KOMÜNALİST KARAR ANI
Murray Bookchin
Yirmibirinci
yüzyılın tarihin en radikal mi yoksa en gerici dönemi mi olacağı –veya yalnızca
sönük bir sıradanlığın gri bir çağına mı dönüşeceği–, büyük ölçüde, toplumsal hareketin türüne ve
toplumsal radikallerin devrimci çağın son iki yüzyılı boyunca birikmiş olan
teorik, organizasyonel ve politik zenginliğin içinden yaratacakları programa
bağlı olacaktır. İnsan gelişiminin birkaç kesişen yolu arasından bizim
seçeceğimiz yol, gelecek yüzyıllar için türümüzün geleceğini pekala
belirleyebilir. Bu irrasyonel toplum bizleri nükleer ve biyolojik silahlarla
tehlikeye atarken, bütün insan çabasının harabeye çevrileceği bir sona ulaşma
olasılığını dahi ihmal edemeyiz. Askeri-endüstriyel kompleksin tasarladığı
süper ayrıntılı teknik planları düşündüğümüzde, insan türünün kendini imhası,
binyıl dönümünde, kitle medyasının kurguladığı fütüristik senaryolara dahil
edilmek zorundadır.
İronik
bir şekilde, aynı zamanda insan yaratıcılığının, teknolojinin ve hayal gücünün
de sıradışı başarılar üretme ve bizleri Charles Fourier gibi hayalciler ve Karl
Marx ve Peter Kropotkin gibi toplumsal teorisyenler[1]
tarafından düşünülen en
dramatik ve özgürleştirici vizyonların kat kat ötesine geçen bir özgürlük
derecesini mümkün kılacak toplumlarla donatma kapasitesine sahip olduğu bir
çağda yaşıyoruz. Postmodern çağın birçok düşünürü bilim ve teknolojiyi, kimi
disiplinlerin insanlığa maddenin ve yaşamın en gizli sırlarının böylesine
muazzam bir bilgisini vermesine veya türümüze gerçekliğin tüm önemli
özelliklerini düzenleme ve insanın ve diğer canlıların refahını geliştirme
olanağı sağlamasına rağmen, aptalca, insan mutluluğunun asıl tehditkarı olarak
mimlediler.
Bu
nedenle, ya anlamsız olayların bayağı bir şekilde birbirini takibinin gerçek ilerlemenin
yerini aldığı korkunç bir “tarihin sonu”na doğru giden bir yolu takip etme ya
da insanlığın rasyonel bir dünyaya doğru gerçekten ilerlediği, gerçek tarihin yapılmasına doğru giden
bir yolda harekete devam etme durumundayız. Muhtemelen felakete yol açacak
nükleer kayıtsızlığı da içeren yüzkızartıcı bir tarihi son ile tarihin estetik
olarak büyük bir hünerle yaratılmış bir ortamda özgür ve maddi bolluk içindeki
bir toplumda gerçekleşmesi arasında bir seçim yapma durumundayız.
Yönetici
sınıfın (ki bu, burjuvazidir) birbirleri üzerinde hegomonya sağlamak için
rekabet eden girişimlerinin teknolojik mucizeler geliştiriyor olmasına rağmen,
bugünkü toplumda var olan “doğa hayaleti” doğayı rehin olmaktan hiç de
kurtarmaz. Bizim bir tür olarak, insanlık durumunda ve insan dışındaki doğal
dünyada şaşırtıcı nesnel ilerlemeler ve gelişmeler – özgür ve rasyonel bir
toplumu gerçekleştirebilecek ilerlemeler – sağlayacak araçları üretebilme
kapasitemizin tamamen elimizde olduğu bir zamanda, bizi fiziksel olarak kesinlikle
kurban edebilecek toplumsal kuvvetlerin şiddetli saldırılarının önünde ahlaki
açıdan neredeyse savunmasız halde durmaktayız. Gelecek hakkındaki tahminler
anlaşılabilir şekilde çok kırılgan ve haklı olarak güven içermemektedir.
Kapitalist toplumsal ilişkiler insan zihnine daha önce olmadığı kadar derin bir
şekilde yerleşirken ve kültür dehşete düşürecek düzeyde hemen hemen bir yokolma
noktasına doğru gerilerken kötümserlik çok yaygın hale gelmiştir. Günümüzdeki
insanların çoğu açısından, 1917-18 Rus Devrimi ve 1939’daki İspanya İç
Savaşı’nın sonu arasındaki yirmi yıllık dönemde varolan umut ve çok radikal
inançlar neredeyse safça görülmektedir.
Yine
de bizim daha iyi bir toplum yaratma kararımız ve bunu yapmak için seçeceğimiz
yol, herhangi bir ilahın, daha kötüsü mistik bir “doğa gücünün” veya karizmatik
bir liderin yardımı olmaksızın bizim
kendimizden gelmek zorundadır. Eğer daha iyi bir geleceğe doğru olan yolu
seçiyorsak, seçimimiz bizim geçmişin önemli derslerini öğrenme ve geleceğin
gerçek ümitlerini ayırt edebilme kabiliyetimizin –ve yalnızca bizimkilerin- sonucu olmak zorundadır. Biz hurafelerin
kasvetli cehenneminden veya absürd bir şekilde akademinin dağ yamacı
vadilerinden uyandırılan hayaletimsi sapıklıklara değil, en insani yanımızı oluşturan
yenilikçi niteliklere ve insanlığın toplumsal patolojilerle bilinçlilik ve akıl
içinde kendini gerçekleştirmesini geri planda bırakan rasgele olaylara karşı
koyan, doğal ve toplumsal gelişmeleri açıklayan temel özelliklere başvurmak zorunda olacağız. Tarihi neredeyse herşeyin, en azından maddi bir dünyanın,
mümkün olduğu bir noktaya getirmekle –ve insanın hayal gücüyle üretilen mistik
ve dinsel öğelerin ideolojik olarak içine sızmış olduğu bir geçmişi geride
bırakmakla– biz insanlığın daha önce asla karşılaşmadığı yeni bir mücadele ile
karşılaşıyoruz. Kendi dünyamızı bilinçli bir şekilde kendimiz yaratmak
zorundayız. Absürd seytani fantezilere, akıldan yoksun geleneklere ve korkutucu
önyargılara göre değil, fakat aklın,
düşüncenin ve diyaloğun esaslarına göre.
Bugünkü Kapitalizmi Anlamak
Seçimimizde
hangi faktörler belirleyici olmalıdır? Öncelikle, bugünün devrimcilerinin
elinde olan toplumsal ve politik deneyimlerin yoğun birikimi bu seçimde çok
büyük önem taşımaktadır. Bu bilgi deposu layıkıyla ele alındığında bizden
öncekilerin yapmış oldukları korkunç hatalardan kaçınmak ve insanlığı
geçmişteki başarısız devrimlerin korkunç belalarından kurtarmak için
kullanılabilir. Bir diğer eşdeğer önemdeki vazgeçilmez faktör ise, ortaya çıkan
radikal bir hareketi varolan toplumsal koşulların ötesine insanlığın tamamen
özgürleşmesini besleyecek bir geleceğe fırlatmak için gerekli aracı sağlayacak,
düşünce tarihi tarafından yaratılan yeni bir teorik sıçrama tahtası
olasılığıdır.
Ama
herşeyden önce karşılaştığımız problemlerin çerçevesinin tamamen farkında olmak
zorundayız. Hüküm süren kapitalist düzenin gelişmesi içinde nerede olduğumuzu tam bir netlik içinde
anlamak zorundayız ve ortaya çıkan toplumsal
problemleri kavrama ve yeni bir hareketin programında dikkati bunlara yöneltme
ihtiyacı duyuyoruz.. Kapitalizm hiç kuşkusuz tarihte ortaya çıkan toplumların
en dinamiğidir. Tanımı gereği, kesinlikle, nesnelerin daima satılmak ve karı artırmak için üretildiği, insan
ilişkilerinin büyük bir çoğunluğuna aracılık eden bir meta değişim sistemi
olarak kalır. Yine de kapitalizm aynı zamanda büyük ölçüde mutasyona
uğrayabilen, girişimin rakipleri aleyhine bir yolla büyümeyi başaramazsa ölmek
zorunda kalacağı acımasız bir noktaya doğru sürekli ilerleyen bir sistemdir. Bu
nedenle “büyüme” ve sürekli değişim kapitalist yaşam varoluşunun en önemli
kurallarıdır. Bunun anlamı ise kapitalizmin yalnızca bir form içinde sürekli
olarak asla kalmadığıdır; o onun temel toplumsal ilişkilerinden ortaya çıkan
kurumları daima dönüştürmek
zorundadır.
Kapitalizm
her ne kadar yalnızca geçtiğimiz bir kaç yüzyıl içinde baskın bir toplum haline
geldiyse de, o daha önceki toplumların çevresinde uzun süre var oldu: şehirler
ve imparatorluklar arasındaki ticarette büyük ölçüde ticari bir formda; tüm
Avrupa Ortaçağı boyunca bir zanaat formunda; bizim kendi zamanımızda muazzam
endüstriyel bir formda; ve eğer son dönemdeki kahinlere inanacaksak gelecek
dönemler için enformasyonal bir formda. O yalnızca yeni teknolojiler yaratmadı,
ayrıca küçük dükkan, fabrika, devasa imalathane, endüstriyel ve ticari kompleks
gibi büyük çeşitlilik gösteren ekonomik ve toplumsal yapılar da yarattı. İzole
olmuş çiftçi ailesi ve tamamen unutulmaya terkedilen daha da önceki bir dönemin
küçük zanatkarı nasıl ortadan kalkmadıysa Endüstri Devrimi kapitalizmi de tabii
ki tamamen ortadan kalkmadı. Geçmişin çoğu daima bugüne dahil edilir; şüphesiz,
Marx’ın uyardığı gibi, “saf kapitalizm” yoktur ve kapitalizmin daha önceki
formlarından hiçbirisi radikal olarak yeni toplumsal ilişkiler yerleştirilene
ve ezici ölçüde baskın oluncaya dek tamamen yok olmaz. Fakat bugün kapitalizm
varoşlara ve kırsal bölgelere ulaştı ve belki bir gün gezegenimizin ötesine
ulaşabilir. O yalnızca yeni gereksinimler yaratacak ve besleyecek yeni ürünler
yaratmadı, sonuçları itibarıyla sistemin yeni destekçilerini ve bazen de
muhaliflerini de yükselten yeni toplumsal ve kültürel sorunlar yarattı.
Kapitalizmin
bugün en dikkat çekici niteliklerinden birisinin Batı dünyasında çok basitleştirilmiş
olan, Marx ve Engels’in Komünist
Manifesto’da “olgun kapitalizmde (biz gerçekte neyin “olgun”, “geç” veya
“ölüme yakın” kapitalizm olduğunu
hala belirlemek zorundayız) baskın olacağını önceden öngördükleri iki sınıflı
yapının – burjuvazi ve proleterya – yeni bir biçim verilme süreci altında
olmasıdır. Ücretli iş ve sermaye arasındaki çatışma hiçbir şekilde ortadan
kalkmamasına rağmen geçmişte sahip olduğu herşeyi-kapsayan öneminden yoksundur.
Marx’ın beklentilerinin tersine, endüstriyel işçi sınıfı şimdi sayısal olarak
küçülmekte ve sürekli bir sınıf olarak geleneksel kimliğini yitirmektedir.
Günümüz kültürü, toplumsal ilişkiler, şehrin karakteri, üretim biçimleri, tarım
ve ulaşım, sendikalistlerin ve Marxistlerin üzerlerinde yoğun bir şekilde odaklandıkları
geleneksel proleteryayı, mentalitesi bile şaşırtıcı biçimde büyük ölçüde
burjuva olan bir küçük-burjuva tabakası olarak yeniden oluşturdu. Üretim
hattının mavi yakalı endüstri proleteryasının yerini fabrika içindeki otomatik
araçlar ve genelde birkaç beyaz yakalı makine kullanıcısı ve bilgisayarlar
tarafından işletilen üretimin minyatürleştirilmiş araçları aldı.
Aynı
şekilde ele aldığımızda, geleneksel proleteryanın yaşam standartları büyük
ölçüde değişti. Bir veya iki kuşak içinde yoksulluk sınırından maddi
zenginliğin göreli olarak yüksek olduğu bir noktaya yükseldiler. Daha önceki
çelik, otomobil ve kömür madeni işçilerinin hiçbir proleter sınıf kimliğine
sahip olmayan çocukları ve torunları arasında, yeni bir sınıf statüsünün
simgesi olarak, lise diplomasının yerini üniversite eğitimi aldı. Birleşik
Devletler’de bir zamanların uzlaşmaz olan sınıf çıkarları, kendi evlerine,
bahçelerine ve kırsal yaz dinlencelerine sahip olanların miktarındaki yüksek
artış yanında Amerikan ailelerinin yüzde 50sinin hisse senedi ve bono sahibi
oldukları bir noktaya yöneldi.
Bu
değişiklikler göz önüne alındığında, geleneksel mavi yakalı işçi ve geçmişin
radikal posterlerindeki gerilmiş kaslı kolunda kemikkıran bir çekiçle
çalışırken resmedilen sert erkek ve kadının yerini kibar, “çalışan orta sınıf”
olarak adlandırılanlar almıştır. Tarihi anlamı içinde geleneksel “dünyanın tüm
işçileri, birleşin!” haykırışı giderek daha fazla anlamsızlaşmaktadır. Marx’ın Komünist Manifesto’da harekete geçirmeye
çalıştığı proleteryanın sınıf bilinci, sürekli olarak kanamaktadır ve çoğu
yerde ise gerçekte kaybolmuştur. Sınıf çatışması ortadan kaldırılmamıştır,
fakat büyük ölçüde yirminci yüzyılın ilk yarısında Avrupa kapitalizmine büyük
gözdağı verdiği görülen ulusal ve enternasyonal dayanışmadan yoksun bir halde
tek tek fabrika veya ofislerin içine sıkıştırılmıştır.
Bir
bütün olarak bakıldığında, kapitalizmin bugün üretmiş olduğu toplumsal koşullar
Marx ve Fransız sendikalistleri tarafından geliştirilen basitleştirici sınıf
öngörüleri ile büyük bir zıtlık içindedir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra
kapitalizm, geleneksel proleteryanın ücretlerde, çalışma saatleri ve
koşullarında iyileştirme taleplerinin ötesine geçen büyük ölçüde
genelleştirilmiş toplumsal sorunlar üreterek, olağanüstü hızda yeni bir büyük
dönüşüm sürecine girdi. Bu toplumsal sorunların başında çevre, cinsiyet,
hiyerarşi, kent, yurttaşlık ve demokrasi sorunları gelmektedir. Kapitalizm
gerçekte, özellikle gezegenin yüzünü değiştirebilecek olan iklimsel değişikler,
global kapitalizmin oligarşik kurumları, politika için taban oluşturan
yurttaşlık yaşamını radikal bir şekilde kemiren dizginsiz şehirleşme ile
insanlığa karşı olan tehlikelerini genelleştirdi.
Birçok
sosyal analizde yöneticiler, bürokratlar, bilim insanları ve benzerlerinin
ortaya çıkan hakim gruplar olarak ayırt edilecek derecede gözlenmesiyle
birlikte, hiyerarşi bugün sınıf gibi belirgin bir sorun olmaktadır. Statü ve
çıkarların yeni ve ayrıntılı derecelendirilmeleri çimlenmeye başlamış ve geleneksel
sosyalizm tarafından bir zamanlar açık bir şekilde tanımlanmış ve militanca
savaş açılmış ücretli iş ve sermaye arasındaki çatışmayı bulanıklaştırmıştır.
Sınıf kategorileri şimdi ırk, cinsiyet, cinsel tercihler ve elbette ulusal ve
bölgesel farklılıklara dayalı hiyerarşi kategorileri ile birbirlerinin içine
girmeye başlamışlardır. Hiyerarşinin karakteristiği olan statü farklılıkları sınıf farklılıkları ile birleşme eğilimindedir
ve halkın gözünde sık sık etnik, ulusal ve cinsiyet farklılıklarının sınıf
farklılıklarına baskın çıktığı, daha fazla bir herşeyi-kapsayan kapitalist dünya ortaya çıkmaktadır. Bu tamamen
yeni bir olgu değildir: Birinci Dünya Savaşı’nda sayısız Alman sosyalist işçisi
daha önceki proleterya birliğinin kırmızı bayraklarına olan bağlılıklarını, iyi
beslenmiş ve parazit yöneticilerinin ulusal bayrakları lehine bir kenara
fırlatmışlar ve sayısız Fransız ve Rus sosyalist işçisinin vücutlarına
süngülerini sokmuşlardır.
Kapitalizm
aynı zamanda yeni bir büyük çelişki üretmiştir: sürekli büyüme üzerine kurulu
bir ekonomi ile doğal çevrenin kuruması arasındaki çatışma[2].
Bu sorun ve onun engin sonuçları, bırakın bir kenara bırakılmayı, artık
insanların yiyecek ve havaya gereksinim duymalarından daha az önem verilerek
düşünülemez. Sosyalizmin doğmuş olduğu Batı’da günümüzde en fazla umut vadeden
çatışmalar, mavi ve beyaz yakalı “işçilerin” orta sınıftan hümanistler ile aynı
saflarda yürüdükleri ve genel toplumsal problemler ile harekete geçtikleri
anti-globalleşme hareketlerinin gösterdiği gibi, gelir ve çalışma koşullarından
ziyade nükleer güç, kirlenme, ormansızlaştırma, şehrin kötü etkisi, eğitim,
sağlık koruması, toplum yaşamı ve az gelişmiş ülkelerdeki işçilerin baskısı
etrafında yaşanacak gibi görünmektedir. Proleter savaşçılar orta sınıf
savaşçılarından ayırt edilemez hale gelmektedir. Karakteristikleri savaşçı bir
militanlık olan iriyarı işçiler, genelde paylaşılan bir neşelilik derecesiyle,
şimdi “ekmek ve kukla” tiyatro oyuncularının arkasından yürümektedir. Çalışan
ve orta sınıf üyeleri şimdi birçok farklı toplumsal şapka giymekte, tabiri
caizse, kapitalizme ekonomik temellerde olduğu kadar kültürel temeller üzerinde
de, doğrudan olduğu kadar dolaylı olarak da meydan okumaktadır.
Hangi
yönü takip edeceğimize karar verirken kapitalizmin gelecekte – ki bu çok uzak
bir gelecek olmak zorunda değil – eğer kontrol edilmezse, bugün bildiğimiz sistemden önemli ölçüde farklı olacağı zorlayıcı
gerçeğini de ihmal edemeyiz. Kapitalist gelişmenin önümüzdeki yıllarda
toplumsal ufku çok büyük ölçüde değiştireceği tahmin edilebilir. Ahlaki
değerleri, estetiği, medyayı, popüler arzuları ve benzerlerini bir yana
bırakalım, fabrikaların, ofislerin, ikamet edilen alanların, endüstrinin,
ticaretin ve tarımın yirmibirinci yüzyıl sona ermeden önce çok büyük oranda
değişmeyeceğini varsayabilir miyiz? Geçtiğimiz yüzyılda kapitalizm,
yukarıdakilerin tümünün dışında, toplumsal sorunları –şüphesiz tarihsel
toplumsal sorunları– ondokuzuncu ve yirminci yüzyılın başındaki sol-kanat
toplumsal hareketleri biçimlendiren teorisyenler tarafından açık bir şekilde
görülemeyen problemleri içine alarak genişletti.
Bizim çağımız, sonu gelmez bir “net kar” ve “yatırım seçimleri” savaşları
ile toplumun kendisini büyük bir
pazaryerine dönüştürmekle[3]
tehdit etmektedir.
İlerici
sosyalistlerin ilgilenmek zorunda oldukları kamu da ayrıca radikal bir şekilde
değişmektedir ve gelecek onyıllarda böyle değişmeye devam edecektir.
Kapitalizmin ortaya çıkardığı değişimlerin ve onun ürettiği yeni veya daha
geniş çelişkilerin anlaşılmasında arkadan
gelmek geçtiğimiz son iki yüzyıldaki hemen hemen tüm devrimci patlamaları
yenilgiye götüren, tekrarlanan, felaket getirici hatayı işlemeye yol açabilir.
Yeni bir devrimci hareketin geçmişten öğrenmek zorunda olduğu dersler arasında
en önemli olanı, hareketin özünde popülist olan
programına orta sınıfın geniş
sektörlerini kazanmak sorunda olduğudur. Kapitalizmi sosyalizm ile
değiştirmeye yönelik hiç bir girişim, hoşnutsuz küçük burjuvazinin –ister Rus Devrimi’nin ‘intelligentsia’sı [aydın
kesimi] ve üniformaları içindeki köylüsü olsun, ister 1918-21 Alman
ayaklanmalarındaki entellektüeller, çiftçiler, esnaf, memurlar, endüstrideki ve
hatta hükümetteki müdürler olsun– yardımı olmaksızın en ufak bir başarı şansına sahip olmamıştır ve olmayacaktır. En
ümit verici toplumsal dönemlerde dahi, Bolşevikler, Menşevikler, değişik Alman
Sosyal Demokratları ve Komünistler asla kendi yasama organları içinde mutlak
çoğunluğa sahip olmadılar. “Proleterya devrimleri” olarak adlandırılan
devrimler değişmez bir şekilde azınlık devrimleridir, hatta genellikle
proleterya içinde dahi. Ve başarılı olanlar (genellikle bastırılmadan önce kısa
bir süre içindi) büyük ölçüde burjuvazinin kendi askeri güçleri arasında aktif
destekten yoksun olması veya basitçe toplumsal moralsizliği sayesinde
başarılıydılar.
Tanık
olunan değişiklikler ve hala oluşma halinde olanlar göz önüne alındığında,
yağmacı (aynı zamanda çok yaratıcı) kapitalist sisteme artık fabrika
proleteryasının tekstil fabrikası sahiplerinin asıl muhalifi olarak görüldüğü
Endüstri Devrimi’nde doğan ideolojiler ve metodların kullanılmasıyla karşı
çıkamayız (Hatta fakir köylülüğün feodal ve yarıfeodal toprak sahiplerine karşı
koyan çatışmaları ile gelişmiş olan ideolojileri daha az kullanışlıdır).
Geçmişin iddia edilen antikapitalist ideolojilerinin hiçbiri (ne Marxizm, ne
anarşizm, ne sendikalizm veya hatta ne de daha genel bir sosyalizm formu)
kapitalist gelişmenin daha erken bir dönemindeki ve teknolojik ilerlemenin daha
erken bir devrinde sahip oldukları geçerliliğin aynısına sahip değildir. Ne de
bunların hiçbirisinin kapitalizmin zaman içinde sürekli olarak yarattığı çok
sayıdaki yeni sorunu, olanağı, problemi ve çıkarı içerme umudu olamaz.
Marxizm yeni bir toplumun tarihsel önkoşullarını vurgulayan, sosyalizmin sistematik bir formunu üretmek için yapılan en kapsamlı ve tutarlı çabaydı. Bu proje, günümüzün çözülme, entellektüel şaşkınlık, görecelilik ve öznelcilik çağında yeni barbarlara asla teslim olmamalıdır. Marx’a bizlere bir meta ve meta ilişkileri analizi, bir felsefe, bir toplumsal teori, bir tarihi ilerleme fikri ve hatırı sayılır tutarlılıkta bir politik strateji sağlaması nedeniyle çok şey borçluyuz. Marx’ın politik düşünceleri, korkunç derecede yoksullaştırılmış bir proleteryaya ve sanayi burjuvazisinin 1848 ve 1871 tarihleri arasında İngiltere’de, daha ilerki tarihlerde Fransa’da, İtalya’da, Almanya’da ve hatta daha sonraki Rusya’da ve Doğu Avrupa’da uyguladığı zulme gayet uygundu. Özellikle Batı Avrupa ülkelerinde Marx proleteryanın nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturacağını ve kaçınılmaz bir şekilde kapitalist sömürü ve sefilleştirme nedeniyle devrimci sınıf savaşına sürükleneceğini düşündü. 1917 ve 1939 arasında Avrupa şüphesiz doğrudan işçi ayaklanmaları noktasına varan kronik bir sınıf savaşı tarafından kuşatıldı. 1917’de koşulların olağanüstü biraraya gelişine bağlı olarak –özellikle birçok yarı feodal Avrupa sisteminin büyük bir istikrarsızlığa sürüklenmesine katkıda bulunan Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi– Lenin ve Bolşevikler Marx’ın yazdıklarını çok geniş ve ekonomik olarak geri bir imparatorluktaki iktidarı ele geçirmek için kullanmayı (fakat genellikle yanlış kullandılar) denediler.
Fakat
genel olarak, görmüş olduğumuz gibi, Marxizm’in ekonomik anlayışı ondokuzuncu
yüzyılın sonlarında ortaya çıkan fabrika kapitalizmi çağına aittir. Sosyalizm
için bir maddi önkoşullar teorisi olarak gözalıcı olmasına karşın,
Marxizm ekolojik, sivil ve öznel güçler veya insanlığı devrimci toplumsal
değişiklikler için harekete geçirebilecek etkin
nedenlerle ilgilenmemiştir. Aksine, Marxizm yaklaşık bir yüzyıldır teorik
olarak durgunlaşmıştır. Teorisyenleri genellikle yanlarında olup biten
gelişmeler karşısında şaşkınlığa düşmüşler ve 1960lardan beri mekanik olarak
çevreci ve feminist fikirleri kendi ouvrierist
[işçici] bakışlarına eklemişlerdir.
Aynı
şekilde, bireyci ve kısıtlanmamış bir yaşam tarzını temsil eden anarşizm modern
şehir-endüstrisi dünyasından daha çok Proudhoncu bağımsız köylü ailesi ve
zanaatçı dünyasına uymaktadır. Bir zamanlar bu politik etiketi kendim için
kullandım, fakat çok daha yakın zamanlarda daha ileriye götürülen düşünceler
beni anarşizmin kesinlikle bir toplumsal teori olmadığı aksine bir kişisel
psikoloji ve altkültür olduğu sonucuna varmama zorladı. Geçmişte “anarşi” adı
altında önerilen toplumsal ve ekonomik yeniden inşaalar değişmez bir şekilde
büyük oranda (benim anlaşılabilir bir şekilde konuyla ilgili makalelerimi
okuyan birçok anarşisti çok kızdıran kıtlık-sonrası fikrim dahil olmak üzere) Marxizm’den alınmıştır. Fakat bunların
kullanımı genellikle anarşistlerin gerçekte ne olduklarının ortaya çıkmasını
engellemiştir: asosyal egoistler.
Gerçekte
anarşizm, suikastler ve şiddetin dengesiz eylemleri biçiminde devlete meydan
okuyan bireyleri kutlamasıyla doruğuna varan atomize olmuş burjuva özerkliğinin
liberal ideolojisinin en aşırı formülasyonunu temsil eder. Anarşizmin kendi kendini-düzenleme (auto nomos) miti –bireyin
toplum üzerinde veya hatta ona karşı olduğu ve kollektif refah için kişisel sorumluluğu olmadığı radikal iddiası–
Nietzsche’nin gerici ideolojik yolculuğunda çok merkezi olan tüm-güç isteğinin
radikal bir kutlamasına yol açmaktadır. Bazı kendini itiraf eden anarşistler
gerçekte kitlesel toplumsal eylemi nafile ve kendi kişisel çıkarlarına yabancı
olarak düşünmektedirler.[4]
Özgürlükçü
işçi sendikacılığının (trade unionism) iyi düzenlenmiş ve iyi geliştirilmiş bir
formu olan ve genelde anarşizmle karıştırılan sendikalizmin tarihsel olarak
önereceği daha çok şeyi vardı. Anarşizmin tersine, sendikalizm eylemde
disiplini sağlamak, günlük hayatta sorumluluk almak ve kapitalizmi ortadan kaldıracak organize
bir devrimci pratiğe girişmek amacıyla uzun zamanlar demokratik prosedürlere
bağlı kaldı.[5]
Fakat sendikalizmin alın yazısı tamamen “işçiciliğe” bağlı olmasıdır. Marx’tan
ödünç alınan parçalarla oluşturduklarının dışında bir felsefeye, tarih veya
politik ekonomi teorisine sahip değildir –şüphesiz birçok sendikalist kendini
Marxist olarak görmekteydi. Bunun ötesinde, genel grevin ötesinde toplumsal
değişim için herhangi bir stratejisi yoktur. Almanya’da 1921 yılında Kapp Putch
sırasında başlatılan çok büyük genel grevin ortaya koyduğu gibi genel grevler
devrimci durumlarda ne kadar değerli olabilirse olsunlar, sendikalistlerin
onlara toplumsal değişimin araçları olarak atfettikleri, esasen mistik olan,
kapasiteye sahip değildir. Bu gibi hatalar, gerçekte, doğrudan militan
eylemlerin kendiliklerinden devrimlerle eşdeğer olmadıklarının ve hatta büyük
toplumsal değişikliklerle dahi eşdeğer olmadıklarının kanıtıdır. Son olarak da
sendikalizm ayrıca açıkça anti-entellektüel olan tutumu nedeniyle sıkıntı
çekmiş ve otantik anarşizmle birlikte rasyonalizm ve teoriyi küçümsemeyi
paylaşmıştır.
Daha
rahatsız edici olan ise, tüm Marxistlerin, sendikalistlerin ve otantik
anarşistlerin, bir sivil alan ve insanların kendi toplum ilişkilerini
demokratik olarak ve doğrudan doğruya yönettikleri kurumlar olarak tasarlanan politikayı kavrayışlarındaki yanlıştır. Anarşistler Marxistler
gibi, ikisinin birbirinden radikal bir şekilde farklı olduğunu kavramayı
başaramayarak, politikayı sürekli olarak devlet yönetimi olarak yanlış
anladılar.[6]
Başka yerde yazdığım gibi, politika köken olarak devletten –profesyonel
makinası baskı ve ayrıcalıklı bir sınıfın çıkarları için yurttaşlığın
sömürülmesini kolaylaştımak için dizayn edilmiş bir araç– ortaya çıkmadı.
Aksine, politika özgür yurttaşın kent sorunlarını ele alışında ve onun özgürlüğünü savunmasında aktif katılımını
oluşturdu. Şüphesiz politika kelimesinin
kendisi Yunanlıların “kent” kelimesinden türedi ve klasik Atina’da demokrasi kelimesi ile birlikte,
yurttaşları tarafından kentin doğrudan yönetimini belirtmek amacıyla
kullanıldı. Devleti ve onun politik alandaki özel merkeziliğini üretmek için
özellikle sınıf formasyonu ile belirgin hale gelen sivil gerileme yüzyılları
gerekmişti.
Devlet
yönetimi, devletçi bir elitin çoğunluk üzerinde hüküm sürdüğü kurumlar ve
pratikler, en azından açık bir şekilde
insanlardan ayrı tutulmuş profesyonelleşmiş ve bürokratlaşmış bir devlet
makinasını gerektirir. Üzücü bir şekilde Marxistler anarşistlerle birlikte,
ulus-devleti –bu bir “işçi devletini” de içerir– politik gücün olduğu kadar
ekonomik gücün de merkezine yerleştirmek için vurgu yapmışlar ve böylece
politik alanı devlet alanıyla karıştırmışlardır. Marx işçilerin böyle bir
devleti güçlendirilmiş bir bürokrasi ve devletçi yönetim kurumları olmaksızın
nasıl tamamen ve doğrudan kontrol edebileceklerini göstermeyi başaramamakta dile
düşmüştü. Bir sonuç olarak, politik alan, “işçilerin devleti” olarak dizayn
edildiğinde, kaçınılmaz bir şekilde yalnızca tek bir sınıfın, proleteryanın
çıkarlarına dayalı baskıcı bir varlık olarak görülür.
Sendikalizm
kendisi açısından güç konusu ile esaslı bir şekilde ilgilenirken, genellikle özgürlükçü
politika tarafından ortaya atılan problemlerin üzerinden atlayarak, vurgusunu
işçi komiteleri tarafından gerçekleştirilen
fabrika kontrolü ve konfederal
ekonomik meclisler üzerine yaptı. Bakunin 1871de bir belediye ölçeğinde olsa
dahi politikayı reddeder görünen, yeni bir toplumsal düzenin “yalnızca kentteki
ve ülkedeki işçi sınıfının politik olmayan veya anti-politik toplumsal gücünün
gelişmesi ve organizasyonu yoluyla” yaratılabileceğini yazdığında anarşizm
adına tipik görüşleri ifade etmişti. Böylece anarşistler uzun süre çok şüphe
götürür bir bakış açısıyla, her yönetime bir devlet olarak baktılar. Devlet baskıcı
ve sömürücü sınıfın baskı altındaki
ve sömürülen sınıfın davranışlarını gerekirse güç yoluyla düzenlediği ve
kontrol ettiği bir araçtır. Yönetim
–veya daha iyisi, idare şekli –
basitçe yaşamın devletsiz fakat ortaklaşmacı bir yolunun problemlerini düzgün
bir biçimde çözmek için bir organizasyon olarak ele alınabilir. Halk
ilişkisinin aktif bir düzenleme sistemini kuran her kurumlaşmış birlik
–devletin varlığı olsun veya olmasın– bir yönetimdir. Özgürlükçü sosyalist bir
toplum, bir yönetim olmadan gerçekleşemez ki bu da kurumların organize,
sistematik ve sorumlu bir yapısıdır. Tabi eğer kaprisli bireylerin bir araya
geldiği bir şeye dönüşmeyecekse.
Önceki
sayfalarda ortaya çıkan konular akademik bir ilginin ötesindedir. Yirmibirinci
yüzyıla girerken, esasında anarşizmin özünde yatan köylü-zanaatkar
birlikçiliğinin veya sendikalizmin ve Marxist politikanın özünde yatan erken
dönem endüstri proleteryasının bir uzantısı olmayan özgürlükçü ve devrimci bir
sosyalizme ihtiyacımız var. Her ne kadar bugün geleneksel ideojiler (özellikle
anarşizm) genç insanlar arasında revaçtaysa da, Marxist fikirler tarafından
olduğu kadar özgürlükçü fikirler tarafından da bilgilendirilmiş gerçekten
ilerici olan sosyalist, entellektüel liderliği sağlamak zorundadır. Bugünün
politik radikalleri için, Marxizmi, anarşizmi veya sendikalizmi basitçe
canlandırmak veya onlardan birine ideolojik ölümsüzlük bahşetmek nafile
olacaktır. Tabi eğer bir hareketin gelişmesine gerçekte engel olmayacaksa.
Toplumun çoğunu hala evrimleşen ve
meydan okuyan kapitalist sistemin karşısına potansiyel olarak çıkaracak,
genelleşmiş konulara sistematik olarak yönelme kabiliyetine sahip yeni ve kapsayıcı bir görüş açısı
gereklidir.
Sonsuz
genişleme üzerine dayalı yağmacı bir toplum ile insansız doğa arasındaki
uyuşmazlık, çok geniş devrimci açılımlarla birlikte krizlerin açıklaması olarak
ortaya çıkan fikirleri biraraya getirmiştir. İnsanın uygarlaşması üzerinde
hiyerarşinin ve sınıfın karşılıklı
etkisininin birbirini çoğalttığı toplumsal gelişmenin tutarlı bir vizyonu olan
toplumsal ekoloji, onyıllar boyunca insanlığın doğal dünya ile koruyucu bir
denge içinde yaşayabilmesi için toplumsal ilişkileri yeniden düzenlemek zorunda
olduğumuzu tartıştı.[7] Toplumsal ekoloji “eko-anarşizmin”
basitleştirici ideolojisinin ilkelcilik, sade yaşam ve feragat vurgusunun
aksine maddi hazza ve kolaylığa güçlü bir vurgu yaparak, ekolojik olarak
yönelmiş bir toplumun gerilemeci olmanın aksine ilerlemeci olabileceğini iddia
eder. Bir toplum, üyeleri için yaşamı yalnızca çok eğlenceli kılma kapasitesine
değil, aynı zamanda uygarlığın yaratılması ve canlı bir politik yaşam için çok
gerekli olan entellektüel ve kültürel olarak kendilerini yetiştirebilecekleri
boş zamanı sağlama kapasitesine sahip olacaksa, tekniği ve bilimi ekolojik
krizin ve toplumsal parçalanmanın kaynağı olarak reddedemez ve dahası onları
insan mutluluğu ve boş zaman ile ahenkli hale getirmek zorundadır. Toplumsal
ekoloji açlık ve yoksunluk değil bir bolluk ekolojisidir; içinde atıklar ve
şüphesiz üretim fazlasının yeni bireysel değerler tarafından kontrol edildiği
rasyonel bir toplumun yaratılması için çabalar; ve eğer rasyonel olmayan bir
davranışın sonucu olarak kıtlık ortaya çıkarsa, halk meclisleri tüketim
standartlarını oluşturacaktır.
Anarşizm
ve Güç Sorunu
Bugün
anarşizm radikal çevrelerde le mot du jour [hergünkü sözcük]
olduğundan, onu toplumsal olarak kabul edilebilir kılmak için çok farklı ve
hatta çelişkili ideolojik anlamlarla donatmak yerine onun gerçek anlamını açık
hale getirmek özellikle önem taşımaktadır. Otantik anarşizm herşeyden önce
bireysel kişiliğin tüm etik, politik ve toplumsal bağlardan özgürleşmesi
arayışıdır. Fakat bunu yaparken tüm devrimcilerin toplumsal bir ayaklanma
döneminde karşısına çıkan, çok önem taşıyan ve çok somut olan güç konusuna
yönelmekte başarısız olur. Gücün nasıl kazanılacağı ve özgürlükçü bir toplumda
eşit bir şekilde nasıl dağıtılacağına yönelmektense, anarşistler gücü ele
geçirilmemesi, imha edilmesi gereken özü itibarı ile kötücül bir şey olarak
düşünürler. Örneğin Proudhon bir zamanlar gücü hiçbir sınır olmaksızın
böleceğini ve tekrar böleceğini söylemişti. Bu ise zorunlu olarak gücün
özgürlükçü kurumlar içinde yer alacağı bir yönetim biçimini değil, gücün tekrar
tekrar bölünmeler sonucunda bölünemez noktaya ulaştığı bireysel bir egoda yer
almasını önceden varsaymaktadır. Bu mantığın devam ettirilmesi ile güç zorunlu
herhangi bir kollektif bütünlüğe değil bireye ait olur.
Anarşizme
başlangıcından itibaren sıkıntı veren bu karışıklığın trajik sonuçları en iyi
şekilde, temel anarşist prensiplerin varsayımlara dayalı düşünme konuları
olmaktan çıkıp yaşanmış deneyimlere dönüştürüldüğü 1936 İspanyol Devrimi’ndeki
yaşamsal bir olayın incelenmesiyle anlaşılabilir. Temmuzun 21inde, İspanya’nın
en büyük endüstriyel bölgesi Katalonya’nın ve özellikle başkenti Barselona’nın
işçileri General Fransisco Franco’nun kuvvetlerini yenilgiye uğrattılar ve
böylelikle Akdeniz kıyıları boyunca uzanan, birçok önemli şehir ve İberya
yarımadasının kalbindeki hatırı sayılır bir kırsal bölge dahil olmak üzere
İspanya’nın en büyük eyaletlerinden birisi üzerinde tüm kontrolü ele
geçirdiler. Katalan proleteryası, kısmen özgürlükçü bir yerli kültürün ve
kısmen de CNT’nin etkisinin bir sonucu olarak, kırsal yörede daha radikal bir
köylülük (tarımsal nüfusun oldukça büyük bir parçası) toprağı ele geçirir ve
kollektifleştirirken, büyük bir savunma, komşuluk, tedarik, ulaşım ve diğer
komite ve topluluklardan oluşan bir ağ organize etmeye başladı. İspanya’nın bu
büyük bölgesi ve onun nüfusu, herhangi bir karşı saldırıya karşı genelde arkaik
olan silahlarına rağmen yeterince iyi silahlanmış bir devrimci milis tarafından
korundu ki bunlar iyi eğitimli ve iyi tedarikli ordu ve polis gücünü yenmişti.
Katolonya’nın işçileri ve köylüleri gerçekte bir burjuva devlet makinesini
parçalamışlar ve kendilerinin yaratmış oldukları kurumlar yoluyla kamusal ve
ekonomik ilişkiler üzerinde doğrudan kontrolü kendilerinin gerçekleştirdikleri
ve radikal olarak yeni bir yönetim yaratmışlardı. Çok açık terimlerle
konuşulursa: Onlar gücü ellerine
almışlardı – basit bir şekilde halihazırdaki baskıcı kurumların isimlerini
değiştirerek değil, fakat gerçekte tüm bu eski kurumları yıkarak ve kitlelere
biçimleri ve içerikleri ile bölgelerinin ekonomi ve yönetim işlerini nihai
olarak belirleme hakkını veren radikal olarak yeni olanlarını yaratarak.[8]
Büyük
ölçüde olayların gidişi nedeniyle, sıradan militanlar –çoğunluğu onların
rehberlikleri olmasaydı yeni bir yönetim biçiminin yaratılamayacağı CNT
üyesiydiler– anarkosendikalist birliğe [union] devrimci bir yönetim oluşturmak
ve ona politik bir yön sağlamak için yetki verdi. Disiplinsizlikleri ile ünlü
olmalarına rağmen, CNT üyelerinin, veya cenetistasların,
çoğunluğu anarşist olmaktan ziyade özgürlükçü sendikalisttiler; kendilerini
güçlü bir şekilde iyi planlanmış, demokratik, disiplinli ve koordine edilmiş
bir organizasyona adamışlardı. Şüphesiz, bu sendikalist işçiler aralarındaki
anarşistlere değer verdiler. Bunun nedeni disipline edilmiş organizasyondan
nefret eden anarşistlerin ideolojik güvenirlilikleri değil onların
militanlıklarıydı.
23
Temmuzda, işçilerin yerel Francocu ayaklanmayı yenmelerinden iki gün sonra,
CNT’nin Katalan büyük bölgesel toplantısı, işçilerin sendikanın eline
verdikleri muazzam politik kontrol ile
ne yapacaklarına karar vermek için Barselona’da yapıldı. Kentin dış bölgeleri
üzerinde kurulu militan Bajo de Llobregat bölgesinden birkaç delege ateşli bir
şekilde toplantının örgürlükçü sosyalizmi ve eski politik ve toplumsal düzenin
sonunu deklere etmesini istediler. Bu CNT’nin önderliğini ilan eden işçilerin,
toplantıya halihazırda ele geçirilmiş ve dönüştürülmüş gücü verme önerisiydi.
Önerilen bu gücün kabul edilmesiyle, toplantı şimdi
CNT’nin fiili yönetimi altında olan çok büyük bir bölgedeki tüm toplumsal
düzeni değiştirmeye devam edebilecekti. Fakat toplantıdaki üyeler buna
isteksizdi. Bajo de Llobregat delegeleri ve CNT militanı Juan García Olivier,
itibarlarını kullanarak, toplantıyı şiddetli bir tartışmaya soktular. Fakat
ellerinde olan gücü kabul etmeye karşı olan Federica Montseny’nin hitabeti ve
Abad de Santillán’ın argümanları (iki CNT lideri) sonunda bu militanlar ezici
bir oy çokluğu ile yenildiler.
Bu muazzam hata köklerini yalnızca CNT liderliğinin
aptallığında değil aynı zamanda anarkosendikalist hareketin ürkütücü derecede
karışık ideolojinde buluyordu. Bir idare şekli ile bir devleti ayırmayı
başaramayarak, CNT işçilerin yönetimini kapitalist bir devlete benzetti, bu
nedenle gerçekte kendi ellerinde olduğu bir zamanda politik gücü reddetti.
Vurgulamaya gerek bile yok ki eski yönetici sınıf bu ölümcül kararı kutladı ve
işçilerin yönetimini bir yıllık bir süre zarfında burjuva-demokratik ve
ardından gittikçe otoriter bir devlete dönüştürmeye yavaşca devam etti.
Tarihsel CNT toplantısı, vurgulamak gerekir ki,
sendikanın kendi üyelerinin önemli bir kısmının hayatına mal olan olmuş gücü
basitçe reddetmekle kalmamıştı. Toplumsal ve politik yaşamın hayati bir niteliğine, tüm politik deneyimin en önemli amacına en
yeniyetme tarzda sırtını dönerek ve gerçekliğin yerine bir hayali geçirmeye
çalışmakla, toplantı saçma, katı doktriner bir anarşist görüşü inancının bir
kuralı olarak kabul etti. Yalnızca baskı altındakilerin CNT’nin ellerine halihazırda verdikleri politik gücü
değil, gücü –özgürlükçü, demokratik bir formunda dahi– ortadan kaldırılması
zorunlu, hiç küçülmeyen bir şeytan olarak suçlayarak gücün meşru durumunu
yadsıdılar.
Eğer
CNT liderliğinin bu hayati hatasından öğrenmek zorunda olduğumuz bir şey varsa,
o da gücün yerçekiminden daha fazla yürürlükten kaldırılamayacağıdır –o daima
toplumsal ve politik yaşamın belirleyici bir niteliğidir. Kitlelerin ellerinde
olmayan güç kaçınılmaz olarak onları
baskı altında tutanların ellerine düşmek zorundadır. Onu içine tıkacağımız bir
gömme dolap, onu buharlaştırabilecek büyüleyici bir ritüel, onu
gönderilebilecek bir insanüstü yer –ve onu ahlaki ve mistik büyülü sözlerle
yokedebilecek basitleştirici bir ideoloji– yoktur. Kendi-tarzlarındaki
radikaller, CNT liderlerinin Temmuz 1936’da yaptığı gibi, onu ihmal etmeyi
deneyebilir. Fakat o her toplantıda saklı kalacak, halk etkinliklerinde
gizlenmiş olarak yer alacak ve her mitingte ortaya çıkacak ve yeniden ortaya
çıkacaktır.
Güç
vardır ve daima var olacaktır. Gerçekten yerinde olan sorun onun olup
olmayacağı değil, bir elitin elinde mi yoksa halkın elinde mi olacağıdır –en
gelişkin özgürlükçü ideallere uygun bir biçim mi verileceği veya gericiliğin
hizmetine mi verileceğidir. Gücü reddetmek yerine CNT toplantısının onu kabul
etmesi, İspanyol proleteryasının ve köylüsünün ekonomik ve politik olarak
güçlerini koruyabilecekleri yeni kurumları meşrulaştırması gerekirdi.
Şüphesiz,
metaforik iddialar ve acı verici gerçekler arasındaki gerilim sonunda
dayanılmaz hale geldi ve kararlı CNT işçileri Mayıs 1937’de Barselona’da sivil
savaşın içinde kısa fakat kanlı bir savaşta burjuva devlet ile açık bir
çarpışmaya sürüklendiler.[9]
Sonunda, burjuva devleti sendikalist hareketin son büyük ayaklanmasını, eğer
binlece değilse yüzlerce CNT militanını doğrayarak, bastırdı.
Toplumsal
devrimciler, kendi vizyonlarından güç problemini çıkarmaksızın ona somut kurumsal özgürleştirici bir biçimin nasıl
verilebileceği problemine odaklanmak zorundadır. Bu soruya saygı duyarak sessiz
kalmak ve günümüzün aşırı ısınmış kapitalist gelişmelerine uygun olmayan modası
geçmiş ideolojilerin arkasına saklanmak yalnızca devrim yapıyormuş gibi
yapmaktır, hatta onu başarmak için ellerindekinin tümünü veren sayısız
militanın hatırası ile dalga geçmektir. Hatta daha da kötüsü, gerçekten kendini
dünyayı değiştirmeye adamış bireylerle radikal düşünceleri, büyük toplumsal
sorunları tekrar tekrar önemsiz tartışmaların nesnesine dönüştüren, burjuva
akademisinde bir yer elde etmek için kullanma arzusundaki kariyeristlerle
karıştırmaktır.
Benim
iddiam Komünalizmin toplumsal ekolojinin özgürlükçü belediyecilik ve diyalektik
doğalcılığı içeren, tam olarak düşünülmüş ve sistematik olan görüşleri kuşatmak
için anarşizm ve sosyalizmden daha kapsayıcı bir politik kategori olduğudur.[10]
Bir ideoloji olarak Komünalizm, zamanımız için daha geniş ve daha uygun bir
kavrayış gücü önerirken eski Sol ideolojilerin –özellikle Marxizm’in ve
anarşizmin– en iyi taraflarını
bünyesinde toplar. Marxizm’in’den felsefe, tarih, ekonomi ve politikayı
bütünleştiren, rasyonel olarak sistematik ve tutarlı bir sosyalizm oluşturmaya
ilişkin temel projeyi alır. Diyalektik olduğunu deklere ederek teoriyi pratikle
aşılamaya çalışır. Anarşizmden hiyerarşinin yalnızca özgürlükçü sosyalist bir
toplumda üstesinden gelinebilecek temel bir problem olarak kabul edilmesinin
yanısıra onun devlet karşıtlığını ve konfederalizme olan bağlılığını alır.[11]
Bir
yirmibirinci yüzyıl sosyalizminin felsefi, tarihi, politik ve örgütsel
bileşenlerini kuşatmak için Komünalizm teriminin
seçimi boşuna değildir. Terim 1871 Paris Komünü sırasında, Fransa başkentinin
silahlanmış insanlarının yalnızca Paris şehir kurulunu ve onun altyapılarını
korumak amacıyla değil aynı zamanda şehirlerin ve kasabaların cumhuriyetçi
ulus-devletin yerini alacak ulusal düzeydeki bir konfederasyonu düşüncesini de
savunmak amacıyla barikatları yükselttiklerinde yaratıldı. Bir ideoloji olarak
Komünalizm, bireyci ve anti-rasyonalist anarşizm tarafından kirlenmemiştir; ne
de Bolşevizm’de vücut bulan Marxizmin tarihsel otoriteryanizminin sıkıntısını
taşımaktadır. Çalışma alanı olarak fabrika sistemine, tarihsel öznesi olarak
endüstri proleteryasına odaklanmaz; ve geleceğin özgür toplumunu William Morris
tarafından tasarlanan bir ortaçağ köyüne indirgemez. Onun en önemli amacı basit
bir sözlük tanımında açık bir şekilde belirtilmiştir: Komünalizm, The American Heritage Dictionary of the
English’e göre “büyük oranda otonom olan yerel toplumların gevşek olarak
birbirlerine bağlandıkları bir federasyondaki yönetim teorisi veya sistemi”dir[12].
Daha
geniş bir açıdan, Komünalizm politikayı onun en geniş, en özgürlükçü anlamında
geriye kazanma ve belediyenin potansiyelini aklı ve diyaloğu geliştiren bir
arena olarak gerçekleştirme çabasıdır. Belediyeyi, en azından potansiyel
olarak, organik evrimin ötesinde toplumsal evrim alanına doğru dönüştüren bir
ilerleme olarak kavramlaştırır. Şehir, bir zamanlar yabancıları dışarıda
bırakan dar görüşlü bir şekilde aileleri ve kabileleri birleştiren arkaik kan
bağının hukuksal olarak ortadan kaldırıldığı yerdir. Akrabalık, cinsiyet, yaş
ve diğer şeyler üzerine dayalı hiyerarşilerin potansiyel olarak ortadan kaldırılabildiği
ve genel olarak paylaşılan bir insanlık temeline dayalı özgür toplumla
değiştirilebildiği bir alandır. O bir zamanların korkulan yabancısının,
başlangıçta genel bir bölge sınırlarında korunan bir yerleşimci olarak ve
sonunda toplumsal arenada politik karar alma mekanizmalarında yer alan bir
yurttaş olarak topluluğun içine katıldığı alandır. Her şeyden önce kurumların
ve değerlerin, köklerini zoolojide değil sivil insan etkinliğinde bulduğu bir
alandır.
Tarihsel
işlevlerinin ötesinde, belediye fikirlerin özgür değişimi ve bilinçliliğin
özgürlüğün hizmetine verildiği yaratıcı bir çaba üzerine kurulan bir birlik
alanıdır. O, varolan bir çevreye yalnızca hayvani bir adaptasyonun yerini,
insanlığın ve biyosferin tabi olduğu çevresel, toplumsal ve politik
aşağılamaları sona erdirmeye yönelik bir bakışla dünyaya olayları önceden
görerek, rasyonel bir müdahalenin alabildiği alandır. Hiyerarşik baskıdan ve
maddi sömürüden kurtarılmış olarak
–şüphesiz tüm yaşam kürelerindeki insan yaratıcılığının rasyonel bir
alanı olarak yaratılmış– belediye yaşamın iyiliği için etik bir alandır. Komünalizm bu nedenle yaratıcı bir fantazinin
uyduruk bir ürünü değildir: toplumsal gelişmenin bir diyalektiği ve akıl
tarafından biçimlendirilen politik yaşam ve pratik fikrininin sürekli bir ifade
edilişidir.
Fikirlerin
kesinlikle politik bir gövdesi
olarak, Komünalizm şehrin (veya komünün) onun en zengin potansiyellerine ve en
büyük tarihsel geleneklerine uygun olarak ilerlemesinin yeniden sağlanmasına ve
ilerlemenin geliştirilmesine çalışır. Bu Komünalizmin belediyeyi bugün olduğu
yapısıyla kabul ettiği anlamına gelmez. Tam tersine, modern belediye birçok
devlet-benzeri özelliklerle aşılanmış ve genellikle ulus-devletin ve
kapitalizmin bir aracı olarak işlemektedir.
Ulus-devletin hala üstün görüldüğü bugün, modern belediyelerin sahip
oldukları her ne varsa bunlar “burjuva demokrasisi”nin ayrıcalıklarını– ki bu
ayrıcalıklar, aslında, tarihsel süreçte yönetici sınıfların saldırılarına karşı
kendilerini zorlu bir şekilde savunmuş olan yurttaşların zor kazanılmış
kazanımlarıdır– yansıtan nitelikler olarak basitçe reddedilemez. Komünalizmin
somut politik boyutu, daha önce üzerinde yoğun bir şekilde yazmış olduğum
özgürlükçü belediyeciliktir.[13]
Onun
özgürlükçü belediyecilik programında, Komünalizm kararlı bir şekilde devletçi
belediye yapılarını ortadan kaldırmaya ve bunları özgürlükçü bir yönetim
sisteminin kurumlarıyla yer değiştirmeye çalışır. Radikal bir şekilde kentlerin
yönetici kurumlarını mahallelere, kasabalara ve köylere dayalı popüler
demokratik meclislere dönüştürmeye çalışır. Bu popüler meclislerde, yurttaşlar
–hem orta sınıflar hem çalışan sınıflar– doğrudan demokrasi içinde politik
kararları alarak ve insani, rasyonel bir toplum idealini yaşama geçirerek,
toplum sorunlarını yüz-yüze ilişkiler temelinde ele alacaklardır.
En
azından, eğer arzuladığımız özgür toplumsal yaşam biçimine sahip olmak
zorundaysak, demokrasi paylaşılmış
bir politik yaşam şeklimiz olmak zorundadır. Tek bir belediyenin sınırlarını
aşan problemler ve konulara yönelmek sonuç olarak demokratikleştirilmiş
belediyelerin daha geniş bir konfederasyon formunda biraraya gelme arayışını
gerektirir. Bu meclisler ve konfederasyonlar, en derin doğaları gereği,
devletin ve gücün devletçi biçimlerinin meşruluğuna meydan okur. Açık bir
şekilde devlet gücü ve devlet yönetimi yerine halk gücünü ve toplumsal olarak
rasyonel dönüştürücü bir politikayı getirmeye yönlendirilirler. Ve onlar sınıf
çatışmalarının ortaya çıkacağı fakat sonuç olarak sınıfların ortadan kaldırılacağı
alanlardır.
Özgürlükçü belediyeciliği savunanlar, devletin gücünü popüler güçle değiştirme girişimlerine devletin soğukkanlılıkla bakacağı konusunda kendilerini kandırmazlar. Onlar, komünalist bir hareketin devletin kasabalar ve kentler üzerindeki egemenliğini bozacak haklar istemelerine, yönetici sınıfların kayıtsızlıkla izin vereceği hayalini görmezler. Tarihsel olarak bölgeler, yöreler ve hepsinden önce kasaba ve kentler kendi yerel egemenliklerini devletten geri almak için (her zaman yüce düşüncelerden kaynaklanmasa da) umutsuzca çatıştılar. Komünalistlerin kasabaların ve kentlerin güçlerini yeniden kazanma ve onları konfederasyonlarla birbirine bağlama girişimlerinin ulusal kurumların artan bir direnci ile karşılaşması beklenebilir. Devlete karşı ikili iktidarı somutlaştıracak halk meclislerini savunan yeni belediye konfederasyonlarının artan bir politik gerilim kaynağı haline geleceği açıktır. Ya Komünalist hareket bu gerilim sonucu radikalleştirilecek ve kararlı bir şekilde onun tüm sonuçlarını karşılayacak veya onu değiştirmeye çalıştıkları toplumsal düzenin içine geriye doğru yutan bir uzlaşmalar bataklığına batacaktır. Hareketin bu meydan okumayı karşılaması için varolan politik sistemin değiştirilmesi arayışındaki ciddiyeti açık bir ölçü oluşturacaktır.
Komünalizm
hiyerarşik ve kapitalist toplumun bütünsel bir eleştirisini yapar. O yalnızca
toplumun politik yaşamını değil ekonomik yaşamını da değiştirmeyi amaçlar. Bu
nedenle amacı ekonomiyi ulusallaştırmak veya üretim araçlarının özel
mülkiyetinin devamını sağlamak değil ekonomiyi belediyeleştirmektir. Üretim araçlarını belediyenin varoluşsal
yaşamının içine katarak her üretici girişimin toplumun bir bütün olarak çıkarlarını sağlamak için nasıl işletilmesi
gerektiğine karar verecek olan yerel meclisin baştan sona yetki alanına girmesi
arayışındadır. Modern kapitalist ekonomide çok olağan olan yaşam ve iş
arasındaki ayrım, yurttaşların arzularının ve gereksinimlerinin, üretim
sürecinde sanatsal denemelerin ve üretimin düşünceyi ve kendini tanımlamayı
biçimlendirmedeki rolünün kaybolmaması için, üstesinden gelinmelidir. V.Gordon
Childe’ın bir sözünü alırsak, insanlık kendini yapar ve bunu yalnızca akıl ve
sanatta değil aynı zamanda üretici yöntemlerin onları tatmin etmesinde olduğu
kadar rasyonel olarak genişleyen insan ihtiyaçlarında da yapar. Bir iş türünde,
yenilikte ve bunun gibi kendini biçimlendirmelerde kendimizi
–potansiyellerimizi ve onların gerçekleştirilmesini – keşfederiz.
Biz
ayrıca dargörüşlülükten ve nihayetinde Rus ve İspanyol devrimlerindeki
“kollektifler” örneğindeki gibi kendi kendini yöneten birçok girişimin başına
bela olan mülkiyet arzularından kaçınmak zorundayız. Devrimci Rusya ve devrimci
İspanya’da birçok “sosyalistik” kendi kendini yöneten firmanın, yerine göre
kırmızı ve kırmızı-siyah bayrak altında olsalar dahi, eninde sonunda ham madde
ve pazarlar için birbirleri ile rekabet etmeye sürüklenen kollektif kapitalizm
biçimlerine dönüşmesi ile ilgili yeterince şey yazılmadı.
En
önemlisi, Komünalist politik yaşamda, farklı mesleklerdeki işçiler halk
meclislerindeki koltuklarına işçiler –mesleki çıkarlarını geliştirme amacında
olan matbaacı, tesisatçı, dökümhane işçisi ve benzeri– olarak değil, asıl
ilgileri yaşadıkları toplumun genel çıkarı olan yurttaşlar olarak oturmalarıdır. Yurttaşlar işçiler, uzmanlar ve
öncelikle kendi özel çıkarlarıyla ilgilenen bireyler gibi çıkarcı kimliklerden
kurtulabilirler. Meclislerin kendileri yalnızca kalıcı karar alma kurumları
olarak değil, halkın karmaşık kent ve bölge sorunlarının idare edilmesinde
eğitim işlevi görürken, belediyedeki yaşam hem yeni yurttaşların adaptasyonu
hem de gençlerin eğitilmesi yoluyla yurttaşlık formasyonu sağlamak için bir
okul olur.[14]
Komünalist
yaşamda, odağını fiyatlara ve kıt kaynaklara yöneltmiş geleneksel ekonominin
yerini ilgisi insan ihtiyaçları ve iyi yaşam olan etik alır. İnsan dayanışması
–veya Yunanlıların dediği gibi phili
– maddi kazancın ve egoizmin yerini almalıdır. Belediye meclisleri yalnızca
kent yaşamının ve karar almanın hayati mekanı değil aynı zamanda ekonomik
lojistiğin gölgelendirici dünyasının, uygun bir şekilde koordine edilmiş
üretimin ve kent yönetiminin demistifiye edilerek tamamen yurttaşların
katılımına açılabilecek olan merkezlerdir. Yeni yurttaşlığın ortaya çıkışı
geleneksel sosyalizmin özel sınıf kavramını aşmanın bir işareti olacaktır.
İnsanlık –maddi çıkardan ziyade aklı öne çıkaran ve bir kıtlık ve maddi
yoksulluk ahlakı ile ahenkli olmanın tersine maddi kıtlık-sonrasını
gerçekleştiren bir tür olarak onun oluşma yolunu açarak- bilinçliliğin ve
rasyonelliğin kendi evrensel durumunu yükseltecektir.[15]
Batı
Avrupa demokratik geleneğinin kaynağı olan M.Ö. beşinci yüzyıldaki klasik Atina
demokrasisi, halkın komünal meclislerin yüz-yüze karar alma ve bu belediye
meclislerinin konfederasyonları temeline dayanmaktaydı. İki binyıldan daha
fazla bir süre için, Aristo’nun politik yazıları tazeleyici bir şekilde akıl,
öz-bilinçlilik ve iyi yaşam için insan potansiyellerinin gerçekleşmesinin
mekanı olarak kent bilincimizi yükseltiyor. Aristo uygun bir şekilde,
insanların temel hayvani ihtiyaçlarını karşıladıkları ve otoritenin en yaşlı
erkekte olduğu aile veya gereklilik alanı
oikostan polisin ortaya çıkışını adım adım
saptamıştır. Fakat birkaç ailenin birliği, diye gözlemledi, “günlük
ihtiyaçların tedarik edilmesinden daha fazla birşey amaçlar”[16];
bu amaç en erken politik biçimi ortaya çıkardı; köy. Aristo, mükemmel bir
şekilde, insanı (man:erişkin Yunan erkeğini kastediyor[17])
aile üyelerine yalnızca onların maddi ihtiyaçlarını karşıladığı için değil aynı
zamanda diyaloğun ve aklın, akılsız eylemin, geleneğin ve şiddetin yerini
aldığı politik yaşama katılışının maddi önkoşulu olması nedeniyle de başkanlık
yapan “politik hayvan” (politikon zoon)
olarak tanımladı. Bu nedenle, “birçok köy birbirine yeterince yakın ve hemen
hemen veya tamamen kendine yeterli
olarak yeterli büyüklükte tek bir tamamlanmış toplumda (koinonan) birleştiğinde”, diye devam etti, “polis yaşamın açık bir ihtiyacından kaynaklanarak ve iyi bir yaşam uğruna varoluşuna devam ederek
ortaya çıkar”[18]
Aristo
için, ve varsayabiliriz ki eski Atinalılar için, bu nedenle belediyenin doğru
işlevleri katı bir şekilde araçsal ve hatta ekonomik değildi; insan birliği
yeri olarak belediyenin kendisi ve insan yaşamının çizildiği toplumsal ve
politik düzenlemeler, insanların tarihsel süreç içinde akıl, öz-bilinçlilik ve
yaratıcıklarını yaşama geçirecekleri par excellence [en yüksek mükemmellik]
alanı olarak insanlığın telosuydu.
Eski Atinalılar için politika yalnızca yönetim sisteminin pratik sorunlarının
çözümüne değil aynı zamanda kişinin kendisinin toplumuna karşı ahlaki
zorunlulukla gerçekleştirdiği kent etkinliklerine adanmasıydı. Bir şehrin tüm
yurttaşlarının etik varlıklar olarak kent etkinliklerine katılması beklenirdi.
Belediye
demokrasisinin örnekleri eski Atina ile sınırlı değildir. Tam tersine, sınıf
farklılıklarının devleti ortaya çıkarmasından çok önce, göreli olarak birçok
laik kasaba yerel demokrasinin en erken kurumsal yapılarını üretti. Halk
meclisleri, “şehir devrimi” olarak adlandırılan gelişmenin en başlarında,
yaklaşık yedi sekiz bin yıl önce, eski Sümer’de var olmuş olabilir. Onlar açık
bir şekilde Yunanlılar arasında ortaya çıktı ve Gracchi kardeşlerin yenilgisine
kadar, Roma’da halk gücünün merkezi oldular. Onlar Avrupa’nın ortaçağ
köylerinde hemen hemen her yerde aynı zamanda oluştular ve hatta Rusya’da,
özellikle bir dönem için Slav dünyasının en demokratik şehirleri olan Novgorod
ve Pskov’da.
Bu
demokratik belediyeler kanlı çarpışmalarla ezilene kadar sıklıkla açgözlü
monarklar, feodal lordlar, zengin aileler ve yağmalamaya çıkmış istilacılar ile
genellikle kavgacı bir gerilim içinde varoldular. Modern tarihteki her büyük
devrimin radikal tarihçiler tarafından, her ne kadar önemli olmasına rağmen,
sınıf üzerine vurgu yapılması nedeniyle gözden yitirilen bir kentsel boyutunun
olduğu hiçbir zaman yeterince vurgulanamaz. Bu nedenle, gördüğümüz üzere,
1640ların İngiliz Devrimi bir bölge olarak Londra ayırt edilmeksizin ele
alınamaz; veya aynı şekilde düşünürsek Paris üzerine odaklanmadan Fransız
devrimleri, Petrograd üzerinde durulmadan Rus devrimleri veya en ilerlemiş
toplumsal merkezi olarak Barselona anılmaksızın İspanyol Devrimi. Kentin bu
merkeziliği yalnızca coğrafi bir gerçek değil, herşeyden önce esasında devrimci
kitlelerin toplandığı ve tartıştığı, sivil geleneklerin ve çevrenin devrimci görüşleri beslediği politik merkez
olmasındandır.
Özgürlükçü
belediyecilik Komünalist çerçevenin tamamlayıcı bir parçasıdır. Şüphesiz
devrimci düşüncenin sistematik bir vücudu olarak Komünalizmin, özgürlükçü
belediyecilik olmaksızın anlamsız olacağı praksisidir [teorik tutarlılığı olan
eylemidir, ç.n.]. Komünalizm ve otantik veya “saf” anarşizm arasındaki
farklılıklar, Marxizm ile olan farklılıkları bir yana bırakacak olursak, anarko-, toplumsal, neo- veya hatta özgürlükçü gibi bir öntakıyla
giderilemeyecek kadar çok büyüktür. Komünalizmi yalnızca anarşizmin bir türüne
dönüştürmeye çalışan herhangi bir çaba her iki düşüncenin bütünlüğünü inkar
etmek –şüphesiz demokrasi, organizasyona bağlılık, seçimler, yönetim ve
benzerleri gibi çatışan fikirleri ihmal etmek– olacaktır. Bu politik terimi
türeten Paris Komünü yandaşı Gustave Lefrancais, katı bir şekilde kendisinin
“bir anarşist değil, bir Komünalist” olduğunu ilan etti[19]
Herşeyden önce Komünalizm güç problemi ile ilgilenir. Kendi kendini anarşist ilan eden birçokları tarafından tercih edilen “halkın” garajı, matbaası, yiyecek kooperatifleri ve arka bahçeleri gibi komüniter [kooperatifçi] girişim türlerinin tersine, Komünalizmin yandaşları kendilerini bir güç merkezine –belediye meclisine– seçimlerle girmek için seferber olur ve onu hukuki olarak mahalle meclisleri yaratmaya mecbur kılmak için çabalar. Bu meclisler beraberce şimdiye kadar köylerini, kasabalarını veya şehirlerini kontrol eden devletçi organların meşruluğu ortadan kaldırır ve azleder ve bunların gerçekleşmesinden sonra gücün gerçek motoru olarak harekete geçer. Belli sayıdaki belediyeler bir kez demokratikleştirildiklerinde ulus-devletin rolüne meydan okuyan belediye birlikleri içinde istikrarlı bir şekilde konfedere olurlar ve halk meclisleri ve konfederal kurullar yoluyla ekonomik ve politik yaşam üzerinde kontrolü üstlenirler.
Komünalizm
kesinlikle çoğunluk oyuyla karar alma –büyük miktardaki insanın kararlar
alabilmeleri için tek adil yol– çağrısında
bulunur. Otantik anarşistler bu prensibin –çoğunluğun azınlık üzerindeki
“yönetimi”– otoriter olduğunu iddia ederler ve kararların bunun yerine konsensus
ile alınmasını önerirler. Tek tek bireylerin çoğunluk oyunu veto edebildikleri
konsensus, böylesi bir toplumu ortadan kaldırmak için
korkutmaktan biraz daha fazlasını yapabilir. Özgür bir toplum, üyelerinin
bellek, genelden ayrılma ve bilgi olmaksızın eksiksiz bir mutluluk durumunda
yaşayan Homer’in lotus-yiyenleri gibi bir toplum değildir. Öyle veya böyle
insanlık bilginin meyvesini yedi ve hatıraları tarih, deneyim ve hatta soykırım
ile yüklendi. Özgürlüğün yaşayan bir modunda –bir şarap şişesi ve kahve
gevezeliğinin ürünü olana zıt olarak– azınlıkların kendi ayrı görüşlerini ifade
etme hakları daima, çoğunluk haklarının tamamen korunması gibi, korunacaktır.
Bu hakların herhangi bir şekilde yitirilmesi toplumsal yaşamın tamamen kaosa
sürüklenmemesi için –umulur ki yumuşak bir şekilde, fakat kaçınılmaz olduğunda
güç kullanılarak– toplumun kendisi tarafından hemen düzeltilecektir. Fakat
azınlığın görüşlerinin çoğunluğun görüşlerinin yerini alması, tüm otoriter
bağlarından kurtulmuş bir çoğunluk onları benimsemediği sürece beklenmemelidir.
Bu
rasyonel toplumu nasıl yaratacağız? Anarşist bir yazar iyi bir toplumun karın
altındaki toprak gibi var olduğunu düşünebilir (sözümona “doğal insan”ın
uygarlığın baskıcı ağırlığı altında olduğu gibi); böylece bizim anarşist
toplumun kendiliğinden ortaya çıkması için yalnızca karı – kapitalizmi,
ulus-devleti, kiliseleri ve diğer baskı kurumlarını– ortadan kaldırmamız
gerekecektir. Böylesi bir senaryoda, dikkat edilmelidir ki, bizim özgür bir
toplumu müdahaleci bir biçimde yaratmaya ihtiyacımız
olmayacaktır –biz onu yalnızca ortaya çıkarabiliriz. Uygarlığın sıkıntılarından
kurtulmuş anarşi tahminen basitçe ortaya çıkacak ve tıkırında gidecektir. Ne
yazık ki, uygarlığın en az sıkıntı verdiği ilk insanlar katı bir şekilde batıl
inançlar ve gelenekler tarafından sınırlandırılmıştı, çoğu yanlış olduğu kadar
irrasyoneldi. Rasyonel olarak özgür Komünalist bir toplumu yaratma süreci yerli
masumiyeti ve mutluluğu fikrinden çok daha fazla düşünme ve çalışma
gerektirecektir
Komünalist
bir toplum, herşeyden önce, dünyayı değiştirmek için amaçlarını
açıklayacak yeni bir politik sözlüğe,
yeni bir programa ve bu amaçları tutarlı kılmak için yeni bir teorik çerçeveye
sahip olan yeni bir radikal organizasyon oluşturma çabalarına bağlı olacaktır.
Herşeyden önce eğitim ve, evet, liderlik
sorumluluğunu üzerine almaya gönüllü, kendini adamış bireylere ihtiyacı
olacaktır. İtiraf edelim ki liderlik her zaman var olmuştur, bununla birlikte
özgürlükçüler fiili olarak bu gerçeği “militanlar” gibi veya İspanya’da olduğu
gibi “etkileyici militanlar” gibi daha yumuşak sözcükler kullanarak gizlemeye
çalıştılar. Biz sonuç olarak kabul etmek zorundayız ki CNT gibi daha önceki
gruplardaki birçok birey açıkça yalnızca “etkileyici militanlar” değil,
genellikle daha fazla deneyime, bilgiye ve isteğe olduğu kadar etkin rehberlik
yapmayı sağlayacak gerekli psikolojik özelliklere sahip olmaları nedeniyle
görüşleri diğerlerinden daha fazla saygı gören liderlerdi. Liderliğe ciddi bir
özgürlükçü yaklaşım, gerçeği ve liderlerin hayati önemini, herşeyden daha fazla
onların aktivitelerini etkin bir şekilde kontrol etmeye, değiştirmeye ve üyeler
bunun gerekli olduğuna karar verdiklerinde onları geri çağırmaya olanak veren
mekanizmaları içeren yapılar oluşturmayı kabul edecektir.
Yeni
hareket yapısı biçimsel bir tüzükle ve
uygun yönetmeliklerle açık bir
şekilde tasarlanmış bir organizasyonda, saygısızca ve kararsız bir sadakatle
değil ciddi ve kesin bir kararlılıkla çalışmalıdır. Liderlerin üyelere karşı
sorumluluğunu oluşturan demokratik şekilde onaylanmış kurumsal bir çerçeve
olmaksızın, sorumsuz davranış ve gerçek otoritercilik kaçınılmaz bir şekilde
gelişecektir. Otoritecilikten kurtuluş en iyi şekilde yalnızca gücün açık, kısa
ve detaylandırılmış dağıtımı ile garanti edilebilir. Tarihsel olarak basitçe baskı
altına almaya değil keyfi olarak baskı
altına almaya, ezilmişliğin ebedi cezasına sürükleyen şey kesinlikle bu
organizasyonel detayları açık bir şekilde ve çok açık kurumlarda
birleştirmekteki başarısızlıktı.
Yönetici sınıflar halk üzerinde isteklerini zorla kabul ettirmek için
sınırlandırılmamış otoritelerinde ısrar ederken, kitlelerin keyfi otoriteyi kontrol edecek ve dizginleyecek kurumlar
ve kurallara olan bu talebi tarihin yüzyılları boyunca en önde gelen şeydi.
Enternasyonel
bir Sol için Marxist, anarşist, sendikalist veya moda sosyalist çerçeveden
Komünalizme kararlı bir şekilde adım atma ihtiyacı bugün özellikle
zorlayıcıdır. Solcu politik fikirler tarihinde çok nadiren ideolojiler
böylesine çılgınca ve sorumsuzca karıştırıldı; çok nadiren ideolojinin kendisi
böylesine küçümsendi; çok nadiren “Birleşin!” çığlığı böylesine çaresizlik
içinde duyuldu. Şüphesiz, kapitalizme karşı olan değişik eğilimler pazar
sisteminin meşruluğunu yitirmesi ve sonunda ortadan kalkması çabaları etrafında
gerçekten bir araya gelmelidir. Bu amaca ulaşmak için birleşmek paha biçilmez,
kaçınılmaz bir arzudur: tüm Sol’un birleşmiş bir cephesi mal üretiminin ve
değişiminin yerleşik sistemine –şüphesiz kültürüne– karşı çıkmak ve baskıcı
yönetimlere ve toplumsal sistemlere karşı kitlelerin önceki çatışmalarda
kazandıklarından geriye kalan hakları savunmak için gereklidir.
Bununla
birlikte bu ihtiyacın aciliyeti, hareketin katılımcılarının karşılıklı
eleştiriden vazgeçmesini veya antikapitalist organizasyonlarda otoriter
özelliklerin ortaya çıkmasının
eleştirilmesini bastırmayı gerektirmez. Onlardan herşeyden önce programlarının bütünlüğünde uzlaşma oluşturmayı
gerektirir. Bugünün hareketlerinde katılımcıların büyük bir çoğunluğu
postmodernist görececilik çağında yetişkin olmuş genç radikallerdir. Sonuç
olarak, hareket, kesin olmayan fikirlerin nesnel dayanak üzerinde anlamlı bir
şekilde durması gereken fikirlerle kaotik bir şekilde yanlış bir evlilik
yaptığı korkutucu bir eklektisizm ile damgalanmıştır.[20]
Fikirlerin açık ifadesinin değerli olmadığı ve terimlerin uygun olmayan bir
şekilde kullanıldığı ve argümanların “saldırgan” ve daha kötüsü “bölücü” olarak
hor görüldüğü bir çevrede, fikirlerin, tartışmanın katı sınavında, formüle
edilmesi zorlaşmaya başlar. Fikirler gerçekte en iyi şekilde sessizlik veya bir
kreşin kontrollü havası içinde değil fakat anlaşmazlığın ve karşılıklı
eleştirinin heyecanı içinde büyür ve olgunlaşır.
Geçmişin
devrimci sosyalist pratiklerini izleyeen Komünalistler kitlelerin
iyileştirilmiş ücretler ve barınaklar, uygun park alanları ve ulaşım gibi acil
sorunlarının çözümü için çağrıda bulunan minimum bir program oluşturur. Bu
minumum program kitlelerin en temel ihtiyaçlarını sağlamak, günlük yaşamı
çekilebilir kılan temel kaynaklara ulaşmalarını geliştirmek amacındadır.
Maksimum program, tersine, insan yaşamının özgürlükçü sosyalizm altında nasıl
olabileceğinin, en azından sona ermeyecek gibi görünen endüstriyel devrimlerin
etkisiyle sürekli bir şekilde değişen bir dünyada görülebilir bir uzaklıktaki
bir toplumun imgesini sunar.
Komünalistler
bununla birlikte programlarını ve pratiklerini bir süreç olarak görürler;
şüphesiz hareketin minimun ve maksimum programları, her bir yeni talebin daha
radikal ve sonuç olarak devrimci taleplere yönelen kışkırtıcı taleplerin
sıçrama tahtasını oluşturduğu bir geçiş programı
altında birleştirilecektir. Bir geçiş talebinin en gözalıcı örneklerinden biri
İkinci Enternasyonel tarafından ondokuzuncu yüzyılın sonlarında yapılan
profesyonel ordunun yerine bir halk milisinin geçmesi talebiydi. Diğer
durumlarda devrimci sosyalistler demiryollarının özel mülkiyet tarafından sahip
olunup işletilmesi yerine halkın mülkiyetine geçmesini (veya sendikalistlerin
talep etmiş olabileceği gibi, demiryolu işçileri tarafından kontrol edilmesini)
talep ettiler. Bu taleplerin hiçbirisi kendiliklerinden devrimci değildi, fakat
bunlar mülkiyetin ve işletmenin devrimci biçimleri için,
–sonuçta
maksimun programın başarılabilmesi için genişletilmesi gereken– politik
patikalar açtılar. Birileri bunun gibi adım adım yapılan çalışmaları
“reformist” olarak eleştirebilir, fakat Komünalistler, Komünalist bit toplumun
tüzel olarak oluşturulabileceğini iddia etmiyorlar. Bu taleplerin başarmaya
çalıştığı şey, kısa dönemde, halk ve sermaye arasında çatışmanın yeni
kurallarını oluşturmaktır –“doğrudan eylemin”, takvimi tamamen yönetici
sınıflar tarafından saptanan olayların protestosu
(elit
finansal kurumların toplantıları veya biyoteknoloji konferansları) ile
karıştırıldığı bir zamanda çok daha fazla gerekli olan kurallar.
Bir
bütün olarak bakıldığında, Komünalizm ya ortadan kalkmakta olan ya da yalnızca
taş fırlatmaya ve umutsuz, genellikle anlamsızca polisle girilen çatışmalara
indirgenmiş olan eylem ve diyaloğun kamusal alanını kurtarmaya çalışmaktadır.
Komünalistler adaylarının belediye
seçimlerine girmesi için ve eğer seçilirlerse güçlerini halk meclisleri
oluşturmayı meşru kılmak için kullanmakta tereddüt etmezler. Bu meclisler
eninde sonunda etkin kent toplantıları yönetim biçimlerini yaratacak güce sahip
olacaklardır. Kentlerin –ve kent meclislerinin– ortaya çıkışının sınıflı
toplumun ortaya çıkmasından çok önce gerçekleştiğini düşünüğümüzde, halk
meclislerine dayalı kurullar doğaları gereği devletçi organlar değillerdir ve
ciddi bir şekilde belediye seçimlerine katılmak reformist sosyalist
girişimlerin belediye gücünün devlet gücüne karşı pratik ve mücadeleci bir
seçenek olarak önerilmesi yoluyla devletçi delegelerin seçilmesi karşısında yer
almaktadır. Şüphesiz, parlementer adaylıkları açık bir şekilde opportünist
olarak suçlayan Komünalist adaylar
özgürlükçü sosyalizmin nasıl başarılabileceği tartışmasını –yıllar geçtikçe
güçsüzleşen bir tartışma– canlı tutarlar.
Varolan
toplumu nasıl dönüştüreceğimize ilişkin seçimlerimiz hala tarih masasının
üzerinde durmaktadır. Bugünkü ve gelecek kuşaklar hem gözyaşartıcı gaz ve
tazyikli su kullanan polis hem de mide bulandırıcı hesaplamalar üzerine kurulu
bir kültür tarafından tam bir boyun eğmeye yenik düşmedikçe, sahip olduğumuz
özgürlükler için savaşmaktan ve olanakların ortaya çıktığı her yerde onları
özgür bir topluma genişletmeye çalışmaktan vazgeçemeyiz. Şu anda en azından
bildiğimiz, elimizdeki tüm silahlanma ve ekolojik yıkım araçlarının
gelişmesinin ışığında, “son bir çatışma” ihtiyacının sonsuza kadar
ertelenemeyeceğidir. İnsanlar rasyonel bir topluma sahip olacak kadar zekidir;
bizim karşımızda duran soru, onların böyle bir toplumu başarmak için yeterince
rasyonel olup olmadıklarıdır.
Çeviren: Sezgin Ata
[1] Bu kısaltılmış listeye daha az bilinen isimleri memnuniyetle ekleyebilirdim, fakat özellikle aklıma gelen birini seçmeyi çok fazla istiyorum: Sol Sosyalist Devrimci Partinin cesaretli lideri, Maria Spiridonova. Destekçileri 1917-18 deki Rus halkı için uygulanabilir bir devrimci program önerisi yapmakta hemen hemen yalnızdılar. Politik anlayışlarını yürürlüğe koymadaki hataları ve Bolşeviklerinkileri ile değiştirmeleri (onlarla başlangıçta ilk Sovyet yönetimine katıldılar) yalnızca onların yenilgilerine değil aynı zamanda takip eden yüzyıldaki devrimci hareketlerin feci hatalarına da yol açtı.
[2] Ben açıkça bunu, genellikle-ayırt edilemez olan kar oranlarının azalması ve bu nedenle kapitalist değişimin işlemez hale gelmesinden – Marxistler yirminci yüzyılın ilk zamanlarında buna belirleyici bir rol atfetmişlerdi – daha temel bir çatışma olarak ele alıyorum.
[3] Marx’ın bir toplumun yalnızca yeni teknolojik gelişmeler için kapasitesini tükettiğinde ortadan kalkacağı iddiasının tersine, kapitalizm sürekli bir teknolojik devrim durumundadır –zaman zaman korkutucu olarak böyledir. Marx bu hesapta bir hata yapmıştı: Bu sistemin toplumsal ilişkilerini sona erdirmek teknolojik durgunluktan daha fazla zaman alacaktır. Yeni konular tüm sistemin geçerliliğine meydan okurken, politik ve ekolojik ilgi alanları herşeyden daha önemli hale gelecektir. Alternatif olarak, kapitalizmin tüm dünyayı ortadan kaldırabileceği ve geride küllerden ve harabeden biraz daha fazla birşey bırakacağı –kısaca, Rosa Luxemburg’un “Junius” makalesinde uyardığı “kapitalist barbarlığın” başarılması –ihtimali ile karşı karşıya kalıyoruz.
[4] Göze çarpan bir örnek Victor Serge’nin Fransız “saf ” anarşist vatandaşları ile Rusya’da devrimin patlak vermesinin tarihsel önemi üzerindeki kavgalarında görülür. Serge’nin heyecanı karşısında, kendilerini café anarşistleri veya “Bireyciler” olarak adlandırmayı tercih eden bu kişiler “envanterlerinde bulunan alaycı deyimleriyle [Serge’yle] dalga geçmişlerdi: ‘Devrimler kullanışsızdır. Onlar insan doğasını değiştirmeyecektir. Sonra reaksiyon oluşacak ve herşey tekrar yeniden başlayacaktır. Ben yalnızca kendi derime sahibim. Ben savaşlar ve devrimler için yürümüyorum, teşekkürler.’” Victor Serge, Memoirs of a Revalutionary, Peter Sedgewick tarafından çevrilmiş ve kısatılmış (Cambridge University Press, 1963), p.53
[5] Kropotkin, örneğin, demokratik karar alma prosedürlerini reddetti: “Çoğunluk oyu herhangi bir başka kural gibi kusurludur”. Bkz. Peter Kropotkin, “Anarchist Communism: Its Basis and Principles,” Kropotkin’s Revolutionary Pamplets, edited by Roger N.Badwin (1927; reprinted by New York: Dover, 1970), p.68.
[6] Politika ile devlet yönetimi arasındaki bu ayrımı başka yerlerde yaptım: Örneğin bkz., Murray Bookchin, From Urbanization to Cities: Toward a New politics of Citizenship (1987; Londra’da Cassell tarafından yeniden basıldı, 1992), pp.41-3, 59-61.
[7] Toplumsal Ekoloji üzerine, bkz. Murray Bookchin, The Ecology of Freedom: The Emergence and Dissolution of Hierarcy (Palo Alto, CA: Cheshire, 1982); The Modern Crisis (Montreal: Black Rose Books, 1987); ve Remaking Society (Black Rose Books, 1989).
[8] Bu sendikalistler, bu dönüşümü ortaya çıkaran araçları doğrudan eylemin bir biçimi olarak düşündüler. Birçok anarşistin bugün “doğrudan eylem” olarak göklere çıkardıkları kargaşa çıkarmaların, taş fırlatma ve şiddetin tersine sendikalistler bu terimi kamusal ilişkilerininin doğrudan yönetimini içeren etkinlikler için kullandılar. Onlar için, doğrudan eylem bir yönetim biçimini, kurumları, hukuku, düzenlemeleri vb. – otantik anarşistler bunları bireysel otonominin kısıtlanması olarak görürler– önceden varsaymaktaydı.
[9] İlerki yıllarda CNT liderleri Katalan poleteryası ve köylülüğü adına gücü reddetmelerinin bireyler olarak kendileri için bir gücü reddetmeyi gerektirmediğini keşfettiler. Birçok CNT lideri gerçekte burjuva devletine bakan olarak katılmak için uzlaştı ve Barselona’da çarpışmanın bastırıldığı bir zamanda, Mayıs 1937’de ofislerdeki yerlerindeydiler.
[10] Birkaç yıl önce, kendimi hala anarşist olarak tanımlarken, “toplumsal” ve “yaşamtarzı” anarşizmi arasında bir ayrım formüle etmeye çalışıyordum ve Komünalizmi “anarşizmin demokratik boyutu” olarak tanımlayan bir makale yazdım (Bkz. Left Green Perspektives, no.31, November 1994). Artık Komünalizmin, demokratik veya başka bir şekilde, yalnızca anarşizmin bir “boyutu” olduğuna inanmıyorum; o aksine radikal literatürde tamamen keşfedilmesi gereken kendi haklarına sahip ayrı bir gelenek ve ideolojidir.
[11] Şüphesiz, bu noktalar Komünalizm’de bazı düzenlemelere tabi olur: örneğin, Marxizm’in sınıflı toplumların ortaya çıkışını açıklayan tarihsel materyalizmi toplumsal ekolojinin hiyerarşinin antropolojik ve tarihsel olarak ortaya çıkışını açıklaması ile genişletilir. Marxist diyaletik maddecilik ise diyalektik doğalcılık ile aşılır; ve anarşist çok gevşek bir “otonom komünlerin federasyonu” fikri, onu oluşturan parçaların yalnızca konfederasyonun bir bütün olarak onayıyla birlikten ayrılabilecekleri bir federasyon fikriyle değiştirilir.
[12] Bu minimalist sözlük tanımı ile ilgili en şaşırtıcı şey onun tamamen doğru olma niteliğidir. Bu tanımı teorinin daha incelikli bir tarifine, yalnızca “büyük oranda otonom olan” ve “gevşek olarak birbirlerine bağlandıkları” formülasyonları nedeniyle alabilirdim.
[13] Özgürlükçü belediyeciliğe ilişkin yazılarım “Spring Offensives and Summer Vacations”, Anarchos,no.4 (1972) ile 1970lerin başlarına kadar geriye gitmektedir. Daha önemli çalışmalar From Urbanization to Cities(1987; London: Cassell, 1992de yeniden basıldı); “Theses on Libertarian Municipalism”, Our Generation[Montreal], vol.16nos.3-4 (Spring/Summer 1985); “Radical Politics in an Era of Advanced Capitalism”, Green Perspectives, no.18 (Nov.1989); “The Meaning of Confederalism”, Green Perspectives, no.20(Nov.1990); “Libertarian Municipalism: An Overview”, Green Perspectives, no.24(Nov.1991); ve The Limit of the City(New York, harper Colophon, 1974) içermektedir. Özlü bir özet için, bkz.Janet Biehl, The Politics of Social Ecology: Libertarian Municipalizm (Montreal, Black Rose Books, 1998).
[14] 1917 Rus Devrimi’nin ve 1936 İspanyol Devrimi’nin en büyük trajedilerinden birisi toplumsal lojistiğin en kısıtlı bilgisinden daha fazlasını ve modern bir toplumdaki yaşamın gerekliliklerinin sağlanmasıyla uğraşan karmaşık bağlantıları edinmedeki başarısızlıktı. Üretici girişimlerin yönetilmesi ve şehirlerin işlevsel kılınmasıyla uğraşan uzmanların eski rejim yandaşları olmaları gerçeğine rağmen, işçiler gerçekte fabrikaların tam bir kontrolünü ele almakta beceriksizdiler. Şüphesiz onları işleten“burjuva uzmanlarına”, sürekli olarak onları teknokratik bir elitin kurbanları yapan bireylere bağımlı kalmak zorundaydılar.
[15] İşçilerin yalnızca sınıfsal varlıklar olmaktan yurttaşlar olmaya dönüşümünü, diğerlerinin yanısıra, From Urbanization to Cities (1987, London: Cassell tarafından yeniden basıldı, 1995) ve “Workers and the Peace Movement”(1983), The Modern Crisis (Montreal, Black Rose Books, 1987) içinde tartıştım.
[16] Aristo, Politics (1252[b]16), çeviri Benjamin Jowett, The Complete Works of Aristotle, Revised Oxford Translation, ed.Jonathan Barnes (Princeton, NJ: princeton University Press, 1984), vol. 2, p. 1987.
[17] İnsanlığın geleceği ve özgürlüğün gerçek bir alanı için bir özgürlükçü ideal olarak, Atina polisi kentin nihai vaadi olarak çok yetersiz kalmaktadır. Nüfusu köleleri, hakimiyet altına alınmış kadınları ve oy hakkı olmayan yabancı yerleşimcileri içermektedir. Maddi olarak, polisin stabilitesi yurttaş olmayanların işlerine bağımlıydı. Bunlar daha sonraki belediyelerin düzeltmek zorunda olacağı birçok devasa hataların içinde olanlardır. Polisin önemi, bununla birlikte, özgürleşmiş bir toplum örneği olmasından değil özgür kurumlarının başarılı bir şekilde çalışmış olmasındandır.
[18] Aristotle, Politics (1252[b]29-30), çeviri Benjamin Jowett; vurgular eklendi. Orjinal Yunan kelimeleri Loeb Classical Library edition: Aristotle, Politics, çeviri H.Rackham (Cambridge, MA: Harvard University Press, 1972) da bulunabilir.
[19] Lefrancais, Peter Kropotkin’in Memoirs of a Revolutionist (New York: Horizon Press, 1968) de alıntılanır. Ben de bugün bu aynı ifadeyi kullanmaya zorlandım. 1950lerin sonlarında, anarşizm Birleşik Devletler’de ancak sezgi düzeyinde bir varlık gösterirken, zamanla diyalektik doğalcılık ve özgürlükçü belediyecilik haline gelen felsefi ve politik fikirlerin yanısıra toplumsal ekolojiyi geliştirebileceğim yeterli bir açık alan gibi görünüyordu. Bu fikirlerin, en azından geliştirilmiş maddi önkoşullar ve diyalektik üzerindeki bir modern özgürlükçü topluma dayanan kıtlık-sonrası fikrinin, geleneksel anarşist olmadığını çok iyi biliyordum. Bugün anarşizmin, daima olduğu üzere, çok basitleştirici bireysel ve antirasyonalist psikoloji olarak kaldığını keşfediyorum. Benim anarşizmi “toplumsal anarşizm” adı altında koruma çabalarım büyük ölçüde bir hataydı ve ben şimdi görüşlerimi belirtmek için kullandığım bu terimin anarşist ve Marxist geleneklerin en uygulanabilir temel niteliklerinin ötesine geçen ve tutarlı bir şekilde bütünleştiren Komünalizm ile değiştirilmek zorunda olduğunu keşfediyorum. Anarşizm kelimesini bu terim altında gruplanan büyük miktardaki ve çelişkili farklılıkların minimize edilmesi için bir şemsiye olarak kullanılması amacıyla yapılan ve hatta onun “farklılıklara” açıklığını alkışlayan son girişimler, onu birbirleriyle özünde keskin çatışma içinde olması gereken eğilimlerin tümünü yutar hale getirdi.
[20] Dikkat edilmesi gerekir ki nesnel ile yalnızca varoluşsal varlıklara ve olaylara referans vermiyorum fakat aynı zamanda rasyonel bir şekilde düşünülmüş, büyütülmüş ve zamanla dar bir bakışla gerçeklikler olarak adlandırdığımız şeylerde ortaya çıkan potansiyellere de referans veriyorum. Eğer nesnel teriminin tüm anlamı
yalnızca maddilik olsaydı, hiçbir ideal veya özgürlük sözü burnumuzun ucuna gelinceye kadar nesnel bir şekilde geçerli bir amaç olamazdı