İMPARATORLUK
“Marksist
Kategoriler Üzerinde Yükselen Bir Anarşist Manifesto Mu?”
“İnsanların davranışlarında
belirleyici rol oynayan, Marx ve diğer toplumsal düşünürlerin öne sürdüğü gibi,
“nesnel” maddi çıkarlar değil, insanların kendilerini nasıl gördüğüdür.”[1]
En
zor ve en tehlikeli eleştiriler yarı doğru, yarı yanlış argümanlarla bezenmiş
yapıtların eleştirisidir. Zordur çünkü yanlışı işaret ederken doğru argümanın
değerini azaltma riskiyle baş başa kalırsınız. Tehlikelidir zira, doğru olan
argümanlar yanlışın üstünü kesif bir sis perdesi gibi örterek anlaşılmasını
engeller. Böylece var olan kadar, varolanda saklı potansiyellerin de
görülmesini önler. Bu ikincisi tehlikeli olduğu kadar zararlıdır da. Biz, böyle
bir çalışmayı incelerken mümkün olduğunca bu gerçeklerin farkında olarak yol
almaya çalıştık. Ama yine de yukarıda bahsettiğimiz nedenlerden ötürü ve tabi
ki kendi sınırlılıklarımızdan doğabilecek eksikliklerin de farkındayız.
İnceleyeceğimiz çalışma, Hardt ve Negri’nin “İmparatorluk”[2]
adlı çalışmasıdır. Siz de takdir edersiniz ki; böyle bir çalışmanın tamamının
irdelenmesi için en az bu kitabın iki üç kat hacminde bir kitap yazmak
gerekirdi. Bu makale bir ön-çalışma niteliğinde olup bu kitap ve küreselleşme
karşıtı hareketler bağlamındaki tartışmaya, cüzi de olsa bir katkıda bulunduğu
oranda, amacına ulaşmış olacağını düşünüyoruz.
Bu
makalenin amacı; çağımızın ‘komünist manifestosu’ olarak sunulan İmparatorluk’ u Toplumsal Ekolojik bakış
açısıyla ele alıp, irdelemektir. Yazı iki bölümden oluşmaktadır: birinci bölüm
genel hatları ile İmparatoruk’ un
temel argümanlarının ve düşüncelerinin kısa bir özetiyle birlikte eleştirisi ve
ikinci bölüm İmparatorluk’un üzerinde
yükseldiğini düşündüğümüz “iktisat
ideolojisinin” eleştirisinden oluşmaktadır.
***
Kitabı kısaca özetleyecek olursak, İmparatorluk küresel kapitalizm çağını
irdelerken gelecek için ‘öngörülerde’ de bulunur. Hardt ve Negri’ye göre
küreselleşen sermaye hiçbir engel tanımaksızın sınırları kevgire çevirip
ilerlemektedir. Ulus-devletler dönemi kapanmakta ve günümüz dünyasını
anlamakta emperyalizm kavramı yetersiz
kalmaktadır; yeryüzünü ele geçiren merkezsiz ve topraksız ‘topyekün piyasa’ nın
ulusüstü, ulusal ve yerel organlarından oluşan egemenlik aygıtına İmparatorluk
adı verilmektedir. İmparatorluk’da sömürü ve tahakkümün bir yerinin olmadığı
yani bir ‘yok-yer’de hüküm sürdüğü ve artık bir ‘dışarısının’ yokluğu
belirtilir. Bundan ötürü ele geçirilecek bir iktidar/güç odağı ve belli bir
mücadele zemini yoktur ve İmparatorluğa karşı her yerde mücadele etmek gerekir.
Hardt ve Negri, emeğin ve üretim tarzının nitelik değiştirdiğini;
duygulanımsal, iletişimsel, ortak emek olarak ‘maddi olmayan emek’in
belirleyici olduğunu ve endüstriyel üretimin yerini ‘biyo-politik’ üretimin
aldığını ifade ederler. Bu yüzden enformatik
kapitalizm dönemine girdiğimizi ve biyo- politik üretim tarzının
biyo-politik bir düzen kurduğunu iddia
ederler.
Emperyalizmden
İmparatorluk’a bu geçişi sınıf mücadelesi zemininde açıklayıp; bunu ‘daha
ileri’ bir evre olarak görürler. Bu
ilerlemeye neden olan güç, sınıf mücadelesinden başka bir şey değildir;
İmparatorluk proleteryanın durdurak bilmeyen ‘hareket arzusu’ ve mücadelesine
bir ‘yanıttır’. Hardt ve Negri, tarihin motorunun bastırılamayan hareket arzusu
olduğunu iddia ederler. Bu yüzden imparatorluğa karşı mücadelede yeni
barbarları ve göçebeleri selamlarlar. İmparatorluktan çıkışı ve mücadeleyi,
bütünlüklü bir ‘politik yapıt’ anlamında ‘özgürce arzulayan ve hareket eden’ yeni bir beden oluşturma üzerine
yoğunlaştırırlar.
Emperyalizmin son aşaması: İmparatorluk
“Genel bir iktidar teorisi”
kaleme almayı amaçlayan kitap, karşılıklı olarak birbirini “ima eden” iki
kavramın etrafında döner; İmparatorluk ve çokluk.
Günümüzde emperyalizmin
küresel iktidar yapılarını açıklamakta yetersiz bir kavram olduğunu
belirttikten sonra, Hardt ve Negri, “Egemenlik yeni bir biçim almış, tek bir
hükmetme mantığı altında birleşmiş bir dizi ulusal ve ulus-üstü organdan
oluşmuştur. İşte bu yeni küresel egemenlik biçimi bizim İmparatorluk dediğimiz
şeydir.” diyerek “temel tezlerini” ortaya serer (s 18).
Hardt ve Negri, İmparatorluk
kavramını şekillendiren üç temel özelliği şöyle sıralarlar:(s.14)
”İmparatorluğun bir Roma’sı yoktur”. Bu, İmparatorluk’un iktidar merkezinin
olmadığını betimler. İkincisi, ulus-üstü, ulusal ve yerel olarak formüle
edilebilecek karma bir kuruluş yapısının olduğu, sonuncusu ise İmparatorluk’ un
bir dışarısının olmadığıdır.
Bu temel özelliklere
dayanarak, modern toplum ile postmodern toplum dedikleri günümüz toplumu
arasındaki farkı, bize göre üç önemli noktada toplarlar:
1- Modernlikte var olan
“disiplinci iktidar/toplum” artık yerini “kontrol toplumuna” bırakmıştır.[3]
Disiplin toplumunda hâlâ insanlar ile iktidarı elinde tutan yabancılaştırıcı
odaklar arasında bir mücadele alanı olduğunu ve insanların tam anlamıyla
kontrol edilemedikleri tespitinden sonra,
modern dönemin son döneminde gelişen ve postmodern döneme açılan kontrol
toplumunda, “komuta mekanizmalarının giderek daha fazla “demokratik”, giderek
daha fazla toplumsal alana içkin hale geldiğini, yurttaşların beyinleri ve
bedenleri üzerinden dağıldığını” belirtirler. Başka bir deyişle, disiplinci
toplumda yabancılaştırıcı odaklar ile insanlar arasında var olan “mücadele
alanının” kontrol toplumunda ortadan kalktığını vurgularlar. Hardt ve Negri’ye
göre bu, disiplinci toplumun “normalleştirici” mekanizmalarının (iktidarın)
dışarıda değil artık bizatihi “insanların bilincinin ve bedenlerinin –aynı
zamanda tüm toplumsal ilişkilerin- derinliklerine işleyen bir kontrol
mekanizması olarak içkinleştirilmesi demektir.”[4](s
47-49). Burada İmparatorluk’un bir dışarısının olmadığı savı ile karşılaşırız.
Dışarısının yokluğunun sömürünün
olmadığı anlamına gelmediğini aksine artık sömürünün bir yerinin olmadığını, her
yerde olduğunu belirtirler. Ve bunu da İmparatorluk’un “yok-yeri” olarak ifade ederler.
2-
Hukuksal, kurumsal yani siyasal egemenlik yapısı ile ilgili olan
varsayımlarında; günümüzde artık ulus-devletin olmadığını, ulus-devletlerin
askeri, siyasal ve kültürel egemenliklerini İmparatorluk’un merkezi güçlerine
devrettiğini ya da bu egemenliklerin İmparatorluk tarafından soğurulduğunu ve
İmparatorluk’un “birleştirici ufku içinde yeniden örgütlendiğini” belirtirler.
3- Teorik yapının bize göre
nirengi noktasını oluşturan varsayımları, üretim tarzının nitelik değiştirdiği
saptamasıdır. Hardt ve Negri’ye göre üretimden koparılmış kontrol toplumunu ve
biyo-iktidar kavramını üretim ilişkileri
zemininde yerli yerine oturtmak gereklidir. Bu Foucault’nun kavramlarına
ağırlık vererek “kontrol toplumu” ve “biyo-iktidar” kavramlarını “üretim
dinamikleriyle” ilişkili olarak kurma çabasıdır. Bu amaçla yetersiz buldukları
önceki çalışmalardan yol alarak biyo-politik üretim kavramını genişletirler.
Hardt ve Negri’ye göre,
günümüz toplumunda endüstriyel fabrika emeğinin rolü giderek azalmakta ve
önceliği iletişimsel, duygulanımsal ortak emek almaktadır, bu “maddi olmayan
emektir”. Enformasyon alanındaki devrimci atılımlarla birlikte üretim artık
“biyo-politik üretim” denen üretim tarzı ile tanımlanmaktadır. “Biyo-politik
üretim”, ekonomik, politik ve kültürel alanların giderek örtüştüğü ve
birbirlerini sardığı, bizatihi toplumsal hayatın üretimi anlamına gelir.
Böylece Foucault’nun
biyo-iktidar ve kontrol toplumu kavramlarını üretim ilişkileri mabedine sokarak, günümüz toplumunu,
“İmparatorluk”u ve tabii ki ona karşı mücadele edecek “çokluk”un devrimci
gücünü açıklayabilecek ilahi zemine de kavuşmuş olurlar.
İlk varsayımda, yani modern
toplumun disiplinci iktidarının yerini artık, “kontrol toplumu”na bıraktığı,
İmparatorluğun dışarısının olmadığı ve bir iktidar merkezinin yokluğuyla
karşılaşırız. Disiplinci iktidar yerini insanın kendi kendini disipline ettiği
ve kontrol ettiği çok daha etkili bir şekle bürünür. Artık o içselleştirilmiş
bir disiplinci iktidardır. Toplumsal yaşamın genlerine dek işlemiştir. Bu
anlamıyla bir kaçış noktası yoktur. O her yerdedir. Zihinlerimizden
bedenlerimize ve toplumsal ilişkilerimize kadar her şeye işlemiştir.
Eğer bu kehanete inanacak
olursak; hiçbir mücadele zemini bırakılmamış, böylesine derin ve yaygın bir
yabancılaşma sürecinde olan saf bir kontrol toplumundan özgür ve demokratik bir
toplumu yaratmak nasıl mümkün olacaktır? Böyle bir mücadele hangi güçler
tarafından ve nasıl yapılabilir?
Gerçekten özgür ve
demokratik bir toplum yaratmak mümkün olacaksa, bu soruya en az iki şekilde
yanıt verilebilir: Ya gerçekten saf bir kontrol toplumunun olamayacağını ve her
zaman cüzi de olsa muhalif toplumsal dinamiklerin toplumun derinliklerinde var
olabileceğini ileri sürüp, o dinamikleri canlı tutmanın ve yeniden su yüzüne
çıkarmanın mücadelesini önümüze koymalıyız. Ya da saf bir kontrol toplumunun
varlığını kabul edip, hiçbir şekilde manipüle edilemeyen, kültürel, toplumsal,
siyasal ve iktisadi olarak hiçbir şekilde belirlenemeyecek ilahi, özsel,
metafiziksel bir devrimci gücün ya da faktörün olduğunu varsaymalıyız ki; bu
durumda da saf bir kontrol toplumundan bahsedemeyiz. Yok eğer saf bir kontrol
toplumundan bahsediyorsak bu, hiçbir politik argüman ve hareket için çıkışı
olmayan kişisel ya da toplumsal intihardan başka bir şey değildir.
İmparatorluk toprak temelli
bir iktidar merkezinin yokluğu, sabit sınırlar ve engelleri tanımayan,
merkezsiz ve topraksız bir yönetim aygıtı olarak tanımlanır. Bu haliyle
İmparatorluk “değişken konumda ağları yoluyla melez kimlikleri, esnek
hiyerarşileri ve çoklu mübadeleciliği idare eder.”(s 19). İmparatorluk,
toplumsal dokunun iliklerine kadar işleyen ve onu yabancılaştıran bir
sistemdir. Bir toprak parçasını veya nüfusu yönetmekle kalmaz bizatihi içinde
yaşadığı dünyayı “üretir”. İnsan ilişkilerini düzenlemekle kalmaz, doğrudan
insan doğası üzerinde hakimiyet kurmaya çalışır.
Bu yeni “emperyal” egemenlik
biçimiyle emperyalizmin farklı olduğunu vurgulanır. Emperyalizmin
“ulus-devletin sınırlarından taştığını”, emperyalist ilişkilerin “kapitalist
uygarlığın dışında kalmış halkları ve ulusları” istila ederek geliştiğini, yani
bir “dışarısına” gereksinimi olduğunu ifade ettikten sonra, İmparatorluk’ un Fransızca baskısı
dolayısıyla Le Monde Diplomatique’ de kaleme aldığı makalesinde “şimdiki “emperyal” evredeyse”der Negri, “artık emperyalizm yok, ya da varlığını
sürdürse bile bu, İmparatorluk değer ve güçlerinin dolaşımına yönelen bir geçiş
olgusundan ibarettir.” Ve bu farkı “Emperyalizmin son aşaması: İmparatorluk”
olarak formüle eder[5].
Bu haliyle İmparatorluk’u
hiçbir ulus-devletin yada ulus-devletlerin denetimine tabi olmayan, “sadece ve
sadece kapitalist” olan “kolektif sermaye” imparatorluğu olarak tanımlarlar.
Gerçekten de bahsedilen,
kapitalizmin artık eski kavramlarla anlaşılamayacağı, klasik örgütlenme ve
mücadele biçimleriyle ona karşı durulamayacağı ise, bu konuda Hardt ve Negri
ile hem fikir olduğumuzu ifade etmeliyiz. Ancak bu birliktelik, kapitalizmin
artık eski kapitalizm olmadığı, değiştiği ve kendini yenilediği düşüncesinden
kaynaklanır. Bu aynı zamanda kapitalizmin varlığını idame ettirmek bir yana,
daha etkili olmak ve büyümek için yeni kurumlar ve yapılar yarattığı ve temel
toplumsal ilişkilerden ortaya çıkan kurumları da dönüştürmek zorunda olduğu gerçeğiyle iç içedir[6].
Aynı şekilde Karl Polanyi Büyük Dönüşüm adlı yapıtında, piyasa
ekonomisinin, bizim çağımızdan başka çağda eşine rastlanmadığını, yalnız ilke olarak
bile, piyasalar tarafından kontrol edilen bir ekonominin var olmadığını ifade
eder. Bu konuda Polanyi şöyle der:
“Laissez-faire’
in hiçbir doğal yanı yoktu; işler oluruna bırakılmış olsa, serbest
piyasalar hiçbir zaman ortaya çıkamazdı...laissez-faire’
in kendisi de devlet tarafından uygulanmıştı...Serbest piyasaya giden yol,
merkezi bir biçimde düzenlenen ve kontrol altında tutulan sürekli bir
müdahaleciliğin sınırsız artışından geçiyordu.”[7]
Polanyi’den bu yana,
kapitalizm kapitalistlerin bile tahmin edemeyeceği boyutta değişime uğradı. Bu
aslında, kendini “tahayyüllerin ötesinde” yenileyebilen ve dönüştürebilen bir
sistem ile karşı karşıya olduğumuz gerçeğinin çıplaklığıdır. Bu açıdan
bakıldığında günümüzde ulus-devletlerin olmadığını söylemek yerine; ABD, Rusya,
Çin gibi ulus-devletlerin ve özellikle Almanya ve Fransa özelinde AB’nin
“emperyal devletler” olma yolunda oldukları, diğer ulus-devletlerin ise
mutasyona uğrayabilecekleri söylenebilir. Ama bu öngörü bile, günümüz
dünyasındaki olası bir “eğilimi” ifade etmenin ötesine pek geçmez.
Ancak bu, hiçbir şekilde
kapitalizmin “doğal” bir görüngü olduğu anlamına gelmediği gibi, emperyalizm ve
imparatorluk aşamalarının ardından “zorunlu sona” yaklaştığı anlamına da
gelmemektedir. Bunu bir “zorunluluk” olarak ifade etmeyi, geleceği
öznelliklerin yaratacağı fikrinden beslenen “devrimci söylem” in karşısına
dikilen bir engel olarak algılıyoruz.
Aslında Hardt ve Negri kitap
boyunca geleceği açıklama yükü altındaki kahinler gibi davranıyorlar. Öznelliklere
ağırlık verdiklerini iddia etmelerine karşın geleceğin yol alabileceği bir çok
seçeneği – bu bağlamda, aslında bugünün potansiyellerini de- azaltarak, tarihin
ve geleceğin “eğilimlerinden” bahsetmek yerine, “zorunlu olarak bir doğrultuda”
ilerleyecek tarih inancından hareket ediyorlar. Aslında bu durum
“öznelliklerin” gücünü “nesnel” bağlantıda eritmekten başka bir işe yaramaz.
Ekonomik bir kategorinin kişileştirilmiş hali; “Çokluk”
Çokluk kavramı, İmparatorluk
kavramı kadar ayrıntılı işlenmez, “soyut neredeyse poetik bir düzeyde kalır.”
Çokluk ne olduğundan ziyade “ne olmadığından” hareketle tanımlanır. Bu negatif
terimlerle tanımlama Hardt ve Negri’nin de kabul ettikleri bir eksikliktir.
Ancak henüz ellerinde çokluğu tanımlayacak yeteri kadar verileri yoktur. En
azından ne olmadığı söylenebilir: Hardt ve Negri’ye göre çokluk halk kavramıyla
ya da kitle, güruh, kalabalık kavramlarıyla karıştırılmamalıdır. Çünkü çokluk
“halk”tan indirgenemez ve çok boyutlu olmasıyla ayrılırken; kitle-güruh ve
kalabalık’tan edilgen değil etkin ve kolayca güdümlenemez özelliğe sahip
olmasıyla ayrılmaktadır. Bu yüzden “çokluk”, der Hardt ve Negri, “otonomiyi ve demokrasiyi başarma
yeteneğine sahiptir.”
Ancak çokluk’un
gerçekliğinin, farklılıklarının ve ortak yönlerinin açıkta olduğunu kabul eder,
son yıllarda ortaya çıkan yeni politik hareket biçimlerini(özellikle küresel
iktidar biçimlerine saldıran ve hitap edenleri) irdelemek gerektiğini ifade
ederler. Kitapta kimi zaman “sömürülen herkes”, “yeni proleterya”, “küresel-karşıtı
hareketler” veya “yeni politik hareketler” bu çokluk tanımı içine
yerleştirilir. Aslında çokluk bu anlamıyla tam da, gerçeklikte oluşması
beklenen poetik bir kavram olarak
kitap boyunca, bir görülüp bir kaybolur. Tabii ki bu durum Hardt ve Negri’nin
çokluk’a ve gerçekte “kim” olduğuna yönelik çabalarının tam olarak
“olgunlaşmadığı” izlenimini uyandırır. Bu yüzden “Kimdir bu çokluk?”sorusunu
yanıtlamak için “çağdaş emek biçimlerini ve bölünmeleri irdelemeye başlarlar.”
Bu hiç de yabancısı olmadığımız bir yöntemi ve söylemi çağrıştırır[8].
Burada çokluk’un belki ne olduğu tam olarak bilinmez ama en azından hangi
“temel yapı” içinde tanımlanacağının ip uçlarını buluruz. Bu temel yapı “üretim
ilişkileri” dir.
Burada sadece “yeni
proleterya” kavramını kısaca ele alacağız. Hardt ve Negri’ye göre, “günümüzde
proleterya enternasyonalizmi dönemi tamamen kapanmıştır...Bundan önceki bir
devirde proleterya kategorisi...endüstriyel
işçi sınıfı merkezliydi ve proleterya dendiğinde sadece bu sınıf akla
geliyordu...Günümüzde bu işçi sınıfı neredeyse sahneyi terk etti. Varlığı son
bulmadı, ama kapitalist ekonomideki ayrıcalıklı konumunu ve proleteryanın sınıf
bileşimindeki hegemonik konumunu yitirdi.”(s 77). Aynı sayfada “Emeğin ve
devrimin öznesinin temelli değiştiğini kabul etmemiz gerekir” dendikten sonra
“yeni bir proleterya kavramını” tanımlamaya girişirler: Kavramsal olarak “proleteryayı biz emekleri kapitalist
üretim ve yeniden üretim biçimleri tarafından doğrudan ya da dolaylı olarak
sömürülen ve bu biçimlere tabi kılınan herkesi kapsayan geniş bir kategori
olarak anlıyoruz....günümüzde aktif olan çeşitli üretim figürleri içerisinde
maddi olmayan emek gücü figürünün hem kapitalist üretim şemasında hem de
proleteryanın bileşiminde giderek merkezi bir konuma geldiğini savunacağız.
Burada işaret etmek istediğimiz nokta, bütün bu çeşitli emek biçimlerinin bir biçimde
kapitalist disipline ve kapitalist
üretim ilişkilerine tabi olduğudur. Bu sermaye içinde olma ve sermayenin
devamını sağlama gerçeği, proleteryayı bir sınıf olarak tanımlayan şeydir.” (s
77-78). Dipnotlarında ise şöyle devam ederler, “Bu proleterya nosyonu, Marx’ın
kendi terimleriyle, tam anlamıyla ekonomik
bir kategorinin kişileştirilmiş hali olarak, yani sermaye koşullarında emek
öznesi olarak da anlaşılabilir.”(altını biz çizdik).
Burada Marx’ın Kapital’[9]in
“Basit yeniden üretim” bölümünde açıkladığı “...kapitalist üretim, birbirine
bağlı, sürekli bir süreç, yani bir yeniden üretim süreci olması nedeniyle,
yalnızca meta ve artı değer üretmekle kalmıyor, aynı zamanda, bir yanda
kapitalist, öte yanda ücretli emekçi olmak üzere, kapitalist ilişkiyi de
üretiyor ve yeniden üretiyor” fikrine başvurduğumuzda (ki dipnotlarında Marx’ı
referans verirler), Hardt ve Negri’nin işaret ettiği maddi olmayan emekle birlikte
diğer tüm emek biçimlerinin “bir biçimde
kapitalist üretim ilişkilerine tabi oluşu” fikri, proleteryayı
kapitalistten ayırt etmez tam tersine, aynı üretim ilişkisinde yollarını
birleştiren bir duruma işaret eder. Bu bağlamda “yeni proleterya kavramı” da
sadece sömürülen herkesin değil ancak
sadece herkesin içinde olduğu bir
kavram haline dönüşür. Aslında burada amacımız hiç bir şekilde ne proleterya
kavramının tanımlanmasındaki bir yetersizliği ortaya koymak ne de, yeni bir
“devrimci özne” önermek değil. Sadece “öznellikleri” durmadan vurgulayan Hardt
ve Negri’nin aslında, proleteryayı ya da çokluğu “ekonomik bir kategorinin kişileştirilmiş hali” olarak gördüğünü
ortaya sermektir.
Bu bakış açısı insanları
nesneleştirmekle kalmaz, tahakkümün ve sömürünün devamına yataklık eden
“iktisat ideolojisi”ni yeni bir formda, “enformatik formda” ve yeni bir tarzda
“postmodern tarzda” yeniden üretir. Bunun ise, insanı insan yapan toplumsal ve
politik ilişkilerden yeşerecek, insanların bizatihi
kendilerinin “yaratacağı”, ekolojik yönelimli, özgürlükçü ve demokratik bir
toplum yaratma yönündeki çabaların önünde önemli bir engel oluşturacağını
düşünüyoruz.
****
Her ne kadar, yaklaşımlarını
açıklarken, “Bu yaklaşım yöntemsel bakımdan her tür tarih felsefesinden ayrı
durur, çünkü her tür belirlenimci tarihsel gelişme kavrayışını ve sonuçların
her tür “akılcı” kutlanmasını reddeder.” deseler de üç beş sayfa ilerde;
“Emperyal normatifliğin kaynağının “yeni bir ekonomik-endüstriyel-iletişimsel
makineden”, kısacası, “küreselleşmiş bir biyo-politik makineden” doğduğunu
söyledikten sonra, “imparatorluğun doğuşunda gerçekten de işleyen bir akılcılık vardır ki bu, tüzel gelenekten
daha çok, endüstriyel yönetimin ve politik teknoloji kullanımlarının genellikle
gizli tarihi açısından bakıldığında anlaşılabilir.(... bu çizgide ilerlemenin sınıf mücadelesinin dokusunu ve kurumsal
etkilerini de ortaya sereceğini aklımızda tutmalıyız...).”derler. Burada
ikircimli bir davranış sergileseler de, kitabın bütünlüğü düşünüldüğünde bu
tutumlarını netleştirdikleri görülür. (altını biz çizdik).
İnsanın kendisine ve doğaya
bu denli yabancılaştığı, kendi yaşamını olduğu kadar doğal yaşamı da tahakküm
altına alarak var oluşu için gerekli ekosistemi geri dönüşümsüz şekilde yok
etme düzeyine yaklaştığı bir düzende, hangi akılcılıktan
bahsedilebileceğini sorabiliriz. Bu açıdan baktığımızda, küresel kapitalizmle
istila edilen günümüz toplumu, olsa olsa akıl-dışı olarak tanımlanmaya daha
müsaittir. Ancak burada neyin akılcı neyin akıl-dışı olduğu gibi, başlı başına
bir konu işgal eden tartışmaya girmeyeceğiz[10].
Bu tıkır tıkır “işleyen
akılcılığın” sınıf mücadelesi bağlamında “çizgisel bir ilerleme” nosyonuyla
tanımlanması, çizgisel evrimci
Marksist tarih nosyonu ile örtüşür. Burada amacımız, Hardt ve Negri’nin
ekonomist Marksist bakış açısını ortaya sermektir. Her ne kadar öznellik yüklü
terimler kullansalar ve göndermelerde bulunsalar da aslında, alt yapı-üst yapı
sorunsalından kendilerini sıyıramazlar. Postmodern dönemde bütün sınırların
ortadan kalktığını ya da en azından görünmez olduğunu ifade ettikleri gibi, alt
yapı ile üst yapının bir birilerinden ayırt edilemeyecek şekilde iç içe
geçtiğini ve bir birlerine yaklaştıklarını ifade ederler. Bu sav bile alt
yapı-üst yapı sorununa parmak basmak şöyle dursun, onu kabul ettiklerinin bir
kanıtıdır. Üretimi enformatikleştirip biyo-üretim şekline soktuktan sonra da,
burada at koşturmak el çabukluğuna kalır. Üretim ilişkileri, tıpkı iktidar
ilişkileri gibi toplumun içselleştirdiği hatta makine-insan içinde yeniden
vücut bulduğu bir insan-ötesi (posthuman) yaratmıştır. Üretim ilişkileri
mabedinde şekil verilen yeni insan, her nasılsa özgürce arzulayan bedenlerden
oluşacak bir toplulukta(toplum değil!) huzur içinde yaşayabilecektir.
İmparatorluk İçinde Alternatifler
bölümünde Hardt ve Negri, tarihin motoru olarak gördükleri sınıf mücadelesini
imparatorluk zemininde, çokluk, yeni proleterya ve devrimci arzu nosyonu
çerçevesinde yeniden yazarlar. Bu bölüm “Hegel’e bakarak söyleyecek olursak,
İmparatorluğun kuruluşu kendi için değil kendinde iyidir.” alıntısı ile başlar
ve şöyle devam eder;
“Ne var ki, İmparatorluğun kendinde iyi olduğunu söylemek kendi için iyi olduğunu söylemek
değildir. İmparatorluk kolonyalizm ve emperyalizmin sona erdirilmesinde bir rol
oynamış olabilir, ama aynı İmparatorluk birçok bakımdan yıktığı
rejimlerdekinden çok daha acımasız bir sömürüye dayalı kendi iktidar
ilişkilerini de kurar...Kolonyalizm ve emperyalizm çağı boyunca yerleşmiş baskı
ve sömürünün coğrafi ve ırksal çizgileri birçok bakımdan bırakın silinmeyi
katlanarak belirginleşmiştir...Bütün bunları kabul etmekle birlikte,
İmparatorluğun kuruluşunun kendinden önceki iktidar yapıları için herhangi bir
nostaljiyi ortadan kaldırmak ve –küresel kapitalizmden korunmak için ulus-devleti
yeniden canlandırmaya çalışmak gibi- eski düzene dönüşü gerektiren her tür
politik stratejiyi reddetmek üzere ileriye
atılmış bir adım olduğunda ısrarlıyız. Biz tıpkı Marx’ın kapitalizmin
kendinden önceki toplum biçimleri ve üretim tarzlarından daha iyi olduğunu vurguladığı anlamda İmparatorluğun daha iyi olduğunu iddia ediyoruz....ve
aynı zamanda özgürlük potansiyelini çoğalttığını görüyoruz.”(s 68).(altını biz
çizdik).
Le Monde Diplomatique’deki
makalesinde ise, “üretim”, der Negri, “kendini biyo-politikleştirdiğinden
İmparatorluk biyopolitik bir düzen kurar.”[11]
Burada belirgin olarak
Marksist doğrusal evrimci tarih nosyonu ile yeniden karşılaşırız. Yukarıdaki
alıntı Hardt ve Negri’ nin alt yapı-üst yapı sorunsalına yaklaşımlarını çok net
olarak ortaya sermektedir. Buradaki temel savda, üretim ilişkilerinin toplumsal
ve kültürel üst-yapıyı belirlediği miti ile karşılaşırız. Bize göre, Hardt ve
Negri, yapı-sökümcü tarzı kullanarak nasıl ekonomist Marksist olunabileceğinin
iyi bir örneğini gösterirler. Söylemlerinde “iktisadi ideolojinin” temel özü
ile karşılaşırız: Ekonominin toplumsal ilişkilerin ötesinde kendi hareket
yasalarının olduğu yani toplumdan özerk olduğu. Bu iktisat ideolojisi ister
liberal ister marksist olsun iktisadı, toplumun temeli olarak ele alan tüm
görüşlere yataklık eder[12].
İşte bizim bu makalede, tam da sorgulamaya çalıştığımız şey, ekonominin
toplumsal ilişkiler dışında, özerk bir “yapı” olarak var olduğu ve toplumsal,
siyasal ilişkileri ve kurumları belirlediği düşüncesidir. Bu ideolojik bakış
tarih anlayışından bağımsız düşünülemez. Marks ve Engels’de bu tarih anlayışını
tüm çıplaklığı ile görürüz.[13]
Bu “iktisat ideolojisi” ışığında dünya tarihi sınıf mücadeleleri tarihi olarak tanımlanır. Ve tarihte toplumlar
üretim ilişkilerinin niteliğine göre doğrusal evrimci bir şema içinde
“sıralanır”. Bu açıdan bakıldığında, Hardt ve Negri’nin İmparatorluğun daha iyi olduğunu ve aynı zamanda
özgürlük potansiyelini çoğalttığını söylemelerinden daha “doğal” ne olabilir.[14]
İmparatorluk’un özgürlük potansiyelini
çoğalttığı bir mittir. Eğer gerçekten İmparatorluk biyo-politik düzeyde her
insanın bedeninin, zihninin ve toplumsal ilişkilerin her zerresini bu denli
güçlü ve yoğun bir şekilde yaratabiliyor ve kontrol edebiliyorsa, bu şekilde
yabancılaşmanın derinleştiği ve yayıldığı bir toplumda niçin özgürlük
potansiyeli çoğalmış olsun ki? Tahakküm ve sömürünün görünmez olacak kadar
kristalleştiği, tabiri caizse genlerimize dek sirayet ettiği bir sistemde, giderek ilerleyen sadece ve sadece
insanın kendisine ve doğaya karşı olan yabancılaşması olup; ekolojik yönelimli
özgürlükçü ve demokratik bir toplum yaratabilecek tarihsel hafızasının,
toplumsal ilişkilerin ve etiksel temellerin giderek tahrip edilme sürecidir.
Bu, bireyin giderek toplumsallıktan dışlanması ve kendi içine hapsedilmesi ve
oto-kontrolün derinleşmesi demektir. Bu, bireyin “toplumsal ve siyasal
örtülerinden” sıyrılıp “iktisadileşmesi” demektir.
Toplumsal dayanışma,
kardeşlik, arkadaşlık, karşılıklı yardımlaşma gibi insanı insan yapan değerlerin
beslediği toplumsal ilişkilerin (iktisadi olmayan bu ilişkilerin) gün be gün
ortadan kaybolmaya meylettiği ve silikleştiği bir dünyada yaşıyorsak ve bu
dünyayı İmparatorluk olarak adlandırıyorsak; İmparatorluğu huşu içinde kutsayıp
ona ilerici-devrimci bir misyon biçmeden önce, “iktisadi olmayan tarihe” bir
göz atmamız gerekmektedir.[15]
Karl Polanyi’nin Büyük Dönüşüm’ de ifade ettiği gibi,
iktisadi yaşamın özerkliği kapitalist topluma özgü bir olgudur. Oysa “ilkel”
(biz burada “organik” demeyi yeğliyoruz) toplumlarda ekonomi bütünüyle
toplumsal ilişkilerin içine gömülü olup, toplumsal ilişkiler tarafından
belirlenir ve kontrol edilir. Polanyi’ye göre hiçbir şekilde “doğal bir
sürecin” ürünü olarak değerlendirilemeyecek, piyasa toplumuna geçiş, dünya tarihinde
bir istisna olup; toplumsal ilişkilere dayanan, iktisadi olmayan ilişkilerin
belirleyici olduğu toplumdan, sözleşmeye dayalı, ekonominin toplumsal
ilişkilerden özerk olduğu topluma ancak 19. Yüzyılda geçilmiştir[16].
Aynı şekilde Pierre
Clasters, Sahlins[17]
ve Salisbury’nin[18]
çalışmalarıyla zenginleştirerek aktardığı Devlet’e
Karşı Toplum[19]
adlı kitabında, ilkel toplumu hakir görmek amacıyla kullanılan “geçimlik
ekonomi”sinin aslında, yokluk ekonomisi olmayıp, olsa olsa bolluk ekonomisi
olarak değerlendirilebileceğimiz bir ekonomi olduğunu gösterir. Daha da
önemlisi toplumdan özerkleşmeyen bu ekonomi, toplumsal ilişkiler tarafından
belirlenmekte ve toplumun organik bir parçası olan bir etkinlik haline gelir.
Clasters, iktisadi alt
yapının değişiminin siyasal üst yapıyı kesinlikle belirlemediğini gösterir.
“Alt yapı” farklı olsa da “üst yapı”nın aynı kaldığı toplumlar olduğu gibi,
“alt yapı” aynı olsa da “üst yapı”nın farklı olabileceğini göstermektedir.[20]
Clasters’ın bu gözlemi ortodoks Marksizmin çizgisel evrimci tarih anlayışını
hedef alır. “Siyasal bir ilişki olan iktidar”, der Clasters, “iktisadi bir
ilişki olan sömürüden öncedir ve ona zemin hazırlar. Yabancılaşma iktisadi bir
anlam kazanmadan önce, siyasal bir anlama sahiptir, iktidar emekten önce gelir,
ekonomi siyasetin bir türevidir, devletin ortaya çıkışı, sınıfların doğuşunu
belirler.”[21]
Burada toplumların değişiminde asıl
önemli olan faktörün iktisadi değişim değil siyasal düzeydeki farklılaşmanın
olması öne çıkar. Felsefi olarak ifade edersek, iktisadi yabancılaşma -aynı
zaman da doğaya karşı yabancılaşma- siyasal ve toplumsal yabancılaşmadan
kaynaklanır[22].
Kısacası organik toplumlar
üzerinde yapılan çalışmaların gösterdiği bir şey varsa, o da, kapitalist
toplumunun tarihsel ama “doğal” olmadığıdır. Ancak nedret toplumu fikrinin evrenselliği üzerinde yükselen “iktisat
ideolojisi”, toplumu ve ekonomiyi doğa yasaları ile incelemeye başlayınca
rekabetçi piyasaya yöneliş bir doğa süreci olarak karşı konulmaz bir güç
kazandı. Çünkü artık kendi kurallarına göre işleyen piyasanın doğanın amansız
yasalarını izlediğine inanılıyordu.”[23]
Marks bu görüşü ekonomik çizgisel evrimci tarih anlayışıyla bütünleştirip,
önceki toplumları anlamak için burjuva toplumunu incelemek gerektiğini
vurguluyor ve ekliyordu, “maymunun anatomisini anlamanın anahtarı, insan
anatomisinde bulunur.” Böylece “emek en yüce değerdir” ana fikri iktisadi
söylem kadar politik söylemi de belirleyen bir “tarih yasası” olarak önümüze
sürülür. Aynı bakış açısını “İmparatorluk”ta da görmek mümkündür. Tek farkla,
Hardt ve Negri’nin “iktisat ideolojisi” öznellikle yüklü “çokluk”un hareket
arzusuyla nakışlanan örtünün altından bize bakar.
Hardt ve Negri’nin de kalkış
tezlerinin ana eksenini, yeni tanımladıkları bir emek olan, “maddi olmayan
emek” zemininde yükselen “biyo-politik üretim” ilişkileri oluşturur. Bu yüzden
“emek”in, üretimin ve çalışmanın her
zaman en yüce değer olduğu ve hayatın temelini oluşturduğu fikri üzerinde
biraz durmalıyız.
Burada tekrar Clasters’ın
gözlemlerine başvuracak olursak şunu görürüz: yerli toplumlar bırakın emek’i
yüce bir değer olarak görmeyi, çalışmayı reddeden, istediklerini yapan ve
bolluk içinde yaşayan toplumlardır[24].
İlkel toplum için üretim, toplumun ihtiyaçları tarafından yönlendirilen ve
sınırlanan bir etkinlik olup hiçbir zaman “kısıtlı” bir üretimi anlatmaz. Hatta
gözle görülür bir üretim fazlası vardır ve bu üretim fazlası “normal çalışma”
içinde ortaya çıkar. Sadece bir dış zor, insanları ihtiyaçlarından daha
fazlasını üretmeye yöneltir. Bu genellikle doğal bir zorluktan kaynaklanır.
Ancak topluluğu oluşturan insanlar üzerinde yaptırım gücüne sahip bir dış merci
olmadığı gibi, toplumun denetiminden özerk onu üretim için üretime zorlayacak
bir güç de yoktur. Üretim etkinliğinin tek amacı yaşamsal ihtiyaçların (burada
terimi en geniş anlamıyla kullanıyoruz, temel ihtiyaçların, dini ayinlerin,
şenliklerin, törenlerin, eğlencelerin ve toplumsal ihtiyaçların bütününün)
giderilmesidir ve bütünüyle toplumsal ilişkiler tarafından kontrol edilir.
Görüldüğü gibi günümüz piyasa toplumunda toplumsal ilişkilerin ötesinde özerk
bir ekonomi içinde, bireysel fayda için kullanılan, üretim için üretim fikri
organik toplumların üretim anlayışına yabancıdır hatta zıttır.
Clasters’a göre “İnsanlar
kendi ihtiyaçları için değil başkalarının ihtiyaçları için üretmeye
başladıkları zaman çalışıp, emek harcarlar.” Burada ideolojisinin ve piyasa
toplumunun üzerinde yükseldiği değerlerin bir eleştirisini buluruz. Nedretin
doğal olduğu görüşü, yerini nedretin tarihsel ve toplumsal olduğu fikrine
bırakır. Emek de insanlık tarihinin
ancak belli bir dönemi için kurucu bir değere sahip olur. Böylece emek ve
nedret üzerindeki evrensellik boyası
artık aşınmaya başlar[25].
Şimdi artık gözlerimizi kamaştıran ve İmparatorluk’un
altında yatan iktisat ideolojisinin üstündeki öznellikle bezenmiş “hareket
arzusu” nosyonunu inceleyebiliriz.
Dur durak bilmeyen “hareket arzusu”
Zaman zaman özgürlük arzusu
olarak da ifade edilen “hareket arzusu” nosyonu ilk bakışta söylemlerindeki
ekonomist bakış açısını belirsizleştirir. Hatta kimi zaman öznellik vurguları
ile birleştirildiğinde tamamen karanlığa gömer.
Bastırılamayan hareket
arzusu çokluk’un tarih boyunca itici motorunu oluşturur, bu yüzden
“İmparatorluğun kuruluşunun proleter enternasyonalizme bir yanıt” olduğunu söylerler(s76). Bu konuda Hardt ve Negri şöyle
yazar:
“Proleterya mücadeleleri
kapitalist gelişmenin motorudur. Bu mücadeleler sermayeyi sıkıştırır ve giderek
daha yüksek teknolojik düzeylere yönelmeye mecbur eder; böylelikle emek
süreçlerini dönüştürür. Mücadeleler sermayeyi sürekli olarak üretim
ilişkilerinde reform yapmaya ve tahakküm ilişkilerini dönüştürmeye zorlar.”(s
222).
Sermayenin gelişimi ve
teknolojik ilerleme, sermayeye karşı yükselen “sınıf mücadelesi” açısından ele
alınır. Bu ilk bakışta öznelci bir bakış açısı gibi görülür. Zira tarihi yapan
proleteryanın mücadelesidir, sermaye birikimi ise mücadeleye karşı bir
“yanıttır”. Hardt ve Negri’ye göre proleterya mücadelesi olmazsa aslında
sermayenin büyüyeceği ve teknolojik buluşlar yapacağı da yoktur. Çünkü
sermayeyi büyümeye ve daha fazla kâr etmeye zorlayan, iştahını kabartan sınıf
mücadelesidir. Bize göre bu analiz, Hardt ve Negri’yi diğer ortodoks
Marksistlerden ayırır. Örneğin, “modern dünyanın sadece sermaye birikimi
tablosunun tuvalini oluşturduğu” fikri üzerinde yükselen Wallerstein’in
görüşleri, modern dünya yaşamının asıl motoru olarak, sermaye birikimi arzusunu
görür[26].
Hardt ve Negri’nin bakış
açısı, insanların kendi tarihlerini kendilerinin yaptığı fikrini ifade ettiği
oranda doğru olmakla beraber; kapitalizmin özünü önemsizleştirdiği hatta
gizlediği oranda da yanlıştır. Kapitalizmin doymak bilmeyen kâr hırsı özü
gereği “büyü ya da öl” mantığından kaynaklanır ve rekabet ilişkilerinden
beslenir. Ancak bu hiçbir şekilde sermaye birikiminin tarihin motoru olduğu
anlamına gelmemektedir.
Hardt ve Negri ile
Wallerstein gibi ekonomist Marksistler arasındaki bu fark, yani sermaye
birikimi arzusu ya da sermayeye karşı yapılan proleterya mücadelesinin tarihin
asıl motoru olduğu savları, birbirlerine karşıt gibi görünselerde özde aynı
“zeminde” buluşurlar. Her ikisi de aslında dünya tarihini ve toplumsal
ilişkileri iktisadi bakış açısıyla açıklamaya soyunduklarından “iktisat
ideolojisi” zemininde yükselirler. Bir farkla; Wallerstein’ daki hikmetinden
sual olunmaz sermayenin yerine Hardt ve Negri’de hikmetinden sual olunmaz
“hareket arzusu” ikâme edilmiştir. Aslında İmparatorluğu kurmaya iten tam da bu
“dur durak bilmez” hareket arzusundan başka bir şey değildir. Bu arzu,
sınırları delik deşik edip kevgire çeviren devrimci-hareket arzusudur.
“Hareket arzusu”, Deleuze ve
Guattari’ nin “doğası itibariyle devrimci” arzu nosyonuna benzer. Ne var ki
benzerlikler kadar somut sınırlılıkları da paylaşırlar[27].
İmparatorlukta belirtildiği gibi, kontrol toplumunda kontrol edilemeyen tek şey
“hareket arzusu” dur. Çünkü bu arzu manipüle edilmiş ya da bastırılmış olmaktan
ziyade “yaratıcı ve üretken” olan bir öze sahiptir. Hareket arzusunun tarihsel
olarak koşullanamaz, hiçbir şekilde manipule edilemez, toplumsal ilişkilerin
ötesinde yani, “doğal”, tözsel, metafiziksel bir güç olduğunu varsaydığımızda
kontrol toplumu gibi zifiri bir geceden gün doğumu mümkün olabilecektir.
Hem Küresel Hem Yerel
Peki zifiri geceden gün
doğumuna çıkan yol nereden geçer? Hardt ve Negri bu soruyu yanıtlamadan önce
küresel düşmana karşı yapılacak mücadelenin küresel çapta olması gerektiğini
vurgularlar. Gerçekten de küresel kapitalizme karşı (Hardt ve Negri’nin
deyimiyle İmparatoruk’a karşı) mücadele ulusal sınırların ötesine geçmedikçe
tam anlamıyla başarıya ulaşamayacaktır. Burada “sol milliyetçiliğe”, ulusal
bağımsızlığı ve ulus-devleti küreselleşmeye karşı direniş uğrakları olarak
savunan sol çevrelere eleştirilerine katıldığımızı belirtmeliyiz. Buna karşın
Hardt ve Negri’nin küresel ile yereli birbirinin zıttı olarak görmesi,
kendilerini en az bu ikisini birbirinin alternatifi olarak gören
milliyetçi-muhafazakar ya da sol-milliyetçi söylemlerin dar bakış açısından
kurtarmaz.
Şüphesiz ki küreselleşen
kapitalizme karşı oluşacak mücadele küresel çapta olmalıdır. Ancak bu, hiçbir
şekilde yerelden hareket etmeyi dışlamaz. Burada
bahsedilen yereli korumak ve kollamak değil, yerelden oluşacak geniş çaplı halk
hareketlerinin birleşerek küreselleşmesidir. Şimdiye kadar var olan devrimci
hareketlerin yerelde oluştuğu ve yereldeki toplumsal ilişkiler üzerinden
şekillendiği ve yayıldığı dikkate alındığında, yereli küreselin karşısına
koymanın doğru olmadığını düşünüyoruz.[28]
Küreselleşmeye karşı yereli
savunup içe kapanma fikri ne denli tehlikeli ve naif ise, yerelin devrimci
potansiyelini ve kurucu gücünü bulanıklaştırmak ya da ihmal etmek aynı derecede
dar görüşlü ve indirgemeci bir mantıkla malûldür. Burada yerelden kastımız
hiçbir şekilde ulus-devlet değildir. Yaşam alanlarını kemiren ulus-devleti
yerel ile özdeş kabul etmek büyük bir yanılgıdır. Tarihin gösterdiği bir şey
varsa, her ulusal kurtuluş mücadelesinin başarıya ulaştığı anda “kendi”
ulus-devletini kurarak halklar arasında sınırlar çektiği ve az ya da çok
baskıcı rejimlere dönüştüğüdür. Yerelden kastımız, insanların insani
duyarlılıklarını ve toplumsal ilişkilerini yeniden kurabileceği ve hayatlarına
doğrudan müdahil olabileceği yaşam alanlarıdır.
Burada büyük bir parentez
açmakta yarar var; sadece yerele yapılan vurgular, Hardt ve Negri’nin de çok
doğru olarak işaret ettikleri gibi, içe kapanmaya ve totaliter, baskıcı, faşist
toplumlara dönüşme riskini göz ardı ederler. Bu yüzden biz yaşam alanları
olarak düşündüğümüz yereli-mahalleleri ve kentleri- yaşam alanlarını yeniden
“kurmak” için nirengi noktaları olarak görüyoruz. Ve yerel, yerinden yönetim ve
özyeterlilik kavramlarına daha geniş
ve daha derin bir anlam kazandırılması gerektiğini
düşünüyoruz. Bookchin’in de vurguladığı gibi, “yerleşim, birey için en dolaysız
politik sahneyi oluşturur.”[29]
Bu sahne, tarih boyunca bireyin yurttaşlığa evrildiği ve insanların kendi
yaşamlarına doğrudan müdahil olduğu, toplumsal ilişkilerden türeyen kamusal
alanın mekanını oluşturur. Burada insanların yaşam alanlarına sahip çıktığı, kendi
yaşamları üzerinde doğrudan etkide bulundukları yerleşim alanlarının,
birbirlerini dışlamak yerine karşılıklı yardımlaşma, dayanışma, tamamlayıcılık
etiği çerçevesinde oluşturulabilecek ve durmadan kendini yenileyen bir
metabolizma olarak “konfederal bir yapıyı” savunuyoruz.[30]
Bu düşünce yereli küreselin karşısına dikmediği gibi, yereli küreselin
alternatifi olarak da algılamaz.
Hardt ve Negri’ ye göre
devlet, üretim ilişkilerinin üst yapısı niteliğinde, araçsal bir aygıttır.(s
318). Devlet’i iktisadi bir sınıfın baskı aracı olarak gören, devleti araçsal
bir aygıta indirgeyen düşünceye katılmıyoruz. Daha öncede antropolojik
verilerle desteklediğimiz gibi, devlet iktisadi sınıflardan önce var olmuş,
toplumsal ilişkilerden ortaya çıkan, hiyerarşi ve tahakkümün kurumlaşmış
şeklidir. Bookchin’in de dediği gibi, devlet sadece bir toplumsal idare sistemi
değildir, profesyonel bir zor kullanma
sistemidir. Bu haliyle devlet “doğal” değil tarihsel bir olgudur. Tıpkı
insanın insan üzerindeki tahakkümünün insanın doğaya tahakküm etmesine neden
olduğu gibi, hiyerarşiler ve sosyal statüler de iktisadi sınıfları önceler. Bu
yüzden de devlet iktisadi ayrımlaşmalardan sonra değil, önce var olmuş, sosyal
statüler ve hiyerarşik sistemler üzerinde inşa edilmiştir[31].
Şimdi artık sorumuza geri
dönebiliriz: Zifiri geceden gün doğumuna çıkan yol nereden geçer?
Yok-yerde bir yer: Anarşist bir manifesto mu?
“İmparatorluk” sadece
Marksizmin ekonomist bir yorumunu sergilemez. İlginç olan, İmparatorluk’un
yapı-sökümcü olan bölümlerinin, yani bir yok-yer
yaratan bölümlerin, Marksist kategorilerden oluşan parkelerle döşenmesine
karşın, yok yerde bir yer ‘in daha
çok anarşist söylemlerle şekillendirilmesidir. İmparatorluk’un “intermezzo- karşı imparatorluk” bölümünde tüm
çıplaklığıyla bu yeni yeri görebiliriz.[32]
Hardt ve Negri’nin “isyan edilecek düşmanın” nasıl belirleneceği ve nasıl
tanımlanacağına yönelik kaygılarını paylaştığımızı ifade etmeliyiz. Gerçekten
de bugün var olan kapitalizmin ne kadar “olgun” olduğu, neyin değişip neyin değişmediğini
belirleme görevi hâlâ, tüm çıplaklığıyla karşımızda durmaktadır.
İmparatorluk’a karşı
mücadelede en önemli özellik “karşı olma istenci” olarak görülür. Ve küresel
sermaye imparatorluğunda sömürü ve tahakküm bir yok-yerde gerçekleştiği için, her
yerde “karşı olma istenci”ni hayata geçirmek gerektiği vurgulanır. Bu çerçevede
karşı oluşu üç ilke ile formüle edilir: Terk, çıkış, göçerlik.
Terk’in bir yerinin
olmadığını “iktidar alanlarını boşaltmak” anlamına geldiğini söylerler. Bu
noktada bizce “İmparatorluk” da
belirsiz kalmış bir konu ile karşılaşırız: “İktidar/güç sorunu”[33]
Foucault’nun terimleri ile yol alınca ister istemez, her türlü gücün
yabancılaştırıcı olduğu düşüncesi açıkken, Hardt ve Negri’nin bu konudaki
fikirleri-en azından incelediğimiz kitap dahilinde- net değildir. Her ne kadar
kitap “yeni bir iktidar teorisi” kaleme almak için yazılmış ve bazı bölümlerde
karşı-iktidar kavramları kullanılmış olsa da, Hardt ve Negri’ nin “iktidar/güç”
ün yeni kurulacak postmodern toplumda ya da özgürlükçü sosyalist bir toplumda
ne anlama gelmesi gerektiği konusunun belirsiz kaldığını düşünüyoruz.
Bize göre, güç sorununu
nasıl algıladığımız, gelecekteki özgürlükçü toplumun temellerini belirleyecek
ve o uğurda yapılacak mücadele biçimlerine ve örgütlenmelere de ışık
tutabilecek önemdedir. “İktidar alanlarını boşaltmaktan” kast edilen merkezileşmiş siyasal otoritelerin
iktidarı ise, bu noktada Hardt ve Negri ile hem fikir olduğumuzu belirtmeliyiz.
Yok eğer kast edilen her türlü gücün,
hayatımızdan silinmesi gereken, tarihin “kötü ruhu” olduğu fikri ise burada
farklı düşündüğümüzü vurgulamalıyız. Eğer bir toplum var olacaksa gücün her
zaman var olacağını belirtmeliyiz. Tarihten öğrendiğimiz bir şey varsa o da,
Bookchin’ in ifadesini ödünç alacak olursak, “gücün yerçekiminden daha fazla
yürürlükten kaldırılamayacağıdır.”[34]
Burada önemli olan gücün var olup olmaması değil, bir elitin, partinin yada
merkezi bir organın elinde mi toplanacağıdır. Biz toplumdaki her bireyin
kendisi ve yaşamı hakkında her türlü karara doğrudan katılabileceği, özgürlükçü kurumlardan oluşmuş bir
toplumda ancak, gücün merkezde toplanmasına engel olunup halkın denetiminde
olabileceğini düşünüyoruz.
İktidar alanlarını
boşalttıktan sonra Hardt ve Negri bastırılamaz “hareket arzusu”ndan kaynaklanan
göçerlik ilkesinin önemini vurgular ve postmodern toplumda kurucu güç olarak
göçebeleri ve yeni barbarları selamlar. Buradan hareketle Hardt ve Negri dünya
tarihindeki göç hareketlerini dizginlenemeyen özgür hareket arzusu ile
açıklamaya çalışır. Onlara göre, hareketlilik ve kitlesel işçi göçleri her zaman bir ret ve özgürlük arayışının
ifadesidir. Gerçekten her göçün altında bir özgürlük arayışı ve bir umut
barındırdığı doğrudur. Ancak aynı derecede yanlış olan bu göçlerin
“kendiliğinden” ve bir dış zorlamadan, tarihsel koşullardan özerk olduğu
fikridir. Göç dalgalarına baktığımızda toprak çevirmeleriyle olsun, neoliberal
tarım politikaları sonucu olsun elinden toprağı alınan veya hayat damarları
kesilen insanların daha iyi, daha rahat bir yaşam umuduyla iş bulma ve/veya
sığınma amacıyla hareket etmek “zorunda” kaldıklarıdır. Bu zorunluluk yukarıda
bahsettiğimiz gibi kimi zaman ekonomik, toplumsal ya da siyasi kimi zaman ise
savaş nedeniyledir. İster ülke sınırları dahilinde, ister ülkeler ya da kıtalar
arasında olsun göç hareketleri çoğunlukla “tek yönde” ilerler: Yoksul ve
demokratik olmayan ülkelerden görece daha iyi ve daha uygun koşulları olduğuna
inanılan ülkelere doğru.[35]
Kaldı ki, Hardt ve Negri’nin
kendi içinde bir amaç, daha doğrusu “amaçsız bir araç” olarak kutsadıkları dur
durak bilmez hareket arzusu nosyonu, hareketi ve eylemi fetişleştirerek,
hareket için hareket veya eylem için eylem yapmak fikrini besler görülmektedir.
Bu, kapitalizmin üretim için üretim
ve tüketim için tüketim mantığından
farklı değildir. Hatta bu istikrarsız hareket arzusu nosyonu, bireylerin
kendilerini gerçekleştirebilecekleri ve daha nitelikli olarak donatabilecekleri
toplumsal ilişkilerden oluşacak özgür bir toplum yaratma projesi aleyhine
çalışıyor gibi görünmektedir. Eğer gerçekten özgür ve demokratik ilkelerden
yeşerecek yeni bir toplum kurulacaksa, o vakit
etiksel değerlerin şekillendireceği “kurumların” varlığı gerekecektir.
Hardt ve Negri böyle bir toplumda “amaçsız fenomenler” olarak insan-ötesi
bedenlerin nasıl birlikte olacakları konusunda bize yanıt vermez. Burada
imparatorluğun yok-yerinde yeni bir yer keşfi
ile karşılaşırız. Bu yer yeni bir ‘beden’dir.
İmparatorluk’a karşı
mücadele yeni bir beden oluşturma üzerine yoğunlaştırılır. Böylelikle politika
, öncelikle her şeyin kendinden akıp gideceği arzulayan ve hareket eden
bedenlerin özgürleşimini içerir. Toplum ise bu bedenlerin toplamından başka bir
şey değildir. Burada özgür bir toplumun
yerine sonsuz arzulayan bedenlerin birlikteliği dikilir; insanı insan yapan
toplumsal ilişkilerin yerine bedenlerin bireysel ilişkileri geçer. Bu söylemde
yeni bir politik alan ve yeni bir yurttaş yerini, egoist bir bireye bırakır.
Burada temel bir yanılgı ile karşılaşırız; bireyin toplumsal ilişkilerin
dışında özgür olabileceği yanılsamasıdır bu.
Sadece özgür bir toplumda
özgür bireylerden söz edilebilir, özgür olmayan bir toplumda bireylerin özgür
olacaklarını savunmak, bir filin kuyruğu üzerinde yürüyebileceğini iddia etmeye
benzer. Hardt ve Negri toplumsal mücadele yerine “beden” üzerine vurgularıyla,
toplumsal özgürlükten(freedom) ziyade bireysel özerkliğe(autonomy) ağırlık
vermektedirler.[36] Bu
durum, özerk bireyin toplumla olan ilişkisini açıklamakta yetersizdir ve
bireyin oluşumunun toplumsal olduğu gerçeğinin üstünü örter. Burada, toplumu
yeniden kuracak toplumsal mücadele yerine, yeni bir beden oluşturmak amacıyla
“içe kapanma” ve bireyin kendi ile uğraşmasına yönelişi görmekteyiz. Hardt ve
Negri’deki bireysel özerklik vurgusu onları marksizmden çok anarşizme
yaklaştırır. Tözsel bastırılamayan hareket arzusu ve bireysel otonomi üzerine
dikilen yeni bir beden oluşturma fikrine odaklanmaları, anarşizmin bireysel
kişiliği, her türlü etiksel, politik ve toplumsal bağlardan kurtarma arayışı
ile örtüşür. Bu bakış açısı ile yeni bir toplum oluşturmak fikri yerini yeni
bir beden oluşturma mücadelesine bırakırken; özgür toplum ise, sınırsız
arzulayan ve hareket eden otonom bedenlerin biraradalığına –cebirsel toplamına-
dönüşür.
Her bireyin yaşam alanlarına
doğrudan müdahil olabileceği politik alan yerini “kişisel isyan”ın kutsandığı
yok-yerde bir yer olan beden’e bırakır. Bu yer’
de dizginlenemeyen hareket ve arzu nosyonu dışında karşılıklı yardımlaşma,
tamamlayıcılık, dayanışma gibi etiksel değerlerden kurulacak yeni toplumsal
ilişkiler ve özgürleştirici kurumlara yer
yoktur. Tözsel bir arzu karşısında niteliklerine bakılmaksızın tüm kurumlar,
her çeşit güç ve “toplumsal düzen” fikri tuzla buz edilir. Bize göre toplum;
kurumlardan, güç’ten ve insanları bir araya getiren, toplumsal ilişkileri
etkileyen ve biçimleyen etiksel değerlerden ve belli kurallardan bağımsız
düşünülemez. Biz her türlü kuruma, etiksel değerlere ve güç’e karşı çıkmak
yerine, bunları özgürleştirici bir biçim ve nitelikle donatarak yeniden kurmak
gerektiğine ve bu uğurda mücadele etmenin doğru olacağına inanıyoruz.
Günümüzde kapitalizmin
18.-19.yy daki toplumsal teorisyenlerin öngöremediği kadar kendini yenilediğini
dikkate alarak, böyle bir mücadelenin yaşanmış özgürlükçü sosyalist
mücadelelerden yararlanılarak “geliştirilmesi” gerektiğini düşünüyoruz. Bize
göre kapitalizm diğer hiyerarşik toplumlardan daha fazla, insanın kendi
kaderini belirleme ve kendi yaşamına müdahil olma gücünü elinden almıştır. O
yüzden bugün biz, kendi yaşamına sahip çıkacak ve doğrudan müdahil olacak yeni
bir yurttaş ve yeni bir politik alan yaratmanın gerekli olduğunu düşünüyoruz.
Bu anlamıyla vurguyu sadece sokakları geri almaya değil yaşam alanlarına sahip çıkmaya
yapmalıyız. Toplumsal ilişkilerden yalıtılmış asosyal egoist bireylere değil,
toplum içinde yaşamayı göze alan, toplumsal ilişkiler kadar kendi
“potansiyellerini” de gerçekleştirebilecek ve yaşamına doğrudan müdahil olma
kaygısı taşıyan bireylere yapmalıyız.
[1] Murray Bookchin, Kentsiz Kentleşme: Yurttaşlığın Yükselişi ve Çöküşü, Ayrıntı Yay., 1999, çev: Burak Özyalçın.
[2] M. Hardt ve A. Negri, İmparatorluk, Ayrıntı Yay., 2001, çev: Abdullah Yılmaz.
[3] Burada ağırlıklı olarak Foucault’ nun iktidar teorisindeki kavramlarından yararlanırlar. Foucault’ nun özne-iktidar ile ilgili görüşleri için özellikle bkz. M. Foucault, Cinselliğin Tarihi 3 cilt, Afa Yay., 1986, çev: Hülya Tufan.
[4] M. Foucault, age, 1.cilt: s. 139-64.
[5] A. Negri, Le Monde Diplomatique, 10.09.2001.
Türkçesi için bkz: http://www.bianet.org/diger/tartisma4517.htm
[6] Bkz. K. Polanyi, Büyük Dönüşüm, Alan Yay., 1986, çev: Ayşe Buğra.
[7] Age, özellikle s 60-66 ve 148-149.
[8] Engels’in “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı” sına yazdığı önsözde benzer bir ifade ile karşılaşırız: “Bu yöntemle kalkış noktamız ilk ilişkidir ve bizim için tarihsel bakımdan pratik olarak mevcut olan ve en basit ilişkidir, yani burada önümüze çıkan ilk iktisadi ilişkiden hareket etmekteyiz.”s. 35-36.
[9] Karl Marx, Kapital, Sol yay. 1986, çev. Alaattin Bilgili, cilt1, s.594
[10] Burada özellikle Karl Polanyi’ nin önemli bir gözlemini aktarmakla yetineceğiz: “Akılcı eylem, araçların amaçlarla ilişkilendirilmesidir; özellikle ekonomik akılcılık araçların kıt olduğunu varsayar. Ama insan toplumu bundan fazlasını içerir. İnsanın amacı ne olmalıdır ve araçlarını nasıl seçmelidir? Dar anlamda ekonomik akılcılığın bu sorulara yanıtı yoktur; çünkü bu sorular mantıksal olarak karşı konulamaz, ama esasında boş olan ekonomik olma konusundaki nasihatın ötesine giden ahlaki ve pratik bir düzenin saiklerini ve değerlendirmelerini ima ederler.” Bkz. Karl Polanyi, The Livelihood of Man (New York: Academik Press, 1977), s. 13, aktaran M. Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi, s. 157.
[11] A. Negri,Le Monde Diplomatique, 10.09.2001
[12] Burada özellikle iki kitaptan bahsetmek gereğini duyuyoruz: ilki Ayşe Buğra’ nın “İktisatçılar ve İnsanlar” adlı eseridir. Bize göre Buğra’ nın kitabı iktisat biliminin ve varsayımlarının oluşumunu ve tarihsel olarak geçirdiği evrimi iktisatçıların toplumsal ilişkilerini ve dönemin bilimsel yöntemleri ile birlikte inceleyen ender yapıtlardan biridir. Biz bu makalede “iktisat ideolojisi” ile ilgili ele alamadığımız veya sadece genel başlıkları ile değinmeye çalıştığımız bir çok konu için başvuru niteliğinde olduğunu düşünüyoruz. Bkz. Ayşe Buğra, İktisatçılar ve İnsanlar, İletişim Yay., 1995. İkincisi bkz: Ahmet İnsel, İktisat İdeolojisinin Eleştirisi, Birikim Yay., 1993.
[13] Bu konuda özellikle bkz Engels’in Morgan’ın çalışmalarından yararlanarak yazdığı Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Yay., Kasım 1992.
[14] Hardt ve Negri, Marks’ı Hindistan’ın İngilizler tarafından istilası ile ilgili görüşlerinden dolayı avrupamerkezli düşüncesinden dolayı eleştirirler. Bize göre burada Hardt ve Negri Marks’ı yanlış okumaktalar. Zira Marks’ın Avrupa merkezciliği ya da Hindistan toplumuna karşı İngiliz burjuvasini desteklemesinin özünde burjuvazinin “ilerici” misyona sahip olduğu fikri yatar. Marks’a göre İngiliz burjuvazisi Hindistan’ın feodal ilişkilerini yerle bir ederek devrim için yeni koşullar yaracaktır. Burada ironik olarak Hardt ve Negri’ de aynı bakış açısıyla maluldür.
[15] Bu konuda özellikle M.
Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi:
Hiyerarşinin Ortaya Çıkışı ve Çözülüşü, ’ ünde (Ayrıntı Yay., 1994, çev: Alev Türker) organik toplumlardan itibaren
günümüze dek hiyerarşinin ve tahakkümün etkilerini ve sonuçlarını inceliyor.
Toplumsal Ekoloji düşüncesinin baş yapıtlarından biri niteliğindeki bu eserde
Bookchin özellikle Dorothy Lee ve Paul Radin’in antropolojik çalışmalarından
bolca yararlanıyor. Paul Radin, The World
of Primitive Man(New York: Grove Press, 1960), Dorothy Lee, Freedom and Culture (Englewood, New
Jersey: Prentice-Hall, Inc.,1959).
[16] Age, s 86-102.
[17] M. Sahlins, Stone Age Economics, Alberton, 1972.
[18] R. Salisbury, From Stone to Steel, Cambridge University Pres, Cambridge, 1962.
[19] P. Clastres, Devlete Karşı Toplum, Ayrıntı Yay., Temmuz 1991, çev: Mehmet Sert – Nedim Demirtaş.
[20] Age, s 162-163.
[21] Age, s 160.
[22] Burada Toplumsal Ekoloji ile Marksizm arasındaki temel farklılıklardan birisi ile karşılaşırız. Toplumsal Ekoloji’ ye göre “insanın doğaya tahakkümünün nedeni insanın insan üzerindeki tahakkümünden kaynaklanır.” Marksizm ise insanın insan üzerine uyguladığı tahakkümün insanın doğaya tahakkümünden kaynaklandığını öne sürer. Toplumsal Ekoloji ve Politikası için bakınız Janet Biehl, ‘The Politics of Social Ecology-Libertarian Municipalism’, Black Rose Books, 1998.
[23] Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm, s 138.
[24] P. Clastres, Devlete Karşı Toplum, s 158.
[25] Bookchin’ in özellikle “kıtlık” üzerine yazdıkları ve şu anda yaşadığımız kapitalist toplumun kıtlığı nasıl “doğal” olarak göstermeye çalıştığı ve gelecekte kurulacak özgürlükçü toplumun “kıtlık sonrası” ilişkiler üzerinde şekillenmesi gerektiği ile ilgili görüşleri için bkz: Post-Scarcity Anarchism, Black Rose Books, 1977. Ayrıca kıtlık, ihtiyaçlar ve üretim ile ilgili bkz. Özgürlüğün Ekolojisi, özellikle s 149-163.
[26] Wallerstein tarihinin eleştirisi için bkz. A. İnsel, Tanrı’ nın hikmetinden sermayenin hikmetine: Wallestein tarihinin bir eleştirisi, İktisat İdeolojisinin Eleştirisi içinde, Birikim Yay., 1993, s 215-237.
[27] Burada Steven Best ve Douglas Kellner’in Deleuze ve Guattari’ye yönelttikleri eleştirinin Hardt ve Negri için de kullanılabileceğini düşünüyoruz. Bkz. S. Best ve D. Kellner, Postmodern Teori, Ayrıntı Yay., çev: Mehmet Küçük, Mart 1998, s.137.
[28]Halk hareketlerini tarihteki devrimlerdeki etkileri açısından inceleyen, yeni bir tarih yazımı için bkz. M. Bookchin, The Thrird Revolution-Popular Movements in Revolutionary Era, Vol 1-2, Cassell London, 1998. (3 ciltlik bu eserin son cildi henüz basılmadı.)
[29] M. Bookchin, Kentsiz Kentleşme: Yurttaşlığın Yükselişi ve Çöküşü, Ayrıntı Yay., 1999, çev: Burak Özyalçın. s. 374. Burada ayrıca, Toplumsal Ekoloji’ nin politikası olarak “Özgürlükçü Yerel Yönetimcilik” projesinin detaylı bir tartışmasını da buluruz
[30] Konfederaliz için bkz. M. Bookchin, The Meaning of Confederalism, Green Perspectives, number 20, November 1990 (Türkçesi Kentsiz Kentleşme’ içinde Ek’te bulunabilir.)
[31] M. Bookchin, Toplumu Yeniden Kurmak, Metis Yay., 1999, çev:Kaya Şahin, s. 74.
[32] Bu bölümün sekiz sayfa olmasına rağmen başlı başına bir incelemeyi gerektirecek kavram ve görüş içerdiğini vurgulamalıyız.
[33] İngilizcedeki “power” kelimesi türkçeye iktidar/güç olarak çevrilmektedir. Bu kitapta da gördüğümüz gibi çoğu zaman sadece iktidar kavramı ile karşılanmaktadır. Bize göre bu şekildeki çeviriler kafa karışıklığına neden olmaktadır. Zira iktidar ve güç kelimeleri birbirlerine göndermelerde bulunsalar dahi özdeş kelimeler değildir.
Güç daha çok insanların ‘bir şeyi başarabilme ve yaşamına etkide bulunabilme kudretine ve yetisine sahip olma' anlamına geldiği halde, “İktidar” güc’ün yukarıdaki tanımını aşarak daha çok “devlet yönetimi” amacıyla bir partinin veya zümrenin elindeki merkezi otoritenin gücüne ve merciine göndermede bulunur. Bu farkın önemli olduğunu düşünüyoruz. Her iktidar güç içerdiği halde her güç iktidar anlamına gelmeyebilir. Bize göre iktidar (ister büyük İ ile isterse küçük ile yazılmış olsun) gücün merkezileşmiş hali olup, devlet yönetimi (stategraft) ile doğrudan ilişkilidir. Bu açıdan değerlendirildiğinde her İktidar gücü merkezileştirerek tahakküm üreten bir aygıta ve ilişki kümesine göndermede bulunur. Güç ise merkezi ve hiyerarşik yapısından arındırılıp yurttaşların yaşamlarına doğrudan mudahil olabilecekleri kurumlar aracılığıyla tahakküm ve sömürü üretmeyen ilişkilere referans verebilir.
[34] İlk defa bu dergide
yayınlanan yazısı için bkz. M. Bookchin, Kommünalist
Karar Anı,
[35] Özelikle Türkiye’ deki göç hareketleri (Türkiye’den göçler , Türkiye’ye göçler ve transit göç hareketlerinin incelendiği önemli bir çalışma) için özellikle bkz. Ahmet İçduygu – İbrahim Sirkeci, Cumhuriyet Dönemi Türkiye’sinde Göç Hareketleri, Ahmet İçduygu – İbrahim Sirkeci, Bir ülke, Bir Aile ve Birçok Göç: Cumhuriyet Döneminde Bir Toplumsal Dönüşüm Örneği, 75 yılda Köylerden Şehirlere, Tarih Vakfı Yay., 1999, bölüm 4: s. 249-353. Dünyadaki özellikle son dönem neoliberal tarım politikalarından sonra pek çok ülkede topraklarından uzaklaştırılan köylülerin göç hareketleri için bkz. Vandana Shiva, The Threat to Third World Farmes, The Ecologist, Sept. 2000, s 40-43., Anuradha Mittal, Land Loss, Poverty and Hunger, The Ecologist, Sept. 2000, s 44.
[36] Özgürlük(freedom) ve özerklik (autonomy) arasındaki farklar ve dayandığı düşünceler için bkz. M. Bookchin, Yaşamtarzı Anarşizm mi? Toplumsal Anarşizm mi?, Kaos Yay., 1999, özellikle s. 25-33.