sürece kapitalizm asla tam
olarak aşılamayacaktır[1].
İnsanlığın
yeryüzü üzerindeki en eski ve en temel faaliyetlerden birisi olan, ortaya
çıkışı toplumsal yaşamın kendisini büyük oranda değiştiren geleneksel “tarım kültürü (agriculture)”, insanlık ile toprak arasındaki yaşamsal göbek bağının
kopartılmasıyla birlikte modern zihinlerde giderek bulanıklaşmakta, yerini
yağmacı ve istilacı bir “tarım işletmeciliğine
(agribusiness)” bırakmaktadır.
Yakındoğu’da onbin yıldan bir süre önce, özellikle besin gücü ve ekim verimi yüksek, tohumlarının saklanması ve ekilmesi kolay olan buğday ve arpanın yabanıl atalarından ıslah edilmesi ile tarımın ortaya çıkışı ve çoğu zaman bunun hayvanların evcilleştirilmesi ile birleştirilmesi insanlara avcı ve toplayıcılık ile karşılaştırıldığında daha istikrarlı bir yaşam olanağı sağladı. Bu yeni durum yaşamsal araç gereçlerinin yapımında bir patlamaya yol açarak Neolitik Devrim’e neden olmuştu. Hasattan sonra mahsulün bir kısmının tohumluk olarak saklandığı ve geri kalanının bir sonraki hasada dek ancak yettiği bu tarımsal üretim, küçük bir artı değer ortaya çıkarmış olsa dahi, Neolitik ekonominin esas karekteri potansiyel olarak kendi kendine yeterli bir geçim ekonomisidir[2]. Tarım aynı zamanda insanın doğa ile daha önceki pasif etkileşiminin ötesine geçen etkin bir ortaklık ilişkisi anlamına da gelmekteydi. Toprakla olan tarımsal etkileşim insanlığı onun tamamlayıcı bir parçası haline getirdi ve bu etkileşim düşünülmeksizin herhangi bir toplumsal kurumu anlamak imkansızlaştı. Şüphesiz avcı ve toplayıcı toplumdaki animistik duyarlılık bu yeni toplumda da devam etmekteydi; toprak devredilemez kutsal bir alan, yiyecek yetiştirmek tinsel bir etkinlik ve yemek kutsanmış bir toplumsal ayindi. Bunlar bugün bize naif görünüyor olsa da, erken tarım insan ile doğa arasındaki etkileşimi anlamlı ekolojik parametreler içinde tanımlamıştı[3].
Toprak
türleri ve tarım teknolojisi, tarihsel olarak, toprağın ortak veya bireysel
olarak işlenmesinde önemli bir rol
oynadı ve toprağın işlenmesinde meydana gelen değişiklikler varolan toplumsal
ilişkileri doğrudan etkiledi. Örneğin eski dünyanın aşırı merkezileşmiş
imparatorlukları Yakındoğu’nun kıraç bölgeleri için gerekli olan sulama
sistemleri tarafından, ortaklaşmacı ortaçağ köyleri ise açık arazi sistemi
(openfield strip system) ve döküm sabanı tarafından besleniyordu. Şarlman
Hanedanlığı döneminde (M.S. 751 - 987) Avrupa ağır sabanının ortaya çıkması ile
birlikte köylülere yapılan toprak tahsisinin kıstası artık ailelerinin
ihtiyaçları değil bu saban ile toprağı süren grup içinde yaptıkları katkı
olmuştu. Yeni Şarlman Hanedanlığı takvimlerinde doğa ve tanrılara yapılan
vurgunun yerini işe yapılan vurgunun
alması, Batı’nın doğaya karşı baskıcı bakışının bir yansımasıydı: “Romalıların
mevsimsel dönemleştirmelerinde çok büyük bir önem taşıyan zeytin artık
kaybolmuştur. Resimler saban sürenleri, hasat yapanları, ağaç kesenleri,
domuzlar için meşe palamutu düşürenleri ve domuzları boğazlayanları göstermektedir.
İnsan ve doğa artık ikiye ayrılmıştır ve insan efendidir”[4].
İnsanın
doğaya bakışındaki bu hiyerarşik kayma her ne kadar erken bir tarihte belirmiş
olsa da, ancak serbest piyasa sisteminin toplumsal ve ekonomik ilişkileri
belirleyen baskın bir sistem olarak ortaya çıkışı insan ve doğa arasında büyük
bir yarılmaya neden olmuştur. Elbette serbest piyasa sisteminden önce de
piyasalar vardı. Ama bunlar toplumsal sistemin içine gömülüydü ve bu
piyasaların temelini oluşturan takas veya değişim ilkesi diğerleri zararına bir
yayılma eğilimi göstermiyordu. Serbest piyasa ekonomisi ise yalnızca piyasalar tarafından kontrol
edilen, düzenlenen ve yönlendiren bir ekonomik sistemdir. Feodalizm ve lonca
sistemi içinde toprak ve emek toplumsal düzenin bir parçasıydı. Feodal düzenin
asli unsuru olan toprak, askeri, idari ve siyasal sistemin temelini
oluşturuyordu; sosyal konumu ve işlevi, yasal ve geleneksel kurallarca
belirlenmişti. Mülkiyetinin devredilebilir olup olmadığı, devredilebildiği
durumda kime ve hangi kısıtlamalar altında devredilebildiği, mülkiyet
haklarının neleri içerdiği, toprağın hangi biçimlerde kullanılabileceği gibi
sorular alım satım düzeninin dışında yer
alıyordu ve tamamen farklı bir grup kurumsal düzenlemeye bağlıydı.[5]
İngiltere’de Tudor devrinden başlayarak tarımsal kapitalizme ve toprağa karşı kapitalizmin gerektirdiği bireyselleşmiş bir yaklaşıma, yani onu otlağa dönüştürme ve toprak çevirme hareketlerine; onsekizinci yüzyıldan bu yana ise sanayi kapitalizmine rastlanıyordu.[6] 15. yüzyıl sonlarından itibaren başlayan ilk toprak çevirme hareketlerinde soylular yoksulların ortak arazideki paylarını alenen ellerinden alıyor, onların eskiden geleneğin yıkılmaz gücüne dayanarak kendilerinin ve mirasçılarının bildikleri meskenleri yerle bir ediyorlardı. Toplumsal doku parçalanıyordu. Köyler terkediliyor, namuslu çiftçiler dilenci ve haydut çetelerine dönüşüyordu. Ülkenin tümünü bir felaketin eşiğine sürükleyen bu yıkımlar karşısında kral ve konseyi, sulh yargıçları ve piskoposlar toplumun insani ve doğal özünü savunuyorlardı. Kett ayaklanması binlerce köylünün katledilmesiyle bastırıldıktan sonra, Kral naibi Somerset, toprak çevrilmeleriyle ilgili kısıtlayıcı yasaları ortadan kaldıran ve otlak ağalarının diktatörlüğünü kuran karşı devrimin ellerinde can vermiştir. 17. yüzyıl ortalarında aynı taraflar arasında ikinci bir güç çatışmasına girişildi, ama toprak çevirme taraftarları artık soylulardan çok zengin toprak sahipleri ve tüccarlardı, ve toprak çevirme artık otlak alanları için değil ekim alanları açmak amacıyla yapılıyordu[7].
İngiltere
ve Fransa’da özellikle kırsal alanlarda yer alan sanayi kapitalizmi ise
fabrikaları ve işçileri için yerleşim alanlarına ihtiyaç duyuyordu. Zamanla
yeryüzünün sanayi toplumunun gereklerine boyun eğişinin çeşitli aşamaları
gelişmeye başladı. İlk aşama, toprağın ticarileşmesiydi. Bu topraktan elde
edilen feodal gelirin yatırımlara yönelmesine yol açtı. İkinci aşama yiyecek ve
organik hammadde üretiminin ulusal düzeyde hızla büyüyen sanayi nüfusunun
ihtiyaçlarına hizmet etme amacıyla artırılmasıydı. Üçüncüsü ise bu artık üretim
sisteminin dış ülkelere ve sömürge bölgelerine yayılması idi. Bu son adımla,
toprak ve ürünü sonunda kendi kurallarına göre işleyen bir dünya piyasası içine
yerleşiyordu. Tüccar sınıfı toprağın ticarileşmesi yolundaki talepleri
destekliyordu. Çiftçiliğin bir yaşam
tarzı değil bir iş olduğu iddia
ediliyordu. Serbest ticaretin yiyecek fiyatlarını ucuzlattığı anlaşılır
anlaşılmaz, işçi sınıfları da davaya kazanıldı. İşçi sendikaları tarım kesimi
düşmanlığının kaleleri durumuna geldiler ve devrimci sosyalizm, dünya
köylülüğünü birbirinden farksız bir gericiler yığını olarak damgaladı[8].
Kapitalizmin feodalizmden sonra gelmesi nedeniyle “uygarlaştırıcı” işlevini alkışlayan Marx, bu nedenle Hindistan’ın İngiliz sömürgesi olmasını savunmuş ve geleneksel tarım toplumlarının bu “uygarlaştırılmaya” karşı dirençlerini Kapital’de Hindistan köy toplumu örneğinde incelemiştir: “Bazıları bugüne kadar hayatta kalan bu küçük ve son derece eski Hint toplulukları toprağın ortak mülkiyetini, tarım ile el sanatlarının karışımını ve değiştirilemez bir iş bölümünü temel alıyordu; bunlar yeni bir topluluk oluşturmaya başladığı zaman, sabit bir eylem planı olarak hizmet görüyordu… Toplulukta işbölümünü düzenleyen yasa bir doğa yasasının karşı konulmaz otoritesine göre işliyordu; her bireysel zanaatkar, demirci, marangoz vb. atölyesinde sanatının tüm işlemlerini geleneksel biçimde, ama bağımsız olarak yürütüyordu; herhangi bir otorite tanımadan. Sürekli olarak kendilerini aynı biçimde yeniden üreten ve tesadüfen yok edildiğinde aynı yerde ve aynı adla tekrar zuhur eden bu kendine yeterli topluluklardaki üretici organizmanın basitliği, Asya toplumlarının, Asya devletlerinin sürekli çözülüşü ve yeniden kuruluşu ve hiç durmayan hanedan değişiklikleriyle çarpıcı bir karşıtlık oluşturan, değişmezliğinin anahtarını sunmaktadır. Toplumun temel ekonomik unsurlarının yapısı bulutlu politika bölgesinde patlayan fırtınalardan etkilenmez”.[9] “Sermayenin büyük uygarlaştırıcı etkisi” ise Grundrisse’de şöyle anlatılır: “Tüm önceki evreleri sadece yerel ilerleme ve doğaya tapınma düzeyine düşüren bir toplum evresinin üretimi. Doğa ilk defa sadece insan için bir nesne, yalnızca bir kullanım konusu haline gelir; o artık kendi başına bir güç olarak tanınmaktan uzaktır ve doğanın bağımsız yasalarının teorik bilgisi, ister tüketim nesnesi isterse üretim aracı olarak olsun, doğayı insan gereksinimlerine tabi kılmayı amaçlayan bir savaş oyunu olarak görür. Bu eğilimi izleyen sermaye, ulusal sınırlar ve önyargıların ötesine, doğanın ilahlaştırılmasının ötesine ve iyi tanımlanmış sınırları içinde mevcut ihtiyaçların atadan kalma, kendine yetme temelinde doyurulmasının ve geleneksel yaşam tarzının yeniden üretiminin ötesine yayılmaktadır. Sermaye tüm bunları yıkar ve sürekli devrimcidir; üretici güçlerin genişlemesini, üretimin çeşitlenmesini, doğal ve entellektüel güçlerin sömürülmesini ve alınıp satılmasını önleyen tüm engelleri yok ederek yapar bunu”.[10]
Marxizm’de
(ve sendikalizmde) toplumsal dönüşüm için daima merkezi bir rol biçilen
proleterya, amaçlarının ne olduğunu düşünmelerinin değil varoluşlarının nedeni olarak neyi yapmak zorunda kalacaklarının
önemli olduğu bir sınıf ve fabrika, emeğin potasında çelikleşen proleteryanın
zoraki itaate dayanan okulu olsa da, 1789 ve 1830 devrimlerindeki militanların
çoğunluğu fabrika işçilerinden ziyade zanaatkarlardı. Yirminci yüzyıl dönümünde
işçi sınıfının önde gelen militanları usta zanaatkarların bağımsızlık ruhunu
koruyan metal işçileriydi. Fabrikalardaki birçok yarı becerikli, vasıfsız veya
çok az eğitim almış işçiler arasındaki “zanaatçi proleterler” en iyi eğitimli
olanlar, diğerlerini etkileyenler ve lider olarak görülenlerdi. Bu “zanaatçi
proleterler” Temmuz 1848 kadar erken bir dönemde ortaya çıktılar ve Rusya
ve Almanya’yı 1917 ile 1921 yılları
arasında süpüren büyük devrimci dalgada çok önemli bir rol oynadılar. Parisli
işçilerin büyük bir kısmını yeni beliren fabrika proleteryasından ayıran şey
yalnızca işlerindeki ustalıkları değil, karekteristik bir şekilde kişisel
bağımsızlıkları ve kendilerine olan güvenleriydi. Şüphesiz zanaatkarın
bağımsızlık duygusu becerileri tarafından güçlendirilmekte ve kısmen
biçimlendirilmekteydi. Fakat onlarda var olan şey sınıf bilincine olduğu kadar
sivil bir düşünceye de sahip olan daha
eski bir çağa ait bir kültür ve toplum biçimiydi.[11]
Aynı şekilde, geç kalmış bir endüstrileşme döneminden geçen İspanyol işçi
sınıfının da solun yaratmış olduğu en radikal devrimi gerçekleştirmesine neden
olan şey, onların kırdaki, şehirlerin aşırı rasyonalize ve mekanize olmuş
endüstri dünyası ile keskin bir şekilde çatışan organik tarımsal dünyadaki
derin kökleriydi. Bu iki kültürün çatışma alanında, Akdeniz kıyısındaki
şehirlerdeki İspanyol işçileri değişmeye karşı dirençlerini, ahlaki bir
gerilimi, endüstri öncesi bir yaşam biçimine ait olan duygularını ve topluma
bağlılıklarını korudular.[12]
Tarımsal dünyadan zihinsel bir kopuş gerçekleştirilmiş gibi görülse dahi, 21.yüzyılın başında tarım hala insanlığın üçte ikisinin temel geçim kaynağını oluşturmaktadır. Burada gözümüze çarpan unsur ise, kolaylıkla tahmin edilebileceği üzere, bu tarıma bağlı nüfusun ezici çoğunluğunun 3.Dünya ülkelerinde toplanmış olduğudur.
Endüstriyel
kapitalizmin ortaya çıkışından günümüze bazı 1.Dünya ülkelerinde tarımsal nufus
neredeyse yokolmuştur. Örneğin ABD’de 1860 ile 1930 yılları arasında çiftçi
nüfusu %60’dan %22’ye düşmüştür. Bu oran 1950’de %12’ye, 1992’de ise binde
7,3’e gerilemiştir. Bir diğer önemli istatistik ise bu ülkede nüfusun binde
1,3’ünün tarımsal üretimin %83’ünü gerçekleştiriyor oluşudur. Yani küçük
çiftçiler tarım işletmelerinin her gün artan baskısı altında varlıklarını devam
ettirme çabası içindedir.[13]
Japonya’da ise nüfusun %6’sı çiftçilik ile uğraşırken bunların %90’ından
fazlası “part-time” çiftçilik yapmakta, temel geçim kaynağını tarım dışındaki
alanlardan sağlamaktadır. Diğer bir deyişle “part-time” çiftçiler en azından
kendi tüketimleri için pirinç tarlalarını korumaktadır. Bunun en büyük nedeni
aslında Japonyada’ki Toprak Kanunu’dur. Bu kanuna göre, tarım toprakları
yalnızca çiftçilere satılabilir ve tarım dışındaki faaliyetler için
kullanılamaz. Ama bu kanun da şirketlerin tarım alanlarına sahip olmalarını
sağlayacak şekilde yeniden düzenlenmektedir.[14]
Ekonomik
globalleşme sonucunda, esas olarak 3.Dünya ülke toprakları üzerinde süregiden
yağmalama daha sistematik bir sürece girmiştir. Dünya Ticaret Örgütü’nün (World
Trade Organization-WTO) Tarım Anlaşması (Agreement on Agriculture-AOA), ABD ve
onun global tarım işletmeciliği yapan şirketleri tarafından dayatılan tarımın
liberalizasyonu için hukuki bir altyapı oluşturmaktadır. Bu anlaşma ile 1.Dünya
ülkelerinden gelen tarımsal ürünlerin, tarımsal faaliyetin bir geçim kaynağı
olarak önemli rol oynadığı 3.dünya ülkelerine
girmesinin önündeki engeller kaldırılmakta, hükümetlerin tarımsal ürünlere
verdikleri sübvansiyonlar kısıtlanmakta ve büyük tarımsal işletmelerin
fiyatları ile rekabet edemez hale getirilen küçük çiftçiler hızla tarımsal
faaliyetin dışına itilmektedir. Sonuç olarak milyonlarca küçük çiftçi
topraklarından olmakta ve tarımın global işletmeler tarafından kontrolü garanti
altına alınmaktadır. Bu, gerçekte, dünyadaki gelmiş geçmiş en büyük mülteci
üretme programıdır. Örneğin Hindistan’da, Hindistan Hükümeti’nin tahminlerine
göre, her yıl iki milyonun üzerindeki küçük çiftçi toprağını kaybetmektedir.
1951’de 27,9 milyon olan topraksız köylü sayısı son bir kaç on yıl içinde,
1990larda, 50 milyon’un üzerine çıkmıştır. Bunların çoğu ulusal otobanların
inşaatlarında günlük bir dolardan daha az parayla çalışan işçiler haline
gelmiştir. Delhi ve Bombay gibi büyük şehirlere kırsal yörelerden göç edenlerin
sayısı Dünya Bankası’nın kendi tahminlerine göre kısa bir süre içinde
İngiltere, Almanya ve Fransa’nın toplam nüfusunu geçecektir. Meksika’da ise iki
milyon mısır çiftçisi, ABD hükümeti tarafından sübvansiye edilen Amerikan
mısırının ithal edilmesi nedeniyle, son birkaç yıl içinde tarım dışına
çıkmıştır.[15]
Bu örnekler tüm diğer coğrafi alanlar için çok kolaylıkla genişletilebilir.
Diğer taraftan DTÖ’nün Patent Hakları (Trade Related Intellectual Property Rights-TRIPs) Yasası, tohumları, bitkileri, koyunları, inekleri ve hatta insanın kendisini bir gece içinde yaşayan organizmalar olmaktan çıkarıp Monsanto, Novartis, Ian Wilmut ve PPL gibi tekeller tarafından “yaratılan ürünlere” dönüştürmüştür. Böylece insanlık tarihi boyunca yerel topluluklar ve yerliler tarafından yaratılan biyolojik kaynaklar yine bu insanların torunları tarafından kullanıldığında bu torunlar “hırsızlık” yapmış olmaktadır. Örneğin doğal çevrenizde varolan bir tohumu ertesi yıl ekmek için saklandığınızda ve komşularınız ile paylaştığınızda, bu tohumun “patenti”ni almış olan Monsanto peşinize dedektifler takmaktadır. Bu biyo-korsanlık, Vandana Schiva’nın belirttiği gibi, 3.Dünyanın her şeye rağmen ayakta kalmasını sağlayan son kaynağını, tohumlar, şifalı bitkiler, hayvan besini olarak kullanılan otlar gibi biyoçeşitliliğini de yok etme tehditinde bulunmaktadır. Daha da kötüsü insanların binlerce yıldır ticari sistemin dışında kalmalarını sağlayan bilgiler, beceriler ve kültürel pratikler yok olmaktadır. Bir zamanların kendi kendine yeterli çiftçisi “kredi ve kimyasal bağımlısı”na, Afrika’nın yerli çobanı safari kamplarındaki dilenciye dönüşmektedir.[16]
Dolayısı ile her ne kadar havanın, suyun, toprağın ve yaşanılan çevrenin kirlenmesi, kısacası gezegenin ekolojik yıkımı yaşayan herkesi yakından ilgilendiriyorsa da 3.Dünya ülkelerinde yaşayan insanlar için bu konular şimdiden bir ölüm kalım meselesi haline gelmiştir. Yaklaşık iki yüzyıllık endüstrileşmenin sonucu olarak toprakların, kaynakların ve insanların yağmalanması sözkonusu ülkeleri hızla uçurumun kenarına getirmiştir. Bu durum buralarda yaşayan insanları radikalleştirmektedir. Hindistan’ın güneybatısındaki Karnata eyaletinde çiftçiler Cargill ve diğer uluslararası şirketlerin artan baskısına, toprağa, suya ve yiyecek güvenliğine karşı olan tehditlerine odaklanmışlardır. 1992’de Cargill’in Bangalore’daki ofisine giren aktivistler tohumlar ile ilgili kayıtları ve materyalleri yok ettiler. 1993 ocak ayında yarım milyon çiftçi tarımın şirketler tarafından kontrolünü, tohumların ve diğer yaşam formlarının patentlenmesini ve yeni ticareti protesto etmek amacıyla Banglore’a yürüdüler. Ekvator’dan Batı Afrika’ya ve Filipinler’e kadar çiftçiler geleneksel tarım metodlarına dönmekte ve geleneksel topraklarında kimyasal maddelerin ve modern makinelerin kullanımını engellemektedir.[17] Hindistan’daki ve Filipinler’deki balıkçı toplumlar ticari balıkçılık ile uğraşan teknelerin geçişini yasaklayan sınır bölgeleri oluşturmuşlardır.[18] Brezilya’daki Topraksız Kır İşçileri Hareketi yüzbinlerce çiftlik çalışanını temsil etmektedir ve toprak işgalleriyle 150.000’den fazla aileyi (ki bu yaklaşık 1 milyon insan demektir) kullanılmayan topraklara yerleştirmiştir.[19]
Uluslararası Emek Organizasyonu’nun (OIT) Orta Amerika Büro Müdürü Ian Chambers dünyadaki yerli halk nüfusunun (300 milyon kişi) yeryüzündeki doğal kaynakların %60’ına sahip olan bölgelerde yaşadığını açıklamaktadır. “Dolayısıyla karışıklık ve çatışmaların çoğunun yerlilerin topraklarını istila etmek için patlak vermesi şaşırtıcı değildir”.[20] Zapatistalar ise bu toprak yağmalamalarına karşı dünyanın bir çok bölgesinde süregiden direnişler arasında özel bir incelemeyi hak etmektedir.
Marcos’un
anlattığına göre Chiapas Meksika’nın en yoksul eyaletidir. Diğer taraftan
ülkede üretilen ve yarısından fazlası ihraç edilen kahvenin %35’i burada
üretilmektedir. Kahveden sonra ikinci büyük üretim sığır etidir; 3 milyon baş
sığır ülkenin diğer bölgelerinin tüketimi için burada yetiştirilmektedir.
Ulusal hidroelektrik enerjisinin %55’i ve toplam ulusal enerjinin %20’si bu
bölgede üretilmesine karşın Chiapas’taki evlerin ancak üçte birinde elektrik
vardır. Chiapas aynı zamanda ülkenin en fazla mısır üreten eyaletlerinden
biridir. Ayrıca bal üretimi ve kereste ticareti yapılmaktadır. Nüfusun yarıdan
fazlası yetersiz beslenmeden muzdariptir, yüksek bölgelerde ve ormanda bu oran
%80’e çıkmaktadır. Bu topraklarda 1 milyon yerli insan yaşamakta ve beyaz
(ladino) ve melezlerle (mestizo) birlikte ortak bir kabusu paylaşmaktadırlar:
açlık ve baskı nedeniyle ölmek.[21]
Mücadele
tarzları içinde simgeselliğin önemli bir yeri olan EZLN (Zapatista Ulusal
Özgürlük Ordusu), NAFTA’nın (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması) yürürlüğe
girdiği 1 Ocak 1994’te dikkatleri üzerine çeker. Bu aslında Meksika tarihi göz
önüne alındığında tamamen yeni bir olgu değildir. Köylü lideri Emiliano Zapata
önderliğindeki Zapatistalar ta 1910lu yılların başında “toprak ve özgürlük”
talebinde bulunmuşlardır. 1994’ün başındaki bu yeni diriliş esasında kırsal
bölgede ve özellikle toprak üzerinde yaklaşık son 20 yıldır
süregiden
politik ajitasyonunun bir sonucudur. Bazı eyaletlerde devrim öncesi Meksika’nın
latifundiyalarını pratikte ortadan kaldıran toprak reformu Chiapas’ta asla
tamamlanmamıştı. Eyalet ülkenin temel kahve kaynağı olmasına karşın yalnızca
yüz kadar kişi (tüm kahve yetiştiricilerinin %0.16’sı) tüm kahve yetiştirilen
toprakların %12’sini kontrol etmektedir. Toprağa sahiplik konusu gerçekte bu
durumdan daha da çarpıktır. Toprağın genişliğine ilişkin yasal sınırlamalardan
kurtulmak için toprak mülkiyetleri üçüncü şahıslar üzerine yapılmaktadır. Bu
büyük çiftlikler en iyi toprağa ve altyapıya sahip olanlardır. Gerçekte problem
kahve değil, sığırdır. 1980 yılı rakamlarına göre yaklaşık 6000 aile 3 milyon
hektardan daha fazla otlak alanını elinde bulundurmaktadır. Bu Chiapas’ın tüm
kırsal toprak sahipliğinin yaklaşık yarısına eşit bir alandır. Bu uçsuz
bucaksız sığır çiftlikleri, şiddet ve ejido’nun
(komünal toprak; tüm Meksikalıların hükümetten bir parsel toprak isteme hakkına
sahip oldukları bir toprak dağıtım sistemi) veya ulusal toprağın yasadışı
istilası yoluyla yaratılmıştır.[22]
Zapatistaların
en dikkat çekici özelliklerinden birisi geleneksel Maya yerli kültürünün bu
harekete verdiği biçimdir. Marcos ve arkadaşları Chiapas dağlarına yerlileri
örgütlemek için geldiklerinde, o ana kadar bildiklerini bir yana bırakıp
yerlilerin sözüne kulak vermekle belki de yapabilecekleri en doğru davranışı
gerçekleştirmişlerdir.
Zapatistalar
herbiri 50 ile 100’ün üzerinde topluluktan oluşan 32 belediyede toplam 500 000
den fazla insanın içinde yer aldığı bir organizasyonel yapı ve bir karar alma
mekanizması ağı yaratmışlardır. Toplulukların barındırdıkları aile sayısı bir
düzine aileden yüzün üzerindeki aileye kadar değişebilmektedir. Başkaldırıdan
önce toplulukların çoğunun yeterli verimli toprağı bulunmuyordu ve insanlar
yerel toprak sahipleri için, genellikle acımasız koşullar altında çalışmak
zorundaydılar. Başkaldırıyla birlikte toprak sahipleri kaçtı, çoğu zaman
onların bıraktığı topraklar işgal edildi ve bazen de bunlar yeni toplulukların
kurulması için kullanıldı.
Topluluklarda
karar alma mekanizmalarının nasıl olduğunu bu bölgede bulunan bir İrlandalı
gözlemcinin deneyimleri ile aktaralım: “ ’Diez de Abril’ 1995 yılında toprak
işgali ile kurulan yeni bir topluluktur. Haftalık rutin toplantılar pazar
günleri yapılır ve herkese açıktır. 12 yaşın üzerindeki herkes konuşabilir ve
oy kullanabilir. Bu toplantılar saatlerce sürebilir ve tipik olarak
topluluktaki işlerle ilgili pratik sorunların çözümü veya topluluk gelirinin
nasıl harcanması gerektiği ile ilgilidir. Örneğin uzun bir tartışma bir traktör
mü veya bir kamyon mu alınması gerektiği üzerineydi. Gerektiğinde haftanın
diğer günlerinde de toplantı yapılıyordu. Topluluklar bu toplantılarda
‘“Otonom” Belediye Meclisi’ne[23]
göndereceği delegeleri seçerler. Bu delegeler sınırlı bir zaman süresi boyunca
(bir veya iki yıl) hizmet eder ve eğer topluluk görevlerini iyi yapmadığını
düşünüyorsa geri çağrılabilir”.[24]
Bu delegeler yaptıkları iş için herhangi bir ücret almamakta fakat giderleri topluluk üyeleri tarafından
karşılanmaktadır. Bazı durumlarda çiftliklerindeki işlerine yardım edilerek
tarlaya gitmemeleri ve Meclis’teki işlere yoğunlaşmaları sağlanmaktadır.
“Otonom” Belediyeler anayasal belediyelere paralel organizasyonlardır, onların
gölgesi gibidirler. Bazı “Otonom” Belediyeler anayasal belediye binalarını
işgal etmişlerdir; San Andres’te veya Los Altos’ta olduğu gibi. Herbir “Otonom”
Belediye’nin çalışması ve sorumlukları seçilen delegeler tarafından getirilen
topluluk isteklerine göre değişmekte, belediyeler toplulukların birlikte
yaşamalarının getirdiği yerel problemleri çözmekte ve topluluklar arasındaki
değiş tokuşu düzenlemektedir, küçük suçlarla ilgilenmektedir. Adalet uygulaması
geleneksel hukuka göre yapılmaktadır. Örneğin, Meclis genel suçlarda hapis veya
para yerine topluluk için veya haksızlığa uğramış aile için çalışma cezası
vermektedir.[25]
Gücün yerel çekirdeğini oluşturan bu belediyeler uzun vadede Meksika
hükümetinin diktatöryal gücüne karşı potansiyel olarak ölümcül bir tehdit
oluşturmaktadırlar.[26]
İstanbul, 25
Aralık 2001
[1] Murray Bookchin, Radical Agriculture, (Kick It Over
dergisi, Fall 1994).
(http://www.tao.ca/ainfos/A-Infos95-2/0152.html ve http://www.tao.ca/ainfos/A-Infos95-2/0153.html)
[2] Bkz. V.Gordon Childe, Kendini Yaratan İnsan, çev: Filiz Ofluoğlu (Varlık Yay., 6.baskı, 1996), sy 54-78; Ayrıca bkz. V.Gordon Childe, Tarihte Neler Oldu, çev: Mete Tunçay, Alaeddin Şenel (Alan Yay., 7.Baskı, Ekim 1998).
[3] Murray Bookchin, agy.
[4] Lynn White, Jr., aktaran Murray Bookchin, agy.
[5] Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm, Çev:Ayşe Buğra (Alan Yay.), sy. 87 ve 89.
[6] Karl Polanyi, agy, sy.184.
[7] Karl Polanyi, agy, sy.58-59.
[8] Karl Polanyi, agy, sy.186-187.
[9] Karl Marx, aktaran Murray
Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi,
Çev.Alev Türker (Ayrıntı Yay., Kasım 1994), sy. 235.
[10] Karl Marx, aktaran Murray
Bookchin, Ekolojik Bir Topluma Doğru,
Çev. Abdullah Yılmaz (Ayrıntı Yay., Haziran
1996), sy.194.
[11] Murray Bookchin, The Third Revolution Volume II, (Cassell, 1998), pg.vii-x.
[12] Murray Bookchin, After Fifty Years: the Spanish Civil War,
sy.5
[13] Bkz. Bill Cristian, Family Farms and U.S.Trade Policy
(http://www.inmotionmagazine.com/bruss.html)
[14] Bkz. Interview with Japanese Farmer’s and Consumer’s Cooperatives
Represantatives
[15] Bkz.Vandana Shiva, The Threat to Third World Farmers (The Ecologist, September 2000), sy 40-43 ve Anuradha Mittal, Land Loss, Poverty and Hunger (The Ecologist, aynı sayı), sy 44.
[16] Bkz.Brian Toker, Third World Ecologists Challenge
Development, “Progress” (Earth for Sale, Sound End Press) kitabı içindeki makale.
( http://www.social-ecology.org/learn/library/toker/t_3weco.htm )
[17] Kuşkusuz bu örneklerden çıkarılacak sonuç, doğanın tahribine karşı çözümün teknoloji karşıtlığında olduğu değildir. Biz yaşam araç ve gereçlerini herkes için halihazırda mümkün kılan, sadece teknik olarak değil ekolojik olarak da rasyonel bir “kıtlık sonrası”na gönülden bağlıyız.
[18] Bkz.Brian Toker, agy.
[19] James Petras, Neo Liberalizme karşı Köylü Hareketi (Cosmopolitika, sayı 1, Ekim 2001), sy.159.
[20] Marcos, Niçin Savaşıyoruz?, çev.Ömer Laçiner (Le
Monde Diplomatique, Ağustos 1997).
[21] Metin Yeğin, Marcos’la On Gün (Su Yayınları, tarihsiz), sy.10-13.
[22] Luis Hernande, Mexico: The New Mayan War ( http://www.spunk.org/library/places/mexico/sp000659.txt )
[23] Her ne kadar anayasal belediyelerden farklılıklarını belirtmek için, “otonom” sıfatını kullanmış olsalar da aslında bu belediyeler yalnızca kendi bölge içi problemlerinin çözümü konusunda bağımsızdırlar.
[24] The Zapatistas, Anarchism and “Direct Democracy”,
Anarcho-Syndicalist Review, #27, Winter 1999.
[25] Zapatista Autunomous Municipalities
( http://flag.blackened.net/revolt/mexico/comment/auto_munc_nov98.html )
[26] Mariana Mora, The EZLN and Indigenous Autonomous
Municipalities, April 1998
(http://flag.blackened.net/revolt/mexico/comment/auto_munc.html )
[27] Naomi Klein, An Icon Fantasma: Subcommandante Marcos, Guardian,
03.08.2001
( http://www.guardian.co.uk/Archieve/Article/0,4273,4145255.html )