KADINLAR VE
DEMOKRASİ GELENEĞİ *
Janet Biehl
Pek çok gelenekte olduğu gibi Batı
demokrasi geleneği de hiç bir zaman katışıksız bir olgu olmamıştır. Tarihsel
olarak, demokratik katılım ve yurttaşlık genelde küçük bir azınlığın ayrıcalığı
olagelmiştir. Ancak demokrasi geleneği bir bütün olarak ele alındığında, Ernst
Bloch'un "umut ilkesi" -insan aydınlanmasında bir parıltı-dediği
şeyin bir parçası ve radikal toplumsal değişim dönemlerinde sıkça özgürlüğün ve
toplumsal eşitliğin yeni olanaklarını aydınlatan bir deniz feneri olmuştur. Bu
nedenle, tarihsel pratikteki eksikliklerine karşın, bir ideal olarak, yüzyıllar
boyunca özgürlüğe kavuşmuş bir dünyaya dair en değerli umut kaynaklarından biri
olagelmiştir. Bu umut, her ne kadar geleneğin kaynaklandığı yer olsa da, Batı
ile sınırlı kalmamıştır. Bunun örneğini Pekin'deki Tieananmen Alanı’na dolan ve
Batı modeli bir demokrasi isteyen halk
göstermiştir.
Batı demokrasi geleneği temelde iki
büyük tarihsel olayla kimliğini kazanmıştır: Atina'da İ.Ö. altıncı ve beşinci
yüzyıllarda demokratik polisin doğuşu ve modern çağlarda Avrupa
ile Kuzey Amerika'da gerçekleşen demokratik devrimler. Bugün, Fransız
Devrimi'nin ikiyüzüncü yılı kutlanırken, bazı tarihçiler ve kültür
eleştirmenleri arasında revaçta olan ve reklamı çok iyi yapılan bir eğilim
1793-94 yılları arasında Fransa'da yaşanan terör olayları üzerinde
yoğunlaşmaktadır- demokrasi geleneği politikasının güçlü devrimci karakteri
nedeniyle politik olarak bu geleneğin köklerini silkelemeğe yönelmiş görünen
bir eğilimdir bu.
Aynı zamanda, Atina polis’inin erkekler etrafında yapılanmış olması nedeniyle, Batı
demokrasi geleneğinin bu çok eski köklerini, cinsiyet eleştirisi ile, silkeleme
girişimleri de daha incelikli olarak denenmektedir. Bunlar, tarihsel olarak kadınları
dışlamış, özel alanda kadınların gereksinimlerine kayıtsız kalmış, -bazılarının
iddiasına göre- özel alanda kadınların sırtında kurulmuş liberal “demokratik”
ulus-devletin sağlam bir feminist gözle eleştirisi adına yapılmaktadır.
Atina polisi, bununla birlikte,
yalnızca liberal ulus-devlet “demokrasi”sinin kaynağı değil, aynı zamanda pek
çok radikal tarafından benimsenen taban-demokratik özgürlük geleneğinin de
kaynağı olmuştur. Polisin tarihte eşi
görülmemiş özellikleri- yüz-yüze kurumları, politika ve yurttaşlıkla ilgili
zengin içerikli kavramları, katılımcılığa ilişkin vurgusu- katılımcı doğrudan
demokratik kurumlarla ilgilenen radikaller tarafından uzun süreden beri hemen
hemen sezgisel bir biçimde
Bugünkü ulus-devletler ve çok uluslu
şirketler çağında, polisin erdemlerine
yeniden kavuşma olasılığı neredeyse ütopik görünüyor. Yine de, demokrasi
ideali, pek çok Yeşil ve diğer bağımsız solcular arasında hem "umut
ilkesi" hem de pratik olarak canlı kalmıştır. Bu nedenle, Fransız
Devrimi’nin hırçınlığın giderek arttığı bir tartışma konusu olduğu bu zamanda,
bazı feminist kuramcıların, belki aynı yaygınlıkta olmasa da, aynı hararetle polis üzerine odaklanmış tartışmalarını
incelemek yerinde olacak gibi görünmektedir.
PROBLEM
Eski Atina'nın demokratik politika
kültürü kadını dışladı, kötüledi ve ikinci sınıf olarak gördü. Demokrasi
pratiğindeki bu ürpertici ama kaçınılmaz olan çelişki, bugünün taban-demokratik
hareketlerinin kuruluşunda yer alan kadınları bir ikilemle karşı karşıya
bırakmaktadır: Batı demokrasi geleneği ile ilişkilerini nasıl
tanımlayacaklardır ?
Bazı feministlerin yeğlediği seçenek,
demokrasi geleneğine güvenmemek hatta onu reddetmektir. Onun yerine kabile ya
da aile türünden toplumsal örgütlenmelere şans tanımaktadırlar. Bunların
örnekleri Atina'da polisten önce var
olan yapılar veya bu kültürde ve diğer kültürlerde binlerce yıllık kamu alanı
tarihinin temelini oluşturan özel alanın “kadın kültürleri”dir. Ekofeminist
Ynestra King “Batı demokrasi geleneğinden söz ederken” yeşilleri şöyle
uyarmaktadır: “yeşiller, hala, insanlar arasındaki organik, dişil, kabileye
dayalı (tribal) ve özel bağları reddetme temeline dayalı bir politik mirası baz
alarak çalışmaktadırlar. Hatta, demokrasi geleneğini yeniden
canlandırmaktadırlar... bu geleneğe göre özgün yurttaşın erkek, varlık sahibi
ve yabancı düşmanı olduğunu anımsıyorum” (1). Bundan da öte, bazı feministlere
göre, kadınlara özgü “dişil” değerler -özellikle annelik, aile yaşamı ve koruma
duyguları (ve aynı zamanda gizemciliğin sezgileri) ile ilgili “ahlaki” değerler-,
“soğuk”, “soyut”, “bireyci” ve “akılcı” demokratik ideallere sevecen ve organik
bir alternatif oluşturur gibi görünmektedir (2).
Açıktır ki, günümüzde tabandan gelen bir
demokrasi hareketine, tüm halk bir bütün olarak katılmalıdır ve tabii ki,
toplumsal koruma ve sevecenlik, toplumsal adaleti hedefleyen tüm hareketlerde
büyük önem taşır. Gerçekten de geçmişte olsun, günümüzde olsun, kölelik, cadı
yakma, kapitalizm, yoksulluk, ulus-devlet, cins ayrımı, ırk ayrımı,
homoseksüellere baskı gibi toplumsal baskılara son verme ve adil, eşitlikçi bir
toplum yaratma amacıyla gerçekleştirilen tüm politik hareketler kesinlikle,
büyük ölçüde, geniş anlamıyla halkı korumaya dayanmıştır. Hareketin bu yönü,
hiç kuşkusuz, bu yüzyılda görülen bazı toplumsal değişimlerde gözden
kaybolmuştur. Feministlerin, bunun öneminin anımsanmasında büyük gereksinim
duyulan bir katkıları olmuştur.
Yeni olan, “koruma”nın feministler ve
ekofeministler tarafından demokrasiye bir alternatif olarak bugün ortaya
konuluşunun almakta olduğu özel biçimidir. Konunun tam bir tartışması bir kitap
yazmayı gerektirir, burada, bazılarının “koruma” ya da “analık” idealinin
aldığı biçimin, politik kuram ve uygulama alanına aktarıldığında, ortada önemli
çözülmemiş güçlükler kaldığını düşündüklerini belirtmek yeterlidir. Öncelikle,
özel yaşam ve aileyi politik alanın önüne çıkararak, potansiyel olarak tabana
dayalı demokrasi veya özgürlükçü yerel yönetim çizgileri doğrultusunda yerel
politik kurumları yeniden canlandırma ve yapılandırma gibi önemli bir amacı
yıpratır. Öte yandan, bu ideal, kadınlarda var olan yarı-biyolojik, hatta doğal
bir “ahlaki” duyarlılığın varlığına kuramsal temel oluşturma anlamında pek
güvenilir değildir (3).
Bir yandan da kişisel bakım, duygusal
olarak, kişinin gönüllü olarak çevresindekilerin tümüne sunabileceği bir şey
değildir. Kendi içinde bakım, kendisi dışlayıcı olduğu için eleştiriye açıktır.
Bunun yanında, ”bakım” ideali toplumsal bütünlük açısından, uzun erimde,
özgürleştirici politik kurumlardan çok, belli bir ölçüde rahibelik gibi dini
kurumları
Ne var ki, konumuza en yakın,
"annelik" idealine karşı çıkış, Mary Dietz’in yakınlarda dikkatleri
çektiği üzere, bu idealin kendisinin kalıtsal
olarak demokratik olmadığı ve hatta özgürlüğü beslemediğidir. “Anneliğin
demokratik uygulamalara bağlılığı teşvik ettiğini düşünmemizi gerektiren hiç
bir neden yoktur”, diye gözlemleyen Dietz şunu da ekliyor “ne de ‘kırılgan
insan yaşamının korunması' gibi bir ilkenin tanımı itibarı ile katılımcı
yurttaşlığın savunmasını içerdiğini savlamak için iyi temeller vardır. Aydın
bir despotizm, bir refah devleti, bir tek-partili bürokrasi, ve bir demokratik
cumhuriyet, bunların tümü, annelere saygı duyabilir, çocukların yaşamını
koruyabilir ve kırılgan olana sevecenlik gösterebilir” (4). Annece bir bakım
ahlakı, kendi başına, hiyerarşi ve egemenliğe karşı tehdit oluşturmaz.
Doğrudan demokrasi hareketlerine katılan
kadınların sahip oldukları özel “bakım”a bir alternatif, yerel politik alanı
özel yaşam alanı ile değiştirmek yerine onu güçlendirmektir: - her ne kadar
demokrasi geleneği daha önceki tarihi dönemlerde kadınları istismar etmişse de
- katılımcı demokrasiyi bir ideal olarakk kabul etmek, kapsadığı alanları
genişletmek için çalışmak, toplumsal “bakım”ı besleyecek ve toplum
dayanışmasını kuracak doğrudan demokratik kurumları oluşturmak ve canlandırmak.
Bu açıkça meşu bir seçenektir. Ancak, şaşırtıcı bir biçimde, bu seçeneğin
kuramsal temelleri feminist kuramda araştırılmamıştır. Buna karşın, demokratik
geleneği reddetmenin nedenleri çok daha kapsamlı bir biçimde araştırılmıştır.
Ne var ki, demokrasi geleneğinin tarihi
incelendiğinde, kadınların bu ikinci seçeneği yeğlemeleri için çok iyi
nedenlerin var olduğu görülür. Gerçek şudur ki, Atina polisinin tarihi, popüler feminist eleştirilerin sunduğundan çok
daha karmaşık olup, gözardı edilemeyecek tartışma noktaları vardır. Kadınlar
için, “umut ilkesi”nin hayati bir yönü olarak, kendi seçtikleri demokrasiyi
savunmaları açısından çok iyi nedenler mevcuttur.
Bu nedenle, yakın zamanlara ait, Atina polisi ile ilgili feminist eleştirileri
biraz ayrıntılı olarak ele almak istiyorum (eleştiriler de biraz ayrıntılı biçimde
yapılmaktadır). Bunu yaparken -tarihsel sınırlılıkları gerçekten var
olduğundan- polisi bir model olarak
yeniden ortaya atmayı değil, insanlığın belli başlı başarılarından biri olan
demokrasi idealinin kalıtsal olarak cinsiyete dayalı olduğu kavramını ve
reddedilmesi gereğini sorgulamayı amaçlıyorum.
POLİSİN FEMİNİST
ELEŞTİRİSİ
Bir kaç on yıldır feminist
araştırmacıılar, en azından Kate Millet'in Sexual Politics (Cinsel Politika) ine
dönecek olursak, haklı olarak Atina'lı
kadınların -köleler ve Yunan olmayanlar gibi- poliste katılımın dışında bırakıldıklarını, ve hatta yurttaş olarak
polisin yönetimine katılan
erkeklerden politik olarak ve yasal açılardan aşağı görüldüklerini
göstermişlerdir. Söz konusu araştırmacılar Atina kültürünün kadınları yalnızca
ikincil bir konuma getirmekle kalmayıp, ihtiras, kargaşa gibi
"istenmeyen" bir takım nitelikleri oldukları gerekçesi ile
kötülendiklerini de belirtmişlerdir. Buna karşın erkekler rasyonellik ve
düzenlilik gibi nitelikleri nedeniyle değerli bulunuyorlardı. Eleştirmenler
haklı olarak, kadınlar oikos denen ev
işleri ve çocuk bakımı gibi günlük işler ile boğulmuşken, Atina'lı erkeklerin
yurttaş olmanın ve gücün getirdiği haklar ve zorunlulukları kapsayan
ayrıcalıklı bir politik yaşam sürdürdüklerini vurgulamışlardır.
Atinalılar, edebiyatlarında ve
mitolojilerinde, kadınlara polis için
uygunsuz buldukları bazı karakteristikler yüklemişlerdir -kargaşa, rasyonel
olmama, beden, doğa, "disiplin tanımayan kadınsı kuvvetler" ile
ilgili duygular. Marylin Arthur'un belirttiği gibi, "Kadınlar kendileri
uygar yaşama karşı ne varsa bunları temsil eder duruma geldiler. Tüm güdüler ve
ihtiraslar dünyası, uygar yaşamın varlığını sürdürebilmesi için baskı altına
alınmak durumunda idi" (5). Toplumsal ve politik yaşamda pek çok kadın
kesinlikle "gereklilikler alanı"na, evişlerine sevkedilmişlerdi -yani
oikos despotizmine ve kocalarının
şartsız kurallarına körükörüne itaat etmeleri gerekiyordu. Oikos ile polis
arasındaki ayrım, kadının Atina'daki politik yaşama katılmasını olanaksız
kılıyor, kadını polisin
"özgürlük alanı"nın kesinlikle dışında bırakıyor ve kadınların pek
çoğunu "gereklilikler alanı"na hapsediyordu. Bu toplumsal düzenleme
Atina'da bir kadın düşmanlığının yerleşmesine yol açtı: Oikos kapsamında yaptıkları meşakkatli işler yüzünden, kadınların
yalnızca bu türden meşakkatli işler için uygun oldukları düşünülür oldu.
Bu eleştiriler yerindedir ve
erkeklerin öncelikli, hatta tek
problemlerinin kadınlara hükmetmek ve kendilerine kadınların sırtından bir
özgürlük alanı yaratmak olduğunu iddia ettiler ve polisi cinsiyetler arası bir savaş olanı olarak gördüler.
Örneğin feminist kuramcı Nancy Hartsock,
polisin değerleri ile kadınların
değerlerini radikal ölçüde ortak yanı olmayan karşıtlar olarak görür -şiddet ve
ölüm gibi erkeğe özgü değerlere karşı cinsel aşk ve bakım gibi kadına özgü
değerler. Hartsock iddia eder ki, Eski Atina'nın erkek yurttaşları kendilerini
tehdit
Polis’e yönelik bu eleştiriler, kesinlikle
kadınların gereksinimlerine ve radikal bir perspektiften özel yaşam alanının
[gereklerine] yanıt vermemesi nedeni ile
modern liberal 'demokratik' ulus-devlete yöneltilmiştir (ulus-devlet aslında
demokratik değil cumhuriyetçidir). Bu anlamda, Hartsock'un görüşleri bir
istisna değildir; (daha önceki radikal kuşaklar bir yana) radikal feministler
uzun süredir liberal ulus-devleti reddetmektedirler. Ama Hartsock, "Eski Atinalıların kurduğu politik
toplumun çağdaş güç kuramcılarına
özgürleştirme vizyonu edinmeleri yolunda sunabileceği pek bir şey yoktur" (7)
derken doğrudan demokrasinin kökenini oluşturan polisin özgürlük sağlayıcı özelliklerini de reddediyor gibi
görünmektedir.
Polis demokrasisi kadınları dışladı diye demokratik
politik yaşamın kadınları hiç bir zaman içermeyeceği sonucuna mı varmalıyız?
Demokrasinin kendisinin kadının boyun eğmişliğini peşinen varsaydığını ve
demokrasinin hangi biçimiyle olursa olsun, eviçinin özellikleriyle başdaşmaz
olduğu sonucuna mı varmalıyız? Ütopik bir görüşü M.Ö. beşinci yüzyılın koşullu
tarihsel etkenleri yüzünden terk mi
etmeliyiz?
Belirtmek gerekir ki, bazı feminist
kuramcılar, ısrarla önermelerini bu uç sonuçlara dayandırmayı
reddetmektedirler. Örneğin, klasik tarihçi Marylin Arthur, polisle ilgili feminist eleştiriler "bizi köreltmemeli, polis tüm yurttaşlara haklar ve
özgürlükler sağlanması ideali üzerine kurulmuştur, aristokratik devleti
karakterize
Atina ve sonraki Batı politik kültürleri
araştırıldığında kadınların tabiyetinin gerçekten demokratik kuram ve
uygulamanın bir "gereği" değil
"tarihsel" olduğu görülür.
ERKEK DÜZENİNE KARŞI KADIN DÜZENİ Mİ?
Polis’le ilgili yakın dönem feminist eleştirilerinin
çoğu Atina'daki haksız toplumsal düzenlemelerin cinsler arasında bir
mücadelenin sonucu olarak ortaya çıktığı iddiasını taşımaktadır. Bu görüşe
göre, aşiret toplumuna dayalı, klasik dönem öncesi kadın düzeninde
"anne-hakkı", kandaşlık ve barışın yaşamı zenginleştiren değerleri;
savaş hali, soyut rasyonellik, egemenlik ve doğadan nefrete dayalı muzaffer
erkek düzeni tarafından altedilerek polisi
oluşturdu. Bunlar, Kate Millett ve Simone de Beauvoir'ın son onyıllardaki
çalışmalarını bir yana bırakırsak, J. J. Bachofen'in bir yüzyıl önce ortaya
attığı polis öncesi
"anaerkillik" kuramını izleme eğilimi gösterirler.
Hem Bachofen hem de popüler feminist
eleştirmenler, bu savaş ve yenilginin birincil kanıtı olarak mitolojiyi,
özellikle Aeschylus'un Oresteia adlı
eserinde dramatize edildiği şeklini kullanırlar. İlk kez M.Ö. 458'de ortaya
çıkan bu üçleme, Kraliçe Clytemnestra'nın kadın düzenini, tanrı Apollo ve
Athene'nin erkek düzenini temsil ettikleri bir mitolojiyi kullanarak aşiret
toplumundan polis demokrasisine
dönüşümünü anlatır. Bu tiyatro yapıtında, kadın düzeninin yenilgisi polisin kendi içinde, Atina
mahkemesinde, gerçekleşir. Yargıç olarak kararı belirleyici oyu kullanan
Athene, Clytemnestra'nin kocası Agamemnon'u öldürmesinin Oreste'nin annesi Clytemnestra'yı
öldürmesinden daha ağır bir suç olduğuna karar
verir. Böylece, Athene anne bağının, karı-koca bağından daha az önemli
olduğu, çünkü babanın çocuğun gerçek ebeveyni olduğu, anne rahminin yalnızca
babanın tohumunu taşıyan bir araç olduğuna hükmetmiştir (Bu görüş Aristo
tarafından da öne sürülmüştür).
Yakın dönem feminist eleştirmenler, bu
oyunun, polisin ortaya çıkışının
kadın düzenine karşı erkek düzeninin bir zaferi olduğunu ortaya koyduğu yorumunu yapmaktadırlar. Örneğin edebiyat araştırması alanında söz
sahibi Froma Zeitlin, Aeschylus'un bu oyunda, "eskimiş, ilkel ve
gerici" kadın düzenine karşı, "evlilik, toplum ve ilerleme" ye
dayalı erkek düzeninin kesin zaferini doğruladığını düşünür: "Eğer
Aeschylus bir dünya-kurmak istiyor idiyse, mimarisinin yapı taşını, uygarlığın
kurulması için toplumsal ve kültürel bir
önkoşul olarak, kadının denetimi oluşturur." Marylin French Oresteia'yı "politik gücün kadından
erkeğe kayışının dramatik bir anlatımı" (10) olarak görür.
Nancy Hartscock da polisin kadınla erkek arasında bir savaşın ürünü olduğunu öne
sürer: "Temelde, polis’in
kurulması, oluşmakta olan politik topluluğu saran tehlikeli ve tehditkâr kadın
gücünün evcilleştirilmesi ve tabi kılınması süreci şeklinde gerçekleşmiştir.
Erkek/kadın çatışması yeni ve ilerlemeci erkek dünyası ile eski ve tepkisel
kadın dünyası arasındaki bir savaşıma dönüşmüştür" (11).
Bu eleştiriler, kendi yüzyılımızda,
klasik bilginlerin poliste kadınların
dışlanması sorununa zaten değinmiı oldukları gerçeğine nadiren değinirler (12).
Bu tartışmada, Sarah Pomeroy'un da belirttiği gibi, Atina'da kadınların gerçek
statüsünün ne olduğu konusunda "bilginler arasında derin görüş
ayrılıkları" vardı ve bir bilginin bu konuda vardığı sonuç, Pomeroy'a
göre, "başvurulan kanıtların türüne bağlıydı". Sınırsız mitolojik
içerikleriyle trajedilere başvuranlar, konuşmalara, cenaze törenlerine, vazo
üstlerindeki resimlere ve diğer çeşitli kanıtlara bakanlardan daha farklı
sonuçlara varıyorlardı. Pomeroy'un
belirttiği gibi, düşünceler bu denli farklı olduğundan, tartışma
"Atina'daki kadınların yaşamı ile ilgili uygun kanıt kaynakların neler
olduğu hakkındaki daha geniş çaptaki
tartışmalardan ayrılamaz" (13). Bu tartışmalar Yunan trajedilerinin
mitolojilerinin her zaman güvenilir olup olmadıklarının sorgulamasını da
içerir.
Ancak, son dönem eleştirmenleri, kanıt
kaynakların geçerliliği ile ilgili bu "daha geniş çaptaki tartışma"ya
hemen hiç değinmemektedirler. Nadiren kanıt olarak efsanelere dayanmanın
yarattığı sorunları dile getirmekte ya da mitolojileri bir tarihi dönemin
toplumsal ve politik gerçeklerinden ayırmaktadırlar. Bazıları ise polisin ortaya çıkışının gerçek tarihini
ve bununla bağlantılı pek çok karmaşık toplumsal gelişmeyi tamamen görmezden
gelmektedirler. Bu tür eleştirmenler için, tiyatro oyunlarında anlatılan
kültürel mitolojilerden derlenen kanıtların geçerliliği tamamen tartışma
dışıdır (Bundan da öte, kullandıkları efsaneler konusunda oldukça seçici olma
eğilimi gösterirler. Kişi Sophocles ve Euripides'in trajedilerini okuduğunda,
eşit ölçüde, Atina'da kadınların gayet güçlü ve bağımsız oldukları sonucuna da
varabilir).
Bugünkü tartışmalarda gözden kaçan can
alıcı gerçeklik, tarihi gerçeklerin genellikle kültürel mitolojilerden çok
farklı olduklarıdır. Tarihsel olarak, Atina
polis’inin ortaya çıkışı kadın
düzenine karşı erkek düzeninin bir zaferi değildi. Gerçek şudur ki, Bronz Çağı
Atina'sında polisin yerini alacağı
bir "anaerkil" düzen zaten yoktu. "Anaerki" bir yana,
anneden gelen bir soykütüğü ile ilgili kanıtlar bile bu dönem için inandırıcı
olmaktan uzaktır. Polis öncesi
Atina'nın klan sistemi soykütüğü açısından anne ya da baba çizgisini izliyor
olabilir veya bu ikisinin bir birleşimidir (Pomeroy'un belirttiği gibi, Homerik
destanlarda bile hem ana ocağının (matrilocality) hem de baba ocağının
(patrilocality) kanıtları vardır [14]).
Ancak Bronz Çağı Atina toplumunda,
soykütüğü ister anne, isterse baba çizgisini izlesin, toplumsal ve politik
örgütlenme açısından kesinlikle monarşik ve daha sonraları ise aristokratikti.
Savaşçı aristokrasinin sonucu değerleri savaşçıların kuralları idi. Öyle
görülüyor ki, hükümdarın prestiji savaşçı sınıfa dayalı olduğundan saltanat
ezici bir biçimde erkeklerin işiydi. Yaşamış olsun ya da olmasın
Clytemnestra'nın prestijine sahip kraliçeler çok nadir olabilirdi. Ne de Yunan
"Karanlık Çağı"nda, monarşinin zayıflamasını ve yok oluşunu izleyen
aristokratik klan sistemi (beşinci yüzyıl oikosunda
daha sonraları rastlanan çekirdek aileye
oranla biraz daha gevşek bir aile örgütlenmesine karşın) kadınlara
gerçek anlamda öncelik vermiştir.
Bronz Çağı, savaşcıların muazzam
toplumsal güce sahip olduğu ve kadınların belirgin biçimde ikinci derecede bir
konumda kaldığı bir dönemdir. “Anaerki"nin kadınlara atfettiği üstünlük
miti tarih tarafından tamamen yalanlanmaktadır. Bu dönemde kadının sahipmiş
gibi gösterildiği "özgürlük" mitolojiktir. Bronz Çağı’nın kadını, bir
Clytmnestra'nın özgürlüklerini, 16. Yüzyılda, İngiltere'de bir kadının
I.Elizabeth'in özgürlüklerini yaşadığından daha fazla yaşamamıştır. Bir Bronz
Çağı "anaerki"nin var olmadığı ya da kadın düzeninin egemen olmadığı
yerde, polisin kuruluşu kadınlara
karşı bir zafer olamaz.
Bundan da öte, tarihsel kanıtlar ortaya
koymaktadır ki, kadınların büyük bir kısmı polis
öncesi dönemden polise geçişte
statüleri itibarı ile kayda değer bir kayba uğramamışlardır. Çoğu kadının yaşam
koşulları gerçekte gerek monarşide olsun, gerekse klan sisteminde değişmeden
kaldı ve aslında çoğu Akdeniz ve Yakın Doğu toplumlarında bugün de aynıdır.
Kaderin bir cilvesi olarak varlıklı kadınlar daha kötü duruma düşmüş ve
kesinlikle polis döneminde daha fazla
baskı altında kalmışlardır. Ama orta sınıf ve yoksul kadınlar yine çocuklarını
yetiştirmeyi sürdürmekle kalmamış, ip eğirmeğe, fabrikalarda kumaş dokumaya,
giysiler dikmeye devam etmişler ve eviçini yönetmeyi sürdürmüşlerdir. Arthur, polise geçişte "kadınların
toplumsal rolü ve işlevleri hiç bir temel dönüşüm geçirmemiştir" diye
yazar (15).
Ne de Oresteia'da anlatıldığı gibi bırakın kadınların
"yenilgisi"ni, polisin
kuruluşu tek bir olayla ve birden gerçekleşmemiştir. Atina polisi uzun ve derin toplumsal çekişmelerin sonucu olarak ve kesinlikle kentlilerin toplumlarını
despotizmden korumak için bilinçli kararları ile ortaya çıkmıştır. Gerçekten
de,
Atina kültürü bir bütün olarak hangi
biçimi almış olursa olsun hem despotizme hem de akıldışılığa karşı nefretin
izini taşıyordu. Feminist yazarlar, Atinalıların akıldışılığı polise karşı bir tehdit olarak
gördüklerini belirtirken tabii ki, doğru bir saptama yapıyorlar. Ancak,
Atinalılar kadınlardan çok, Yakın Doğu despotizmini bir tehdit olarak
görüyorlardı. Gerçekte bu tehditler büyük ölçüde diğer erkeklerden geliyordu.
Atinalıların despotizm ve akıldışılığa
karşı duydukları korkunun haklı nedenleri vardı. Polis kurulunca, öncelikle çabalarını hem dışardan gelecek
despotizmlerin istilasından hem de genel olarak akıldışılığın içerden
yarattığı, politik baskılara yol açabilecek tehditlere yönelttiler. Atinalılar
hiçbir zaman güven içinde ve huzurlu olmadıkları gibi komşuları ile de barış
içinde yaşamıyorlardı (Bu komşu ülkelerin kadınlar tarafından değil erkekler
tarafından yönetildiğini eklemek isterim). Atinalı yurttaşların, özyönetimin
dayandığı akılcılığa bağlılıkları, kaypak -erkeklerden oluşan- kamuoyunun
akıldışılığının, ya da (erkeklerin) kişisel
kendini yükseltme çabalarının yarattığı tehditlerden azade değildi.
Gerçekten de, sonunda polisi bunlar
yıktı.
KÜLTÜREL MİTOLOJİLER
Atinalı yurttaşlar, despotizm ve
akıldışılığı, yüzyıllar boyunca acılar çekerek yavaş bir biçimde
değiştirdikleri eski toplumsal sistemleriyle; klan akrabalık rejimleriyle
ilişkilendirmeye başladılar. Akrabalık sistemini kaçınılmaz olarak despotik ve
dar kafalı buldukları için, despotizm ve akıldışılığı toplumlarında akrabalık
sisteminin bir kalıntısı olarak gördüler : bu kalıntılar oikos (eviçinin kendisi) ve
Atinalı erkeklerin kadınlara
atfettiği-kaos ve düzensizlik, karanlık ve chthonic
(toprağın içinde veya altında yaşayan tanrıça veya doğaüstü varlıklara özgü),
"doğa," gereklilikler alanı-"olumsuz" karakteristiklerin
tümü yalnızca kadınlara değil, aynı zamanda despotizme de atfe-diliyordu.
Böylece kadınlar yanlış bir biçimde "doğa" ile ve bunun sonucu olarak
da despotizmle özdeşleştirildikleri için, yine yanlış bir biçimde, polisi gerçekten tehdit
Bu metaforlar hiç kuşkusuz Atina'da
kadınlara uygulanan yapısal baskıları güçlendirdi. Ve yine hiç kuşkusuz,
kadınların politik yaşamdan yasal ve politik olarak ayrı tutulmalarına kültürel
bir dayanak sağladı. Bu ayrı tutulmanın kendisi kültürel mitolojilerden değil
Akdeniz bölgesinin çoğu kesimlerin-de uzun süredir var olan kabilesel iş ve
kültür yaşamındaki cins ayrımından doğmuştu.
Ama bu benzetmeler tanımlar değil,
reçetelerdir. Despotizmi doğru biçimde tanımlayabilir ya da
tanımlayamayabilirler, ama kesinlikle ailenin, kadının ya da doğanın ontolojik
gerçekliğini doğru olarak tanımlamazlar. Yine de, son zamanlarda var olan pek
çok tartışmada, Atina kültürel mitolojileri örtük ya da açık bir biçimde Atina
politik yaşamınının kurulmasında tümüyle belirleyici bir rol oynadı. Gerçekten
de, günümüz feminist eleştirmenleri Atina kültürü ile ilgili mitolojileri polisin
yaratılmasında diğer tüm toplumsal ve tarihi etkenlerden daha belirleyici
olarak görüyor gibiler.
Günümüz feminist eleştirmenleri,
örneğin, Oresteia'daki Apollo'nun
karar verilmesi gereken bir anda yaptığı, çocukların gerçek ebeveynlerinin
babaları olduğu ve kadın rahminin sadece erkeğin tohumunu taşıdığı yolundaki
açıklaması üzerinde çok durmaktadırlar. Pomeroy'un belirttiği gibi, M.Ö. 5.
yüzyılda memelilerin yumurtalıkları olduğu bilinmediği gerçeği bir yana, bu
kültürel efsane Atina'daki bazı gerçekten olan şeylerle de bağdaşmamaktadır.
Çünkü "çağdaş Atina hukuku...aynı babanın ayrı annelerden olan çocuklarına
evlenme hakkı verirken aynı anadan gelen kardeşler arasında evliliği
yasaklamıştı. Bundan da öte bir tutarsızlık...kadın varisleri baba tarafından
akrabalarla evlenmeğe teşvik
Atina kültüründeki kadınlarla ilgili
olumsuz imajların varlığı, kadınların günümüzde olduğundan daha fazla baskı
altında tutulmaları için bir neden teşkil edemezdi. Tarihin idealist bir
yorumunun bizi inandıracabileceğinin aksine, zaman içinde kabullenilmiş
metoforların gücü kültürel açıdan belirleyici değildir. Metoforlara ve
mitolojilere rağmen, varlıklı olmayan çoğu Atinalı kadın oikosa kapanıp kalmamıştı. Sıradan Atinalı kadınlar pazara gidiyor
ve Perikles'in Atina'sında sokaklarda dolaşıyorlardı. Tarihsel kanıtlar
gösteriyor ki pek çok kadın oikosun
dışında, genelde tekstil üretimi gibi oikosa
özgü işlerde, ama aynı zamanda vazo boyama gibi "erkek" işlerinde
çalışıyorlardı. Atinalı kadınlar kendilerine özgü bir "kadın kültürü"
bile oluşturmuş olabilirler (17).
KAOSA KARŞI DÜZEN
Feminist eleştirmenlerin saldırdığı
kültürel mitolojilerden biri de Atina'ya özgü düzen aşkıdır. Sözüm ona, soyut,
akılcı tanrı Apollo ile simgelenen erkekler düzeni ararken, kadınlar kaotik
görülüyorlardı. Hartsock, Atina'daki düzen ve kaos arasında yapılan bu kesin
ayrımı her şeyden ötesinde cinsiyetle bağlantılı görüyordu: “ [Düzensizliğe
karşı düzen görüşünü] Yunan toplumunda kadın ve erkek arasındaki cins ayrımının
bir sonucu olarak görüyorum" (18).
Ancak kadınları kaotik olarak tanımlamak
ne onların gerçekten erkeklerden daha
kaotik oldukları anlamını taşır, ne düzene karşı bir tehdit oluşturduklarını
gösterir; ne de buna dayanarak feminist kadınların erkek "düzeni"ne
karşı çıkmak için kaosa değer vermelerini gerektirir. Gerçek olan, hem kadınların hem de erkeklerin -ideallerde, doğada ve toplumda-düzeni
aradıklarıdır, bu da sadece olağan bir insan karakteristiğidir. Emin
olunmalıdır ki, insanın bulduğu düzen değişik biçimlerde olabilir; doğaya
matematiksel ve mekanik ya da organizmik bir görüşle bakılabilir. İnsanların
yarattığı politik düzen hiyerarşik ya da
demokratik, baskıcı ya da liberal olabilir. Ama doğanın tüm kavranışları ve tüm
politik oluşumlar bir ölçüye kadar ve herhangi bir biçimde bir düzene
sahiptirler. Tüm insan toplumlarının, aşiret toplumlarının bile bir düzeni
vardır. Önemli olan toplumun ne tür bir
düzene sahip olduğudur.
Polisin erkek yurttaşları doğada ve toplumda düzeni
keşfetmeğe çalıştıkları için yargılanamazlar
-düzeni diğer herhangi bir toplumda yaşayanlardan daha az aramadılar.
Ancak özgürlükleri için kendilerine karşı savaştıkları Asurlar ve Perslilerin
tam aksine, eski dünyaya hakim olan cinsiyetçi sınırlar göz önünde tutulursa,
nispeten hiyerarşik olmayan akılcı bir düzen biçimi aradılar. Köleliğin ve
erkekmerkezciliğin yaygın olduğu Akdeniz dünyasının koşullarında, insan olarak
kendilerine güvenerek adil, aklın yönettiği ve etik bir politik düzen kurabileceklerine
inandılar.
-Her ne kadar mitolojik biçimde olsa da-Oresteia'da nakledilen gerçek tarihsel
olaylar nispeten hiyerarşik olmayan demokratik bir düzenin kuruluşunu
anlatırlar. Bu, özellikle adalet sistemin kısmen demokratikleştirildiği,
aşiretçi değerlere dayalı baskıcı bir adalet sisteminden nispeten özgürlükçü
bir sisteme geçişin gerçekleştirildiği bir tarihsel dönemdir.
İKİ ADALET SİSTEMİ
Atina polis’inin ortaya çıkışından önceki yüzyıllarda Attika'daki adalet
dağıtımı tek tek klanların elindeydi ve akrabalığa-kan bağı-dayalı olarak
düzenlenmişti. Bir klanın bir üyesine karşı adam öldürme gibi bir suç
işlendiğinde, öç almak klanın diğer üyelerine düşmekteydi. Hiç zaman geçirmeden
öç almak tartışma götürmez bir zorunluluktu. Bu kanı yerde bırakmama
zorunluluğunun ardındaki ilke lex talionis (Tevrat'tan bilindiği gibi
"göze göz")tir. Bu zorunluluğa göre bir kurbanı öldüren kişi karşılık
olarak öldürülmeliydi. Klasik dönem araştırmacısı George Thomson der ki,
"Attika hukukunda 'kovuşturma' ve 'savunma" terimleri aslında kaçmak
ve kovalamak anlamını taşır"(19). Bu kanla öç
Ancak, en yumuşak anlatımla bu adalet
biçiminin ciddi sorunları vardı. Çünkü, öç almak için öldüren öldürülünce yeni
bir öç
Oresteia'da klanın
Bu oyunda, Furilerin dişi olmaları
tarihsel olarak anaerkil bir kültürün varlığın kanıtı da değildir. Tarihsel
gerçeklikte tipik olarak
Ne de
Oyunda ortaya konulduğu gibi, eski
adalet sisteminin sorunu, yalnızca mitleştirilmiş Orestes'in annesini öldürmesi
değildir. Daha önemli olan sorun, adaletin böyle karşılıklı
Mitolojik terimlerle süslenmiş olmasına
karşın, oyun eski Attika'nın klanlarında adaletin nasıl dağıtıldığı konusunda
yaşanan gerçek bir krizi anlatır. M.Ö 8. ve 7. yüzyıllarda, Attika klanlarının
zenginleşmesi ile
Oyunda, Atina polisinin tanrıçası olan Athene, Orestes ile (Clymnestera'nın
avukatlığını yapan) Furiler arasındaki tartışmayı hükme bağlar. Mitolojik
olarak, hiç kimse bu hükmün verilişinde cinsiyetin rol oynadığı gibi bir iddia
ortaya atamaz, mitolojik cinsiyet bağlamında Athene'nin erkeklerin tarafını
tuttuğu iddia edilemez. Ancak Athene, eski sözüm ona "anaerkil"
düzende, ne bir Furi'nin, ne bir aristokrat klan yöneticisinin yapmayacağı bir
şeyi yapar: Davayı bir grup yurttaşa, bir jüriye, tartışmak ve karar vermek
üzere devreder.
Bu eylem çok reel tarihsel bir olayın metaforik bir temsilidir:
Athene`nin Klytemnestra`ya karşı ve mitolojik olarak annelik bağına karşı
olan mitolojik yargısı bu nedenle, adaletin kökeni açısından,
Bu dramanın mitolojilerinde dahi cinslere yönelik yanlış göndermeler ile,
Athene Furilerin faziletlerini-ihtiraslarını ve şiddetlerini-yeni sisteme dahil
eder; bundan böyle onların rolü yalancı tanıkları önceden suçlulara verilmesini
zorladıkları cezalarla, vicdani cazalarla cezalandırmaktır. Dramanın gidişatı
boyunca yurttaş adaleti lex talionisin yerini aldıkça aslında Furiler onun ihtiraslı vicdanına dönüşür. Benzer olarak tarihi Atina’da yeni
sistemin başarısı yurttaşların doğruluk tutkularına ve suçları işleyenlere
karşı olan sorgulama şiddetlerine bağlı oldu. Bazı feminist teorisyenlere
“soğuk” ve “soyut” gelen şey adalet ve kendini yönetmekte özgür olmak gibi
dikkate değer bir fikirler kümesine duyulan ideal üzerine kurulmuştur.
Günümüz demokratisi hareketi içinde yer alan kadınlar, Atina
demokrasisinin “düzenlilik” gibi yanlarını kötülemek yerine, pekâla kabilesel
adalet sisteminin mutlakiyetçi ve sert olduğunun farkına varabilirler. O
kesinlikle feminist bir sistem değildi. Oresteianın
Günümüz feminist teorisi açısından, Mary Daly’nin yaptığı gibi kadınları
SAVAŞÇI TOPLUM OLARAK
POLIS
Tıpkı bazı günümüz feminist yazarlarının Atina polisinin ortaya çıkışından önceki kabilesel ve akrabalık
organizasyonları çağını (yanlışlığını gördüğümüz gibi), her nasılsa, “kadınsı”
olurak değerlendirmeleri gibi, feminist teorisyen Nancy Hartsock da polisin demokratik kurumlarını, her
nasılsa, doğasından kaynaklı olarak zararlı görür. Hartsock polisi insanın toplumsal örgütlenme
tarihinde anıtsal bir sıçrama olmaktan uzak bir şey olarak, sadece savaşçı
Bronz Çağı’nın bir devamı olarak görür. Inanılmaz bir şekilde onun demokratik
toplantılarını, Atina’lı erkeklerin üzerinde savaşın değerlerini ve
faziletlerini sergilemeye devam ettikleri modern Bronz Çağı savaş alanlarından
bir parçacık daha iyi bir şey olarak görür: “Ona katılanlar yalnızca
birbirlerine yabancı değil, düşmandırlar”. Hartsock’a göre bu doğru olduğu
sürece demokrasinin kendisi -kesinlikle Atina’da idare edildiği gibi-örtük bir
şekilde kadınlara tersti: poliste
der, “yurttaşın ruhunu koruyabileceği yegane yol mümkün olduğu kadar…kadınları
uzak tutmaktı”(23).
Atina toplantılarını buna indirgemek -Atina’nın politik kurumlarının tüm
hatalarına ve sosyal suistimallerine rağmen- ve ilk demokratik söylevlerin
ortaya çıkışı ve yaklaşık 2500 yıl önceki polika ile ilgili olarak böylesi bir
sonuca varmak değersizleştirici bir imgelem ortaya koyar.
Bronz Çağı Attika’sının savaşçı bir toplum olduğu, bir savaşçı aristokrasi ile
yönetildiği ve savaşçı değerlerle yüklü olduğu hiç kuşkusuz doğrudur. Bronz
Çağ’ından kalan destanlarda, Hartsock’un doğru bir şekilde belirttiği gibi “güç
üstü kapalı olarak ...Ilyada’da
ortaya çıkan savaşçı kahraman kişiliğindeki erkeklikle ilgilidir”. Arkeolojik
kanıtlar bu yorumu destekler: Mycenaean kültürüne güçlü istihkam ve silahlarla
hükmediliyordu ve Mycenaean arkeolojik sitelerinde zırhlı güçler görece
belirgindi. Gördüğümüz gibi polisten
önceki yüzyıllarda, Attika
Hartsock’un polis demokrasisi
eleştirisinin kalbi, savaşcıların savaşma değerlerinin Bronz Çağı’ndan
demokratik polise taşınmış olması ve
Bronz Çağı savaş alanlarının sessizleşmesinden sonraki Atina politik yaşamı
boyunca bilgi vermeye devam etmesidir. Atina polisinde Bronz Çağı savaş alanlarında olduğu gibi, diye yazar,
(erkek) Atina yurttaşlarının en büyük tutkuları aynı kaldı: birbirlerine
hükmetmek ve kontrol etmek -şüphesiz, birbirlerini yok etmek. Her (erkek)
yurttaş, demokratik kendi kendini yönetme süreci boyunca, aynen Bronz Çağı
savaşçılarının savaş alanları üzerinde yaptıkları gibi gerçekten “öbürünün
ölümünü veya ayrı ve kesintisiz varoluşunu durdurmayı” amaçlıyorlardı. Onlar
bunu Atina’da doğrudan savaşçıların yaptıkları gibi silahlarıyla birbirlerini
öldürmeye çalışarak değil, fakat polis jürilerinde
ve toplantılarında kelimelerle birbirlerini yok etmeye çalışarak yaptılar:
“Savaşçı-kahraman için bu savaş biçimini alırken, Atina’lı yurttaş için bunun
yerini ritüelleştirilmiş retoriksel bir müsabaka...temsil edebilir...Diğerleri
ile ilişkileri karakterize eden hükmetme, herhangi birisinin düşmanlarını,
onları öldürerek öç almasına gerek duymasını engeller: rakipler Atina jürisinin
huzurunda şüphesiz retoriksel bir müsabakada yer alabilirler” (24). Hartsock
savaşçılığın böylesine rekabete dayalı
ve yıkıcı şeytaniliklerinin devam ettirildiğini ve böylelikle polisin kadınlara düşman olduğunu iddia
eder.
Eylemleri ve politik argümantasyonları müsabaka ve şiddetle çılgınca
eşitleyen metaforların böylesine inanılmaz bir şekilde karıştırılması, tarihsel
gerçekliklerden ziyade yirminci yüzyıl psikanalizinde temel buluyor gibi
gözükmektedir. Hartsock’un görünüşteki Atina polisi nefretinden kaynaklanan yargılar ile gerçekler
çatışmaktadır. M.Ö. beşinci yüzyılda polisin
politik yaşamı, şiddeti sürdürmek bir yana tamamen tersini yapmaktaydı:
Atinalılar arasındaki sistematik ölümcül savaşcılık sona erdi. Polis adaleti kurumunun -emsallerle
yargılama-
Atina polisinde ölümcül
zıtlaşmalar savaş alanlarında olduğu gibi karşılıklı katliamlar yoluyla değil,
akılcı argümantasyonlar yoluyla -logosun
Yunan idealine göre-çözüldü. Bir yurttaş bir durumu savunduğunda rakibini ikna
etmeye çalışıyordu, yıkmaya değil. Ikna etme "eşitler üzerindeki
kural" veya "hakimiyeti ve üstünlüğü ele geçirmek" türünden bir
şey değildir. Polisteki yurttaşların
anlaşmazlıkları fikirlerin retorik çarpışmalar yoluyla çözmeye çalışmaları
kesinlikle birbirlerini öldürmelerine
göre insani ilişkilerde radikal bir gelişmedir. Murray Bookchin'in gözlemlediği
gibi polis yurttaşları birbirlerini
ikna etmenin yollarını arıyorlardı, ortadan kaldırmanın değil: “Yunan
düşüncesinde söylevin bittiği yerde savaş başlardı; bu Atina'da rasyonal
yorumun öneminin göstergesidir" (26).
Ayrıca, Hartsock polisin yaygın
ideallerini “rekabet, savaş ve müsabakaya” indirger. “Tüm bir topluluk olarak, polis,” diye yazar “sevilmeye layık
olduklarını göstermek için... veya hükmetmeye layık olduklarını göstermek
için... yurttaşlar arasında yarışma düzenlemek amacı için
vardır”(27)—Perikles’in Funeral Oration’u tarafından inanılan bir iddia. Bu tür psikolojik fantazilere,
Bu Hartsock’u polisin doğasının,
onun tanımladığı gibi, “değiştirme”den (kapitalist ekonomiyi içeren bir
terim) ziyade zıtlaşma olduğu kararından
vazgeçirmez: “Antikitenin tüm erkek politik topluluğu, rekabet, savaş ve
yarışma tarafından yaratılan topluluk, değişim tarafından yaratılan toplumsal
sentezden hem daha doğrudandır ve derine gider hem de daha ölümcüldür”(28). Polis demokrasisinin insan özgürlüğünü
kapitalizmden daha fazla yıktığı gibi
ürkütücü bir yargıyla başbaşa bırakılıyoruz.
Kadınlar Atina polisinde ikinci
dereceye konulmuşlardı, hiç kimse bunu inkar etmez, en azından ben kendim; ve
hiç kimse bunun ahlaksal olarak öfke uyandırıcı ve insan özgürlüğünü yıkıcı
olmadığını kanıtlamaya çalışmaz. Fakat Atina’daki erkek-kadın ilişkisi ne kadar
iğrenç olursa olsun, bu politik argümantasyonun yerine geçebilir bir şey
değildir. Bu ikisini birbirine karıştırmayalım. Gerçekte hiçbir sağlıklı
politik topluluk çatışkısız
değildir-hele feminist topluluklar-, ne de olmalıdır. Çatışma tüm politika
yapma türlerinden bağımsız olarak politik yaşama özgü bir şeydir, çünkü
sağlıklı bir politikada uzlaşmazlıklar kaçınılmazdır ve hatta arzu
edilebilirdir. Güçlü bir tartışma, fikirlerin bir çatışması bir yarışma veya
şiddet belirtisi değil, fakat o düşünme, duyumsama ve sorumluluğun devam ettiğinin
göstergesidir: “Biz Atinalılar...kararlarımızı politika ile alırız veya gerçek
tartışmaya boyun eğeriz,” der Perikles Funeral Oration’da; “...en kötüsü
sonuçlar layıkıyla tartışılmadan önce aceleyle eyleme geçmektir.”
Hartsock tersine Atinalıların çatışmalara sahip oldukları için
kınanmalarının zor olduğunu düşünür. Çatışma 1980’lerin bir çok ‘New Ager’ının
yaptığı gibi “rekabet, savaş ve çatışma” ile veya şiddet ile basitçe
karıştırılan bir şey değil, yüksek değer verilmiş bir şeydir. Hartsock’unki gibi
bir bakış, sözlü çatışmaları her ikisi de mantık dışılık ve bönlüğün üzerinde
olan akli ve etik sınırlar yerine
savaşlardan çıkarır. Sonuç olarak, çatışmayı savaş ve şiddet ile karıştırmak ve
bunların hepsini olumsuz olarak değerlendirmek politik görüş ayrılığı için etik
temeli ortadan kaldırır ve potansiyel olarak baskıcı bir oybirliğinde ısrar
eder.
SAVAŞ
Bu nedenle polisteki şiddet
konusu günümüzün bazı feminist eleştirmenlerinin bizi inandırmaya çalışacakları
açık seçiklikten çok uzaktır. Yabancılarla savaşlara gelince, Atinalı erkekler
Atina’nın özgürlüğünü korumak için savaş açtılar. Onları bu görevi
yapmalarından alıkoymak absürtlük olur. Tüm eski topluluklar istilalara maruz
kalmışlardır; Pers İmparatorluğu beşinci yüzyılın başlarında Yunanistan’ın
şehir devletlerini istila etme girişiminde bulunduğunda Atinalılar gibi
özbilinçli özgür yurttaşlar için kendilerini savunmamak düşünülemez bir şey
olurdu. Bu onların kültürlerinin ve demokratik geleneklerinin gelişiminin sonu
anlamına gelirdi. “Özgürlük yürekli olanlara bağlıdır” diyor Perikles. Bir
özgürlük savaşı etik olarak emperyalist bir savaştan daha farklı bir statüye
sahiptir. Gerçekten de Atinalıların değer verdiği politik özgürlük, başarılı
bir savunma mücadelesine dayalı olan uzun yaşamasına bağlıydı.
Tarihin bazı anlarında, paradoksal bir biçimde, savaşlar demokrasileri
yıkmaktan daha fazla onların gelişmesine yardımcı oldu. Eski Atina’da savaş
teknolojisindeki gelişmeler çok büyük bir olasılıkla Atina demokrasisinin çok
özel alanlarındaki gelişmelere katkıda bulunmuştu.
Örneğin,Bronz çağı Attika’sında savaş yapmak sınırlı ve elitist bir şeydi.
Çünkü savaş yapma tarzı “chariot”ların (iki atlı savaş arabalarının)
kullanımını gerektiriyordu ve yalnızca serveti olan insanlar “chariot” savaşı
için gerekli olan ayrıntılı ekipmanları satın alabiliyorlardı. Bronz çağı
savaşları bu nedenle ayrıcalıklı bir işti, çoğunlukla büyük toprak sahipleri
ile sınırlıydı. Politik katılım savaştaki katılıma bağlı olduğundan, yalnızca
aristokrasi politik süreçlere katılabildi, bunun sonucu olarak politika
yalnızca oristokratik klanları içeriyordu.
M.Ö. yedinci yüzyılın ortasında savaşçı olmak için önceden gerekli olan
şeyler değişti. Toprak sahibi olmak savaşcı olmak için bir ön koşul haline
geldi; bu, bağımsız çiftçilere asker olma iznini verdi. Yeni bir asker tipi
ortaya çıktı-“the hoplite”, ağır silahlı ve zırhlı piyade. “Hoplit”lerin mızrak
ve miğferleri demirdendi, bronzdan değil; demir bronzdan daha güçlü ve daha
ucuzdu, bunun anlamı daha fazla insanın silah ve zırh almaya gücünün yetmesi ve
böylece daha fazla insanın savaşabilmesi idi. Birlikler (Phalanxes) oluşturan
“hoplite”ler suvari ve “chariot”ları
bile yenebildiler. Böylece savaş alanlarında sonuca götürücü bir faktör olarak
aristokrat savaşçıların yerini aldılar. Savaş elit bir olay olmaktan çıktı.
Bu politik güçte çok önemli bir kayışa neden oldu, şüphesiz Akdeniz
dünyasında şimdiye dek bilinmeyen politik süreçlerin demokratikleştirilmesine
doğru. Aristokrat politik gücün geleneksel temelleri ortadan kaldırıldı. Savaş
alanlarında polislerini savunan küçük
çiftçiler / “hoplit”ler polisteki
katılımdan artık uzak tutulamadılar. “Phalax” yurttaşlığın tüm haklarının
yayılmasında ve yaşamın tüm alanlarına, yalnızca varlıklıların değil, tüm
erkeklerin politik olarak katılımı konusunda devrimci bir etkiye sahip oldu.
Savaşta bundan başka “phalax” formasyonlarını oluşturmak ve böylece hücum
altında birlikte hızlı ve düzgün çalışmak için “hoplite”lerin kitlesel talim
sürelerinin uzatılmasına ihtiyaç duyuldu. Bu talimler sosyal eşitsizliklerin
dengelenmesine hizmet etti ve işbirliği ve politik katılımla ilgili paha
biçilmez dersler alındı. Savaş alanlarında zenginlik ve doğuştan gelen
statülerin hiçbir anlamı yoktu; her bir “hoplite” arkadaşı ile eşitti çünkü
herbiri diğerinin yeteneğine, gücüne ve cesaretine muhtaçtı. “Phalanx”, etki
olarak, yurttaş-askerler arasında derin bir dayanışma ve eşitlik duygusunu
besledi.
Politik katılım topraksız şehirlileri dahi askeri olaylara dahil edecek
kadar genişledi. M.Ö. 483’ten sonra yeni bir filo oluşturuldu. Şehirliler bu
yeni gemilerde veya triremlerde kürekçi oldular. Triremlerde kürekçi oldukları sürece şehirliler Atina’nın
özgürlüğünün korunmasına da katkıda bulundular. Onlar da toplulukta seslerini
duyurma hakkını kazandılar: “Phalanx
Savaşma metodlarındaki değişimler yalnızca savaşın yönetilme biçiminin
demokratikleşmesine etkin bir şekilde hizmet etmekle kalmadı (savaşın bölgesel
olduğu bir çağda önemsiz bir konu değildir bu) aynı zamanda politik yaşamın
yönetilmesinin demokratikleşmesine de hizmet etti. Bir asker polis için yurttaşı ile omuz omuza
birlikte savaştı veya kürek çekti; genellikle kendi menfaatini toplumunkiyle
bir tuttu. Demokratikleştirilmiş savaşçı kodu hem yurttaş ile polis arasındaki bir çıkar birliği
yarattı hem de yuttaşın polise
kendini adamasını sağladı. Bu kentsel dayanışma Atinalı askerlerden Atina’yı
tehlikeli Pers Imparatorluğuna karşı bile özgür kılacak savaşçı bir kuvvet
oluşturdu.
Bu tarihsel bağlam göz önünde bulundurulduğunda (ki çoğu başarılı tarihçi
bu konuda hemfikirdir) Hartsock’un kolaylıkla “polisin katılımcıları yalnızca birbirlerine yabancı değil,
düşmandırlar da”(30) veya Atinalı yurttaşların nihai olarak birbirlerini yok
etmek istedikleri gibi sonuçlara varması akıl almazdır. Birisinin Atinalıların
kendilerini savunmak zorunda oldukları ve yurttaşların birbirlerine karşılıklı
bağımlılıklarını
AKDENİZDEKİ GENEL
DURUM
Kadınlar politik katılımın ve savaşın içinde değillerdi kuşkusuz
(Persliler’e karşı
Bu gibi farklılıklara karşın eski Roma ve Yunanistan’daki kadınların
yaşamlarındaki diğer unsurlar çok benzerdi. Atinalı kadınlar yalnız evde
çalışan biri değil, “zorunluluk alanında” yorulmadan çalışan, çocukları doğuran
ve yetiştiren biriydi ve politik yaşamın dışında tutulmuştu. Eski dünyadaki
çoğu kadın az çok aynı şeylere zorunlu bırakılmıştı ve yaklaşık olarak aynı
statüyü paylaşıyorlardı (Mısırlı kadınlar, M.Ö. üçüncü binyılın Eski
Krallığından sonra statüleri ve özgürlükleri şiddetli bir şekilde azaltılmış
olmalarına rağmen, görece daha özgür kaldılar). Atina’da yaşayan kadınların
yaşadığı koşullar, ki bu koşullar için bazı feminist yazarlar Atina
demokrasisini zalimce eleştirirler, M.Ö. beşinci ve altıncı yüzyıllarda Akdeniz
civarında heryerde varolan koşullardı. Kadınların bastırılmasının neredeyse
evrensel olduğu çok eski dünyada; yalnızca demokrasiyi mahkum etmek ve
köklerini cinsiyetçi kültürde aramak bir yanlılık içerir.
Eski Atina’daki cinsiyetçilik nedeniyle Batı demokrasi geleneği ile
uzlaşmayı tartışmak eski Asya’daki cinsiyetçilik nedeniyle despotizmle
uzlaşmayı tartışmaktan daha anlamlı değildir. Eğer Atina demokrasisi kadınları
“zorunluluk alanı”na tabi kıldıysa, bunu klan sistemleri de yaptı, despotizmler
de yaptı.
Şüphesiz cins kategorilerine doğasında var olmayan kavramları atfetmek
hızlıca bir salon oyununa dönüşecektir. Eğer bazı feministler demokrasiyi klan
kültürleri ile karşılaştırdıklarında “mutlak” ve “rasyonalistik” olacak şekilde
görüyorlarsa, diğerleri demokrasiyi despotik ya da totaliter politik sistemlerin katı, “erkek”
hiyerarşileriyle karşılaştırdıklarında “kadınsı” olarak görmektedirler.
Demokrasi herşeyden önce “kadınsı” özelliklere sahiptir: hiyerarşik değildir,
özgürlükçüdür ve karşılıklı sorumluklara, saygıya ve sorumlulukların paylaşılmasına dayanır.
Bir feminist yazar, Riane Eisler, kadınlar için demokratik idealler talep
etmekte o kadar arzuludur ki demokrasinin kökeninin demokratik Atina’da değil
Mineon Crete’nin şefliğinde yattığı(31) gibi absürd öneriler yapmaktadır. Cins
eğilimlerinde demokraside olduğu gibi cinsiyetçi olmayan idealler bulmaya
çalışmak, sonuç olarak, skandalvari bir şekilde öznel ve keyfi olmaktadır.
Bazı teorisyenlere göre, kabile toplulukları alternatif feminist
politikalar için polis
demokrasilerinden daha arzulanabilir olabilecek bir ilham kaynağı sağlarlar.
Hiyerarşik polisin tersine kabile
topluluklarında polisden uzaklaşmış
organik alan himaye ve yetiştirmeye dayalı eşitlikçi bir politik kültür için
alternatif bir etik önerir gibi görünür.
Akrabalık etrafında örgütlenmiş topluluklarda yaşamın kendi kültürümüzdeki
yaşamdan çoğu yönden daha iyi olduğu ve olacağı doğrudur. Akrabalık
toplulukları ölçek olarak küçüktür ve diğer topluluklarda olmayan bir dostluğu
beslemektedir. Onlar tüm bireylerin karşılıklı bağlılıklarının farkındadırlar.
Akrabalık herkesin görevlerinin belirlenerek en hayati sosyal sorumluluklar
konusunda özen gösterdiği karşılıklı bir etik sisteme sahip olması açısından
etiktir. Genelde toprak herkesin ortak “mülküdür”, ve insanlar sadece
topluluğun genel kaynaklarından neye ihtiyaçları varsa onu kullanırlar. Herkes
açıkça tanımlanmış bir role sahiptir ve ne yapmakla yükümlü olduğunu ve
karşılığında diğerlerinin ne yapması gerektiğini bilir. Kabile topluluğunun bu
pozitif, himayeci tarafı pekala demokratik politik geleneğin değerini artırmaya
veya zenginleştirmeye hizmet edebilir.
Fakat insan, yukarıdaki özelliklerden kaynaklanan değerleri taşıyan
demokrasi geleneğini bize aşılamak için davette bulunan ve kadınların poliste dışarıda tutulmaları nedeniyle
demokratik geleneği reddetmemizi ister görünen politik teorileri ayırt etmek
konusunda çok dikkatli olmak zorundadır. Gerçekten de Atinalılar demokratik
geleneğin temelleri açısından akrabalığı zorunlu oldukları için reddettiler.
Feministler demokratik geleneği terketmeden ve kabile etosuna dönmeden önce
Atinalıların kabile etosundan neden vazgeçtiklerine dikkat etmelidirler.
Belki de organik toplumun Atinalılar’a çıkardığı en ciddi problemlerden biri kabile
topluluğunun
Akrabalık toplulukları üyelerini gözetmelerine ve bu nedenle koruyucu
olarak tanımlanabilmelerine rağmen akrabalık etosunda onları biyolojik olarak
dikte edilmiş sıralama sistemlerden ortaya çıkan tabaka tabaka oluşumlardan
koruyacak hiç bir şey yoktur. “Koruma” adına “koruyucu etik” bu gelişmeyi
önleyemediği gibi paradoksal bir biçimde hiyerarşiye uygundur. Bu hiyerarşiler,
akrabalık topluluklarının biyolojik sıralamaları güç için rasyonel olarak
kullanıldıklarında son derece baskıcı olabilmektedir. Tarihsel olarak, bu
gelişme tam olarak eski dünyadaki çoğu topluluktaki şu değişimden dolayı
oluşmuştur: Eski Yakın Doğu, Ege, Mısır akrabalık topluluklarında şefler ve
hatta devletler ortaya çıktı. Mısır, örneğin, yalnızca bunlara sahip olmakla
kalmadı, hiyerarşik akrabalık topluluklarının belirlenmiş statü sıralamalarını
firavunsal teokrasilere mistifiye ederek şiddetlendirdi. Burada hiyerarşik
akrabalık oluşumları tanrısal bir şekilde “yasallaştırıldı” ve homojenlik çoğu
birey için talep edildi.
Akrabalık organizasyonları ile ilgili bir diğer ciddi problem de kapalı
olmaları gerçeğidir. Kadınların poliste
dışlanmalarına üzüldüğümüz kadar akrabalık topluluğunda bir akrabalık veya
klandaki “iyi yaşam” kişinin içine doğduğu ayrıcalıkla sınırlı kalır. Çünkü
değiştirilemez
Akrabalık sistemlerinin dışlayıcılığından dolayı evli yabancılar, evlat
edinilenler ve diğer ortak ataya sahip olanların uzantıları olanlar hariç
akraba olmayanlarla nasıl ilişki kurulacağı problemini uygun bir şekilde
çözememişlerdir. Insanın politik ve sosyal varlığı sınırlı kalır ve aile
gruplarına bölünür. Insanlık küçük
kapalı topluluklarda izsole olarak kalmadığı sürece
AKRABALIKTAN HUMANİTAS’A
Heryerde olduğu gibi eski Yunanistan’da Attikalılar akrabalık
topluluklarının kat kat hiyerarşik olmasının ve kapalılıklarının deneyimini
yaşadılar. Yaklaşık M.Ö.750’ye kadar bu problemler ciddi sosyal sürtüşmeler
yaratıyordu. Kapalılık bir problemdi çünkü özel akraba
gruplarının-klanlarının-üyeliği genel konularla ilgili politik işlerde katılım
için bir ön gereklilikti, fakat böyle bir üyelik yalnızca doğum yoluyla
kazanılabiliyordu. Bunun ötesinde akrabalığın hiyerarşik katmanlılığı ekonomik
sınıflara da transfer ediliyordu. Diğer insanlar topraklarını kaybedip borç
köleliğine doğru giderken, varlık artan bir şekilde belli klanlarda
toplanıyordu. Klanların din üzerindeki kontrolü kötülüğe yol açan başka bir
tabakalaşma yaratıyordu; belli klanlar genel nüfusun dini yaşamını kontrol
Atina polis demokrasisinde
ortaya çıkan hiyerarşik tabakalaşmayı ve kapalılığı kırma çabalarının ortaya
çıkışını inkar edemeyiz. M.Ö. erken altıncı yüzyılda Solon borç köleliğini
yasaklayan kanunları getirmek yoluyla sınıf tabakalaşmalarını azaltmak için çok
şey yaptı. Altıncı yüzyılın sonunda Cleisthenes politik örgütlenmelerin
temelini oluşturan
Bu, politik katılım kriteri olarak akraba kapalılığını sona erdirdi.
Savaşa katılım genişletildikçe, Cleisthenes sonuçta
Bu, akrabalık problemlerine ilişkin Mısırlılar’ın çözümünü seçmeyen
Atinalılar için müthiş bir başarıdır. Akrabalık ilişkilerini belirlenmiş kast
sistemlerine ve hiyerarşilere
dönüştürmek yerine Atinalılar basitçe politik kültürün temeli olarak
akrabalığı ortadan kaldırdılar. Şüphesiz, orada yabancıların bile-bir süre
için-biyolojik faktörlerinden, kanlarından bağımsız olarak ismen var olmasa da
fiilen var olan bir eşitlikle karşılaşabilecekleri bir kamusal alan yarattılar.
Bu kamusal alan sonuçta radikal olarak yeni bir politik dağılım için temel
oluşturdu-yurttaşlık ideali ve politik söylev kullanımının hayvani şiddetin önüne geçtiği bir kültür.
Atinalılar’ın evrensel bir şekilde, tüm insanlar arasında akrabalığın
aşılması olarak gördükleri şey onların insanları politik olarak eşdeğer
yaptığına inandıklarıyla aynı nitelikteydi: etik ve rasyonalite için insan
kapasitesi. Çünkü bu kapasiteler temel olarak evrenseldirler, akrabalık temeli
üzerinde insanların dışlanması tarihin akışı üzerinde ayarlamasını artan bir
şekilde kaybetmektedir. Sonuç olarak insanlar aile ilişkilerinden bağımsız
olarak politik eşitliğe dahil edildiler. Roma Imparatorluğunun geç dönemlerine
kadar, örneğin, imparator Caracalla imparatorluktaki tüm insanlara yurttaşlık
ünvanı verdi ve çeşitli etnik gruplara ait insanlar Roma hukukunun koruması
altına alındılar ve
HERŞEYİ KAPSAMA
Genel insanlık fikri veya humanitas nihayet
politik yaşamı temeli olarak
Bununla birlikte, bu adım olmadan, bir genel humanitas fikri ve demokrasi ideali asla geliştirilemeyebilir ve
daha sonraki zamanlarda genişletilemeyebilir veya bizim bulunduğumuz çağa
taşınamayabilirdi. Açık bir şekilde Atina polisi
kendi yeniliğinin olası potansiyelini gerçekleştiremedi. Tüm insanların
Atina’ya girmesine gerçekte izin verilmedi-hatta diğer polislerden gelen erkek Yunanlıların bile, kadınlara ise tabi ki
daha az (Ironik bir şekilde, klasik Atina felsefesinin büyük bir kısmı yabancı
Yunanlılar tarafından formüle edilmiştir, ama onlara saygı duyulmasına rağmen
yurttaş olmalarına izin verilmemiştir.)
Fakat yurttaş olarak herkesi
Akarabalık biçimindeki örgütlenme dışlanmanın ve dahil edilmenin sınırları
bir kabile içine doğumla sabitlenmiştir. Akrabalık sistemi zoraki de olsa kendi
varlığıyla,
Fakat humanitasın politikaları
tanımları gereği akrabalığın kapalılığı kadar genişletilebilir ve dahil edici bir yapıdadır. Demokrasinin özü
potansiyelinin tam olarak herkese genişletilebilir olmasıdır. Demokrasi
genişletilebilebilir, akrabalık genişletilemez. Atina’daki
“evrenselleştirme”güdüsü-evrenselleştirilmeleri her ne kadar sınırlı olsa
da-kan bağının kapalılığının ötesinde bir insanlığı
Humanitas kavramı üzerine kurulmuş politik yaşam daha geniş bir esnekliğe doğru bir
gelişimin, yaratıcılığın ve seçimlerin
deneyiminin bir karmasıdır. Bookchin’in dikkat çektiği gibi: “Yurttaşlık ideali
asla tam olarak aile bağının yerine geçmemekle birlikte yeni bir toplum
arenası ve insan iletişimi için geniş
bir alanı açar. İnsan varlıkları arasındaki en basit biyolojik işbirliğinden
katılımı besleyen ve onunla birlikte fonksiyonlarda, kurumsal formlarda ve
birey kişiliklerinde daha büyük farklılıklara genişleyen bir sosyal arenaya kadar
bir süreklilik izlenebilir”(34). Bu açıdan gelişme özgürlüğe doğrudur.
Açık olarak ben günümüz liberal ulus-devlet formundaki, her bir kaç yılda
bir insanların bir oylarını temsilcilerini veya liderlerini seçmek için
kullanarak kendi demokrasilerini gerçekleştirdikleri ulus-devletteki
demokrasiden bahsetmiyorum. Polisin
olası demokratik potansiyeli daha çok yüzyüze demokraside, eşitlik ve
rasyonellik temelinde kişinin toplumsal
meselelerin yönetimine katılmasıyla gerçekleştirilir.
Sevindirici olan şüphesiz demokratik geleneğin hem eski Atina’nın cinsi
kültürel mitolojilerine bağlı olmaması hem de kadınların ikinci plana
atılmasına bağlı olmamasıdır. Demokrasi daha çok insanların gönüllüğüne,
toplulukla ilgili problemlerin çözümlerini bir bütün olarak işbirliği ile
yaratmak için doğru bir etik geliştirme düşüncesine bağlıdır-şüphesiz opluluğun
politik özgürlüğü için koşulları yaratmak için.
Yaklaşık 2500 yıllık bir aradan sonra biz doğal olarak polis’in kusurlarını eleştiririz. Fakat
biz bu kusurların temelleri üzerinde sunulan demokratik potansiyeli
reddedemeyiz. Şüphesiz bunu yapmak genetik yanlış mantığı gerçekleştirmek
olabilecektir, bu kökenindeki bir şeyi karıştırmak demektir. Cinsiyetçi bir
toplumdaki demokratik ideallerin kökenleri demokrasiyi simyadaki kimyanın
kökenlerinin kimyanın keşiflerinin geçerliliğini gözden düşürmesinden veya
astrolojideki astronominin kökenlerinin astronomiyi geçersizleştirmesinden daha
fazla geçersizleştiremez.
Tüm hayati politik gelenekler gibi demokrasi de bir tarihsel gelişime
sahipti. Tarih poliste kadınların
katılımını M.Ö. beşinci yüzyıldan beri tekrar tekrar destekledi. Kadınların
rasyonel kapasitelerinin, sahip oldukları etik kapasiteleri ve politik
kapasiteleri gibi erkeklerle tamamiyle eşit olduğu gösterildi. Kadınların
sosyal hareketlerdeki, tabandan gelen politik işlerdeki ve devrimlerdeki-Büyük
Fransız Devrimi’ndeki ve 1871 Paris Komünü’ndeki gibi-çok önemli ve güçlü
katılımları polisteki kapsamın
çemberini genişletti.
Neyse ki bir taban-demokrasisi politika pratiğini arayan feministler için
demokrasi cinsiyete bağlı değildir. Polisi
üreten çatışmalar temel olarak erkeklerin diğer erkeklere karşı olan, toplumsal
örgütlenmelerin ve adaletin baskıcı yapılarına karşı, erkek despotizmine ve
erkek irrasyonalizmine karşı özgürlük arayan erkeklerin çatışmalarıydı.
Tarihsel kayıtlar açık bir şekilde kadınların doğuştan polis için uygun olmadıkları veya Batı demokrasi idealinin
umutsuzca cinsiyetçi bir kültürden kaynaklanması ile şerefine gölge düşürdüğü
iddialarını yalanlamaktadır. Şüphesiz demokrasinin mantığı, oikos ile polisin ayrılmasının üstesinden gelerek, “zorunluluk alanı” ve
“özgürlük alanı”ndaki işlerin herkes arasında yeni bir dağılımını yaparak,
böylece kadınların toplum yaşamında tamamıyla yer alabilmeleri sağlanarak
kadınları içine almayı gerektirmektedir. Kadınların ikinci plana atılmaları
talebinin çok ötesinde demokrasi onların tamamiyle katılımlarını talep
etmektedir.
KARŞI-AYDINLANMA
Gerçek olan polisin özgürlüğe
şaşırtıcı bir şekilde ulaşmak için bir çekirdek taşıdığıdır: fikirleri
gerçekleştirmek için ve toplumsal olduğu kadar bireysel; politik olduğu kadar
özel; rasyonel olduğu kadar tutkulu; cinsi olduğu kadar evrensel toplulukları
yaratmak için özgürlük. Bu özgürlükler yapısal olarak Atina politik yaşamının
içinde gizli olarak mevcuttu ve sonraki yüzyıllarda her ne kadar belirsiz bir
şekilde olsa da bu geleneğin dışına doğru evrim geçirdiler.
Ben Atina polisinin feminist
eleştirileri sadece binlerce yıl önce ortaya çıkan özgürlük kıvılcımını
canlandırmak için gündeme getirmedim. Bu yazarların tarihsel bağlamdan bağımsız
olarak toplumsal ilerlemeler diyalektiğini 1980’ler kriterleri üzerine kurulu
yargıları ele
Bugün demokratik geleneğin içine nüfuz
Tersine demokratik polisi ‘dilmerkezci’ veya ‘phallolo
merkezci (gerçek bir indirgemeci üslupla küçümsemek)’ olarak lekelemek,
cinsiyet temelindeki başarıların içinde karşı-Aydınlanmanın büyümesini ve
antirasyonalizmi, teizmi, batıl itikad dalgasının yükselmesini barındıran ve
son on yıllar boyunca olanları ve kültürel olarak bizi Yeni Karanlık Çağ’la,
hatta demokrasinin her ne şekilde olursa olsun varlığını tehdit eden bir ihmali
barındıran sinsi bir taraf içerir.
1.
Ynestra King,
“Coming of Age with the Greens”, Zeta (Feb.1988), 18 Gerçekte toplantı fakir ve
mülk sahibi olmayanlar katılabilsinler diye bilinçli olarak Atina’da
yapılıyordu.
2. Diğerleri arasında bkz. Sara Ruddick, “Maternal Thinking”, Feminist Studies 6 (1980), 342-67
3.
Örneğin, bkz, Mary
Ann Dolan, “When feminism Failed”, The
New York Times Sunday Magazin, June 26, 1988
4.
Mary G.Dietz,
“Conext Is All: Feminism and Theories of Citizenship”, Daedalus (Fall 1987), 15.
5.
Marylin Arthur,
“From Medusa to Cleopatra: Women in the Ancient World”. In Renate Bridental,
Claudia Koonz, and Susan Stuard, eds., Becoming
Visible: Women in Europian History, ‘nd ed. (Boston: Houghton Mifflin,
1987), 83.
6.
Nancy Hartsock, Money, Sex, and Power: Toward a Feminist
Historical Materialism. (Boston: Northeastern University Press, 1983,1985),
187,186.
7.
Hartsock, 198
8.
Marylin Arthur,
“Early
9.
Jean Bethke
Elshtain, Public Man, Private Women:
Women in Social and Political Thought.(Princeton University Press, 1981),
53.
10.
11.
Hartsock, 190,192
12.
Örneğin, bkz,
A.W.Gomme, “The Position of Women in
13.
Sarah B.Pomeroy,
“Selected Bibliography on Women in Antiquity”. In Paredotto and Sullivan,
330-32
14.
Sarah B.Pomeroy, Goddesses, Whores, Wives and Slaves (New
York: Schocken Books, 1975) 65-66
15.
Arthur, “Early
16.
Pomeroy, Goddesses, 65-66
17.
D.C.Richter’in
yukarıdaki 12.dipnottaki “Position of Women”ındaki Atinalı kadınların kamu
alanında ortaya çıkışlarıyla ile ilgili derlemesine bkz.
18. Hartsock, 200.
19.George Thompson, Aeschylus and Athens: A Study in the Social Origins of Drama (New York: International Publishers, 1950), 34.
20.Aeschylus, Oreastia. Trans.Robert Fagles (New York:Viking, 1966, Bantam,
1975), Agamennon, lines 751-54.
Ayrıca Fagles’in çeviriye yaptığı sırasışı girişe bkz.
21.
Riane Eisler, The Chalice and the
Blade (San Francisco: Harper and Row, 1987), 79.
22.
Mary Daly, Gyn/Ecology (Boston:
Beacon Press, 1974), 40.
23.
Nancy Hartsock, Money, Sex, and
Power: Toward a Feminist Historical Materialism (Boston: Norteastern
university Press, 1983), pp.202,201.
24. Hartsock, pp.202, 194, 197
25.
Pericles’ Funeral Oration, in Thucydides, History of the Peloponnes War, trans. Rex Warner (Penguin, 1954), p.145.
26.
Murray Boockhin, The Politics of
Cosmology. Publication fortcoming; Manuscript p.91.
27.
Hartsock, p.201
28. Hartsock, p.204
29.
Willian McNeill, The Rise of the
West: A History of the Human Community. (University of Chicago Press,
1963), pp.200-203.
30.
Hartsock, p.202
31.
Riane Eisler, The Chalice and the
Blade (San Fransisco: Harper and Row, 1987), 112, 114.
32.
Murray Boockhin, The Ecology Of
Freedom (Palo Alto: Cheshire Books, 1982), 343-44
33.
Marilyn Arthur, “Early Greece: The Origins of the Western Attitude
toward Women” In John Peradotto and J.P. Sullivan, eds., Women in The Ancient World: Ancient world: The Arethusa Papers (Albany: State University of
New York, 1984), p.37.
34.
Murray Bookchin, “Rethinking Ethics, Nature and Society”. In The Modern Crisis (Montreal: Black Rose
Books, 1987), p.26.
* Bu Türkçe çeviri İskenderiye Yazıları, Sayı 24 (1999) ve Sayı 25 (2000) içinde iki parça olarak yayınlanmıştır.