..Anlatacağım
bu şaşılası hikayeye inanacağınızı
sanmıyor sizi de zorlamıyorum. Benim, kendimin
inanamadığım bir şeye sizleri inandırmağa
çalışmam delilik olur. Buna karşın deli
değilim ve düş de görmedim. Ama yarın
öleceğim için, bugün içimi dökmek
istiyorum. Amacım herkese açık,kısaca
çeşitli düşünceler,görüşler ileri
sürmeden, evimde olup bitenleri anlatmak.
Bu olaylar en sonunda beni dehşete
düşürüp şiddetli, çok büyük sıkıntılar
içinde kıvrandırdılar ve yıkıntımın
nedeni oldular. Gene de bunları açıklamaya
çalışmayacağım. Bana dehşetten başka bir
şey vermeyen bu olaylar, başkalarına korkunç
gelmediği gibi, abartılmış da gelebilir.
Belki ileride benden daha sakin, daha bilinçli
ve daha az etki altında kalan birisi,
anlatacağım şeylerin birbirlerini izleyen
olaylardan başka birşey olmadığını ortaya
koyup, gördüğüm karabasanı gerçek
basitliğe indirgeyecektir.
...Çocukluğumdan beri,
uysalığım ve herkese, herşeye acıma duygum
dikkati çekerdi. Bu acıma duygusu bende o kadar
aşırıydı ki, arkadaşlarımın alaylarından
yakayı kurtaramazdım. Özellikle hayvanlara
çok düşkündüm ve ailem bir sürü yavru
beslememe göz yummak zorunda kalırlardı.
Zamanımın çoğunu bu hayvanlara ayırıyor,
Onları beslerken ve severken en zevkli
dakikalarımı geçiriyordum. Bu huyum yaşım
ilerledikce daha belirgin bir hal almaya
başlamıştı. Bencillikten tamamiyle uzak ve
çıkar gözetmeksizin kendini adamış hayvanın
sevgisi ile, insanın hiç de sağlam temellere
dayanmayan arkadaşlığı birbirinden çok
farklıdır...
...Genç yaşımda evlendim ve
karımın zevklerinin de benimkilere uygun
olduğunu görerek çok sevindim. Benim evcil
hayvanlara düşkünlüğümü gören karım,
rastladığı acaip hayvanları eve taşıdı.
Kuşlarımız, mercan balığımız, güzel bir
köpeğimiz, tavşanlarımız, küçük bir
maymunumuz ve bir kedimiz oldu.
Olaganüstü iri ve güzel olan bu
kedi kapkara ve son derece kurnazdı.
Kurnazlığından söz ederken köhne inançlara
hiç de bel bağlamayan karım eski inanışa
göre bütün kara kedilerin kalıp
değiştirmiş cinler olduğunu söyler dururdu.
Benim şimdi burada sözünü edişim salt
hatırıma geldiği içindir. Adı PLUTO olan bu
kedi en çok sevdiğim, uğraştığım
hayvandı. Onu sadece ben beslerdim. Evin içinde
nereye gitsem peşimden gelirdi.
Akadaşlığımız bu şekilde yıllarca sürdü.
Ne yazık ki alkolik olmuştum, huyum suyum
tamamiyle değişti, kötülüğe yönelmiştim.
Her geçen gün biraz daha sinirli, hırçın,
başkalarının duygularına karşı saygısız
oldum. Karıma ağzıma geleni söylüyordum,
zamanla işi daha ileriye götürerek dayak
atmaya kadar vardırdım. Bu arada evdeki
hayvanlarda huyumdaki değişikliklerden payını
almakta gecikmediler. Yalnız bakımsız
bırakmakla kalmayıp onlara kötü davranmaya
başlamıştım. Buna karşın Pluto'ya olan
sevgim ona kötü davranmamı engelliyordu, ama
tavşanları, maymunu ve köpeği tepelemekten
kendimi alamıyordum. Alkolün etkisiyle
hastalığım gittikçe arttı. Artık epeyce
yaşlanmış ve dolayısiyle huysuzlaşmaya
başlamış Pluto'da tekmelerden ve sopalardan
nasibini almaya başladı.
...Bir gece eve zilzurna
sarhoş döndüğümde kedinin benden kaçmaya
çalıştığını fark ettim, hayvanı
yakaladım; kedi korkudan şaşkına dönerek
elimi ısırdı. O anda sanki ŞEYTAN içime
girdi ve sanki kötülük ruhuma sahip olmuş
gibi, her yanım kötülük etmek zevkiyle
titredi. Cebimden sustalı çakımı çıkardım,
açtım ve zavallı hayvanın boynundan
yakalayarak bir gözünü oydum. Sabahleyin
aklım başıma geldiğinde yaptıklarımı korku
ve pişmanlıkla anımsadım. Ama bu duygular
uzun sürmedi, yeniden içki alemine dalarak
yaptığım kötülüğü belleğimden sildim. Bu
arada kedi yavaş yavaş iyileşti. Oyulan gözü
her ne kadar kötü görünsede ıstırap çeker
bir hali yoktu. Her zamanki gibi evin içide
dolanıp duruyordu ya, pek tabii olarak beni
gördüğünde kaçmaktaydı. Eskiden beni pek
seven hayvanın bu hareketini görünce ilkin
üzüldüm, ama bu duygu giderek tiksintiye
dönüştü. Bundan sonra beni uçurumun
kıyısına getiren KÖTÜLÜK bütün ruhumu
sardı.
Yaşadığıma inandığım kadar,kötülüğün
de insanlığın ilk ve temel içgüdülerinden
biri olduğuna, insan karakterine yön veren
belli başlı duyguların birini oluşturduğuna
inanıyorum. Sadece yapılmaması gerektiği
için, saçma yada kötü bir hareketi yüzlerce
kez yapmamış insan varmıdır. Bütün
bilincimize ve mantığımıza karşın, sırf
kabul edilmiş oldukları için bozma egilimi
duyduğumuz töreler, düzenler yok mudur? İşte bu
kötülük isteği beni uçuruma sürükleyen son
güç oldu. Sırf eziyet etmek, huyuma aykırı
davranışta bulunmuş olmak için suçsuz
hayvanlara kötülük ediyordum. Bir sabah
kedinin boynuna bir ip geçirip ağaca astım.
Bunu yaparken gözlerimden yaşlar boşandı ve
acı bir pişmanlık duydum. Bu günahı, ruhumun
hiç bir şekilde bağışlanma olanağına
kavuşmaması için işlemiştim. Aynı günün
gecesi "yangın var!"
çığlıklarıyla uyandım. Ateş her yanı
sarmıştı ve bütün ev alev alev
yanıyordu.Karım, ben ve hizmetci kendimizi
güçlükle dışarı atabilmiştik, hiç bir
şeyi kurtarma şansımız olmamıştı. Elimde
avucumda ne varsa yangın hepsini silip
süpürmüştü. Bu yıkımla işlediğim cinayet
arasında bağlantı kuramayacak kadar bozguna
uğramıştım. Ertesi gün yıkıntıyı
dolaştım. Evin neredeyse bütün duvarları
yıkılmıştı, yıkılmayan sadece evin
ortasında olup, yatağımın baş ucunun
dayandığı duvardı. Sıva yeni olduğundan
alevler burayı yakamamıştı. Bu duvarın
etrafında bir sürü insan toplanmış aynı
noktaya bakıp "çok garip, çok tuhaf"
diye söyleniyorlardı. Duvara yaklaştım ve
bakınca sanki özellikle çizilmiş gibi,
kocaman bir kedinin biçimini gördüm. Biçim
kusursuzdu, adeta örnekti. Hayvanın boynunda
bir de ip vardı.
...Bunu görünce
şaşkınlık ve korku içinde kaldım. Nedir ki,
biraz düşününce, sorunu iyi kötü
çözümledim. Kediyi anımsadığıma göre, eve
bitişik olan bahçeye asmıştım. Yangın
çıkar çıkmaz bir sürü insan bahçeye
dolmuştu. Bunlardan biri kedinin boynundaki ipi
kesmiş ve herhalde evdekileri uyandırmak
niyetiyle hayvanı pencereden içeri fırlatmış
olacaktı. Bu arada yıkılan duvarlar
öldürmüş olduğum hayvanı sağlam kalan
duvar üzerine sıkıştırmış ve alevlerin
etkisiyle fosfor işe karışınca, gördüğüm
şekil ortaya çıkmıştı. İşi mantığımı
ve sağduyumu kullanarak çözülemiş olmama
karşın feci manzara hayatımı alt üst
etmekten geri kalmadı. Aylarca kedinin korkunç
şekli zihnimden çıkmadı ve bu arada
pişmanlığa benzer ama ondan çok uzak bir
duyguya yakalandım. Dahada ileri giderek kedinin
yokluğunu duymaya başladım. Daha sık olarak
girip çıktığım meyhanelere gidip gelirken
aynı renk ve benzerlikde bir kedi aramaya
koyuldum. Bir gece, yarı ayık durumda pis bir
meyhanede otururken gözüm büyük bir cin yada
rom fıçısının üzerinde duran kara bir cisme
takıldı, bir iki dakikadan beri aynı yere
baktığım halde bu kara cismi nasıl
görmediğime şaştım. Fıçıya yaklaştım ve
bu kara cismin bir kedi olduğunu gördüm. Bu,
PLUTO kadar iri ve ona çok benzeyen bir kediydi.
PLUTO'nun tüm tüyleri kapkaraydı, bu kedinin
ise göğsünü kaplayan ak tüyleri vardı.
Hayvana dokununca hemen yattığı yerden
kalktı, mırladı, kafasıyla elimi okşadı ve
bu tanışıklıktan duyduğu sevinci belirtti.
Tam istediğim, aradığım kediydi bu.
Meyhaneciye, hayvanı bana satmasını önerdim,
kedinin sahibi olmadığını ve zaten onu ilk
defa gördüğünü söyleyerek, alıp
götürmeme izin verdi.
...Hayvanı okşamayı
sürdürdüm. Eve gitmek üzere kalktığımda
baktım, benimle gelmek istiyor. Çıktım
hayvanda arkamdan gelmeye başladı. Arada
sırada durarak, onu okşuyordum. Sonra birlikte
yürüyorduk. Eve hemen alıştı ve karımın
gözdesi oldu. Ben buna fena halde içerledim ve
hayvandan tiksinmeye başladım. İstediğimin
tam tersi olmuştu. Hayvanı görmek bile
istemiyordum. Ama PLUTO'ya yaptıklarımı
düşününce bayağı utanıyor bu yüzden
kediye kötü davranmaktan çekiniyordum. Bir
süre hayvana vurmadım ama zamanla ona karşı
bir kin duymaya ve ondan vebadan kaçar gibi
kaçmaya başladım. Bu kinimin nedeni, kediyi
eve getirdiğimin ertesi günü, tıpkı PLUTO
gibi bir gözünün oyuk olduğunu görmemdi.
Gelgelelim bu durum karımın kediye karşı daha
acıyıcı, koruyucu davranmasına yol açtı.
Çünkü daha önce söylediğim gibi, karımda
acıma duygusu son derece aşırıydı. Kediye
olan tiksintim arttıkca, hayvan tersine bana
daha çok sokuluyordu. Evde nereye gitsem adım
adım arkamdan geliyor, oturduğum iskemlenin
yanına uzanıyor yada kucağıma çıkarak
yaltaklanıp duruyordu. Ayağa kalkıp yürüsem
ayaklarımın arasına dolanıyor yada
tırnaklarını pantolonuma geçirerek üstüme
doğru tırmanmaya çalışıyordu. Böyle
anlarda kediyi bir vuruşta yok etmek istiyordum;
ama biraz, daha önceki kötü anının
yılgısı ve "ewet buna inanın!" daha
çok da hayvandan korkum dolayısıyla böyle bir
şey yapamıyordum. Bu korkuyu tanımlayacak
sözcük bulamıyorum. Bu cezaevi köşesinde
(açıklamaya utanıyorum) bu korku akla
gelebilecek en budalaca bir karabasanın
sonucuydu. Karım bir çok kez kedinin beyaz
tüylerine dikkatimi çekmişti. Beyaz tüyler
asmış olduğum PLUTO ile yeni kedimiz
arasındaki farkı belirtiyordu. İlk gün
dikkatimi çekmemişti ama zamanla bu tüyler
gözümde belirli bir biçim almaya başladı. Bu
biçim, korku ve dehşetin ta kendisini temsil
eden ölüm makinası, darağacının biçimiydi.
Artık insanlık duygusunun tamamıyla yitirmiş
bir yaratık durumuna gelmiştim. Benim yerimi
sanki canavar ruhlu bir yaratık almıştı. Gece
gündüz bir dakika huzur kalmamıştı bende.
Gündüzleri bu canavar ruhlu yaratık benim
yerimi alıyor, geceleri ise sonu gelmeyen
korkunç karabasanların altında eziliyordum. Bu
sürekli karabasanların etkisiyle, iyilik
kavramının son kırıntılarıda silindi gitti
ruhumdan. Beynimde sadece kötülük
düşünceleri yer etti. Uğursuz ve korkunç
düşünceler bir an olsun yakamı bırakmaz
oldu. Herkesden, herşeyden gittikçe daha çok
iğrenip tiksinmeye başladım. Sonucunda,
sürekli bir bunalım içerisinde bulunyordum ve
karım bütün bunlara göğüs germek zorunda
kalıyordu.
...Bir gün iş dolayısıyla
karımla birlikte oturduğumuz yıkıntı evin
bodrumuna indik. Kedi ayaklarımın arasında
dolaşarak beni az kalsın merdivenlerden
aşağı düşürüyordu. Kızgınlıktan
çılgına dönerek orada duran bir baltayı
kaptım ve korkumu unutarak hayvana vurmak üzere
kaldırdım. Eğer kaldırdığım gibi de
indirebilseydim kediyi o anda öldürecektim. Ne
yazıkki karım kolumu yakalayarak vurmama engel
oldu. Bu araya girmeye daha da sinirlenerek
kolumu kurtardım ve baltayı karımın beynine
yerleştirdim. Bir tek söz söylemeden düştü,
öldü.
...Bu cinayeti işledikten
sonra hiç bir vicdan sızısı duymadan ölüyü
gizleme işine giriştim . Ne gündüz ne de gece
komşulara görünmeksizin cesedi evden
çıkaramayacağımı biliyordum. Mahzenin
altını kazarak oraya gömmeyi düşündüm. En
sonunda ortaçağda papazların işgenceyle
öldürdüklerine yaptıkları gibi duvara
gömmeye karar verdim. Gerçekten de bu iş için
mahzen çok uygundu. Duvarları yer yer
dökülmüş ve sıkı bir sıva ile yeniden
badanalanmıştı. Islaklık dolayısıyla
sertleşme olanağı bulamamıştı. Bundan
başka, duvarlardan birinde önceleri ocak olarak
kullanılmış bir çıkıntı vardı. Bu kısım
sonradan doldurulmuş olup ayırt edilemiyordu.
Bu çıkıntıyı örten tuğlaları yerinden
çıkartarak cesedi bu boşluğa yerleştirmek,
sonra tuğlalarla duvarı yeniden örmek işten
bile değildi. Kimseye sezdirmeden kireç, kum ve
fırça sağlayarak bir harç kardım. Cesedi
yerleştirip üzerini bu harçla kapattım.
Duvarın eski haliyle yeni hali arasında hiç
bir fark yoktu.
...Daha sonra bütün bu
işlerin nedeni olan kediyi aramaya başladım,
çünkü o pis hayvanın canını cehenneme
yollamaya karar vermiştim. Eğer o dakika elime
geçirebilseydim iş tamamdı. Ama pis hayvan
başına gelebilecekleri anlamış olacak ki
ortada yoktu. Kedinin ortalıkta olmaması ben de
adeta bir rahatlık uyandırdı. O gece rahat bir
uyku çektim. İkinci ve üçüncü gece kedi
gene görünmedi. Ben de rahat bir soluk aldım.
Bu arada sudan bir soruşturma yapıldıysa da ,
kuşku uyandıracak birşey çıkmadı. Üstelik
evde bir arama da yaptılar, ama pek tabi birşey
bulamadılar. Geleceğe güvenle bakıyordum
artık. Cinayeti izleyen dördüncü gün
ansızın polisler gene geldiler ve evi baştan
aşağı araştıracaklarını bildirdiler.
Duruma güvenim olduğu için hiç
kaygılanmadım. Polisler aramada beni de
yanlarına aldılar. Bakılmadık kıyı bucak
bırakmadılar. En sonunda üçüncü ya da
dördüncü kez mahzene indiler. Vicdanı rahat
bir adam gibi en küçük bir kaygı belirtisi
göstermedim. Polisler birşey bulamamışlar
gitmeye hazırlanıyorlardı, merdivenden
çıkmaya başlamışlardı ki
--Baylar! dedim. Kuşkularınızı
giderdiğim için çok sevinçliyim. Hepinize
sağlıklı, iyi günler dilerim. Ayrıca biraz
daha nazik olmanızı dilerim. Güle güle
baylar, bu ev çok sağlam yapılmıştır.
(tezce birşeyler söylemek istediğimden ne
söylediğimi bilemiyordum). Evet baylar, çok
sağlam yapılmış bir evdir bu. Bu duvarlar...
Ne o gidiyormusunuz baylar? Bu duvarlar çok
sağlamdır. Sözün burasında işi daha da
ileriye vardırarak elimdeki bastonla ölünün
bulunduğu bölüme hızla vurdum. Daha vurmamı
bitirmemiştim ki duvardan önce bebek
ağlamasına benzer kesik kesik iniltiler ve
sonra tiz bir çığlık yükseldi. Bu çığlık
sanki cehennemin dibinden gelen zebanilerin
topuzları altında inleyen kötü ruhların
inlemelerine benziyordu. Merdivenleri çıkmakta
olan polisler bir an korku ve şaşkınlıktan
dona kaldılar. Sonra zaman yitirmeden altı
çift kol işe koyuldu. Kısa zamanda tuğlaları
yerinden çıkardılar, çürümeye yüz tutmuş
ve pıhtılı kana bulanmış karımın ölüsü
dimdik bir şekilde, polislerin şaşkınlık ve
korku dolu bakışları arasında ortaya
çıktı. Başının üstünde, beni cinayete
sürükleyen ve şimdi de daracığına
götürecek olan uğursuz kedi keskin dişlerini
gösteriyor ve pırıl pırıl parlayan tek
gözüyle bana bakıyordu!
...Canavarı cesetle birlikte
duvara gömmüşüm...
YAZAR : EDGAR ALLAN POE
ÇEVİRİ : MEHMET AKTAR
EDİTÖRÜN GÖRÜŞÜ :MR. Edgar
efendinin kitaplarını bir daha almam, aynı
şekilde Mehmet efendinin de çevirdiği
kitapları okumam, hele Edgar Allan Poe'nin
yazıp Mehmet Aktar'ın çevirdiği kitaplarla
hiç işim olmaz !...
|