha sonra kullanılmış olması hiç de Mısır’ın Suriye’den daha “geri kalmış” olduğu anlamına gelmez. Zaten antropolojide sonradan yapılan daha rafine gözlemler Morgan’ın şemasınında büyük delikler açtı, dolayısı ile Morgan’ın ekonomik, politik aşamalarının veya akrabalık örgütlenişine ilişkin açıklamalarının savunulacak yanı kalmadı. 1950lerde bunlar oldukça açık hale gelmişti(17).
“Toplumsal evrim” (tarih) kesin bir yasaya –teknolojik düzeye bağlı bir “üretim tarzı” tarafından belirlenen bir yasaya– uymak zorunda olan doğrusal bir ilerleme olarak görüldüğünde, maddi ve teknik gelişmeye özgürlüğün önkoşulu olmalarının ötesinde bir anlam yüklenmektedir. “Marx’a göre insanlık ancak ‘insanlar’ın doğanın ‘fethi’ni gerçekleştirmek için teknik araçları ve kurumsal yapıları ele geçirdikleri oranda toplumsallaşabilir: bu, ilkel kabilenin yerine ‘evrensel’ insan türünü, kanbağı ilişkilerinin yerine ekonomik ilişkileri, somut emeğin yerine soyut emeği, doğal tarihin yerine toplumsal tarihi geçirmeyi gerektiren bir ‘fetih’tir”(18). Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın devamı olarak 1867’de yayınlanan Kapital’in özsözünde şunlar söylenir: “Aslına bakılırsa, konu, kapitalist üretimin doğal yasalarının sonucu olan toplumsal uzlaşmaz karşıtlıkların şu ya da bu derecede gelişmiş olmaları değildir. Burada sözkonusu olan, bu yasaların kendileridir, kaçınılmaz sonuçlara doğru katı bir zorunlulukla işleyen bu eğilimlerdir. Sanayi yönünden daha çok gelişmiş bir ülke daha az gelişmiş olan ülkeye ancak kendi geleceğinin imgesini gösterir”(19).
Eğer bu yasaların kendileri kaçınılmaz ise, toplumların kendi içlerindeki uzlaşmaz karşıtlıklarının gelişmelerini beklemek de sadece sosyalizme giden yolu uzatmak anlamına gelecektir. Dolayısı ile bu toplumların uzlaşmaz karşıtlıklarının gelişmelerini beklemeden, daha uygar bir dünyadan gelecek bir dış müdahale de özünde istenilir bir şeydir. Artık “üretici güçlerin” gelişmesi uğruna; kapitalizm sosyalizmin, merkezileşme âdemi merkezileşmenin, ulus-devlet(20) komünizmin bir “önkoşulu” olarak kabul edilebilir hale gelir. 1853 gibi erken bir tarihte Hindistan’da Britanya Yönetiminin Gelecekteki Sonuçları makalesinde bu arzu Marx tarafından açık bir şekilde dile getirilmiştir: “Burjuva endüstrisi ve ticareti, jeolojik devrimler dünya yüzeyinde nasıl değişiklikler yaratıyorsa, aynı şekilde yeni bir dünyanın bu maddi koşullarını yaratır. Büyük bir toplumsal devrim burjuva çağı, dünya piyasası ve modern üretimin gücü gibi sonuçları dizginleyip, onları en ileri halkların kontrolüne teslim ettiğinde, insanlığın ilerlemesi, kutsal içkiyi ancak kurbanının kafatasından içen o iğrenç pagan idolüne benzemekten kurtulacaktır”(21).
* * *
Güçlü bir kapitalizm eleştirisi gerçekleştirmiş olmasına rağmen Marx’ın düşüncelerinin de çerçevesini belirleyen modernizmin bilgi teorisi ve onun bir sonucu olan doğrusal “toplumsal evrim” kavramının içinde barınan gizli varsayımlarından biri; dünyanın geri kalanının Kuzey ile aynı refah seviyesinde olmamasının nedeninin onların kültürlerindeki “içsel kusurlar” olduğu görüşüdür. Vahşilere ve barbarlara uygarlığın nimetlerinin götürülmesi 19. yüzyıl sömürgeciliği ve emperyalizminin ahlaki gerekçesini sağlamıştı. Günümüzde de geleneksel kalkınma yaklaşımlarını savunanlar için bu varsayım geri planda hala geçerlidir.
3. Dünya halkları bilgi ve ileri teknolojiye erişmeyi elbette istemektedir. Hastalıkları önleyecek ilaçlar, hızlı iletişimi mümkün kılacak telefon veya yaşam kalitesini(22) artıracak araç ve gereçler tüm insanlar tarafından istenebilecek şeylerdir. Burada problem, modernitenin getirdiklerinin onlara herhangi bir seçme şansı tanınmadan, geleneksel kültürlerini yok edecek şekilde ve küresel pazarın bir parçası olmalarının bedeli karşılığında verilmesidir. Bunun sonucunda bu insanlar kendi özgün kültürel dokularındaki donanımlı kimliklerini yitirerek yalnızca üretici ve tüketicilere dönüşmektedir.
19.yy sömürgeciliği temelde hammadde ve işgücü sömürüsü üzerine kuruluyken IMF, DB ve ulusötesi şirketler tarafından yürütülen yeni-sömürgecilik, sömürüyü toplumsal ve ekonomik ilişkilerin ötesine, insan bilincine kadar genişletmiştir. Modernleşme, özgürlüğü markette onun değil de bunun seçilmesi ile karıştıran standart tüketiciler için üretilen standart bir dünyadaki homojenleşmeye indirgenmiştir(23).
Kalkınma sorununa gerçek bir çözümün, her kültürün kendi potansiyellerini ortaya çıkarabileceği özgün kalkınma yolunu belirleme hakkına sahip olmasını kabul etmek zorunda olduğu açıktır. Ama bunu söylerken, her kültürün kendi terimleri içinde eleştirilmeksizin ele alınması gerektiği şeklindeki postmodernist bir yaklaşımda bulunmuyoruz(24). Tam aksine, doğal evrimden çıkarılacak eğilimlerden yapacağımız yorumların kalkınma için bir kriterler kümesi oluşturacağını söylüyoruz. Ekolojik bir toplumun yaratılmasında anahtar olacak olan bu kriterler; çeşitlilik içinde birlik, hiyerarşik olmayan ilişkiler, karşılıklı yardımlaşma, kendiliğindenlik ve birlikte evrimdir(25). Bugüne kadarki tahribatların sonuçlarının da gösterdiği üzere, modernitenin getirilerinin uyarlanması ile ilgili kararlar, yalnızca hemen görünür olan ekonomik yararları ve riskleri ile değil uzun erimde ortaya çıkacak kültürel sonuçları da göz önünde bulundurularak alınmalıdır(26).
Vandana Shiva’ya göre “kalkınma” yoksulluğu ve Kuzey’in kurumlarının hegomonyasını daimi kılmaktan daha fazlasını gerçekleştirmektedir. İnsanların binlerce yıldır ticari sistemin tamamen dışında kalmalarını sağlayan bilgilerini, yeteneklerini ve kültürel pratiklerini de sistematik olarak yok etmektedir. “Kalkınma” bir zamanların kendi kendine yeterli çiftçilerini kredi ve kimyasal bağımlılarına, Afrika’nın yerli çobanlarını safari kamplarındaki dilencilere dönüştürmektedir(27).
Kapitalist büyüme ve bunun üzerinde temellenen “kültür”, toplumların modernitenin getirdikleri arasından sağlıklı seçim yapmalarının önündeki en büyük engeli oluşturur. Gerçekte, bu toplumların farklı kültürel geleneklerinin giderek ortadan kalkmasıyla birlikte kendilerine özgü kalkınma yollarını gerçekleştirebilme potansiyelleri de gün geçtikçe zayıflamaktadır. IMF’nin bu toplumlar üzerinde yürürlüğe koyduğu ekonomik yeniden yapılanma ve kalkınma politikaları “al ya da bırak” kuralına göre işleyen bir dayatmadır. Bunların reddedilmesi durumunda varolan kredi kaynaklarının ve sermayenin anında kesilerek bu ülkelerin ekonomik krize sokulacağı kesindir. Ama bu programların devam ettirilmesi durumunda da açlık, yoksulluk ve doğanın yıkımının durmayacağı açık olduğuna göre bu ikisi arasında uzlaşmaz bir gerilim ortaya çıkacaktır. Daha doğrusu bu gerilim artık vuku bulmaktadır. Söylenebilecek olan, işte bu gerilimin içeriği zenginleşmiş bir kalkınma olanağını içinde barındırdığıdır. Arjantin’de yaşanan ekonomik krizin ardından, bu krizi yaratan IMF programlarına karşı çıkan insanların, halk meclisleri temelinde kurmaya çalıştıkları alternatif politik ve ekonomik örgütlenme çabaları, bu olanağın en güncel örnekleri arasındadır(28).
IMF, DB ve DTÖ’nün temelinde “serbest” ticaret, ihracata yönelik ekonomik aktivite, “trickle down” ve yapısal uyum üzerine kurulu olan politikaları sonucu ortaya çıkan manzara dehşet vericidir. Dünya nüfusunun 1.3 milyarı günlük 1 dolardan daha az bir parayla, 1.6 milyarı ise 1-2 dolar arasındaki bir parayla hayatını sürdürmeye çalışmaktadır. Herkese yeterli gıda üretimini temin etmeye değil de para kazanmaya (ve ihracata) yönelik tarımsal üretim (cash crop) pazaryerindeki devasa rekabete dayanamayan küçük çiftçileri topraksız bırakmaktadır. Örneğin bu politikalar sonucu Hindistan’da yılda iki milyonun üzerinde küçük çiftçi topraklarını yitirmektedir. 1970li yıllar boyunca Brezilya’da tarımsal ihracat, özellikle de soya fasulyesi ihracatı, müthiş bir şekilde patlama yaptı. Bu ihracatların hemen hepsi Avrupa ve Japon çiftlik hayvanların beslenmesi içindi. Bununla birlikte Brezilya’da açlık çeken insanlar 1960larda nüfusun üçte birini kapsıyor iken bu oran 1980lerin başında nüfusun üçte ikisi düzeyine yükseldi. 1990larda Brezilya dünyanın üçüncü büyük tarım ihracatçısı durumundaydı. Soya fasulyesi hasadı yapılan tarımsal alan 1980lerden 1995 kadar %37 arttı. Bu ormanların ve küçük çiftçilerin yok edilmeleri pahasına gerçekleştirildi(29).
Yukarıdaki örneklerden de anlaşılabileceği üzere, ekolojik problemler 3. Dünya ülkelerindeki insanların çoğunluğu için, 1. Dünya insanlarından farklı olarak, açlık ve yoksulluk ile kolkola girmiş bir günlük aciliyet haline gelmiştir. Bu aciliyet buralardaki insanları radikalleştirmekte ve Kutsal Üçlü’nün “kalkınma” politikaları dışında çözüm bulma çabalarını arttırmaktadır. Hindistan’ın güneybatısındaki Karnata eyaletinde çiftçiler, Cargill ve diğer ulusötesi şirketlerin artan baskısı ve bunların toprağı, suyu ve yiyecek güvenliğini tehdit etmelerine odaklanmış durumdadır. Ekvatordan Batı Afrika’ya, oradan Filipinlere kadar çiftçiler geleneksel tarım metodlarına geri dönmekte ve kimyasalların kullanılmasını yasaklamaktadır(30).
Brezilya’daki Topraksız Köylü Hareketi (Movimento dos Trabalhadores Rurals Sern Terra -MST) anayasal bir hak olmasına rağmen kullanılmayan tarımsal alanların topraksız insanlara dağıtılmasını (tarım reformu) fiilen gerçekleştirmek için ortaya çıkmış ve kısa zamanda 150 bin kadar ailenin toprak işgalleriyle aile çiftçiliği oluşturmasıyla sonuçlanmıştır. Aile çiftçiliği, kapitalist tarım modeli açısından bir “gerilik” olarak görülmektedir elbette. Kapitalist tarım modelleri, gıda üretimindeki büyük artışlara karşın açlık çeken Brezilyalıların sayısının da artmasıyla sonuçlanmıştır. Bugüne kadar
2 milyon kişi kırlardan ayrılıp büyük kentlerin varoşlarına eklenmiştir. Diğer taraftan aile çiftçiliği, daha önce marjinal ve perspektifsiz olan insanları çiftçi yurttaşlara dönüştürmüş ve gelirlerini kırlardakilerden genel olarak daha iyi bir duruma getirmiştir. Topraksız Köylü Hareketi için tarım reformu yalnızca toprak ve sermaye değişiklikleriyle sınırlı değildi aynı zamanda yurttaş olma süreci anlamına da gelmekteydi.
Hareket, okul devamsızlığını azaltmak, okuryazarlık oranını yükseltmek için kırsal alan değerleri üzerine kurulu yeni bir eğitim modeli denemeye girişti. Küçük öğrencilerin okullarının yılın tarımsal takvimine uygun olarak başlatılması ile okula giden çocuk sayısı üç katına çıktı. Bu çocuklar daha önceleri çalışmak zorunda olduklarından eğitimlerini kısa tutmak zorundaydı. Diğer taraftan ekim ve hasat dönemleriyle çakışmayan okul takvimi, çocukların okullarından iki ay kaybetmeksizin ailelerine yardımcı olmalarını sağladı. Bu ufak değişiklik, özgün çevre koşullarını göz önünde bulundurmadan sadece kentsel ölçütleri karşılamak üzere tasarlanmış tek tip pedagojik yöntemlerin handikaplarını ortadan kaldırmaya yetti! MST’nin kamplarındaki eğitim merkezlerinde doğayla ilişki, karşılıklı yardımlaşma ruhu, tarım insanının zaman kavramı, onların toprakla bağları ve toprağı savunma ihtiyaçları gibi kırsalın kültürel değerleri üzerinde durulmaktadır. UNESCO Brezilya temsilcisi Jorge Werthein bu eğitim modelinin Brezilya’nın geri kalan kırsal bölgelerine de yayılması gerektirdiği görüşündedir(31).
Bu örnek, insanlığın ve insandışı doğanın esenliği anlamına gelen kalkınmanın önkoşulları arasında karşılıklı yardımlaşma, yüz-yüze demokrasinin gerçekleşmesi, hiyerarşik olmayan karar alma mekanizmalarının oluşturulması ve kültüre uygun araç gereçlerin kullanılmasının yer aldığını ortaya koyar. Bu, aslında bunların olmasının kendi doğal ve kültürel çevresine özgü, özbilinçli bir kalkınmayı gerçekleştirmek anlamına geleceğinin başka bir şekilde söylenmesidir. Bir diğer önemli nokta, eğitim gibi önemli bir konunun hiç de büyük finansal yatırımlar yapılmadan geliştirilmesinin, yaşanılan çevreye ait kültürel süreçlerin kapitalizmin tektipleştirici, yabancılaştırıcı ve inorganik bakışının ötesinde ele alındığı zaman, mümkün olabileceğinin görülmesidir.
* * *
Hakim kalkınma modelleri dünya üzerinde doğal çevreye ve kültüre özgü olan tüm kültürel farklılıkları yok saymak istemekte, hele bunların kendilerine özgü kalkınma olanaklarını rüya olarak görmektedir. Bu geleneksel modeller, “çözümlerini” daha büyük olanın daha iyi olduğu varsayımı üzerine kurmakta, aslında bu varsayım üzerine kurmak istemektedir. Bu varsayımın kapitalizmin sınırsız ve sürekli büyüme üzerine kurulu en derin “doğası” ile tamamen üst üste çakışmasını gözden kaçırmamalıyız. Böyle bir mantık, Ted Trainer’ın söylediği gibi, herşey gibi bir kurbağayı da yalnızca bir iribaşın daha büyük boyutlusu olarak görebilir. Buna rağmen bir kurbağanın gelişimi yalnızca bu türe özgü bir sınıra sahip bir büyüme değil aynı zamanda biçim ve organlarda da önemli değişiklikleri içeren bir süreçtir(32). Gelişme/kalkınma kelimesi Larousse 1909 yılı baskısında daha çok biyolojik anlamlarla yüklü ve ekonomik bir içerik taşımazken(33) bugün tüm bu organik anlamlarının ortadan kaybolma derecesinde solgunlaşması, yukarıdaki örneği yalnızca basit bir benzetme olmanın ötesine taşımaktadır. Ve sınırsız bir büyüme yerine yeniden gelişme süreci üzerine vurgu yapmayı zorunlu kılmaktadır.
Süreç yerine sonuç veya ürün üzerine vurgu yapan kalkınma modelleri büyük ölçekli ve büyük sermaye yatırımı gerektiren merkezi projelere yönelirler. Başarılarını ise Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH) artışı gibi nicelikler ile ölçerler. Kalkınma tanımları da niceliksel bir içerik taşır. Liberalistler kalkınmayı tipik olarak “kişi başına düşen ortalama tüketim değerindeki artış”, Marksistler ise genellikle “üretici güçlerin gelişmesi” olarak tanımlar. GSMH gibi niceliksel bir kriter ulusal düzeyde bazı eğilimlerin açıklanmasını mümkün kılabilir ama gerçekte bu rakamların insan yaşamına etkisi hakkında çok az şey söyler. Aslında söylediğinden çok daha fazlasını da gizlemeye yarar. Örneğin zengin ülkelerdeki GSMH artışının 2. Dünya Savaşı’ndan sonra 3 katına çıkması yalnızca bu ölçütün kullanılması durumunda çok büyük bir olumluluk olarak gözükecektir. Ama aslında ulusal gelirlerdeki bu büyümeye karşın bu ülkelerde yaşayan insanların dörtte birinin neden hala ciddi bir yoksulluk içinde yaşadığı sorusu bir ortalama almak suretiyle bertaraf edilmektedir.
GSMH ile ortalama alma oyununa bir de “trickle down” mekanizmasını eklemek bu “kalkınma” politikalarının ana eksenini oluşturur. “Trickle down” bir ülkedeki tüm insanların, ister pastadan çok pay alsınlar ister az, eğer daha büyük bir pasta pişirilirse, paylarına düşenin artacağını söylemektir. Yani topyekûn bir kalkınma gerçekleştiğinde, üst sınıflardaki kazancın etkileri yukardan aşağıya sızarak alt sınıflara yansıyacaktır. Eğer yatırım, dolayısı ile istihdam artarsa yoksul insanlar da daha fazla gelire sahip olacaklardır. Devlet de daha fazla vergi toplayacağı için yoksulluk problemlerinin çözümü için yeterli finansmanı yaratabilecektir. Burada var olan gelir eşitsizliğinin, halihazırdaki veya gelecekteki daha iyi koşullar altında, giderilmesi önerilmiyor. Sadece kalkınma vaadlerinin gerçekleşmesi durumunda yoksulların durumunun düzeleceği vaat ediliyor. Ama tabii bu vaatlerin gerçekleştiği asla vaki değildir. 1980ler boyunca dünyada kişi başına düşen reel ulusal gelirin önemli oranda artmasına rağmen yoksulluk sınırı altında yaşayan insanların sayısı yükselmiştir. 1991 US Statistical Abstract’a göre 1960 ve 1988 arasında ABD yoksulluk oranları, reel GSMH iki katına çıkmasına karşın düşmemiştir. Diğer taraftan bu mitolojiyi kendine dayanak yapan kalkınma modelleri şimdiye kadar yalnızca yoksulluğu çoğaltmakla kalmamış aynı zamanda karbondioksit emisyonunun artması, yağmur ormanlarının tükenme noktasına gelmesi, temiz içme suyu kıtlığı gibi ciddi problemlerin de ortaya çıkmasına neden olmuştur. Eğer “çözüm yolu”olarak hala bu modellerde ısrar ediliyorsa bunun tek nedeni gerçekte eşitsizliğin devam etmesinden çıkar elde etmek ve gezegenin geleceğine karşı bencil bir kaygısızlık olabilir.
GSMH’yi artırmak için büyük yatırımlara ve dolayısıyla büyük sermayelere ihtiyaç olacaktır. 3. Dünya için bunu yapmanın tek yolu yabancı sermayenin ülkeye girmesi olacaktır. Peki bir yabancı yatırımcı 3. Dünya ülkesine girdiğinde neye yatırım yapacaktır? Tabii ki gerçek bir ihtiyacı karşılayıp karşılamadığına bakmaksızın en çok karı en kısa zamanda getirecek olan şeylere. Bu amaca hizmet edecek yatırımların ise ağırlıklı olarak orta ve üst sınıfın talep ettiği şeyler olduğu görülmektedir(34). Örneğin gerçek ulaşım ihtiyacını karşılamaya değil de lüks jeepleri üretmek için, en çok ihtiyaç duyulan temel gıdalara değil de kozmetiklere yatırım yapacaktır. Çünkü burada NEYİN, NE İÇİN üretildiğinin bir önemi yoktur. Önemli olan GSMH’nin artırılmasıdır.
Sonuçlar yerine süreç üzerine, nicelik yerine nitelik üzerine vurgu yapan bir kalkınma kendisine daha iyi bir yaşam kalitesini amaç edinir. Hiç kuşkusuz yaşam kalitesi sayılara indirgenerek basitçe ölçülebilecek bir şey değildir. Böyle bir kalkınma ilk önce insanların yeterli yiyecek ve uygun barınak gereksinimlerini güvence altına almaya çalışır. Esenlik içinde yaşamak hiç kuşkusuz belli bir ekonomik güvence gerektirir ama daha ziyade toplumsal ve kültürel bir güvence gerektirir. Birbirine bağlı bir toplum içinde yetersiz kaynakların bile eşit dağıtımı bir bireyin ekonomik, toplumsal ve tinsel ihtiyaçlarını artan bir gelirden daha iyi karşılayabilir(35) Örneğin, Hindistan’ın en yoksul eyalati olan Kerala, kaynaklarının yeniden dağıtımı üzerine kurulan bir kalkınma süreci ile Hindistan’daki en yüksek okur yazarlık seviyesine ulaşmıştır. Tüm yurttaşların temel yiyeceklere, sağlık korumasına ve eğitime ulaşması garanti altına alınmıştır.
Mali Eski Kültür Bakanı, eski kuşağın yerine gelen yeni bir nesil olduğu sürece önüne geçilmesi imkansız olan ölümün hoşgörüyle karşılanmasının Afrika’da şimdiye dek paylaşılan ortak bir düşünce olduğunu söylemektedir. “Sırtını yaslayabilecek bir kimse olduktan sonra hiçkimse yoksul sayılmazdı. İşte bu yüzden bizimki gibi toplumlarda çocuk doğurmak ayrı bir öneme sahipti. Yalnızca çocuk sayısı değil; aynı zamanda kadın ve erkeklerin fiziksel ve ruhsal sağlığı, sosyalleşme yeteneği, ahlak sahibi olması gibi nitelikleri de yaşamı daha uzun ve sürdürülür kılıyordu. Ocağın hiç sönmemesi için tüm önlemler alınmıştı. Sürdürülebilirlikten daha baskın olan bu süreklilik, doğayla yapılan anlaşma ve çok çeşitli dayanışma biçimleri sayesinde güvence altındaydı”(36).
* * *
Burada
bizim ufkumuzu belirleyen şey kıtlığın ve bu kıtlık üzerine kurulu bir yaşamın
paylaşıldığı bir dünya değil elbette. Toplumsal güvencenin olmadığı bir
“kültürde”, kapitalizmin “serbest” pazarında fetiş hale getirilen bol miktarda
mal ve “hizmete” milyarlarca insan tarafından erişilemiyorsa bunlar zaten
gerçekte kıt hale gelmiş demektir. Üstelik bu yalnızca maddi değil psişik bir kıtlıktır. “İhtiyaç” böylesi bir ekonomide tanımı gereği
sınırsızdır! Sürekli daha fazla tüketme üzerine kurulmuş bir “kültürde” maddi
ihtiyaçlarımızı anlamlı bir yaşamın aracı
olarak görmüyoruz. Kendisi bir amaç olan meta okyanusunda boğulmaktan gerçekte
ihtiyaçlarımızın neler olduğunu dahi belirlemekten aciz duruma düştük. Bunun
tüm dünyayı yok ettiğini fark ettiğimizde ise panikten kendimizi suyun üstünde
kalmamızı sağlayacak bir can simidinden ötesini düşünemeyecek halde bulduk.
Kendi gemilerinde güvence içinde olan azınlık için güverteye girmeye
kalkışmadığımız sürece bunun herhangi bir tehlikesi yok.
“Yeşil
kapitalizm”, can simidi mantığı ile oluşturulan Brundtland Raporu’nun arka
planıdır. Sınırsız büyüme üzerine kurulu bir pazarın her koşulda
sürdürülebilmesi arayışıdır. 1980lerde kalkınma modellerinin vaatlerinin boşa
çıkması üzerine, “ekoloji” bu modellerin içeriğinin değişmeden devam etmesi
için yürürlüğe konulan meşrulaştırıcı bir “kriter” olarak kullanılmaya
başlandı. Sözkonusu rapor tarafından önerilen başlıca çözüm; enerji ve
kaynakların etkin kullanımının yanısıra daha iyi politikalar, kanunlar ve
kurumlar ile daha fazla büyümedir.
Bunların tümü “bugünün ihtiyaçlarını gelecek kuşakların kendi ihtiyaçlarını
karşılayabilme olanağından ödün vermeksizin karşılamak” olarak tanımlanan
“sürdürülebilir” kalkınmanın başarılmasını mümkün kılacak faktörler olarak
sunulur. Reel çevreciler tarafından
tüm dünyada kucaklanan “sürdürülebilir” kalkınma, doğanın sistematik yıkımına
yol açan temel etkenleri sorgulamaz. Klasik kalkınma modellerinin değerlerini
taşıması nedeniyle özünde bunların handikaplarının tümünü barındırırken, bu
etkenleri sorgulamaması nedeniyle de, iddia ettiğinin aksine, ozon tabakasının
delinmesi, yağmur ormanlarının katledilmesi ve toprak erozyonu gibi büyük
ekolojik yıkımları da durduramayacaktır. Aslında büyüme uğruna sularımızı ve
soluduğumuz havayı zehirlemeyi, yiyeceklerimizi kimyasallarla doldurmayı
umursamayan kapitalist pazar ekonomisinde, doğal (ve kutsanmış) yiyecekler ile
pet şişelerde sunulan içme suyu gibi malların pazar payının giderek artıyor
oluşu, bu sorgulama olmadığında ekolojik yıkımın kendisinin de sermayeye
dönüşeceğini acı verici bir şekilde gösterir.
Bir
zamanlar da “sosyalist” devletçilik, “eşitlik” ve “sosyal adaleti” kendi
kalkınma programlarına “sosyalist kriterler” olarak koymuştu. 3. Dünya
ülkelerinin ulusal kurtuluş mücadeleleri sonucunda ortaya çıkan “bağımsız”
ulus-devletlerin kalkınma çabalarının hüsrana uğraması yalnızca Kapitalist
Dünya’nın baskısıyla veya “kötü yönetim” ile açıklanamaz. Bu aynı zamanda
Marksizmin kalkınmacılığa yaklaşımında liberalizm ile paylaştığı ortak
kökenlerin doğasına ilişkin bir sorundur. Öte yandan merkezileşmenin bugün
ulaştığı boyutun “ulusal kalkınma”yı baştan başarısızlığa mahkum ettiği bir
zamanda, kapitalist küreselleşme karşısında “ithal ikame”ye dayalı bir
yaklaşımın hala savunabiliyor olması tarifsiz bir körlüktür. Bugünlerde
toplanan Çin Komünist Partisi 16.Kongre’sinde özel girişimcilerin ve yabancı
sermayeli şirket çalışanlarının bir toplumsal
tabaka olarak resmen kabul edilmesi, bu tür bir kalkınmanın uzun
yürüyüşünün varacağı nihai sonucu bize göstermektedir.
Kapitalizmin
radikal düşünceleri kendi bünyesine katmadaki olağanüstü yeteneği aşikardır.
Buna karşı bir bağışıklık, ancak toplumsal ve ekolojik sorunların tutarlı bir teori ve politik proje ile
biraraya getirilmesiyle kazanılabilir. Bugün kalkınma sorunu bağlamında bu
tutarlılık çabası, en azından, doğrusal ilerlemeyi, merkeziyetçiliği,
ekonomizmi, devleti (hangi biçimi olursa olsun), ürüne yönelmeyi, niceliğe
vurgu yapmayı, içinde yaşanılan kültürü dışlayan bir standartlaşmayı
reddetmemizi gerektirir. Gerçek bir kalkınma için; toplumsal evrim içine
yerleşmiş bir uygarlaşmayı, toplumsallığın içine gömülmüş bir ekonomiyi, sürece
yönelik olmayı, niteliğe vurgu yapmayı, içinde yaşanılan kültürü temel almayı
kendimize rehber edinmeliyiz.
Bizim
sorunumuzun kaynağı, teknik araç gereçlerin 20. yüzyılın ikinci yarısında bir
kıtlık-sonrasını mümkün kılmasına rağmen toplumsal olarak yönümüzü çevirdiğimiz
kültürel bir “barbarlık”tır. Murray Bookchin 2. Dünya
Savaşı sırasında devrimcilerin kendilerine savaşın sosyalist devrimlerle
sonuçlanmazsa kapitalizmin hangi biçimleri alacağı sorusunu sorduklarını,
sosyalizmi büyük bir umut olarak görmelerinin yanısıra barbarlığın da ciddi bir
tehlike olduğunu anladıklarını söylemektedir. “Bugün karşılaştığımız barbarlık
beklentisi, devrimci Marksistlerin iki kuşak önce karşılaştıklarından biçim bakımından
farklı olabilir, ancak tür bakımından farklı değildir. Uygarlığın geleceği,
henüz çok dengededir [belirsizdir] ve kapitalizm karşısında alternatif
özgürleştirici vizyonların belleği, her kuşakla birlikte giderek
zayıflıyor”(37).
Alternatif
özgürleştirici vizyonları canlı tutmaya çalışan Toplumsal Ekoloji(38)
kalkınmayı yerel düzeydeki toplulukların kendi yaşam kalitelerini artırmalarını
gerçekleştirecek projelerde başlayan bir süreç olarak görür. Bölgesel kalkınma
öncelikleri ise yerel yönetimlerin yönelimleriyle ortaya çıkacaktır. Herbir
yerel yönetimin kendi sorunlarını bölgesel olarak temsil ettiği paralel bir
konfederasyon süreci, elitler yerine “kitlelerin” arzularını yansıtacak şekilde
aşağıdan yukarıya doğru kurulan bu kalkınmaya bir koordinasyon stratejisi
oluşturmasında yardımcı olacaktır.
Bugün
bize düşen bir şey varsa o da, elimizdeki maddi bolluk imkanı ile tüm gücümüzü
yalnızca temel ihtiyaçlarımızı güvence altına alacak değil aynı zamanda insani
yaratıcılığımızı da ortaya çıkaracak bir toplum kurmaya sarfetmektir. Gölgesi
düşen bir barbar dünya olasılığı karşısında rasyonel ve anlamlı bir dünyada
yaşamaya dair artan arzumuz, bizleri, her zamankinden daha fazla, böylesi bir
yaratıcılık ile karşı karşıya bırakmaktadır.
DİPNOTLAR:
1.
The Ecologist Report Dergisi,
September 2000, p.9.
2.
İnsanın insan üzerinde tahakkümü gerçekleşmeksizin doğa üzerine tahakküm kurmak
mümkün olmayacaktı. Uygarlığın şafağında öncelikle yaşlının genç, erkeğin
erkek, erkeğin kadın üzerine tahahküm kurmasıyla başlayan tahakküm mirası ve hiyerarşiler toplumsal sınıfları da içerirler.
Fakat bunlar basitçe toplumsal sınıflar ile açıklanamayacak, daha derinlerde yatan kurumsal, ahlaki
ve tinsel değişimlerin neler olduğunu görmemizi mümkün kılarlar. Bu konuda
ayrıntılı bir çalışma için bkz. Murray Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi, Ayrıntı Yay., 1994, Çev: Abdullah Yılmaz.
3.
Bu kavramların semantik incelemesi için bkz. Fikret Başkaya, Kalkınma İktisadının Yükselişi ve Düşüşü,
İmge Yay, Aralık 2000, 3.Baskı.
4.
Konuyla ilgili olarak bkz. Ahmet İnsel, İktisat
İdeolojisinin Eleştirisi, Birikim Yay., 2000, 2.Baskı
5.
Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm, Alan
Yay, 1986, Çev. Ayşe Buğra. İtalikler benim. Ayrıca aynı yazarın Primitive, Archaic and Modern Economies:
Essays of Karl Polanyi, Baston: Beacon Press, 1968 isimli kitabına
bakılabilir.
6.
Halk meclisleri temelinde ekonominin politik alan içine yeniden gömülmesi
projesi (Moral Ekonomi) için bkz. Sezgin Ata, Toplumsal Ekoloji’nin Politikası:“Özgürlükçü Yerel Yönetimcilik”,
Toplumsal Ekoloji Dergisi, Sayı 1, Mart 2002.
(http://www.ekoloji.org/makaleler_fasist_ekoloji.htm).
9.
II. Dünya Savaşı sonrası dönemde müthiş bir üretim artışı ile gerçekleşen maddi
bolluk, her türden ekonomizmin fedekârlık ve çalışma etiği üzerine kurduğu
dünya imgesini anlamsızlaştırmıştır. Toplumsal bilincin bu olanak ile dolup
taştığı 60lı yıllar devlet, bürokrasi, hiyerarşi ile bireysel öznelliğin
sağlanması gibi devasa problemleri, yalnızca ekonomik eşitliğin sağlanması
amacı uğruna göz ardı eden ve kıtlık düşüncesine dayanan tüm radikal
eleştirilerin de üzerinde temellendikleri tarihsel zemini alıp götürmüştür.
10.
Daniel Chodorkoff, Redefining Devolopment,
Society&Nature, No:7, pg.117-129.
11.
Kalkınma İktisadının Yükselişi ve Düşüşü,
sf.15-16. İtalikler benim.
12.
The Population Myth.
13.
Lewis Henry Morgan, Eski Toplum I ve II, Payel Yay., 2. basımlar, 1994 ve
1998, Çev: Ünsal Oskay.
14.
Paleontolojide (fosil bilimi), bozulmadan kalmış tortul katman tabakalar
arasında daha üstte olmanın anlamı
zaman olarak daha sonra olmaktır. Homo Sapiens de ortaya çıkan en son tür olarak da en üst memelidir.
15.
Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine
Katkı içindeki önsöz, Sol Yay., 5.Baskı, 1993, sf. 21-26, Çev: Sevim Belli.
16.
Charles Darwin, Türlerin Kökeni, Onur
Yay., Çev: Öner Ünalan.
17.
Gordon Childe, Toplumsal Evrim, Alan
Yay., 1994, Sf 11-20, Çev: Cemal Balcı.
18.
Murray Bookchin, Ekolojik Bir Topluma
Doğru, Ayrıntı Yay., 1996, Sf
186-198, Çev: Abdullah Yılmaz.
19.
Karl Marx, Kapital 1.Cilt içinde Almanca Birinci Baskıya Önsöz, Sol
Yay., 6. Baskı, Sf.15-19, çev: Alaattin Bilgi. İtalikler benim.
20.
Ulus-devlet, içinde yaşadığımız neoliberal dönemde küreselleşmenin ayakbağı
olarak görülse de “üretici güçlerin” o dönemde gelişmesini sağlayan kapitalist
sermayenin yayılmasını mümkün kılan ruh ikiziydi. Aslında bu görev bugün de
iktidarlarını bölgesel hatta kıtasal ölçekte bir supra-devlet olan AB ve NAFTA’ya transfer ederken onların
organlarına dönüşen günümüz ulus-devletleri tarafından devam ettirilmektedir.
21.
Ekolojik Bir Topluma Doğru içinde alıntılanmış. İtalikler benim.
22.
Çalışanların yalnızca emeklerini değil tüm
varlıklarını çalıştıkları şirketlere vermeleri için geliştirilen Toplam
Kalite Yöntemleri’nin sadece şirket ve mesai saatleri içinde değil yaşamın tüm
alanlarında ve her daim bu hizmetin” verilmesi amacına yönelik bir “yaşam kalitesi”
kavramı vardır. Bu yöntemlerin yaygınlaşması kavramın algılanışına ilişkin bu
içerikte bir egemenlik kurmuştur. Bundan bağımsız olarak biz yaşamın niteliğine ilişkin bir vurguda
bulunuyoruz.
23.
Redefining Devolopment.
24.
Eğer bir kültür diğer kültürlerden farklılıkları
ve yalıtılmışlığı ile önem
kazanacaksa toplumsal tarih boyunca var olmuş tüm kültürlerin evrensel eğilimleri (“zorunlu aşamaları” değil !) hiçe sayılmış
demektir. Bu durumda örneğin farklı tahılların, özellikle buğday, pirinç ve
mısırın yetiştirilmesine dayalı, görünürde hiçbir bağlantısı bulunmayan, en
azından dünyanın üç ayrı parçasında –Orta Doğu, Güneydoğu Asya ve Orta Amerika
– kompleks tarımsal sistemlerin açık şekilde ilişkisiz evrimini nasıl
açıklayabiliriz?
25.
Bu kriterlerin nasıl belirlendiği burada ele alınamayacak kadar geniş bir
tartışmayı gerektirir. Bu konu için bkz. Murray Bookchin, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi, Kabalcı Yay., 1996, Çev: Rahmi G.
Öğdül.
26. Redefining Devolopment.
27.
Brain Toker, Third World Ecologists
Challenge Devolopment, “Progress” içinde alıntılanmış.
(www.social-ecology.org/learn/library/toker/t_3weco.htm).
29.
Anuradha Mittal, Land Loss, Poverty and
Hunger, The Ecologist Report, p.44.
30.
Third World Ecologists Challenge
Devolopment, “Progress”.
31.
Kintto Lucas, Brezilya Topraksız Hareketi,
Cosmopolitik Dergisi, Sayı 3, 2002, sf.150-158.
32.
Ted Trainer, What is Development?,
Society&Nature, No:7, pg.26-56.
33.
Kalkınma İktisadının Yükselişi ve Düşüşü,
sf. 19-20.
34.
What is Development?, p.27.
35.
Redefining Devolopment, p.120.
36.
Aminata D. Traore, Kalkınma Baskısı,
Le Monde Diplomatique Türkiye, Sayı 7, Ekim 2002.
37.
Toplumsal Ekolojinin Felsefesi, sf
190.