TARİHİN KAÇIRILMASI[1]
Peter Staudenmaier
Dünyanın her tarafında kapitalizme karşı çatışmaya katılan insanların çoğu için, geçtiğimiz iki yıl, bu defa, daha özgür bir topluma doğru bazı ilerlemeler vaat eder görünüyordu. Global hareket saflarının genişlemesi, politikasının keskinleşmesi ve belirgin hale getirilmesiyle, tarih bizim lehimize olan nadir dönüşlerinden birini gerçekleştiriyor izlenimini veriyordu. Fakat 11 Eylül’de insanlığa karşı işlenen büyük suçlar bu umutları boğdu, yeni bir belirsizlik ve tehlike dönemini getirdi. O gün üç uçağı kaçıran fanatikler aynı zamanda, bir anlamda, tarihi de kaçırıyorlardı. Ve dehşete düşmüş durumdaki bir bilinçsiz simetrisi, korsanların hedefleri olan Birleşik Devletlerin askeri, politik ve ekonomik elitleri, işin geri kalanını tamamlamaya kararlı olarak ortaya çıkar.
Bu
barbar saldırıların hemen ertesinde, New York’taki kurbanların çoğu hala
tanımlanmamış ve ABD bombaları her gün yeni kurbanlar yaratırken, suçların
kendileri veya bunların korkutucu bir yanını oluşturan suçun şiddet döngüsü
hakkında akılcı ve açıklayıcı sonuçlara ulaşmak çok zor. Suçluların
motivasyonları hakkında henüz fazla bir şey bilmediğimiz sürece olayları
anlamlı kılmak için yapılacak her çaba, sonuçsuz kalacak bir spekülasyon unsuru
olacaktır. Buna rağmen aniden ortaya çıkan bu anlamsız felaketin anlamının
araştırılması, her zamanki komplo teorilerinden kutsal “uygarlıklar çatışması”
mitine, oradan İslam kültürleri ve insanları hakkındaki standart oryantalist
önyargıların yenileştirilmiş bir uyarlamasına kadar değişen aciz bir sahte
açıklamalar çeşitlemesi ortaya çıkardı.
Birleşik
Devletler’deki halkın şiddetli kaba konuşmalarında, 11 Eylül saldırıları dini
radikaller tarafından gerçekleştirilen ve Usame bin Ladin gibi karanlık kişiler
tarafından akıllıca tezgahlanmış, benzeri görülmemiş bir eylem olarak
düşünülür. Bu inanışların herbiri doğrunun ve karikatürün bir karışımıdır.
Terörist etiketi itiraz edilemeyecek şekilde doğru olmasına rağmen, içinde
saldırıların ortaya çıktığı bağlamı anlaşılmaz kılmaktadır. Günümüz dünyasında
çaresizlik içindeki bireylerin tecrit edilmiş eylemleri politik şiddetin baskın
biçimi değildir; baskın biçimi kendini daha ziyade, sponsorluğu çoğunlukla
Birleşik Devletler yönetimi tarafından yapılan, sistematik devlet terörizmi
olarak ortaya serer. 11 Eylül terörist eylemleri aslında hiç emsali görülmemiş
eylemler değildi, fakat bunlar şimdiye kadar karşı konulmaz bir emperyal statü
ile gelen sahte masumiyet içindeki ve halinden memnun ABD yurttaşlarının çoğu
için şiddetli bir şok olarak geldiler.
Benzer
biçimde, dini radikalizm düşüncesi, korsanların korkunç görevleri için onlara
açıkça rehberlik eden dünya görüşünü ortaya çıkardığı ölçüde gizlemektedir de.
Hiçbir şey “İslami radikaller”i diğer mutlakçı dini doktrin yandaşlarından
ayırmak kadar tuhaf olamaz. Bu aşırılıkçıları diğerlerinden ayıran şey,
kendilerini teolojik fikirlere adamaları değil, bu fikirleri politik bir
programa, dünyayı küfürden ve şeytandan arındırarak yeniden şekillendirecek bir
ideolojiye dönüştürme konusundaki kararlılıklarıdır. Bu ham politik ideoloji
anlaşılan onları metodların ve amaçların seçimine ve altında yatan tinsel
haklılaştırmalardan daha önemli olan bir sonuca götürdü.
Sonuç
olarak, saldırganlar ve Bin Ladin arasındaki bağlantılar güvenilir görünüyor,
fakat bunlar yine de kesin olarak kanıtlanmak zorundadır. ABD halkının hayal
gücünün merkezi endişe imajını üreten ve
sürekli genişleyen uluslararası sabıkalılar galerisine Bin Ladin’i koymakta
hiç tereddüt etmeyen Amerikan polikacılarının ve medya yöneticilerinin bu asla
vicdani bir problemi olmadı. Burada o Kaddafi, Hümeyni, Noriega, Hüseyin,
Miloeviç vb. ABD şeytanlaştırmasını büyük ölçüde belirleyen safi şeytanların
daha önce vücut buldukları gruba katılır. Bu kişilerin, Bin Ladin gibi, bir
zamanlar ABD devleti ile müttefik olduğu gerçeğinden uygun bir şekilde
bahsedilmez.
Bu
belki de ABD’nin saldırılar karşısındaki yanıtlarının en kafa karıştırıcı
tarafıdır: Bin Ladin’e ve takipçilerine yönelen büyük öfke aynı anda hem çok geniş
hem de çok kısıtlıdır. ABD’nin müttefikleri olan Pakistan ve Suudi Arabistan,
yönetici ve askeri aygıtlarının şimdiki vaftiz babaları hem ideolojik hem de
maddi olarak Bin Ladin ve onun şebekesi olduğu gerçeğine rağmen, “terörizme
karşı koalisyon”a alındılar. Şüphesiz, ABD kendi yarattığı, eğittiği,
desteklediği ve şimdi onu besleyen eli ısıran bu gruplar için asıl sorumluluğu
taşımaktadır. ABD’nin Soğuk Savaş’ın son dönemlerinde Afganistan’daki gizli
operasyonlarının iyi belgelenmiş tarihi Bin Ladin ve onun CIA içindeki daha
önceki ustaları arasındaki bağlantıya ilişkin uzun süre devam eden izleri
gözler önüne sermektedir. Bu kanıt izleri, Bin Ladin ve 11 Eylül saldırıları
arasında öneri niteliğindeki ve inandırıcı olmayan kanıtların tersine, göze çarpan
bir kesinlik ve kolaylıkla takip edilebilir.
Bunların
hiçbirisi, ABD emperyal kibrinin öldürücü sonuçlarına ilişkin genel bir
suçluluk duygusu bir yana, ABD dış politikasının genel bir yeniden
değerlendirilmesi ile dahi sonuçlanmadı. Şüphesiz Amerikan komuoyuna, absürd
bir şekilde New York, Washington DC ve Pennsylvania’daki suçlardan sorumlusu
tutulan, zaten unufak olmuş ve sefalet içindeki Afgan halkı daha büyük bir
günah keçisi olarak sunuldu. Resmi olarak onaylanan bu günah keçisi yaratma
politikası, beklenebileceği gibi, Müslümanlara, Araplara, Güney Asyalılara ve
bu aşırı ölçüde geniş grupların üyesi olduğu zannedilenlere karşı ayırım
gözetmeyen bir düşmanlığın içeren birçok yerel biçim ortaya çıkardı. 11Eylül’e
karşı takınılan tüm bu onursuz ve akılsız tavırlar, yalnızca saldırılar
hakkındaki rahatsız edici temel gerçekle karşılaşmaktan kaçınmanın yollarıdır:
bunlar beklenmeyen fakat ABD’nin Merkez Asya, Orta Doğu ve başka yerlerdeki
utanç verici politikalarının mantıksal sonucudur.
ABD
kültürünün büyük çoğunluğu için ve hatta şu anki Sol’un geniş sektörleri
arasında, bu gibi düşünceler kurbanların hatıralarına bir hakaret olarak
küçümsenerek reddedilir. Fakat bu huzur kaçırıcı gerçeklerin açık anlamı
kitlesel cinayetin korkunç ahlaksızlığını için bir mazeret yaratmak veya
önemsizleştirmek değil, fakat bu eylemlere ilk elde neyin yol açtığını
anlamlandırma yollarına işaret etmektir. Korsanların “özgürlük”ten şiddetli
nefretlerini dışa vurdukları düşüncesi, özgürlük ABD destekli rejimlerin Arap
dünyasında ve Asya’da ayakta kalabilmelerı için gerekli çürümüşlük anlamına
gelmediği sürece, ciddiye alınacak bir inanırlılığa sahip değildir. Korsanların
nihai amaçların neler olduğuna ilişkin elimizde şu anda varolan delillere göre,
onlar Birleşik Devletler’in temsil ettiklerinden nefret etmek için iyi ve kötü
olan gerekçelendirmelerin bir karışımını sahip görünmektedirler: yalnızca
laiklik ve modernlik değil fakat ayrıca dünya çapında baskı, ki bu özgürlüğün
tamamen reddedilmesidir.
Diğer
bir deyişle, dünyadaki milyonlarca insan “ABD”den şiddetle nefret edecek
mükemmel sebeplere sahiptir. Fakat korsanlar, tabi ki, “ABD”ye veya hatta ABD
dış politikasını yöneten ve icra eden güçlü insanların büyük bir kısmına da
saldırmadılar; rasgele ve keyfi olarak öldürdüler ve kurbanlarının epey bir
miktarı ABD vatandaşı değildi. Bu saldırıları kapitalizme ve militarize olmuş
devlete karşı bir darbe olarak görmek de anlamlı değildir. “Finans kapital”in
uluslararası ekonomik düzen yerine kullanma veya global gücün merkezi olarak
Pentagon bürokrasini görme gibi budala özdeşlikler(synecdoche), 11 Eylül
sonrasında artık daha önceki geçerliklerine sahip değildir. Kapitalizme ve
militarizme karşı muhalefet, sekreterleri ve itfayecileri bir yana bırakalım,
asla sembollerin veya sembolik kişilerin yok edilmesi olmamıştır. Önemli olan
ve her zaman önemli olmuş olan toplumsal ilişkilerin dönüştürülmesidir, yoksa
sembolik gayrimenkül metrekarelerinin yokedilmesi değil.
Aynı
şey, ABD yönetiminin, şimdiye kadar daha az sayıda insanı öldürmüş olsa dahi,
saldırılar karşısındaki anlamsızca sembolik olan yanıtı için söylenebilir,
kuşkusuz söylenmek zorundadır da. Büyük
ve yanlış yönlendirilmiş askeri yanıt, daha sonraki saldırıları
caydırmak bir yana, gelecek yıllardaki misillemeyi sebebini oluşturacak devlet
terörizmi tetiğini çekerek, cezalandırmanın süregiden döngüsünü tutuşturmuş
görünüyor. Ayrıca yurtdışında Amerikan gücünün yeniden ileri cepheye
sürülmesiyle, zaten çok istikrarsız olan Merkez ve Güney Asya’yı, Amerikan’ın
evinde saldırıya maruz kalmasını örtbas etmekten başka bir sebebe dayanmayan
minyatür bir dünya savaşının içine sürüklemek çok korkutucudur. Usame Bin Ladin
yarın bir mağarada bulunabilir ve ama bu, ABD alışılan rolünü oynamaya devam
ettiği sürece, korsanların hevesli örnekçileri bulmalarını oldukça garanti eden
uluslarası düzenlemelerin temel yapısını değiştirmeyecektir. Bunların hepsi
Amerikan global stratejisine tamamen uyabilen şeylerdir, fakat dünyanın her
yanındaki insanlara getirdiği tehlikelerin yanısıra, bunun hükümetlerinin hem
burada, yurtiçinde, hem de dışarıdaki politikalarının gerçekte ne anlama
geldiği hakkında her zamanki gibi bilgilendirilmeyen Amerikan halkının
çıkarları için olduğu da çok zor söylenebilir.
Ve
devlet ulusal güvenlik adına kaslarını dünyanın öbür yarısında kasarken içerde
de masrafları kısmakla meşguldür. Halk şovenizminin patlaması daima sivil
özgürlüklerin daraltılması ve halkın şüpheli kısımlarının disipline edilmesi
için uygun bir fırsattır. Aynı zamanda, geleneksel olarak düşüncesiz olan ABD kültürünün vatanseverliği bir histeriye
dönüşmüştür, sanki ulusal kimlik trajedi karşısında bir teselli verebilecekmiş
gibi. Bu ülkedeki kamusal alanın çoğu emperyal ikonografi içinde yüzmektedir.
Her şeyin üzerinde bulunan Amerikan bayrağının güç bir durumda bir araya
gelmeyi temsil ettiği varsayılmaktadır. Fakat aynı bayrak birçok insan için
baskı ve dışlanmayı simgelemektedir. Güçsüzlük ve korkunun bir karışımı,
şimdiye kadar, açık veya kapalı bir şekilde katliamın nedeni olan daha önceki şeylere
gözlerin kapalı tutulurken 11 Eylül katliamının mahkum edilmesi ikiyüzlülüğünü
maskelenmiştir.
Sol’un
cevabı ara sıra cesaretli fakat çoğu zaman mahcup edicidir. Sol’u Körfez savaşı
ve Kosova kampanyasında bölen ince çatlaklar derinleşmiş ve bazı ünlü
solcuların ulusal birlik adına uluslararası bağlılıklarını görünüşe göre
bırakmasıyla daha fazla hayata küstürücü hale gelmiştir. Yas tutmanın getirdiği
ruh hali bir şekilde eleştirel yetileri bastırmış ve daha iyi açıklamalara
sahip olması gereken insanları bugünkü çatışma için hiç açıklayıcı bir zıtlık
olmayan “İslami faşizm”e karşı “demokrasi”nin savunulması retoriğine
sürüklemiştir. Aynı zamanda diğer solcular korsanların hesaplanmış
canavarlıklarında gizli olan politik amaçlarıyla herhangi bir şekilde eleştirel
olarak karşı karşıya gelmemeyi tercih etmişlerdir. Bu pozisyon prensiplerin
yanlış anlaşılmasına yol açacaktır ve ne olduğu belirsiz ve uğursuz bir
geleceği hazırlaması bir yana, olayların ve ardından gelenlerin anlaşılmasında
da yardımcı olmayacaktır. Fakat birçok eylemci krizn diğer çözümlerine
yönelerek ellerinden gelenin en iyisini yapmaktadır; her ne kadar hiç kimse
şimdiye kadar özellikle zorlayıcı bir şey bulmamış olmasına rağmen, bu en
azından sistematik politik yoksunluğu içindeki bir dünyada, politik şiddetin
anlamının yanısıra ABD dış ve askeri politika yapısının altında yatanlar
hakkında soruları ortaya çıkarmak için de bir vesiledir.
Bugünkü
durum anarşistlere, toplumsal ekolojistlere, kommünalistlere ve diğer
özgürlükçü solculara zorlu bir meydan okumadır. Eğer insanlığa karşı 11 Eylül
suçlarını gerçekleştirenler, çağdaş yaşamın çekişmeleriyle uzlaşmayan iyi
düzenlenmiş bir hayali geçmişe dönüşü zorlamak anlamında, gerçekten tarihi kaçırmaya çalışıyor
idiyseler, o zaman bizim görevimiz yalnızca bu girişime değil, ayrıca onun
burada kendi toplumumuzun merkezindeki ayna görüntüsüne de karşı koymaktır.
Bunun anlamı hem suçun kendisini hem de onun görünüşteki zıddını reddetmektir,
her ne kadar ikincisi kendini kendi haklılaştırmasıyla ve insani konularla
gizlemiş olabilse dahi. Tarihin kaçırılmış olduğunun acı verici farkındalığı
bize ayrıca tarihin asla güvenilir bir şekilde “bizim tarafımızda” olmadığını,
daima bir şeyler için mücadele edilmesi gerektiğini de gösterdi. Bu mücadele,
uçaklarla yarışan gerici kaderciliğin değişik türleri ve özgürlükçü umut
ışığının azaldığı patlamalarla birlikte muhtemelen bu güne kadar olanlardan
daha fazla kafa karıştırıcıdır. Fakat bu aynı zamanda, eğer bizler tarihi
insanlığa karşı işlenen suçların, şiddetli saldırganlıkların ve politik
iğrençliklerin düzenin ayrılmaz bir parçası olmaktan ziyade tamamen tesadüfi
olaylar olduğu bir güne götürmek zorunda isek, toplumsal dünyanın karmaşıklığı
hakkında yeni kavrayışların mümkün olabileceği, şüphesiz gerekli olduğu bir
zamandır da.
[1] Bu makale “Demokratisk Alternativ” grubunun (bilgi için bkz. http://www.communalism.org/demalt/) yayın organı “Direct Democracy”nin Kasım 2001sayısında yayınlanmıştır. İngilizce’den çevirisi http://www.social-ecology.org/learn/library/staudenmaier/s11_print.html web adresinden yapılmıştır.
Makale 11 Eylül saldırısının hemen ardından yazılmasına ve bugüne değin uluslararası sahnede yeni gelişmeler olmasına rağmen, bizce ileri sürdüğü düşünceler geçerliliklerini korumakta ve saldırı sonrasında aslında aynı kalan “yeni”dünyanın anlaşılmasında muhalif düşünceye önemli perspektifler sağlamaktadır (ç.n.)