Bugünkü cumhuriyetçi devletlerde, bu kararların
profesyonel politikacılara, bürokrat ve teknokratlara devredilmiş olması (elit
toplumsal tabakalar oluşturmalarını bir yana bırakacak olursak), yalnızca bir
insanın veya toplumdaki her bir yurttaşın kendi ihtiyaçlarını ve bunların çözüm
yollarını yine kendisinin “en doğru” şekilde bileceği ve çözeceği gerçeğine
gözlerini kapatan bir “iyi yönetim” problemi değil, daha da önemlisi insanın insan olma kapasitesini aşağılayan etik bir problem oluşturmaktadır.
Bugün, Bergama köylüsünün hayatına ve yaşadığı
topraklara kastedenlere karşı “kendiliğinden”
bir halk meclisi oluşturarak verdiği mücadele, cumhuriyetçi devletin seçilmiş
vekillerine dahi tahammül parti başkanları diktatörlüğündeki bir meclise sahip
olan Türkiye’de, insan olma onurunu bizlere yeniden hatırlatmaktadır.
Eurogold (şimdi Normandy Madencilik A.Ş. adını aldı)
maden şirketine karşı başlatılan bu mücadele, mücadele ile ilgili politik
kararların bu halk meclisinde doğrudan, yüz-yüze alınmasının aynı zamanda tüm
köylülerin, eski Yunanlıların paideia dedikleri,
bitmez tükenmez bir karşılıklı eğitim sürecini (yurttaş olma süreci) de oluşturması nedeniyle, zaman içerisinde,
artık bu ve benzeri ekolojik problemlerin gerçek kaynağı olan toplumsal
problemlere yönelmiş ve kapitalizmin tüm suretlerine bir karşı çıkışa
dönüşmüştür. Bugün bu köylere gidecek olanlar, bu halk üniversitesinde okuyan
yaşlı ninelerin ve dedelerin, siyanürün kimyasal formülünden McDonalds’ın
yağmur ormanlarını tüketen kitlesel hayvan üretimine kadar uzanan geniş bir
alanda, “siyanür zararsızdır” diye fetva veren ülkenin bilimsel araştırma
konusundaki “en üst” kurumunun (TÜBİTAK) profesörlerinden çok daha fazla
öğretecek şeyleri olduğunu göreceklerdir.
Asıl öğrenilmesi gereken ise, sovyet komünleri soy geleneğinden gelen bu halk hareketinin kendi
meclislerindeki politik karar alma egemenliklerini, kendilerinin
dışındaki, örneğin, Bolşevik Parti
soy geleneğinden gelen ve her doğrudan
demokrasi hareketini teoriye uydurmak için boğmaktan sabıkalı
“devrimci” bir partiye devretmeme konusundaki bağışıklık sistemleridir. Bergama
köylüleri bunu Avustralya yerlilerinin (Aborjinlerin) bir sözünü tekrarlayarak
dillendirirler: “Bize yardım etmek için geldiniz ise evinize dönün, ama bu
mücadeleyi kendi mücadelenizin bir parçası olarak görüyorsanız birlikte bir
şeyler yapabiliriz.”
Halk meclislerinde politik kararların alınması ile bu politik kararların uygulanması arasında önemli bir nitelik farkı
bulunmaktadır. Örneğin, bir yerleşimde yol yapılmasının gerekli olup olmadığı,
eğer gerekli ise bu yerleşimin ekolojisi veya estetiği ile nasıl bir uyumluluk
taşıması gerektiği gibi yerleşimin genel
çıkarını ilgilendiren kararlar, mesleklerinden veya becerilerinden bağımsız
olarak tüm yurttaşlar (çiftçiler, teknisyenler, müzisyenler, zanaatkarlar vb.)
tarafından alınmalıdır. Ama bir kez halk meclisinde bir konuda bir politik
karar alındıktan sonra, bu kararın koordinasyonu ve icrası bu konuda uzman olan
kişilere bırakılacaktır; bizim örneğimizde yol mühendislerine, mimarlara veya
yol yapımıyla ilgili görev almak isteyen diğer gönüllülere. Halk meclisleri bu
projelerin ve bunlarla görevlendirilenlerin denetimini, yerleşimin insani boyutları nedeniyle kolaylıkla
gerçekleştirebileceklerdir.
KONFEDERALİZM
Toplumsal Ekoloji, bir yandan bir yerleşimin coğrafi olarak insani ölçekte olmasını,
politik kararların bu yerleşimin halk meclisinde doğrudan demokrasi yoluyla
oluşturulması gerektiğini savunurken, diğer yandan da eğer bir yerleşim,
kendini komşusu olan yerleşimlerin, bölgelerin, büyük coğrafi alanların ve
giderek tüm insanlığın bütünleyici
bir parçası olarak görmediği, dünyasını sadece bu ölçeğin içine sıkıştırdığı
zaman izole, kendi içine dönük ve dar görüşlü bir toplum oluşturma tehlikesine
de hassasiyetle vurgu yapar. Geç Ortaçağ Avrupa’sında, diğer yerleşimlerden
bağımsız ve dışlayıcı olan bazı içe dönük şehir-devletleri veya Hindistan ve
Çin’de despotik rejimler için maddi taban oluşturmuş kendi kendine yeterli yerleşimler bu tehlikenin tarihsel
örneklerindendir. Bu örnekler bizlere bugünkü ulus-devletler çağındaki
alternatif politik hareketlerin, enternasyonal
bir kavrayışa sahip olmadıkları zaman, niyetlerinden bağımsız olarak hızla
içine çekildikleri milliyetçilik ve “ulusal bağımsızlık” batağı gibi dışlayıcı
nitelikteki problemli kurgularının sonuçlarına ilişkin uyarılarda
bulunmaktadır. Özgürlükçü bir toplum
kurmayı hedef olarak belirleyen
her ciddi toplumsal teori ve toplumsal hareket bu uyarıları ciddiye almak ve
kendisini bu bataklıktan sakınmak zorundadır.
Kendi kendine yeterlilik veya başka bir deyişle özyeterlilik talebi, kapitalizmin
varolan her şeyi daha önce görülmemiş boyutlarda ve hızda metaya çevirmeye
başladığı, “üretim ve hizmet alanlarını” daha futürsuzca genişletmeye ve buna
bağlı olarak insanları “alıcılara ve satıcılara” indirgemeye çalıştığı
günümüzde, radikal düşünce ve hareketlerde daha yoğun bir şekilde talep
edilmeye başlanmıştır.
Çok açıktır ki; rekabete dayalı pazar ekonomisinin
bir sonucu olan muazzam boyutlardaki ulusal ve uluslararası işbölümü, muazzam
bürokrasilerden oluşan aşırı boyutlardaki örgütlenmelere ve eldeki kaynakların
malların uzak mesafelere nakliyatından doğan korkunç masraflara aktarılmasına
yol açmaktadır. Bu aynı zamanda geri dönüşümün verimli bir şekilde
gerçekleştirilmesini, yerel ve bölgesel hammaddelerin sağlıklı bir şekilde
kullanılmasını da kısıtlamaktadır. Özyeterlilik talebi, yerel ve bölgesel
kaynakların kullanılması, eko-teknolojilerin uygulanması, tüketimin akılcı ve
sağlıklı bir çizgide yeniden ölçeklendirilmesi ve tüketimi artırmak için planlı bir şekilde üretilmiş olan kısa
sürede bozulan mallar yerine kaliteli malların üretilmesine önem verilmesi
yönünde dengeli bir içeriğe sahip olduğunda ve uygulamaya konulabildiğinde bu
savurgan uluslararası işbölümü büyük ölçüde zayıflayacaktır.[2]
Belli bir derecedeki özyeterlilik her
yerleşim ve bölge için istenen bir durumdur. Ama özyeterlilik talebi, kendi
kendine yeterli olan yerleşimlerin gereksinim
duydukları her şeyi üretmeleri anlamında tepkisel bir uç noktaya kaydığında
bu özgürlükçü bir toplumda hiç de arzu edilir bir şey olmayan, aşırı derecede
yorucu bir köy yaşantısına geri dönülmesiyle gerçekleştirilebilir. Tarihsel
örnekler böyle bir yaşantının getirdiği zorunlu çalışma temposunun insanların
erken yaşlanmasına yol açtığını ve onlara yerleşimlerinin sınırlarının ötesine
uzanan politik yaşamla ilgilenecek zaman bırakmadığını göstermektedir. Ama ne
yazık ki radikaller arasında bu türden “ilkelci” bir ekonomiye geçilmesini
savunanlar bulunmaktadır.
Özgürlükçü
bir toplumda bir yerleşim her zaman diğer yerleşimlerle karşılıklı bir
bağımlılık ilişkisi içerisinde olan ekolojik bir bütünün en küçük parçasını
oluşturur. Dolayısıyla, yerleşimler önemli maddi gereksinimlerin
karşılanmasında ve ortak politik amaçların gerçekleşmesinde diğer yerleşimlere
güvenmek zorundadır.
Toplumsal Ekoloji’nin rasyonel ve özgürlükçü bir
toplumun oluşturulmasına bir tehdit oluşturan bir yerleşimin kendi içine
kapanma tehlikesinin bertaraf edilmesine, küresel boyuttaki savurgan
işbölümünün önüne geçilmesine ve yerleşimin belli bir derecedeki
özyeterliliğini sağlamasına yönelik önerisi, yerleşimleri idari meclisler ağı ile birbirlerine bağlayan Konfederasyon Sistemi
yani Komünlerin Komünüdür.
Konfederasyonlar tarihsel olarak antik döneme dek
uzanır. On altıncı yüzyıl İspanya’sındaki comuñeros
hareketi, 1793 Paris seksiyon hareketi ve 1930lardaki İspanyol devrimi
sırasındaki anarşist hareketler konfederasyonların daha yakın dönemlerindeki
örnekleri arasındadır. Konfederasyonlar Amerikan, Fransız ve İspanyol Devrimleri’nde
merkezi ulus-devlet yönetimleri ile rekabet edecek düzeyde güçlü hale
gelmişlerdir.[3]
Konfedere Sistem, yerleşimler ve bölgeler arasında
olması gereken karşılıklı bağımlılığı sürekli kılmaya yarayan bir sistemdir;
daha doğru bir deyişle, bu bağımlılığın, denetimin yerleşimlerin elinde olması
ilkesinden vazgeçilmeksizin demokratikleştirilmesidir. Konfederasyonun
yerleşimleri birbirine bağlayan bir idari meclisler ağı olduğunu belirtmiştik.
Bu meclislerin üyeleri veya delegeleri, çeşitli köylerdeki, kasabalardaki ve
hatta büyük kentlerin mahallelerindeki yüz yüze ilişkiye dayanan halk
meclisleri tarafından seçilir. Konfedere meclislerin üyelerinin görevleri kesin olarak belirlidir ve bu üyeler her an görevden alınabilirler. Üyeler
halk meclislerinde belirlenen politikaların koordinasyonu
ve icrası amacıyla seçilmişlerdir, bu açıdan halk meclislerine karşı
sorumludurlar. Sahip oldukları işlev bütünüyle idareye ve uygulamaya
yöneliktir. Bu üyeler cumhuriyetçi hükümet sistemlerindeki gibi politika oluşturma işlevine sahip
değillerdir. İdare ve koordinasyon konfedere meclislerin yetki alanına
girer. Bu meclisler, köylerin, kasabaların, mahallelerin ve kentlerin arasında
konfedere bir ağ çerçevesinde bağlantı kurulması için bir araç işlevi görürler.
Buna göre otorite yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya doğru kullanılır;
konfedere sistemlerde sahip olunan güç, yukarıya doğru azalır; en tepedeki
Komünlerin Komünü gücü en az olan meclistir; aynı şekilde yerleşimden bölgeye
ve bölgeden daha büyük alanlara gidildikçe meclislerin gücü azalır.
MORAL EKONOMİ
Konfedere Sistem’in gelişiminin en üst noktasına
ulaşıp toplumsal bir örgütlenme haline gelebilmesi için ekonominin konfedere
hale getirilmesi, yani yerleşimlerdeki çiftliklerin, fabrikaların ve diğer gerekli
girişimlerin yerel yönetimlerin eline verilmesi gereklidir. Bunun anlamı, bir yerleşimin büyüklüğünden bağımsız
olarak, kendisini diğer yerleşimlere bağlayan bir ağ çerçevesinde, kendi
ekonomik kaynaklarını idare etmesidir.
Bu aynı zamanda, politik alandan ayrılarak kendi
başına bağımsız bir varlık haline gelen ve artık politik olanı belirleyen
ekonomik alanın politik alan içine
yeniden gömülmesi talebidir. Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm adlı yapıtında toplumun ekonomik ve politik alanlara
bölünmesinin yalnızca kapitalizme özgü
olduğunu belirtir: “Kendi kurallarına göre işleyen bir piyasa, toplumun
ekonomik ve toplumsal alanlara bölünmesi gibi önemli bir talebi beraberinde
getirir. Aslında bu ikilik, kendi kurallarına göre işleyen bir piyasanın varolduğunun
bütün toplum açısından başka bir [şekilde] ifadesidir. Bu iki alanın
ayrılığının, her çağda, bütün toplum tiplerinde görüldüğü söylenebilir. Ama bu
bir yanılgıya dayanır. Doğru, hiçbir toplum malların üretimi ve dağıtımını
sağlayan bir sistem olmadan yaşayamaz. Ama bundan, ayrı [bağımsız] ekonomik
kurumların varolduğu sonucunu çıkaramayız; normal
olarak ekonomik alan yalnızca toplumsal alanın bir fonksiyonudur ve onun içine
yerleşmiştir. Gösterdiğimiz gibi,
ne kabilelerde ne de feodal merkantalist koşullar altında toplum içinde ayrı
bir ekonomik sisteme rastlanır. Ekonomik sistemin soyutlanmış ve belirgin
ekonomik amaçlara bağlanmış
olduğu on dokuzuncu yüzyıl toplumu gerçekten kendine özgü bir sapmaydı.” [4]
Yaşamın maddi temellerini “herkesten yeteneğine göre
herkese ihtiyacına göre” düsturuna göre tedarik etmeyi amaç edinen, insani
temeller ve dayanışma gibi değerleri esas kabul eden alternatif bir moral ekonominin oluşturulması,
Toplumsal Ekoloji’nin özgürlükçü toplum projesinin politik “model”i olan
Konfedere Sistem’in bütünleyici bir parçasıdır.
Bu
özgürlükçü perspektiften hareket eden Moral Ekonomi, bu nedenle, reel sosyalizm
deneyimlerinin bize tartışmaya yer bırakmayacak denli net bir şekilde
gösterdiği üzere, ulus-devletin politik gücünün bir de ekonomik güç ile
pekiştirilmesi anlamına gelen ekonominin kamulaştırılmasına
(ulusallaştırılmasına) karşı çıkmaktadır. Çünkü II.Dünya Savaşı sonunda
tamamen totaliter bir rejime dönüşmüş olan Sovyetler Birliği örneğinde olduğu
gibi, kapitalist şirket girişimleri bu kez ulusallaştırılmış merkezi bir
girişime dönüşmektedir. Böylesi bir devlet girişiminin McDonalds’ın çocuk
mönüsünün içinden çıkan oyuncakların Çin Halk Cumhuriyeti’nde günde 16 saat
boyunca karın tokluğuna çalışan çocuklar tarafından üretilmesi gibi bir sonuca
ulaşması, kapitalist girişimcilik ruhu açısından mükemmel ama sosyalist etik
açısından aşağılıktır!
Kapitalizme
karşı ekonomik bir alternatif olarak mülkiyetin merkezileştirilmesini
savunan proleterya diktatörlüklerinin
“sosyalist” ulus-devletlere dönüşmeleri ve varlıklarını ulus-devlet olarak idame ettirme çabalarının, sonunda, 19.yüzyılın
vahşi kapitalizmini aratacak bir yozlaşmaya dönüşmesi, tarihin ve konjönktürel
koşulların bir cilvesi değil, en başından itibaren kapitalizmin ikizi olmalarının bir sonucudur. Bu, Marx’ın serbest
pazardaki girişimci manipülasyonlarının, kaçınılmaz olarak, devlet kontrolü ile
her yönden aynı paralelliklere sahip olan ve nihayetinde ulus-devlet ile
bütünleşen oligarşik ve monopolistik karteller oluşturacağı tezinin ironik bir
doğrulamasıdır. Bu nedenlerle, global kapitalizmin kuşatması altında olan
Türkiye gibi üçüncü dünya ülkelerinde Sol’un özelleştirme furyalarına karşı
çıkmak için özelleştirilmesi istenilen kurumların devlet mülkiyetinde kalmasını
savunması, belki karşı çıkılmaması gereken geçici
bir stratejidir. Ama bunun
uzantısı olarak emperyalizm ve kapitalizmin alternatifinin devletleştirilmiş
ekonomi olduğunun iddia edilmesi Sol’un tüm teorik ve tarihsel mirasından
bihaber olmak ve burnunun ucunu görememektir.
Alternatif
olarak savunulan bir diğer ekonomik model ise kooperatifçilik genel başlığı altında toplayabileceğimiz; üretim
kooperatifleri, anarkosendikalistlerce savunulan “işçi kontrollü” girişimler ve
birçok çevreci tarafından savunulan yiyecek kooperatifleri benzeri tüketici
kooperatifleridir. Bunları savunanların amaçları bir kooperatif toplum yaratarak yaşamı insani ölçeğe göre yeniden inşa
etmektir. Kooperatiflerin yardımlaşma konusunda yurttaşları eğitici yanları
olabilirse de, kapitalizmin rekabetçi dinamikleri onların uzun süre alternatif
olarak kalmalarını zorlaştırmaktadır.
İlk
sosyalist kooperatiflerin Avrupa’da kurulmasının üzerinden 170 yıldan fazla bir
zaman geçti ve tüm kooperatif girişimleri, onları savunanların ve kuranların
idealleri ve umutları ne olursa olsun, ayakta kalabilmek için, kapitalist pazar
kurallarına uyum sağlamak zorunda kaldı. İşyerlerinin idealist
anarkosendikalist işçiler tarafından ele geçirildiği İspanya İç Savaşı’nda
dahi, varlıklarını sürdürebilmek için toplumun
genel çıkarı yerine kendi çıkarlarını korumak zorunda kalan “işçi-kontrollü” sendikalar, hammadde ve diğer
kaynaklar için birbirleriyle rekabet eden girişimler haline dönüşüp devlet ve
sendika bürokrasileri tarafından ele geçirildiler.
Bugün
modern endüstriyel yönetim tekniklerinden birini oluşturan “işyeri demokrasisi”
veya “işçi-sahipliğindeki” girişimler özel mülkiyete ve kapitalizme bir tehdit
oluşturmamaktadır. “Ekonomik demokrasi”nin, yaşam araçlarına özgür ve “demokratik”
olarak ulaşma, maddi yokluktan kurtulmanın garantisini oluşturan politik
demokrasinin bütünleyici bir parçası oluşturma anlamlarından çıkıp işçilerin
kar paylaşımına ve “toplam kalite” yöntemleriyle endüstriyel yönetime
“katılmaları” anlamlarına dönüşmesi kirli bir burjuva oyunudur. İster
kooperatifler ister CEO’lar tarafından yönetilsin veya ister “kollektif”
isterse tek bir kişiye ait olsun, herhangi bir özel mülkiyet ileriki dönemlerinde, eğer hayatta kalmak istiyorsa,
kapitalizmin “büyü ya da öl” dinamiği tarafından kar peşinde koşmak zorunda
bırakılacaktır.
Eğer
özgürlükçü bir toplum yaratacaksak kar arayışını sınırlandırmak ve sonunda
tamamen ortadan kaldırmak zorundayız. Bu nedenle herhangi bir ekonomik girişim
kar arayışını dışarıdan sınırlandıracak bir toplumsal yapı
içerisinde varolmak zorundadır. Bu ekonomik girişim yalnızca bu işyerinin kar
arayışını değil ekonomik yaşamın tamamını genel olarak kontrol edecek bir
toplumsal yaşamın içine gömülü olmalıdır.
Sendikalist
alternatif ekonomiyi “kendi-kendini
yöneten” kollektifler yoluyla yeniden-özelleştirir
ve bu kollektifleri özel mülkiyetin geleneksel biçimlerine dejenerasyonuna yol
açarken, özgürlükçü yerel yönetimcilik ekonomiyi politize eder (bugünkü gibi
politikanın ekonomize edilmesi yerine!) ve onu kamusal alanın içinde eritir.
Ekonomiyi özel alandan, ekonomi politikalarının tüm topluluk tarafından formüle edildiği, yurttaşların yüz yüze
ilişkiler yoluyla, birbirleriyle çatışan ve mesleki olarak tanımlanan özel
çıkarların üzerindeki genel bir
“çıkar”ı oluşturmaya çalıştıkları toplumsal alana getirir. Ekonomi politize
edilmenin ötesinde toplumsallaştırılır. Özgürlükçü yerel yönetimler, ekonominin
bir kişinin çıkarına hizmet edecek ayrı bir girişim olarak özelleştirilmesini
engelleyecek ve onu halkın kollektif bir uğraşı haline getirecek bir anlamda
ekonomiyi içine emer. Öte yandan, ekonominin
yerelleştirilmesi yalnızca ekonominin toplumsal olarak kontrol edilmesine
engel oluşturacak mesleki farklılıkları değil aynı zamanda yaşamın maddi gereçlerini
de, bu maddi gereçlerin komünal bir dağıtımının sağlanmasını mümkün hale
getirmek amacıyla, içine emer. Bu komünal dağıtım ise “herkesten yeteneğine
göre herkese ihtiyacına göre” ilkesine göre gerçekleştirilecektir.
Ekonominin
yerelleştirilmesi, “mülkiyetin” (fabrikaların, atelyelerin, toprakların,
çiftliklerin vb.) yerel yönetimlerin elinde olmasını ve ekonominin halk
meclisindeki tüm yurttaşlar tarafından yönetilmesini önermektedir. Yurttaşlar,
topluluğun ekonomik kaynaklarının kollektif “sahipleri” olacaklardır. Toprak ve
yatırımlar artan bir şekilde topluluğun gözetimine, daha tam bir ifadeyle, halk
meclislerindeki yurttaşların ve bu meclislerin konfederal meclislerdeki
temsilcilerinin gözetimi altına
girecektir. İşlerin nasıl planlanması gerektiği, hangi teknolojilerin
kullanılması gerektiği veya hangi malların dağıtımının yapılması gerektiği ise
ancak pratikte çözülecek sorulardır. Ama rasyonel ve ekolojik standartlar
tarafından yönlendirilen ihtiyaçları karşılayacak olan malların kaliteli ve
uzun ömürlü olması ve burjuva pazarının gerektirdiği “büyü ya da öl” kuralının
yerini alacak antik sınır ve denge prensibi* bu çözümlemelerin omurgasını
oluşturacaktır.
Zaman
içinde, mevkie ve mülkiyete dayalı geleneksel nitelikteki özel çıkarların
yerine, yerleşimin ortak sorunlarına dayanan genel bir menfaatin yaratılması
gerekliliği ortaya çıkacaktır. Kişiler halk meclisindeki ekonominin yönetimi
ile ilgili kararlara işçiler, teknisyenler, çiftçiler gibi ayrı ekonomik
çıkarlara sahip meslek gruplarının üyeleri olarak değil, çalıştıkları işten ve
yerden bağımsız, topluluğun ortak çıkarını koruyacak yurttaşlar olarak
katılacaklardır. Örneğin, bir fabrikada çalışanlar yalnızca çalıştıkları
fabrika ile ilgili değil aynı zamanda tüm diğer fabrikalarla –ve çiftliklerle–
ilgili politikaların oluşturulmasında da yer alacaklardır. Artık ne fabrikalar
ne de topraklar bu komünal kollektifin içinde birbiriyle çatışan çıkarlara
sahip olacaktır.
BİR HALK PROJESİ
OLARAK ÖZGÜRLÜKÇÜ TOPLUM
Bir
yerel yönetim sınırları içinde mülkiyete sahip olan sınıflardan alınan
zenginlikler yalnızca bu yerel yönetim içerisinde yeniden dağıtılmayacaktır.
Konfederal ağ içerisindeki her bir yerel yönetim ekonomik kaynaklarını birbiri
ile paylaşacaktır. Yerleşimler arasında karşılıklı bir bağımlılığın var olması,
konfedere sistemin gerçekleştirilmesinde çok önemli bir rol oynar. Çünkü
konfederasyon yalnızca gereksinimlerin ve kaynakların paylaşıldığı bir ekonomik
ilişkiler ağı değil, ortak kaynaklara, üretime ve politikaları birlikte
oluşturmaya dayanan sahici bir ortaklıktır. Yaşamın maddi temellerini olduğu
kadar kamusal alanını da kucaklayan bir halk
projesidir. Konfedere bir ekolojik toplum tanımı gereği böylesi bir halk
projesi olduğu için, bu projenin bütünleyici bir parçasını oluşturan hayatın
maddi temellerinin paylaşımı, burjuva sözleşme hukuku çerçevesindeki bedel
ilişkilerine göre değil yerleşimlerin gereksinimleri esas alınarak
gerçekleştirecek, bunun da ötesinde bu paylaşımdan zevk alınacaktır. Konfedere
Sistem, yeni eko-toplumsal tarihin başlangıç
noktasıdır; toplumun içinde ve toplumla doğal dünya arasında görülen
katılımcı nitelikteki bir evrim sürecinin daha bilinçli bir şekilde
ilerletilmesidir.
Ekonomi
yönetiminin artık halkın kollektif bir uğraşı haline dönüşmesiyle birlikte,
ümit edebiliriz ki, mülkiyetin özelleştirilmesi için ortada bir neden
kalmayacaktır. İnsanları bugün birbirleri ile karşı karşıya getiren ve onları
işçiler, profesyoneller, yöneticiler vb. olarak birbirinden ayıran özel
çıkarlar, ekonominin yerelleştirilmesi ile – konfederal, karşılıklı olarak
bağımlı, yalnızca teknolojik standartlar açısından değil aynı zamanda ekolojik
standartlar açısından da rasyonel olan – insanların kendilerini, sadece kişisel
ve mesleki eğilimlerinin ötesinde yurttaşlar olarak gördükleri genel bir
çıkarın içinde buharlaşacaktır. Halkın genel çıkarı sınıf ve diğer hiyerarşik
çıkarların yerini alacaktır.
Bu
etik bir toplumdaki etik bir ekonominin etik temelidir. Tüm etik toplumları
potansiyel olarak destekleyen genel toplumsal çıkar, eğer insanlık bir tür
olarak varlığını devam ettirmek istiyorsa, sınıf, cins, etnik köken ve diğer
statü farklarını çapraz olarak kesmek ve sonunda ortadan kaldırmak zorundadır.
Bu genel çıkar günümüzde ekolojik kriz tarafından yaratılan bir çıkardır.
Kapitalizmin “büyü ya da öl” zor kuralı
ekolojinin “karşılıklı bağımlılık” ve “doğal sınır” zor kuralları ile radikal
bir şekilde çatışmaktadır. Bu ikisi artık daha fazla aynı anda varolamayacaktır. Ya ekolojik bir toplum kuracağız, ya da
toplum, statüsünden bağımsız olarak herkes
için çökecek ve gezegenin ekolojik istikrarı yok olacaktır. İnsanlığın ve
diğer canlı doğanın bir tür olarak geleceği, tamamen yok olma ihtimali de dahil
olmak üzere, belirsizleşecektir.
Bu büyük toplumsal değişimlerin hemen bugünden yarına gerçekleştirilmesini tabi ki bekleyemeyiz. Sol, kendi tarihi boyunca her zaman minimum ve maksimum programlar içinde çalışmıştır. Maksimum hedeflere ulaşmak için bu hedeflerle köprü kurulmasını sağlayacak küçük adımlar atmaya çabalamıştır. Bugün Türkiye Sol’unun atması gereken bu küçük adımlardan bir tanesi, bu kasvetli ülkede artık unuttuğumuz özgürlükçü ruhu bizlere taşıyan Bergama Köylüsü’nü desteklemek ve bu hareketin gerçek anlamını kavramaktır. Ekolojik yıkımların dahi üçüncü dünyaya ihraç edilmeye çalışıldığı bir “geç kapitalizm” çağında, bu türden halk hareketlerinin yukarıda bahsettiğimiz enternasyonalist bir Sol dayanışma çerçevesinde desteklemesi; bu “ihracatları” durdurmak, diğer ihraç veya yerli yıkımların durdurulması için sağlam bir zemin oluşturmak ve aynı zamanda kendimizi özgürlükçü bir toplumun nasıl olması gerektiği konusunda eğitmek için, içinde yer alınması gereken politik bir kendini bilmedir. Parlamenter devlet yönetiminin bir tiyatroya dönüşmesi, devletin kendi hukukunu çiğnemesi ve gündelik hayatın birinci dünyada olduğu gibi “rasyonalize” edilememesi, insanların büyük bir kısmının sağlık, geçim ekonomisi, eğitim ve çocuklarının geleceği gibi yaşamlarının en temel kaygıları ile onları baş başa bırakmakta ve bunun sonucu olarak da aralarındaki dayanışmayı artırmaktadır. Daha çok aile içinde kalan bu dayanışma eğiliminin, özel alanlardan insanların hemen yanı başlarında bulunan yerel kurumların içine taşınması, buralarda politik alanların yavaş yavaş yaratılması gerekmektedir. Örneğin sağlık problemlerinin, verimli bir şekilde kullanılması halinde büyük oranda çözümleme potansiyeline sahip olan sağlık ocaklarının işler hale getirilmesi ile çözümleme çabaları insanların kendi sorunlarını çok uzaklara gitmeden çözebilecekleri konusunda bir perspektif oluşturabilir.
Oturduğumuz
yerleşimdeki hemen hemen her türlü problem için bir platform oluşturma amacıyla
kullanabileceğimiz belediye meclisleri
bu politik alanlar için üzerinde çok daha dikkatle durulması gereken bir
potansiyel oluşturabilir. Burada önemle vurgu yapılması gereken şey, bu
kurumların şu anki durumlarıyla bir
politik alan olmadıkları, politik alanlar için (her ne kadar merkezi devlet
yönetimi bu coğrafi kurumları
kuşatmış olsa dahi) bir başlangıç noktası
oluşturabilecekleridir.
İstanbul, Haziran 2001
[1] Jean-Jacques Rousseau: The Social Contract, sf 94 (Aktaran Murray Bookchin: Kentsiz Kentleşme, sf 78, 1999, Çev: Burak Özyalçın, Ayrıntı Yay.), İtalikler benim.
[2] Bu konuda ayrıntılı bir inceleme için bkz. Murray Bookchin, Toward a Liberatory Technology isimli makale, Post-Scarcity Anarchism, Black Rose Books, 2nd Edition, 1988 içinde.
[3] Konfederasyonların ayrıntılı bir incelemesi için bkz Murray Bookchin: Kentsiz Kentleşme.
[4] Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm, sf.90, Alan Yay, 1986, Çev.Ayşe Buğra. Çeviride ingilizce “ekonomik sphere”, “social sphere” deyimleri “ekonomik düzey”, “sosyal düzey” olarak türkçeleştirilmiş. Ben “ekonomik alan”, “toplumsal alan” demeyi daha uygun buluyorum. İtalikler benim