TOPLUMSAL
MORAL İLKELERİ VE DOĞA’NIN ETİĞİ *
Özet: Bu makalenin amacı, kendisi de doğanın bir parçası olan insanlığın, kendini ve doğayı dönüştürmedeki edimlerinin sürekli ya da kesintili olma problemini Etik açısından ele almaktır. Bu konu Kropotkin, Guyau, Reclus ve Bookchin’in yazıları üzerinden incelenmiştir. Kropotkin tarafından geliştirilen etik doğalcılık’a göre, Doğa içindeki mücadele sınırlıydı, ve asıl baskın etken “karşılıklı yardımlaşma” idi. Kropotkin’in eserinde “ekolojik” olarak adlandırılabilecek bir moral ilke ortaya koyan Jean Marie Guyau’dan özel olarak söz edilmektedir. Guyau gündelik yaşam gerçeklerinin Etiğin temellerini oluşturduğunu ve moral yükümlülükte bir tür doğal gücün varolduğunu, doğal bir kuvvetin bilinçten önce oluştuğunu vurgulamıştır. Ayrıca Kropotkin’e benzer çalışmalar ortaya koyan Elisée Reclus için “insan, kendi bilincine kendi varan Doğa”dır ki bu tanımlama belki de insanı çevresiyle ilişkilendiren moral duyguların en etkili tanımlamalarından birini içermektedir. Son olarak Murray Bookchin’in Kropotkin, Guyau ve Reclus’un düşünceleri ile doğrudan bağlantılı çalışması etik ve ekolojik düşüncenin önemli bir sentezini sunmuştur.
***
Bu
yüzyılın başlarında Rus anarşisti, coğrafyacısı ve filozofu Peter Kropotkin
yeni bir moral ilkenin kavramsal temellerini ayrıntılı bir şekilde ortaya
koyacak “çağdaş gereksinim”e dikkat çekmişti. Kropotkin doğa, toplum ve tarih
bilimleri ve de teknoloji alanındaki ilerlemelerin insanlığı ilk kez gereksinim
ve yoksulluğun ötesine; esenlik, adalet ve özgürlük dönemine ulaştırdığı
düşüncesindeydi. İyimser ve pozitivist ruhuyla, insanlığın edimlerinden sorumlu
ve gösterişten uzak bir davranış taşıması gerektiğine kendisini inandırmıştı.
Böylelikle
çağdaş bilim iki amaca birden ulaşmış oldu. Bir yandan insana gösterişten uzak
olmanın çok önemli bir ders olduğunu gösterdi. Evrenin sadece çok küçük bir
parçası olduğunu düşünmesini sağladı. Bu [düşünce] insanlığın bağnaz bir ben
merkezli mahremiyetin ötesine geçmesini sağladı ve onun kendini evrenin merkezi
ve Yaratıcı’nın özel ilgisine mazhar sayan kibrini dağıttı. Ona bir bütünün
olamadığı yerde “ego”nun hiçbir şey olmadığını ve “sen” olmadan “ben”in kendini
tanımlamaktan dahi aciz olduğunu öğretmiştir. Ancak, öte yandan bilim, eğer
Doğa’nın sınırsız enerjisinden yararlanabilecek kadar becerikli olursa
insanlığın ileri adım atmada ne kadar güçlü olduğunu da öğretmiştir.
Yaklaşık
yüzyıl sonra, Hans Jonas koşut bir sorumluluk ilkesini yazılarında ortaya
koydu, ancak onun bu düşünceleri bilim ve teknolojide çağdaş ilerlemeye ilişkin
kaygılı ve karamsar bir tablo çıkarmıştır.O halde tanımlanması ve ortaya
konulması zorunlu olan yeni moral ilke, bilimsel gelişmenin olumsuz etkilerini
kontrol etmeye hizmet eder:
Bilimin
benzersiz bir güç yüklediği, ekonominin bitmek bilmeyen dürtülerini belleğine
kazınan ve kontrolsüz biçimde bağları çözülen Prometheus, insanlığa zarar
vermekten alıkoyacak,
öz-sınırlayıcı
bir etik ilkeye gereksinim duyar. Çağdaş teknolojinin vaadettiği bilginin
tehdide dönüştüğü ya da bu tehdidin sözkonusu vaatlerden ayrılamayacağı
varsayımı bu düşüncenin ardında yatan etkendir [...] İnsan mutluluğunu besleme
amacı ile Doğa’nın baskı altına alınması, bunun insanların kendi doğasını da içerecek
biçimde olağanüstü başarılı bir şekilde gerçekleştirilmesi ile, insanlığın
öteden beri sahip olduğu kendi davranışlarıyla ilgili en büyük meydan okumayı
başlatmıştır. [...] Yüksek teknolojinin ortaya çıkışı ile girmiş bulunduğumuz
kolektif uygulamanın bakir alanı, Etik açısından, henüz ıssız bir adadan
farksızdır.
Yüzyıldan
az bir sürede, bilim, teknoloji ve ilerlemeye ilişkin düşünüş kökten bir
değişim geçirmiştir. Bu makalenin amacı, kendisi de doğanın bir parçası olan
insanlığın, kendini ve doğayı dönüştürmedeki edimlerinin Etik açısından sürekli
ya da kesintili olma problemini ele almaktır.
Kropotkin
kendi döneminin felsefi ve bilimsel pozitivizmini taşıyor olmasına karşın
teknolojik ve bilimsel bilginin ilerlemesinin “moral ilkelerin esaslarının
bilimi” olan Etik alanını değişmeden bırakabileceğine ve hatta zarar
verebileceğine inanmıştı. Her ne kadar toplumsal moral değerler için nesnel bir
temel sunabilecek olmasına karşın, herhangi bir
etik yoruma kapalı olan bilimsel pozitivizmin gelişmesinin içerdiği
trajik belirsizlik ile ilgili ikilemi ön plana çıkardı. Doğa’ya, canlıların
evrimine, fizik hayatın kurallarına ve toplumun evrimine ilişkin bilgi ve
araştırma moral duyguların ortaya çıkışı ile ilgili yalnızca doğal bir açıklama
önerebilir. Bu genel bilimsel koşullar göz önüne alındığında moral bilimi, “bu
moral duyguları daha yükseğe taşıyabilecek ve böylece daha da saf sunacak gücün
nerede olduğunu” hiç kukusuz gösterebilecekti.
Kropotkin
üç büyük moral sistem tanımlamıştır: Comte’un pozitivizmi, Bentham ve Mill’in
yararcılığı ve Darwin, Spencer ve Guyau’nun özgecil (diğerkâm) evrimi.
Bunlardan hiçbiri dönemin toplumsal ve politik gereksinimlerini tam olarak
karşılayamamaktaydı. Bu gereksinimler
(ve
tatminsizlik) o dönemde Kantçı içgüdü hatta neo-Platonizm tarafından yeniden
canlandırılan ve yayılan “yeni bir mistik dinsel idealizm” ile ifade
edilmekteydi.
Ancak,
her şeyden önemlisi, evrimci düşüncenin içerdiği tutarsızlık ve sorunlar gerçek
yaşamı aşabilecek birşeye değil, gerçek yaşama dayalı herhangi bir moral usa
vurumu zayıflatıyordu. Darwin kuramını
oluştururken “varolma mücadelesi”ni evrimin temel etkeni olarak lanse etmesi
bir kez daha Doğa’daki moralite ya da potansiyel immoralite ikircikliğini ortaya
çıkartmış oldu. Darwin’nin takipçileri tarafından Doğa, en zayıf olanın en
güçlü, en zeki ya da en becerikli olan tarafından ortadan kaldırıldığı dev bir
savaş alanı olarak düşünülmüştür. Kropotkin’in doğru gözlemlediği üzere Doğa,
bu koşullar altında, insanlığa ancak birbirine karşı kavgayı öğretebilir.
Kropotkin
doğa felsefesine dayanarak, iyi kavramının edinilmesinin insanlık için
olanaksız olduğunu, bunun sonucu olarak da, insanlığın hiçbir zaman iyi’nin
kötü’ye karşı zafer kazanabileceğini düşünemeyeceklerini savundu. Diş ve
pençesi kırmızı, kan kaplı Doğa hiçbir zaman bireysel ve toplumsal moral
ilkeler yaratamayacaktır. Bu nedenle Etik yasaları hiçbir zaman tahakküm ya da
tabi kılmanın kurallarını öneremeyecektir. Aksi takdirde kendisi herkesin herkese
karşı ölüm kalım savaşı sonucunda yok olacaktır.
Yeni bir Etiğin kurulabileceği temeller üzerinde
Kropotkin tarafından geliştirilen doğalcılık (natüralizm) Darwin’in kuramının
daha önemli öğelerini toparlamış olsa da Darwinist anlayıştan tümüyle farklıydı.
“Doğadaki mücadelenin çoğunlukla farklı türlerin mücadelesi ile
sınırlandırıldığına ve kısıtlandığına, oysa, tek bir türden ya da daha fazla
türün çiftleşmesiyle oluşan grup içinde, genel kuralın karşılıklı yardımlaşma
olduğuna inanmıştı. Karşılıklı yardımlaşma Doğa’daki baskın etkendir.”
Bugün
için hemen hemen hiç ciddiye alınamayacak olan bu açıklama tüm yalınlığıyla
moral davranışın evrimi için tamamen farklı parametreler varsaymaktadır.
Karşılıklı yardımlaşmanın herbir türün ya da eko-topluluğun esenliği,
ilerlemesi ve korunması için can alıcı olduğu düşünülmekteydi. O kadar ki, bu
tüm sosyal hayvanlarda (insan da dahil) sürekli bir etkin içgüdüye dönüşmüş,
moral bilince yeni ilkeler getirmişti. Her ne kadar bu tür ilkeler çok basit
olarak düşünülse de karşılıklı destek içgüdüsü tüm hoşgörü, adalet, eşitlik ve
denklik duygularının kaynağında yer alır. Bu yüzden Kropotkin’in düşüncesine
göre, Doğa kendiliğinden moral kaygı taşımamayı (amoralizm) değil, daha ziyade
çok daha keskin bir iyi ve kötü düşüncesi ile Etiğin herbir kuralının uyması
gereken azami iyinin açık bir usavurumunu öğretir.
Kropotkin’in oldukça haklı olarak dikkat çektiği
üzere, Doğa ve tarih araştırmaları iki yönelimin varlığını gösterdi: “Bir
yandan toplumsallığa doğru yönelim, öte yandan bireysel azami mutluluk
düşüncesi ortaya çıkaran yoğun bir yaşam sürme arzusu”. Bireysel ve moral yaşam
içindeki ikili ve çelişen istemin kanıtı, insanlığın kararsız doğasına ilişkin
son açıklamalardan farklı değildir. Kropotkin çağdaş Etiğin “baskın olma” ve
“karşılıklı işbirliği” duyguları arasında ortak bir zemin bulabileceğini umut
etmişti. Bu iki grup duygu çatışma içinde olmak zorundadır, dolayısıyla bugün
egemen görünen görececiliğin bedelini ödemek istemeyen biri için bir sentez
gereklidir.
Kropotkin,
Comte’un özgecil olarak nitelediği duygu ve edimleri iki kategoriye
ayırmıştır. Bir yanda toplum içinde
yaşamayı sağlayacak edimler bulunur: Bunlar kesinlikle özgecil olarak
nitelendirilemez çünkü bunların özelliği karşılıklı ve kendini koruma
güdüsünden esinlenen herhangi bir edim gibi bireyin kendi çıkarı tarafından
gerçekleştirilmiş olmasıdır. Öte yandan, karşılığın hiçbir türünü içermesi
gerekmeyen edimler bulunur. Herhangi bir karşılık beklemeden ve bir ödül
olabileceği varsayımı olmadan bu edimleri yerine getiren her kimse edimler
kendi dayanıklılığını, gücünü, enerjisini ve istemini onlara sunar. Moral
kusursuzluğu olanaklı kılan bu edimler zorunlu olarak nitelendirilir.
Kuşkusuz, moral duygular arasındaki bu analitik
ayrım onun zamanı için yenilikçiydi ve henüz araştırılmış ve açıklanmış bulunan
analitik duruma eklenmişti. Ben ve Öteki arasındaki ilişkide hiçbir biçimiyle
karşılık, beklenti, kazanç ya da ödül hesabının yokluğu, ki bu öznenin
karşılığın herhangi bir “ussal” gerekçesi olmamasına kayıtsızlığıdır,
Kropotkin’in moral biricikliğini ortaya koymakta ve Emmanuel Levinas ile
Zigmund Bauman tarafından tanımlanan pre-ontolojik moral dürtüye yakın
kılmaktadır. Ancak, bu olağanüstü benzerlik toplumsallık öncesi boyutun moral
ilkelerine ilişkindir. Bu sosyalleşmeden çok sosyalliğe, ussal kararlar ve
görevlere dayalı olmaktan çok Öteki’ne olan koşulsuz sorumluluğa aittir.
Ötekine olan moral zorunluluğun sorumluluğa dayalı
olması ve herhangi bir karşılık beklentisi olmaması moral alan ile yasal alanı
birbirinden ayırt etmeyi olanaklı kılar. Kropotkin moralin kural ve yasaların
ötesinde olduğu düşüncesindeydi. Böylece, Etiğin konusu insanlığı eksiklikleri
ya da “günahları” için uyararak onların kusurlarını vurgulamak değil, Etiğin
daha çok insanlığın en iyi içgüdülerine ve her türlü toplumsal düzenden önce
gelen moral dürtülerine odaklanarak olumlu bir rol oynamalıdır. Etik hem
insanların hem de hayvanların toplu yaşayabilmelerini sağlayan temellerin
dayandığı esas ilkeleri açıklayabilir. Böylece, bu tür ilkeler aşk, cesaret,
kardeşlik, öz-saygı ve moral ilişkilerin pre-ontolojik çağı dolduran
özellikleri gibi daha üst duygulara seslenebilir. İnsanlığın doğası ve geçmişe
yönelik araştırmalar ışında, Etik ben ve Öteki arasındaki uyumu tanımlayarak,
moral boşluğun anlaşılabilmesi ile ulaşılan gerçeği gösterebilir. Böylece,
Kropotkin’in düşüncesine göre, insanlığın moral olarak nitelenebilecek biçimde
davranışının nedeni Doğa’da ya da tarihte bulunur.
Kropotkin’in
zorlama ve dayatmacı unsurlar içermeyen kişisel etik anlayışını ortaya koyuş
biçimi şaşırtıcıdır. Ayrıca kuralları ve devlet düzenlemelerini kişisel
çıkarların korunabileceği, ben ve Öteki arasındaki moral ilişkinin
düzenlenmesinin yolu olarak gören çağdaşlarından uzak durmasına yol açtı.
Kropotkin’in anlayışına göre, Etik davranış kuralları sunmadı ve sunamazdı da.
Çünkü birey değişik etiksel savların değerini kendi biçmeliydi. Etiğin amacı
bireylere öneriler sunmak değil daha çok:
Tüm
insanlara yol gösterecek ve istenen yönde gidişi içgüdüsel olarak
gerçekleştirmelerini yüreklendirecek bir ideal, bir mutlak mükemmel sunmak
eğilimindedir. [Amacı] İnsanlığın çoğunluğunun anlamasını sağlayabilecek ve hiç
kuşkusuz tamamen doğal ve alışılmış biçimde herkesin esenliğine katkıda
bulunacak toplumsal bir iklim yaratmaktır.
Bireyin bulunduğu yerle ilişiğini koparan ve onu toplumdışı monadolojik bir yalnızlığa hapseden moral kuramı eleştiriyordu. Hobbes, Locke ve diğer kuramcılar bir bireyi yalnız kendi ölümleri için toplumla bağlantılı olarak düşündüler, toplumsal kurumların yalnız bireyin çıkarlarını korumak, sakınmak ve savunmak için varolduğuna inandılar. Üstelik, Hobbes toplumsal bir moral yaratabilecek ve bunu yaptırımlı uygulamalara egemen kılacak bir otoriteye, Leviathan’a gereksinim olduğuna inanıyordu. Bu biçimde birey diğer insanlara karşı tüm zorunluluklarından bağışık oluyordu. Bireyin hakları gerçekte yalnız ekonomik alan korunmaktaydı. Kendiliğinden gelişen ekonomik etkinliklerin engelleneceği sınırlamalar devlet ve politika tarafından belirlenmekteydi, düşünsel ve sanatsal etkinlikler devlet denetimine bağlıydı. Bireyin yetersiz gelişimi, ancak kişisel inisiyatif ve yaratıcılıktan yoksunlukla belirlenmiş bir “toplu yaşam anlayışı”na götürürdü. Ekonomik bireysellik ve mülkiyet yaygaralar içinde “yaygın kişisel bolluğa” ulaşma amaçlarını gerçekleştirmede başarısız olmuştu.
Kropotkin’in düşünüşüne göre, toplumsallık ve
karşılıklı yardımlaşma yeni bir toplumsal moral kurabilecek öğelerdi. Bu tür
kendiliğinden oluşan moral nitelikler bireyler
arasında ve toplumsal geleneklere dönüşürken aynı anda adalet duygusunun
gelişimine ve onun gerektirdiği sonuçların gelişimine götürebilecekti: denklik
ve eşitlik duygusuna. Ancak Kropotkin kökten toplumsal dönüşümler olmadan yeni
moralin kurulamayacağının tamamen bilincindeydi. Onun moral kuramı tamamen
bilinçli olarak bir sınıf yada parti morali oluşturmaktan kaçındı: tüm
toplumsal bölünmenin ötesine geçen, “eşitsizliğin bir doğa yasası olduğunu”
yadsıyan ve ancak toplumsal eşitlik bağlamında gerçeklik kazanabilecek. Bireyin
hakları düşüncesi, ancak sınıfsal ayrımların süratle yokoluşuyla ve toplumsal
kurumların dönüşümüyle gelişebilecek olan tüm ötekilerin hakları kadar
dokunulmazdı.
Kropotkin eşitlik ve adalet ilkelerince belirlenmiş toplumsal ilişkinin kurulması sayesinde, bireylerin edimlerinin toplum tümü üzerindeki yankılarını anlamayı ve geliştirmeyi öğrenebileceklerini savundu. Bu kendi öz gereksinimlerini sınırlandırmaları anlamına gelse bile ötekilere zarar vermekten kaçınmalarıyla başlayacaktı. Yeni moralin fenomonolojisinin tanımında ortaya çıkan sınırlamalar ve sorumluluk kavramları Hans Jonas’ın çalışmalarında yeniden ortaya çıkar. Özne kendi duygularını hiçbir karşılık istemeden kendi enerjilerini özneye sunmaya hazır Ötekiler ile özdeşleştirir.
Kropotkin
için, genellikle üstü kapalı olarak özgecil ve özistemlere kayıtsızlık olarak
tanımlanan sorumluluk ve sınırlamaların bileşimi moralin ta kendisiydi.
Sosyalleşmeden çok sosyallikten, yapıdan çok yapı karşıtlığından kaynaklanan
toplumsal ve kurumsal koşullardan bağımsızlaştırılmış moral; Ötekine karşı
sorumluluktan yoksun bırakılmış sosyalleşmiş bireyin moral açıdan adiaphorous
[nötr, ne doğru ne yanlış] toplumsal ediminin ötesine giden bir moraldi bu.
Fakat bu bileşkede, “bakımını üstlenme” ve “güç kullanımı”, sorumluluk ve
baskıcı yönetim, yüreklendirme ve sınırlandırma arasında güç oluşabilecek bir
denge bulmaya çalışan aporia Kropotkin tarafından bile, ömürsüz içgüdülere
üstün gelen daha uzun süreli toplumsal içgüdüler barındıran, doğal olarak
insanlarda yer alan moral içgüdülerde moral yasanın kökenlerinin kurulması
hariç, çözüme kavuşturulamamıştır.
Böylece,
fizik durumun küçükten büyüğe aşamaları olan ve hayvan ve insan doğasının
araştırılması sonucu keşfedilen karşılıklı yardımlaşma, adalet ve moral ilkeler
organik gereksinimdi.
Kropotkin Doğa’ya ilişkin araştırma ve yorumlarıyla
bireylerin moral edimlerinin esasları sorununa karşı bir çözüm aradı. Bu
esaslar doğada yer alır ve doğa ve toplum bilimleri aracılığıyla bilinebilir ve
anlaşılır kılınabilir: ne de olsa toplum, Doğa’nın sonuçlarından biri değil
miydi? Benzeri kanaatler onu moral davranışın devlet kurumlarının etkilerinin
bir sonucu olduğunu savunan moral kuramdan uzak tutmuştu. Döneminin moral
ikileminden kaçınmak amacıyla Doğa ve insanlığın evrimi içinde Etik için nesnel
bir esas tanımladı.
Kropotkin Darwin’in çalışmalarından oldukça
etkilendiğini saklamadı. Dahası, Darwin’in moral bilimler konusunda yeni bir
çığır açtığını ve aynen Hume, Hobbes, Kant gibi bir Etik ekolü kurduğunu kabul
etmiştir. Darwin'in moral duyguların kaynağına ilişkin açıklamalarına da
katıldı: yani moral duyguların hem insanlarda hem de hayvanlarda yer alan
toplumsallıktan kaynaklandığı düşüncesine. Darwin'e göre, tüm moral duyguların
temeli “insanın kendisi gibi olanlarla beraber olmakta keyif bulmasını,
diğerlerini sevmesini ve onlara hizmet etmek istemesini sağlayan” toplumsal
içgüdüden kaynaklanır. Ayrıca Darwin tüm hayvan türlerinin insanla aynı içgüdüyü
geliştirdiklerine ve bu içgüdü tatmin olmadığında, bu yoksunluğun özellikle
bazı durumlarda toplumsal içgüdü ömürsüz ve yüzeysel bir içgüdüye yenik
düştüğünde bireyin içinde tatminsizlik ve ızdırap yaratığına inandı. Darwin'in
düşünüşüne göre, moral endişe, insanın kendi davranışlarının moral yargısına
ilişkin belirsizlik ve edimlerinin tamamlanmamışlığı hissi öznenin biyolojik
doğasını karakterize eder.
Ancak Darwin Kant’ın moral
duyguların bilinmeyenin ve gizemli kökenin vergisi olduğuna ilişkin inancına
karşı çıkar. Kant’ın dediği gibi, birey bir yere kadar daima “ben birey olarak
insansal saygımın çiğnenmesine izin vermeyeceğim” diyebilirdi. Ancak, Darwin bu
açıklamanın akıl, deneyim, öykünme ile ve diğerlerinin beğenisini kazanma
arzusu ile desteklenen sosyalleşebilme ve beğeni gibi doğal içgüdülerin
belirtilmesinden başka birşey olmadığını düşündü.
Kendi savlarını Darwin'in açıklamalarına
dayandırarak, Kropotkin birçok kuramcının tüm insan içgüdüleri arasında en
güçlüsünün yanlışlıkla bencillik olarak tanımlanan korunma içgüdüsü olduğu,
hatta bunun hayvanlar arasında daha da güçlü olduğu kanısına karşı koydu. Moral
vaizlerce bir yanda savunma, korunma ve açlık gibi ezeli dürtüler ile öte yanda
üstünlük tutkusu, iyelik hırsı, nefret ve intikam gibi türev duygular “korunma
içgüdüsü” başlığı altında bir araya getirdiler. Çağdaş moral düşünce, insan
doğasını, hem insanlara hem de hayvanlara hiçbir karşı koymayla karşılaşmadan
nüfuz eden, karşı konulmaz bir güce dönüşmüş bulunan bu çelişik içgüdü ve duyguların
karışımı olarak tanımlamıştır.
“Bu rahatsız edici” açıklama ancak Doğa’nın
dışındaki veya ötesindeki, doğaüstü bir boyut içinde uzaklaştırılan bir dünyaya
ilişkin kuramlarını meşrulaştırma arayışındaki bu moralistleri kışkırtacaktır.
Moral öğenin zaferi böylece insanın Doğa’nın ve kendi özündeki bencil ve
şeytani doğasına karşı zafer olarak ortaya çıkar. Bu devlet ve zeki yasa
koyucuların vereceği dış yardım olmaksızın başarılamayacak bir zaferdi.
Buna karşın Kropotkin doğanın yorumunu esaslı biçimde
değiştirdi. Türler arasındaki karşılıklı desteği en baskın faktör, toplumsal ve
kültürel gelişimin en güçlü öğesi olarak tanımlamıştır. Doğa Etik ve Moral
ilkeleri insanlığa öğreterek onun ilk öğretmeni oldu. İnsanların doğuştan gelen
toplumsal içgüdüsü tüm Etik düşüncesinin ve ardından moral ilkelerdeki tüm
evrimlerin kökeninde yer alır. Özgecil toplumsal içgüdü, hem Comte hem de
Spencer’ın ortaya koyduğu tanıma göre, doğal ve evrimsel toplum bağlamında,
ancak bencil ve ömürsüz içgüdülere karşı üstün gelebilir. Saldırganlık ve
dostluğun kuralları arasında, eşitsizlik ve eşitlik arasında Spencer tarafından
aranılan uzlaşı asla ortaya çıkmadı.
Jean-Marie Guyau’nun Zorunluk İçermeyen Morali
Kropotkin’in
çalışmalarında Jean Marie Guyau (1854-1888)’dan özel olarak söz edilir. Parlak
genç bir sosyolog ve filozof olan Guyau’nun çalışmaları, ancak son zamanlarda
gözden geçirilen ve hak ettiği ilgiyi yeni görmeye başlayan özgün bir Etik
düzeni kurmuş olmasına karşın, uzun bir süre göz ardı edildi.
Guyau
moral düşünüşü bir yandan Etiğin dinsel yaklaşımını gösteren her türlü mistik
ya da doğaüstü varsayımdan özgürleştirme gereksinimi duydu. Bu onu dışarıdan
dayatılan tüm yükümlülüklerden bağımsızlaştırma arayışıydı. Öte yandan,
Yararcıların kendi moral kuramlarını üzerine kurmuş oldukları hem maddesel
doğaya ilişkin tüm kişisel çıkarları ve hem de bunun sonucu olan bu tür
mutluluk istemlerini ve umutlarını moral alandan çıkartma gereksinimi duydu.
Guyau
gündelik yaşam gerçeklerinin kendi Etik düzeninin temelleri olduğunu varsaydı
ve hem Kant’ın metafiziğine hem de
Bergson ve benzerlerinin sezgilerine karşı çıktı. Toplum için iyi olanın birey
için genellikle iyi olmaması nedeniyle, gerçeklere dayanan pozitif bir moralin ilk
itkiyi, toplumun iyiliği ya da cömertliği imiş gibi varsayamayacağını savundu.
Bundan dolayı pozitif moral bireysel olmak ve yalnızca bireyin yazgısını da
ilgilendirdiği takdirde toplumun yazgısı ile ilgilenmek zorundaydı.
Guyau'nun düşüncesinde, çok özel bir bilimsel moral
insan ediminin doğal gerekçe ve amaçlarının çakıştığını ve bunun yaşamın bakım
ve büyütülmesine ilişkin içgüdüsel çabayı kışkırttığını kabul etmek zorundadır:
Gerçekten tüm bilinçli edimleri belirleyen amaç aynı
zamanda tüm bilinçdışı edimlerin de üreten nedendir. Böylece en yoğun ve en
çeşitli tüm biçimleriyle yaşamın kendisi
amaçtır.
Guyau varlığın tüm hareketlerinin yaşamda nedenine
ve evrimine sahip olduğunu savundu, fakat, başka bir açıdan, bizim
edimlerimizin bu evrensel nedeni hem sürekli olan bir etkidir hem de aynı
zamanda bu edimlerin amacıdır. Böylelikle, bireysel ve toplumsal edim, hem
neden ve hem de amaç olarak tüm tezahürlerinde yaşamın kendisine sahiptir.
Yaşamdaki gücün özü nadiren yaşamdan ayrılabilir olduğundan, yaşamda korunma
eğilimi kuraldır. Yalnız yaşamın kendisi için değil, insanlık ve yaşayan tüm
varlıklar için, belki de “havanın son atomu” için bile.
Guyau için Etik, “konusu maddi ve entellektüel
yaşamı koruma ve yetiştirmenin tüm araçları
olan bilimden” farklı değildir. Birey tüm etkinlik biçimlerinin alanını
genişleterek yaşam yoğunluğunu yükseltir; insanın kültürel etkinliğinin amacı
edimdir. Edimde bulunmak yaşamaktır ki bu da içsel yaşama odaklanmanın artması
anlamına gelir. Böylelikle, Guyau'nun gözünde moral ideal, toplumsal etkinliklerde
dağılmış olan tüm gücün yeniden kazanımıyla bağdaşma derecesiyle orantılı
olarak “tüm tezahürlerinin zengin çeşitliliğinde bir etkinlikti.”
Guyau'nun
düşüncesine göre, Etik ussal edimin alanı ile ussal olmayan edimlerin kesiştiği
ve ikisi arasında anlaşılabilmeyi sağlayan bağlantılar yaratan belirsiz sınır
bölgesinde yer almalıdır:
Bir yanda içgüdüler, alışkanlıklar ve istemsiz
algılar gibi bilinçdışı bölge, öte yanda usa vurma ve tepkisel istemin bilinç
bölgesi var olduğundan moral ilkeler bu iki bölgenin arasında bulunmalıdır:
Böylece, konusu olduğu üzere, moral bilim ne tümden bilinç ne de tümden bilinç
dışı gerçeklere sahip olan bir bilimdir. Bundan dolayı, [moral bilim] bu iki
bölgeyi bağlantılı hale getirebilmek için gerçeklerin bu iki grubun ortak
zeminini aramalıdır.
Guyau “bilinç”in “bilinç dışı”ndan ayrı düşünüldüğü esaslara dayandığı peşin varsayımına karşı çıktı: tersine, bilimsel moralin, edimde bulunma çabasının ürettiği edimin bilinç alanında ortaya çıkması için bireyin bilinç dışı derinliklerinden nasıl kaynaklandığını göstermesi gerektiğini savunmuştur. Bu edim içgüdü ve bilincin buluştuğu, etkileşerek birbirini dönüştürdüğü bir yer bulmak zorundadır.
Guyau'nun
ortaya koyduğu sorunlar dönemin sosyologlarının karşılaştığı açmazlardı. Birkaç
yıl sonra Vilfredo Pareto bütünsel bir sosyolojik sistem kurdu. Bu sistem temel
olarak, hem toplumsal ve moral bilimlerin hem de bireylerin donattığı tüm ussal
savların türetildiği mantık dışı edimin yaşam-verici merkeziliğine dayanıyordu.
İnsanlığı
edime zorlamanın en iyi yolunun mit olduğunu düşünen Pareto’nun tersine, Guyau
bireysel ve toplumsal edimin her bir bireyin içinde varolan moral yaratıcılığın
ve “Ötekine” yöneltilmesi gereken bir
yaşam gücü fazlasının sonucu olduklarını savundu. Böylece, yaratıcılık
toplumsal yaşamın temeli oluyordu. Ya da daha doğrusu, yaratıcılığın beş türü:
düşünsel, duygusal, duyusal, iradesel ve son olarak çevreyi dönüştürebilecek
yaratıcılıktır. Her bireyin “Ötekilere” cömertçe sunacağı bu ölçüyü aşan yaşam
gücü nedeniyle, bireysel yaşamın ideali birlikte yaşama dönüşür: “toplumsal
yaşamın evrimi ile benzeşen ve onu olanaklı kılan, onun sonucu olmaktan çok
nedeni olan ve bireysel yaşamın merkezinde yer alan bir evrim vardır.”
Metin, Guyau tarafından geliştirilen moral kuramı,
bir doğal yükümlülük tanımına ve bunun sonucu “ekolojik” olarak
adlandırılabilecek bir Moral’e daha yakınlaştırırken, Kant’ın kategorisel
zorunluğuna karşı eleştirilerinin ana hatları belirlenmiş oldu. Guyau’ya göre
Kant “yükümlülük”ü kurnazca açıklamadan yoksun bırakmıştı. Dahası, Guyau
bilgiden önce gelen, bireyi edime ve üretmeye zorlayan bir tür doğal
güç/kuvvetin moral yükümlülükte varolduğunu savundu. Böylece bu güç/kuvvetin
var oluşu moral yükümlülüğün gizemine kesin bir kanıt oluşturabilirdi. Doğal
yönelimlerin, alışkanlıkların, adetlerin kendileri, daha fazla açıklamayı
gerektirmeksizin, bireyi edimde bulunmaya zorlayabilmenin kesin kanıtı
oluyordu. Moral zorunluluk, böylece kesin bir içsel güç/kuvvete bağlantılı bir
duruma gelebilirdi. Moral zorunluluk ile kastedilen gereksinim ya da zorunluluk duyguları değildi: Moral
zorunluluk en önemlisi içsel bir güç/kuvvet, toplumsal yaşama adanmışlığı talep
eden yaşam fazlası, bolluğu, topluma nüfuz ederken onu yaratan doğal içsel bir
kuvvetti.
Her tür moral zorunluluğun dayandığı moral yaratıcılık bireylerin kendilerini; topluma, bireysel bilincin toplumsal bilinci aynen ürettiği noktaya, “bireyin tüm toplumu kendi yüreğinin içinde duyumsadığı” noktaya açmalarına izin verir. Her bir bireyin içsel güç/kuvveti her bir “ben” arasındaki mesafeyi azaltarak, dahası her bir “ben”in ortaya çıkma ve varolma gereksinimini artırarak zorunlu olarak kendilerinin edim alanını diğerlerine açar. Guyau'nun toplumsal “ben”ler arasındaki ilişki çözümlemesi, bireylerin toplumsal yaşam bağlamında eğitimiyle ilgili bazı ortak sorular öngörüyordu. Guyau yalnız çağdaşı diğer sosyologlar gibi “toplumun zekasının” aslında aynı zamanda değişik özellikler geliştirmiş bulunan tüm bireysel zeka ve bilinçlerin etkileşiminin ürünü olduğunu kabul etmekle kalmadı. Ayrıca çok çarpıcı bir açıklama ekledi: her bir “ben” diğer varlıkların sonsuzluğundan ve bilincin küçük durumlarından oluşmuştur. Toplum böylece her zihine girer.
Doğa’nın Toplumsal
Yapısı
Doğa’da
evrensel bir etiğin ilkelerini bulma girişimi, Doğa’nın kendisinin toplumsal ve
kültürel yorumlanmasına ilişkin bir dizi meseleleri varsayar. Doğa’nın kültürel
yorumu, hem bireyin hem de toplumun bir yorum tarzıdır. Kropotkin’in çalışması
Darwin’inki gibi toplum gibi davranan bir Doğa’yı, insan gibi davranan
hayvanları ve toplumsal özellikleri olan türleri tanımlar. Hiç kuşkusuz doğa
bilimlerinde Kropotkin’in zamanında ve daha öncesinde yapılan keşifler, artık
ilahi yasalara tabi olmayacak ve kendi yasalarıyla düzenlenen bir Doğa’yla
ortaya çıkacak olan yüzeysel bilgi ve gerçeklere bizi ulaştırmıştır. Ancak,
dönemin toplumsal düzenlerini eleştiren ve yorumlayan kategorilerin, ütopik
bakış açısıyla, ayrıca Doğa’nın genel dünyasını yorumlamak için kullanıldığını
düşünmek gerçekçi olabilir. Doğa’nın yapılanmacı bir görünümü, bu görünüm,
insan dünyasındaki birey ve topluma ilişkin sonuçlara varmayı nasıl olanaklı
kıldığını anlamada çok yararlıdır. Bu durum da, toplumun Doğa’nın kendisinin
zihinsel bir yansıması hatta belki de adalet, eşitlik ve özgürlüğü gerektiren
pozitif bir ütopyası olduğunu söyleyebilirdik.
Doğa
eşanlı olarak bir kültürü hem gizler ve hem de gösterir. Doğa bir maskedir.
Nasıl gözlemleyeceğini öğrendikten sonra yalnız nasıl bakacağını bilenlere en
derin anlamını gösterir. Bu, gerçekte her şeyin kültür olduğunu belirtmek
anlamına gelebilir. Rolland Barthes problemi şöyle formülleştirdi:
Kültürün
Doğa ile karşıtlık içinde olduğunu söylemek belirsizdir, çünkü Doğa ve kültürün
sınırlarının nerede bulunduğunu bilemeyiz: İnsanlığın doğası nerededir? İnsanın
kendini insan olarak adlandırabilmesi için dile gereksinimi vardır, bu ise
kültürdür. Ya biyolojide? Günümüzde konuşma örneğinde olduğu gibi aynı yapıları
barındıran organizmalar da bulundu: Yaşamın kendisi dil gibi yapılanmıştır.
Kısacası herşey kültürdür. Giysilerden kitaplara yiyecekten imgelere ve kültür
toplumda bir uçtan diğer uca her yerdedir. Böylece kültür çelişik bir nesnedir:
Sınırı, karşıt terimleri, artığı/kalıntısı olmayandır.
Eğer
herşey kültür ise, o zaman kültür Doğa ayrımı, bir işlem farkına indirgeninceye
kadar belirsizleşir ve anlamını yitirir. Eğer herşey kültür ise, o halde biri
nasıl doğanın kendisini düşünebilir?
Gerçekte bu durumu tümden kabullenmek oldukça
güçtür. Çünkü bu durum Doğa’yı basit bir kültürel ifadeye, “kültürel” tin
tarafından verilenden başka bir yaşamsız bir “görünen Doğa” ya indirger. Ancak
Doğa bilimlerince edinilmiş bakış açısına göre, bunun karşıtına, bir “nedensel
Doğa”ya sahip oluruz. Bu, hareket eden moleküller ve elektronların bir tin üzerinde “Görünen
Doğa”nın duyumunu talep ederek ortaya çıkarması yoluyla işleyen bir sistem
olarak algılananan Doğa’dır. Bu Doğa’nın ikilemi kuramları Alfred North
Whitehead tarafından eleştirilmiş bulunuyor ki ona göre :
Tek Doğa vardır o Doğa bizim algılayıcı bilgimizden
önce vardır. Bilimin ayırt ettiği Doğa içersindeki özelliklerin ayırt edilmesi
zordur ve ilk bakışta olanaksızdır: Onlar ilişkilerin ilişkileri ve
özelliklerin özellikleridir. Fakat tüm ustalıklı inceliklerine rağmen, keskin
bir basitlikle belirlenirler. Bu nedenle, algının daha katı özellikleri
arasında varolan daha karmaşık ilişkileri çözerken bunları hesaba alınmak
zorundadır.
Her
ne kadar, bu bilgi içinde varolduğu ve gelişme kaydettiği kültürel ve sosyal
koşullara dayansa da Doğa kendi içinde bilinebilir. Doğa verili bir kültürden
ayrılamaz, fakat kültür yalnız görünen ve imgesel Doğa olarak yeniden kuramaz
ve tümden yeni ve onun algılanabilir katı özelliklerinden farklı nitelikleri
ona yükleyemez.
Gerçekte hayvanların evcilleştirilmesinde onların
seçimi ve eğitimi, insanların öğretiminde onların düzelticiliği ve sömürülmesi,
doğal kaynakların kullanımında ve onların aşırı sömürülmesinde bazen bir dengesizlik bazen zorlama ve güç
ve bazen şiddet vardır. Bu sonuncusu gerçekten Doğa’ya ve anti-Doğa' ya
aykırıdır. Bu konuda, tüm süreçlerin bir kültür indirgemesinin aynı olmadığının
ayırdına varılmalı ve insanlık evrilmesini öğrenmelidir şunların: Tahribat,
yokoluş, dönüşüm, değişim, buluş ve gelişme. Nesne ya da erekler (bitki örtüsü, toprak, hammaddeler, türler, insanların
kendileri, bilgi ve değerler) ne olursa olsun birinin yaptığı şeyi bilmek
esastır çünkü yalnızca edimin bilincinde olmak yeterli değildir.
Böylece insanın hangi müdahalesinin doğadan yana
hangi müdahalesinin doğaya karşı olduğunu sormak değerlidir. Bu, Doğa’nın ve
doğal varlıkların yazgısı kısmen insanlığın kendi elinde bulunduğundan,
insanların kendi doğalarının, insanlığın koşullarının, yazgısının ve kültürünün
sorgusunun varsayımı anlamına gelmektir.
Toplumcu
bir coğrafyası olan Elisée Reclus (1830-1905) benzeri bir usavurum yöntemi
geliştirdi doğa meselesine kesin bir moral özellik kattı. Reclus’a göre “ insan
kendi bilincine varmış doğadır.” Bu deyiş belki de insanı doğal duygular ile
ilişkilendiren en etkileyici tanımlamalardan birini içerir. Bu, ardarda gelen
insan edimlerini yerin enerjisiyle birleştiren bir bağı vurgular ve çevresel
değişimlerle bağlantılı olarak insan
populasyonun yaşamının nasıl dönüştüğünü gösterir, Doğa ve insanlığın ortak
edimlerini açıklar.
Reclus’un
düşüncesine göre, Doğa ve onun canlıları arasında gelişen karşılıklı “uzlaşı”
hem benzerlik hem de karşıtlıklardan oluşur. Tıpkı gelişmiş bedenlerdeki
uyumlar gibi. Bu mücadele ve birleşmeden kaynaklanır ve sürekli hareketin bir
denge noktasındaki salınımını durdurmaz. Günümüzde insanlar yuvaları olan
gezegene sürekli karşı gelmektedir. Antik çağlarda kendilerini Doğa'nın
kollarına bıraktıktan sonra kendilerini yavaşça özgürleştirmiş oldular ve şimdi
Yer’in enerjisine el koymak ve sahibi olmak için her çabayı göstermektedir.
Aslında insan türünün tarihi gezegenin insanlığa yönelik edimleri ile
insanlığın gezegene yönelik edimlerinin öyküsüdür. Uzunca bir süre basit
oluştan sonra, ancak Doğa'nın bilinçli ürünü olan insanlık, kendi tarihlerini
tanımlamada artarak etkin öğe oldular.
Reclus’un
görüşlerine göre, insan edimleri Doğa’nın gelişmesinde yol gösterici ve
ilerletici olabilir, ancak insanlık bunun hem farkında olmalı hem de istemeli:
Gölleri
ve bataklıkları kurutmada, ülkeler arasındaki farkı aynı düzeye getirmede,
hayvan ve bitki türleri arasındaki ilkel ayrımları değiştirmede o kadar güçlü
olan insanın edimleri bu yüzden, gezegenin dış görünümünü dönüştürmede çok
önemli bir rol oynar. İnsanlar yeryüzünü daha da güzelleştirebilir daha da
çirkinleştirebilir. Bu toplumsal statü ve her bir insanın alışkanlığına
bağlıdır: hem Doğa'nın yozlaşmasına hem de onun güzelleştirilmesine katkıda
bulunabilir. İnsan imgeleminde kendi yaşadığı köyü kurar: yüzyıllar boyu süren
yabanıl zorlamalardan sonra barbarlar yeryüzünü
zalimce vahşi görünüşe maruz bırakabilirken aynı anda akıllı çiftçilik
sayesinde uygarlaşmış bir insanlık narinlik ve nüfuz edici cazibeyi
fışkırtmasıyla onu [barbarı] insanlaştırır ve bu insanlaş diyebilmek
durumundadır, öyle bir biçimdeki, geçmekte olan bir yabancı yeryüzü tarafından
ağırlandığını inceden hissedecek ve yeryüzünün kollarında huzur içinde
dinlenecektir.
Bu sözcüklerin güncel ekolojik sorunları ve sürdürülebilirlik
problemini öngördüğünü söylemek bayağı bir tat verir. Reclus’un düşünceleri bu
basit benzerliğin çok ötesine gider. Reclus’un düşünceleri, açıkça insanlığın
yalnız Doğa' ya değil aynı zamanda kendisine ve Öteki’ne, Doğa' ya bakarken
orda yaşayanların arasında bulunabilecek toplumsal sorumluluk ve ilgilenme
derecesini anlayacak olan yabancıya karşı sorumluluğu olduğunu açıkça ifade
etmişlerdir. Doğa' ya çirkinlik, yoksullaştırma bitki örtüsünü ortadan kaldırma
ile yaklaşılırsa düş gücünün soyu tükenir, ruhlar yoksullaşır bayağı ve uşakça
davranış insanların ruhlarına egemen olur ve bu onları uyuşukluk ve ölüme
hazırlar. Bu türden bir çevrede ne bir şefkat ne de sıkıntı içindeki “Öteki”ne
yardım etme isteği olabilir. Orada bulunan insan da, aynen Doğa gibi eğer
vahşilik ve zorlamaya değilse bile, bu umursamazlığa tabi olur.
İnsanlığın hangi ediminin Doğa'yı aşağıladığı ve
hangi ediminin Doğa'yı güzelleştirdiğini bilmek Reclus için can alıcıydı.
“İnsanın kendisi insanın çevresidir.” Bu gnosiolojik problemin çözümü
insanlığın “yeryüzünün bilinci”ne varma olanağına dayanmaktaydı. İnsanlığın
kendini geliştirmesinin gereği olarak açıklanan bir işlem olanaklı en kısa
yoldan Doğa'ya ve Doğa'nın yetiştirdiği insanlar arasındaki gizemli uyumun
yaratılmasına bağlıdır. Ancak Reclus’un da belirttiği üzere, bilinçsiz
toplumlar bölgelerinin güzelliğini araştırmalarına izin verdiklerinde, bu her
zaman onun yadsınmasıyla sonuçlanır.
Bu
yüzden Reclus toplumu hem Doğa'dan hem de kendinden sorumlu olarak düşündü. Her
ne kadar gelecekte Doğa'nın dönüştüğü imgeyi bilim ortaya çıkaracak olsa da,
bilim bu devasa sorunu tek başına taşıyamaz. Kropotkin’de olduğu gibi Reclus’ta
da bilgideki ilerleme, toplumsal adalet ve moral ilkeler alanındaki ilerleme
ile çevrelenmiştir. Özgür olmayan toplum ne Doğa'yı ne de “Ötekii”ni
gözetebilir:
İnsanlar
mülklerinin sınırlarını değiştirmek ve bir kişi ile diğerleri arasındaki sahte
sınırları değiştirmek için mücadele ettiği sürece, bizi besleyen sözde onur
aslında saf kızgınlık amaçlarıyla bir parça arazi için mücadele eden talihsiz
kişinin kanıyla kızıla boyandığı sürece, açlıktan ölenler başarı garantisi
olmadan kendi ruhları için günlük ekmek ve yiyeceklerini aradıkları sürece
entelektüellerin öngördüğü üzere asla bir cennet olamaz. İnsan öncelikle barış
ve adalet grupları etrafında birleşmediği sürece gezegenin ana etkenleri bir
uyuma sahip olamaycaktır.
Elisée Reclus Ütopyası’nda,
İnsanlık, toplumda birleşerek “özgür insanlığın büyük federasyonunu” kabul
etmediği ve kurmadığı sürece Doğa bekleyecekti ve tümden iyi ve verimli
olmayacaktı.
Doğa
felsefesiyle bağlantılı moral düşüncenin bu kısa özetini sonlandırmadan, bugün
ekolojinin en özgün kuramcılarından birinin çalışmasını sunacağız. Murray
Bookchin'in (1921 - ) çalışmaları yukarıda belirtilen düşünürlerle doğrudan
bağlantılıdır ve etiksel ve ekolojik düşüncenin önemli bir sentezini sunar.
İnsanlığın
kendisi için tarihsel olarak kurguladığı toplum imgesinden Doğa imgesinin
doğrudan çıkarılabileceğini kabul etmesi nedeniyle yaklaşımı yapısalcı olarak
nitelendirilebilir:
Bizim
kendimizi doğal dünya ile ilişkili varsayış biçimimiz, ağırlıklı olarak bizim
toplumsal dünyayı görüş biçimimiz tarafından belirlenir. Çok büyük ölçüde ilki
sonuncudan kaynaklanır ve sırası geldiğinde toplumsal ideolojiyi destekler. Tüm
toplumlar kendilerini algılayışlarını Doğa'ya kadar götürebilirler.
Bundan
dolayı, toplumun doğa imgesi büyük ölçüde bu imgeyi geliştiren toplumun
toplumsal yapısını yansıtır. Burada Bookchin; Durkheim, Weber, Mannheim ve
Pareto gibi sosyologların izlerini takip etmektedir. Bilgi ve bilginin üretimi
toplumun kendisinin yansıması ya da ideal görünümünden başka bir şey olamaz.
Antropolojik bakış açısından Bookchin; Doğa’nın toplumsal moral ilkelere duyarlı
bir gösterge rolünü üstlenebileceğini, dolayısıyla hem zalim bir yargıç hem de
yaygınlaşmış moral ilkelerin düzensizliğinin kurbanı olabileceğini savunan Mary
Douglas gibi kültürel antropolojistlere katıldı. Bookchin'in görüşüne göre,
toplumların kendilerini algılamaları Doğa'ya dayandırır: Aynen kabile
dünyasının akrabalık üzerine kurulu olması, feodal dünyanın hak ve görevlerin
katı hiyerarşisine dayalı olması, burjuva dünyasının rekabet ve yarışmayı
yücelten bir piyasa toplumu etrafında kurulu olması hatta tekno-bürokratik
dünyanın akış şemaları etrafında ya da modern limited şirketlerin işleyiş
düzeneklerinin yansıttığı hiyerarşilerle kurulu olmasında olduğu gibi.
Ancak, her ne kadar Doğa'nın bu imgesi toplumu ya da
bütünsel görünümünü gösterse de, Doğa'ya ilişkin emperyalist beklentilerin
üstesinden gelinmesi güçtür. Bookchin'e göre, ancak kendi öz gerçeğini bulan
toplum hiyerarşik bir toplumun varsaydığı Doğa’nın algılanışına ilişkin
kısıtlamalardan kendini özgürleştirebilecektir. Doğa'yı “zorunluluğun güçlü
krallığı” olarak varsayan önyargıda bu kısıtlar anlaşılabilir. Bu her düşünce
ekolünde bulunabilcek bir önyargıdır.
Bookchin
bu önyargının yüzyıllardır kültür ve Doğa, erkek ve kadın, özgürlük ve
zorunluluk, baskın ve bastırılan gibi karşıt konumlara yerleştirilen
gnosiolojik ikilikte yer aldığını savunur. Ayrıca, bu ikilikte tahakkümün
yaygın bir epistomolojisinin genellştiren moral de şöyle bulunur:
Ötekinin tüm biçimleri anlamına gelen farklılığı, hükmetme ve tabi
olma üzerine kurulu olan antagonostik bir ilişkiler kümesine ya da piramidine
yerleştirilir. Farklılık derecesi ne olursa olsun, Öteki’nin bütünün bir
parçası olarak görülebileceği düşüncesi, bu farklılığı yalnızca çatışma ve
uzlaşma terimleri içinde algılayan deneyimler tarafından yönetilen modern
anlayışın ötesine geçilmesiyle kavranabilir. Gerçekten de, gerçek dünya
antagonistik biçimde bölünmüştür. Kusuru
da bundan
kaynaklanır.
Dolayısıyla,
toplum ve Doğa arasındaki bölünme bu ikiliği gereklilik krallığı olarak görülen
Doğa'nın temellerine yansıtır. Bookchin'in düşüncesine göre, bu ideoloji
Doğa’nın kendi ana niteliğinin Doğa'nın potansiyel özgürlük ve serbestlik
olduğunu gizler. Toplumsal evrim kadar biyolojik evrim de eko-toplumun içsel
çeşitliliğinin artmasıyla belirlenir. Bu çeşitlilik
eko-toplum içinde yalnız daha büyük istikrarı değil, aynı zamanda kendi
evrimleri içindeki yaşam formlarının kendilerini-yönetme ve katılım için
yaptıkları seçimlerinin sayısının artması anlamındaki özgürlüğü de kapsar. Hem
neo-Darwinci sentez hem de Bergson’un mistik yaratıcı evriminden farklı
olan Özgürlük ya da serbestlik ve “artan” seçenek olasılığı Bookchin'in
türettiği katılımcı evrim kavramının ana özellikleridir.
Katılımcı
evrim, temellerini mücadeleden çok yardımlaşmaya, yarışmadan çok katılıma
dayandırır. Bu Doğa kavramı, Chicago ekolünün
yarışmacı işbirliği toplumundan bahseden sosyologlarından ve bir çok insan
davranışını bireyin kalıtsal eğilimine bağlayan etnolojist ve
sosyobiyolojisten, Kropotkin, Reclus ve Geddes ya da daha az bilinen Ernst
Friedrick ve Alexander Woikof gibi coğrafyacılara geri dönüşü gösterir. Aynı
zamanda, tüm sosyobiyolojist determinizme karşı çıkar.
Bundan dolayı Etiğin esasları üzerine araştırmalar
yine doğa ve toplum yüzeylerinin kesiştiği ara yüzeye odaklanmak zorundadır.
Felsefi ve sosyolojik düşünceler, yararcı, bilimsel ve araçsal düşüncenin
ortaya çıkışından sonra toplum ve Doğa arasındaki ilişkiye dayalı olarak
gerçekleştirilen rasyonel araştırmalar üzerine kuruludur. Bookchin'in görüşüne
göre, toplumsal ekolojinin görevi “ekolojik ekonomi” ve çevreci sosyolojinin
iddia ettiği gibi yalnız gündemdeki ekonomik ve sosyal gündeme ekolojik gündemi
eklemek değil, ayrıca toplumun Doğa’dan ortaya çıkış tarzının, doğa ve toplumda
yer alan süreklilik ve kesintililiğin, bu düşünceleri doğrulayan bir bilim ve
teknolojinin ve son olarak hem Doğa hem de insan rasyonalitesinde esasları
bulunan Etiğin derin bir analizini gerçekleştirmektir.
Murray
Bookchin nesnel bir Etik kumanın olanaklı olduğunu savunur. Onunki Kropotkin’in
üstlendiğine benzer bir görevdir: Doğa'da gelişmemiş haldeki özgürlüğü
Toplum’da bir gerçeklik haline getirebilecek bir nesnel Etik kurmak. Toplumun
Doğa'ya karşı sorumluluğunu yeniden kurabilen, Doğa ve kültür arasındaki
evrimsel sürekliliği yeniden uyandırabilen,
yarışma ve hiyerarşiden çok özgürlüğe ve katılıma önem veren ekolojik
bir Etik. Bookchin'in düşüncesine göre, ekolojik bir Etik, toplum ile
ekolojiyi, kültür ile Doğa'yı, bağdaştırmalıdır. Çünkü ancak bu şekilde,
Durkheim’ın tanımladığı Doğa'dan kopuk ve ona düşman olan toplum, tartışılmaz
toplumsal gerçeklik olmayı sona erdirebilir.
Doğa ile kültür arasındaki boşluğu doldurma ve
ikilemi yeniden değerlendirme bakımından Murray Bookchin'in kuramsal görüşleri
hala birçoğundan daha ilginçtir. William Catton ve Riley Dunlap gibi çevreci
sosyologlarca desteklenen yaklaşım, Robert Park’ın sosyal biyolojisine ya da
Talcott Parsons’ın işlevselciliğinden destek almaya çalışsa bile, bu ikiliğe
inandırıcı bir çözüm sunmaz. Fenemonolojistlerin, etnometodolojistlerin ya da
John Hannigan gibi sosyologların
toplumsal yapısalcılıkları, toplum ve çevre ilişkilerdeki yozlaşmanın tümden
toplumsal aktörlerin kendilerini yanlı algılamalarına dayandırılamayacak “ekolojik
krizleri” tanımlamaları açısından zayıftır.
Bookchin
Whitehead’in düşüncesine yakın daha kapsamlı bir sav ortaya koydu: Dahası düzen
gerçeklikte varolduğu sürece, ki böylece bilim olanaklıdır ve bu yalnız
zihnin dayatması olmadığı sürece;
gerçekliğin rasyonel boyutları olduğunu söyleyebiliriz. Daha kolay bir
anlatımla; olgunun gelişminde bir “mantığı”, yani organik bir gizil
kapasitesinin sonucu olarak inorganiğin organik oluşunu, oldukça gelişmiş
hormonel ve sinirsel sistemi var eden potansiyellerin bir sonucu olarak organik
olanın değişmesini, kendini metobolojik olarak korumasını ve giderek kendi
bilincine varmasını anlamlı kılan genel bir yönelimi bulabiliriz.
Bu bakımdan Bookchin 19.yy boyunca gelişen
pozitivizmin en iyi düşüncelerinin gerçek bir takipçisi olarak görünür. Jean
Marie Guyau, Alfred Fouillée, Pierre-Joseph Proudhon gibi düşünür ve
sosyologlar evrimin toplumu kendi amaç
ve araçlarının bilincini arttırması gerektiğini düşündüler. Bu biçimde
evrimcilik, yalnız Fouillée’nin dediği gibi evrensel evrimin olanaklı
ilkelerinden birisi olan seleksiyon ile belirlenemez. Darwinizm, güçlünün
haklılığını, onun despotizmini ve aristokratlığını, eşitsizlik bahanesini,
kitlelerin yanlış yönlendirimini savunması nedeniyle eleştirildi.
Fakat
bu tür evrimci Moral ilkeler Bookchin’e uymaz. Tıpkı Fouillée gibi, onun için
de, evrim insanlığın en iyi niteliklerini seçer, zekilik, akılcılık, şefkat,
adalet, bilim. Ancak Fouillée ve Haeckel, bilimsel kuramları acımasızca politik
alana aktarmamızın tehlikeli olduğunu
vurgulamıştır. Ernst Haeckel doğa kuramlarından politik çıkarsama çabalarına
giriştiklerinde politika oluşturuculara bu tehlikelerin farkında olup
olmadıklarını sorulma hakkı olduğunu iddia etmiştir. Haeckel onların bu
kuramlardan türetilen sonuçlardan uzak durmaları gerektiğini, zira bu
kuramlarım kendi varoluş nedenlerine karşıt olabileceklerini, ekledi. Teoloji
ve metafizikten bağımsız bir Etik bilimini ancak doğa ile daha verimli ilişki
geliştirebilir. Fouillée’nin sözleri bu açıdan
oldukça ilginçtir: “kendi Doğa’mızın tüm yetilerini geliştirmek, insanlığın
gerçek hedeflerinin yalnızca araçlarını daima itaat altına alır”. Bunun modern sözcklerle
anlatımı; araçsal aklın nesnel ve diyalektik akıl tarafından kurulan etiksel
değerlere tabi kılınmasıdır.
Çev: Nihat Bekler
DİPNOTLAR
(Çev.Notu: Orjinal metin içerisinde
dipnot numaraları bulunmadığından bu numaralar çeviri metine konulamamıştır.
Ama dipnotlar aşağıda yardımcı olabileceği düşüncesiyle sırasıyla verilmiştir)
P. Kropotkin, ETHICS, ORIGIN
AND DEVELOPMENT (Prisim Yayıncılık/Unwin Brother Ltd.) Page 4; Bulgarca,
İspanyolca, Rusça ilk basımı 1922’de yayınlandı. Doğa Etiği Kropotkin’in
1894-1905 arası “Nineteenth Century” Gazetesi’nde yayınlanan makalelerinden
derlenmiştir.
Jonas H., Das
Prinzip Verantwortung, Insel, Frankfurt am Main, 1979; tr. it. Il principio
responsabilità, Einaudi, Torino, 1993, p. XXVII.
Bauman Z.,
Postmodern Ethics, Blacwell, Oxford, 1993; tr. it. Le sfide dell’etica,
Feltrinelli, Milano, 1996, p. 54 and pp. 75-80.
Darwin C., The
Descent of Man, 1871; tr. it. L’origine dell’uomo, Editori Riuniti, Roma, 1966,
p. 133.
Ibidem, pp.
143-147.
Kropotkin P.,
cit., p. 59.
Guyau J. M.,
Esquisse d’une morale sans obligation ni sanction, Alcan, Paris, 1913, (I ed.
1884), p. 87.
Ibidem, p. 92.
Ibidem, p. 102.
Guyau J. M.,
Éducation et hérédité, Alcan, Paris,1888, p. 55.
Guyau,
Esquisse..., cit., p. 115.
Barthes R., La
pace culturale, in Il brusio della lingua, Einaudi, Torino, 1988, p. 93.
Whitehead A. N.,
The Concept of Nature, Cambridge University Press, Cambridge, 1920; tr. it. Il
concetto della natura, Einaudi, Torino, 1975, p. 38.
Reclus E., La
Terre, 1868-1869, now in Reclus E., L’homme. Geografia sociale, (ed. Errano P.
L.) Angeli, Milano, 1984, p. 56.
Ibidem, p. 59.
Bookchin M.,
Freedom and Necessity in Nature: a Problem in Ecological Ethics, in “Alternatives”,
n. 4, 1986; tr. it., Libertà e necessità nel mondo naturale, in “Volontà”, n.
2/3, 1987, p. 20.
Douglas M., Risk
Acceptability According to the Social Sciences, Russel Sage Foundation, London,
1985; tr. it. Come percepiamo il pericolo, Feltrinelli, Milano, 1991, pp.
77-87.
Bookchin M.,
Freedom and Necessity in Nature: a Problem in Ecological Ethics, cit., p. 13.
Park R. E., Human
Ecology, in “The American Journal of Sociology”, vol. XLII, n. 1, 1936, pp.
1-15.
Bookchin M.,
Sociobiologia o ecologia sociale?, in “Volontà”, n. 1, 1982, pp. 70-86.
Catton W. e
Dunlap R., A New Ecological paradigm for Post-Exuberant Sociology, in “American
Behavioral Scientist”, vol. 24, n. 1, 1980.
Hannigan J.,
Environmental Sociology, Routledge, London, 1995.
Bookchin M., A
Philosophical Naturalism, in “Society and Nature”, n. 3, 1993, pp. 82-83.
Fouillée A.,
Critique des Systèmes de morale contemporaines, Alcan, Paris, 1893, pp. 9-15
Quoted in
Fouillée A., cit., p. 15.
Ibidem, p. 71.
* Çeviri, Democracy&Nature (Vol.5 No.3, November 1999) dergisindeki Social Morals and Ethics of Nature: from Peter Kropotkin to Murray Bookchin isimli makaleden yapılmıştır. Bu Türkçe çeviri Özgür Üniversite Forumu, Sayı 19 (2002) içinde yayınlanmıştır.