Menu
ANASAYFA
 
 
53. yılında Marshall Planı

Bülent Falakaoğlu

(Evrensel'den Alınmıştır)

Ucu MAI’ye dayanan süreç: Marshall

SUNU

Amerikan Dışileri Bakanı George Marshall’ın, 5 Haziran 1947’de Harvard Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmasındaki; ”Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik çöküntü çok ciddidir ve bazı güçler (komünistler) bundan faydalanabilir” sözleri, bir süreci başlattı. Bu süreç, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 16 ülkenin, 3 Nisan 1948’de imzaladıkları Ekonomik İşbirliği Yasası ile somutlaştı. ”ABD’nin stok etmek istediği malların satışında kolaylık gösterilecek”, ”Bağış olarak verilen Amerikan yardımları ancak ABD’nin rızası alınarak kullanılabilecektir” şeklinde maddeler içeren anlaşma, tarihe Marshall Planı olarak geçti. Marshall Planı Avurupa ülkeleri arasında belli bir birleşmeyi öngördüğü için, katılan ülkelerin ekonomik bağımsızlıklarının ‘bir ölçüde’ sınırlanmasını -doğal olarak- içeriyordu. Ancak, söz konusu Amerikan yasası ile tek tek ülkelerin kabul etmek zorunda kaldığı yükümlülükler, bu sınırlamayı çok daha ileri götürüyor ve ABD’ye ülkelerin ekonomi politikalarına müdahale etme olanağı veriyordu.

Marshall Planı’yla başlayan boyunduruk ilişkilerinin, planın kabul edilişinin 53. yılında küreselleşme olarak adlandırılan bugünkü süreç içerisinde hangi bağımlılık ve sömürü ilişkilerinin temelini attığını ve bugünden bakılınca ne ifade ettiğini, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Elemanı Prof. Dr. İzzettin Önder, Marmara Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Elemanı Prof. Dr. Mehmet Türkay ve iktisatçı Mustafa Sönmez ile tartıştık.

 


 

İkinci Dünya Savaşı sonrası hegemonik güç haline gelen ABD, Marshall Planı’yla hangi amaçları güdüyordu?

Marshall Planı’na baktığımızda Amerika’nın iki önemli hedef güttüğünü görüyoruz. 1917 Ekim Devrimi’yle Sovyetler Birliği’nin ortaya çıkmasının ardından, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ”Kızıl Çin”in de ortaya çıkmasıyla, dünyanın birçok önemli bölgesi, hemen hemen bütün Asya, bir kızıl renge boyanmıştı. Bu elbette Batı’yı, yani kapitalist alemi çok ürküttü. Batı buna karşı bir takım önlemler geliştirdi. Zaten sosyal devlet politikaları falan da böyle ortaya çıktı. Dünya liderliğine oynayan Amerika, geliştirdiği önlemler çerçevesinde, 2. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’yı yeniden kalkındırma ve böylece komünist blokun batısında önemli bir kale haline getirme rolünü üstlendi. Böyle bir felsefe geliştirdi.

Bu felsefe yalnızca Avrupa’da geliştirilmedi. Japonya’da atom bombası kullanarak 2. Dünya savaşını sonlandırdıktan sonra, Sovyetler’in güneydoğusunda bir kale oluşturdu. ABD, o kalede de Japonya’ya yardım yaptı. Japon mallarının ABD’ye satılmasını zorunlu kıldı. Yani planın birinci amacı, komüzmin yayılmasına karşı bir blok oluşturmaktı.

Planın ikincisi amacı ise, Amerika’nın Avrupa’da güttüğü başka bir politikaya ilişkin. ABD, Avrupa’yı birlik içerisinde kalkındırarak, Almanya’nın kapitalist dünyanın dengesini bozabilecek davranışlarda bulunmasını dengelemeye çalıştı. Çünkü, İngiltere ve Fransa kısmen karşı olsa da hep ABD’nin yanında yer almışlar, sivri çıkışlarda bulunmamışlardır. Oysa Almanya güçlendiği zaman farklı eğilimler gösterebilecek bir yapıya sahip. Ve bunun farkında olan ABD, Almanya’yı sıkıştırarak tüm Avrupa’yı kontrol altına tutmayı hedefledi.

Marshall yardımı alan 16 ülke arasında bulunan Türkiye, bu plana sizce hangi hedefler gözetilerek dahil edildi?

Türkiye öznelinde bu yardımlara bakmakta fayda var. Türkiye, 1950’lere doğru giderken Marshall yardımıyla kalkınan Avrupa’nın hızlı üretimine pazar oluşturma işlevini de yüklendi. Türkiye’de Demokrat Parti iktidarı, dış ticarette liberalizasyon politikasını gündeme getirdi. Bunun anlamı Türkiye’nin Avrupa’ya mal satması değil aksine bütün Batı’dan mal almasıdır. Bu da, kapitalist aile içinde hareketin doğal sonucudur. Kendisine emek arayan Batı, Afrika’ya gitti, pazar arayan Avrupa da Türkiye’ye geldi. Ama Türkiye’nin de mali kaynakları o kadar iyi değildi ve dolayısıyla Türkiye’nin de cebine biraz para koymak gerekiyordu. Göstermelik olarak bu para kondu. O kadar ilginç ki, Türkiye henüz Osmanlı borçlarını bitirmemişken -Osmanlı borçları 1953’te bitti- 1950’de sınırlarını dışa açtı. Türkiye Marshall yardımlarından cesaret alarak bu açılımı yaparken, ticari kredilere dayanarak dışarıdan çok fazla mal aldı. Ticari borçları kabardı ve Türkiye 1958 Ağustosu’nda IMF ile imzaladığı borç anlaşması ile mali açıdan iflasını açıkladı. İlk ticari emperyalizme Türkiye’nin girmesi 1950 yılında olmuştur.

ABD’nin hegemonya mücadelesinin dışında, kapitalist sistemin o dönemki dengesi ve ihtiyaçları açısından plan nasıl misyon yüklenmişti?

Şu ana kadar anlatılanlardan bir damar yakalayabiliriz ve kapitalist işleyişin felsefesini biraz çıkartabiliriz. Kapitalist işleyişin felsefesi şuna dayanıyor: Farklı sermaye birikim aşamalarında ve üretim ilişkilerinde olmak üzere farklı sömürgeleştirme biçimleri ortaya çıkıyor. Mesela emeğin çok yoğun olarak kullanıldığı sanayileşmenin ilk dönemlerinde bu merkezler, Afrika ağırlıklı olarak, Güney Amerika ve diğer Ortadoğu ülkelerinden durmadan emek çekmiştir. Ve böyle bir sömürgecilik, işgal de dahil, yeraltı-yerüstü kaynaklarını ele geçirmek için fiili sömürgecilik gütmüştür.

Fakat bir yerden sonra, yani sanayileşmenin belli bir aşamasından sonra, üretim hızlanıp seri üretime geçildikten sonra, ticari pazarlar aranmaya başlanmıştır. Böylece ticari emperyalist dönem ortaya çıkmıştır. Bu ticari emperyalist dönemde çevre ülkeler, görece zengin ülkeler tarafından kredi verilerek, borçlandırılarak mal alımına yönlendirilmişlerdir. Mesala ondan sonrasını izlediğimiz zaman bu sefer de, bu ülkeleri yani çevresel konumdaki ülkelerin ithal ikameci veya korumacı politikalara itildiğini görüyoruz. Fakat aynı zamanda merkez ülkelerin kendi fabrikaları ya da patent haklarıyla temel girdileri ithal ikameciliğe ittiği ülkelere satarak, kendi markalarıyla ürün ürettirme ve pazarı öyle tutma yoluna gittiklerini görüyoruz.

Finans piyasası ortaya çıktığında ise tüm ülkeler finansal liberalizasyona itildi. Bu sefer de borç vererek, o ülkelerin cılız finans piyasalarına girip hatta o ülkelerin finans piyasalarını sarsarak, ülkeleri de riske sokarak faiz getirisi elde etme yoluna gitmektedirler. Yarın başka bir yol izleyecekler. Yani kapitalist sermayenin devinimi çevresel konumlu ülkelerin üzerinde uygulanacak sömürü politikalarının niteliğini belirliyor, gücünü belirliyor. İşte Marshall planı, orada bu çerçevede ortaya çıktı.

Böyle bir kapitalist hegemonya altında yaşamanın çevre ülkeler açısından doğurduğu sonuçlar nelerdir?

Şimdi, böyle bir kapitalist alemde yaşamanın iki sonucu derhal ortaya çıkıyor. Bunladan birincisi, hiç bir ülke tek başına ulusal sınırları çerçevesinde karar alma gücüne sahip olamıyor. Çünkü ekonomik ilişkileriyle, bazen bu ticari ilişkileriyle, bazen yatırım ilişkileriyle, bazen finans ya da başka ilişkileriyle alttan bir dalga durmadan gelip ülkeye çarpıyor, geri çıkıyor. Bir ilişki ağı otomatik olarak ortaya çıkıyor. Hiç bir ülke sınırlarını ekonomik olarak kapatarak icraata giremiyor. Bu birinci sonuç...

İkinci sonuç bu etkileşimin niteliğiyle ilgili. Bu etkileşimin niteliği kapitalist dinamik içerisinde daima güçlü merkez ülkeler bundan daha kârlı çıkıyor. Bu da şöyle oluyor: Birinci sanayi aşamasında yani 1940 ve 50’li yıllar arasında tarım ülkesi ile sanayi ülkelerininin yan yana gelip ilişkiye girdiği dönemlerde tarım ülkesi bu ilişkiden zararlı çıkarken sanayi ülkesi kârlı çıkıyor. Şimdilerde birinci sanayi ülkesiyle, (ki biz böyle bir aşamadayız ve bunun nitelikleri de otomotiv, demir çelik, tekstildir. Bunlar birinci sanayi aşamalarıdır) ileri sanayi aşamasındaki, yani elektronik, telekomünikasyon vs. hizmetleri gelişmiş bir ülke yan yana geldiğinde bu sefer de ileri sanayi ülkesi kârlı çıkıyor. Çünkü birinci sanayi sınırları içerdisinde kalan ülkeler yoğun emek kullanıyor, çevre kirlenmesi çok şiddetli oluyor ve yaratılan katma değer çok büyük olamıyor. Bu elbette, sermaye birikimi ile ilgili bir olay.

Merkez ve çevre ülkeler arasındaki ilişkilerde kapitalist sermayenin devinimi açısından kaçınılmaz bir sömürüden bahsediyorsunuz, Marshall Planı sömürü ilişkilerini nasıl körükledi?

Marshall yardımının felsefesi, önce verip sonra daha büyük alma gibi bir sömürü mantığına dayanmaktadır. Ben bunu, dalganın kıyıya vurup geri çekilmesi olarak değerlendiriyorum. Dalga önce kıyıya vurduğunda, önce biraz bir şey getiriyor denizden fakat ardından daha büyük bir kısmı, hatta kumları da alıp denize sürüklüyor. Bu tam da kapitalist dinamiğin çevre merkez ilişkisinde gördüğümüz etkileşimi. Bu süreçler birikerek geliyor. Mesala günümüze baktığımızda, hem üretim yerlerinin kullanılması, yani patentlerle çevresel konumdaki ülkelere üretim yaptırmak ve buradan kendi merkezine büyük kârları transfer ettirmek. Hem bu kullanılabiliyor, hem o ülkelere borç verilerek yani finans piyasasına girilerek finansal gelir elde edebiliyorlar. Hem de bu ülkelere teknoloji yoğun malları satarak müthiş bir katma değer kârı elde etmeye çalışıyorlar. Yani sömürü giderek büyümeye başlıyor.

Böyle baktığımızda, bir üretimde emek karşısında sermaye yoğunluğu arttıkça, yani yaratılan katma değerin büyük bir kısmı sermayeye, görece küçük bir kısmı emeğe gitmektedir. Şimdi teknoloji merkez ülkelere kaymıştır. Çevresel konumlu ülkeler ya sanayinin birinci aşamasında üretim yapıyorlar ya da öteki aşamaya geçtiklerinde merkez ülke devreye girerek teknolojik boyutu kendi elinde tutmaya çalışıyor.

Bunun anlamı şudur, burada yaratılan katma değerin çok büyük bir kısmı merkeze transfer edilecek. Bu elbette, üretim süreci içinde çok büyük bir kaynak aktarım mekanizmasını gündeme getirmektedir. Bu mekanizma çevresel konumlu ülkelerde işbirlikçilerini sahneye çıkartarak onlarla bu işleri yürütmeye çalışır. Bu aktarım mekanizmasından önemli bir pay verilir işbirlikçi sermayeye. Şimdi ülke bir yandan ciddi kanamaya uğrarken, bir yandan da bu aracıların da büyük pay alması hızla gelir dağılımını bozar. Bu gelir dağılımı sonucunda enflasyonist ortam oluşur, faiz hadleri yükselir ve sermaye dışı kesimler (tarım, ücret, maaş vb.) baskılanır.


Peki Türkiye’deki fiili durum nedir?

Türkiye’deki fiili duruma gelince, başbakanın Amerika gezisi öncesi, tahkim sözleşmelerini çıkarmış olması ve ABD gezilerinde ikili anlaşmalar yapmış olması Türkiye’den yoğun kaynak çekimi mekanizmalarını harekete geçiriyor bence. Bu tabii biraz da Amerika’yı, Türkiye’nin kullanılması açısından, Avrupa’ya karşı güvence ve garanti altına alıyor. ABD Türkiye’yi bir ekonomik alan olarak AB’ye iterken, tamamen AB’nin hakimiyetine girer mi gibi bir düşünceye kapılabilirdi. Fakat bu anlaşmaları yaptıktan sonra Türkiye’nin eli bağlanmış oluyor.

Türkiye bugün kapitalist alemin paylaşım savaşını sürdürdüğü muharebe alanlarından biri içinde. Savaşlar, illa rejimler arasında olmaz. Bugün sermayeler arasında, pay almak için kıyasıya savaşlar yaşanıyor. Teknoloji önemli artık. Bizi besleyen süreç teknolojidir. Dolayısıyla sermaye, kendi arasında, teknolojiye ulaşma, karşı tarafın teknoloji alanını daraltma savaşı vermektedir. Bunun en önemli altyapısı da enerji kaynaklarıdır. Ortadoğu hem Avrupa-ABD teknolojsinin savaş alanı hem de bu teknolojinin altyapı hizmeti gören enerji alanıdır. Türkiye bu yüzden önemli konumdadır. Türkiye, kim ele geçirirse, onun bir anlamda bekçisi, kara kuvveti olmak durumunda. Bugün bu ülke ABD’dir bence.

Avrasya bölgesinin kontrol edilmesi gerektiğini düşünen ABD, güçlü bir kara kuvveti olarak Türkiye’yi elde tutmak durumunda. NATO’ya da bu bağlamda önemli görevler veriliyor. Dolayısıyla Avrupa’da denetlenmiş oluyor. Bakü-Ceyhan boru hattıyla Rusya’nın güneyindeki devletler güçlendirilmeye çalışılıyor. Rusya’nın güçlenmesi halinde bölgede ne yapacağının belli olmamasından dolayı. Tabii Çin de var o bölgede. Bu yüzden bölgedeki küçük devletlerin kısmen güçlendirilmesi ve kontrol altında tutulması gerekiyor. Yani ABD, sosyalist bloka başka, Avrupa Birliği’ne karşı başka türlü oynuyor. Amaç, onlara gidecek sermaye ve teknolojinin önünü kesmek. Ve bununla enerji kayanaklarını denetleyerek, karşı blokların altyapılarını sarsabildiği kadar sarsmayı hedefliyor. Türkiye’ye gelince, dışa bağımlı ciddi riskler altında gelişiyor.

Türkiye’nin, anlaşmalarla elini bağlamış olan ABD tarafından AB’ye itilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’yi AB’ye iterek, onların kucağına, patlamaya hazır, 60 milyon küsurluk, çok fazla kaliteli olmayan emeği bulunan, gelir dağılımı çok bozuk, geri kalmış bölgeleri çok geri olan bir el bombası koyuyor. Yani, Avrupa’da ciddi olay yaratabilecek bir yükü, birliğin içine atmaya çalışıyor. Anlayacağınız, Türkiye’yi ikili anlaşmalarla, askeri ve ekonomik anlaşmalarla bağlamış oluyor, fakat ekonomik yükünü Avrupa’ya atmaya çalışıyor.

Bugün geriye dönüp bakıldığında, küreselleşme olarak adlandırılan süreç içerisinde Marshall Planı ne ifade ediyor?

Bu bir süreçtir. Bunun ucu bugün MAI’ye kadar gidiyor. Artık MAI’nin bazı fikirleri uygulanıyor. MAI’ye baktığımızda bazı şeyler çok daha net bir şekilde karşımıza çıkıyor. Küreselleşmiş bir kasaba diyelim. Bu küreselleşme hep yanlış fikirlere yol açıyor. Sanki iki taraf bir birine koşarak yaklaşıyorlarmış gibi geliyor bazılarına. Hayır! Bu bir merkezi kanser dokusu. Kendisi gezerek etrafı kaplamaya başlıyor. Yani bir küreselleşme değil merkezden küreye yayılma süreci. Yoksa kimse birbirine koşarak gelmiyor. Yayılmanın amacı, çevredeki zenginlikleri merkezde toplamak ve aynı zamanda merkezdeki olumsuzlukları da çevreye yaymak. Küreselleşme, zengini daha zengin, fakiri daha fakir yaptı söylemleri arttı. Bu çok doğal. Çünkü, kapitalizmin gelişimi böyle. Sermaye insanlığı sevmediği için, kötülük olsun diye yapmıyor bunları. Bu dinamik böyle çalışıyor. Arabanın kontağını açtığınızda motor artık kendi hızında çalışıyor. Marshall da kontak açtı.

Türkiye, bu sömürü girdabında ilk etapta hangi önlemeri almalıdır?

Batı, ajanları IMF ve Dünya Bankası aracılığıyla Türkiye’ye kredi yağdırdı ve bu krediler sayesinde Türkiye’ye hem kendi ürünlerini satma olanağı buldu, hem de o kredi üzerinden faiz geliri elde etti. Onun için Türkiye hızla erimeye başladı. Türkiye Marshall yardımını 1948 yılında aldı ve 1980 yılına kadar 13 milyar dolar dış borçla geldi. 1980’den 2000’e ise 105 milyar dolar borçla geldi. Bu, erime ve kanama şiddetinin hızlandığını gösteriyor. Türkiye kendi kararlarını verebilmek için kaynaklarına hakim olmalı; yani ulusal hakimiyet gerekiyor. Oysa gelir dağılımına ve sanayi üretiminin merkezileşme derecesine ve oradan da ekonomik kararlara baktığımızda ciddi bir merkezileşme var. Türkiye’yi dış bağlantılı üç dört tane holding yönetiyor. Halkın, emekçilerin, sendikaların, üniversitelerin karar alma süreçlerinde etkinliği olmadığı için iç sermayenin, dış sermayenin menafati doğrultusunda aldığı kararların uygulama ağırlığı ortaya çıkıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin şunu yapması lazım; birincisi, beşeri sermaye üretmesi lazım. Yani kaliteli insan gücüne sahip olmalı. İkincisi, maddi sermaye birikimini hızlandırması ve bunu kamusal kararların emrine verecek biçimde yapması gerekmektedir. Yani bugün özel sektör kâr ediyor, fakat bunlar üç dört tekelin elinde toplanmadığından, bu kârlar -ulusal kaynak olmasına rağmen- ulusal menfaatler doğrultusunda kullanılmayabiliyor. Bu kaynakların ulusal çıkarlar doğrultusunda kullanılması için görece hakimiyetin ulusta olması gerekmektedir. Bunun için devletin kollektif mülkiyet biçiminde üretimden çekilmemesi lazım. Zaten bizim özel sektörün dıştan aldığı komutu yansıtma biçimi, ‘Devlet üretimden çekilsin’ şeklinde oluyor. Neden? Yaratılan kaynakların dört tane holding lehine kullanılmasına olanak sağlamak açısından. Yaratılan katma değerlerin toplumsal yarar doğrultusunda oluşturulabilmesi için devletin üretimden çekilmemesi hatta artarak girmesi gerekir.

 


 

 

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından şekillenen dünya dengeleri açısından Marshall Planı yeni denge içerisinde neler gözetilerek hayata geçirildi?

Mustafa Sönmez (İktisatçı) - Tabii, yeni şekillenen dünya dengeleri içerisinde ABD yeni sömürge ülkelerde bir tür kapitalizmin altyapısını oluşturmak üzere bazı fonlar aktarma kararı almıştı. Yardım adı altında aktarılacak olan bu fonlar, bu ülkelerde bir takım kapitalist gelişmeye hizmet edecek; baraj, haberleşme, yol ve benzeri altyapı olanaklarını geliştirecek, bunun arkasından da yabancı sermaye girişini kolaylaştırarak ülke içerisinde bir iç pazarın oluşmasını sağlayacaktı. Böylece o güne kadar kendi içine kapanık bir biçimde yaşayan, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bir dizi ülkede ABD’nin kontrolünde kapitalist gelişme ivme kazanmaya başlayacaktı. Yardımın ana ilke ve hedefi buydu.

Bu yardımlar Türkiye açısından ne gibi sonuçlar doğurdu?

Marshall fonlarının girişiyle birlikte ithalatta büyük artış oldu, fakat bir takım iş makinelerinden traktöre, altyapı için gerekli girdilere kadar uzanan ithalat yoğunlaşması da oldu. Karayolları Müdürlüğü’nün kurulmasıyla ülkenin ulaşım politikasına damgasını vuracak olan karayolları ağırlıklı eğilim bu dönemde belirlendi. Ve bunda Marshall planlarının ve arkasından gelen bir takım ABD patentli planların çok büyük etkisi oldu. Karayolları projeleri, o güne kadar yapılmış olan demir yollarına paralel, ona rakip olsun, demir yolunu bir anlamda demode kılsın, süreç dışında bıraksın niyetiyle planlandı.

Onun yanısıra, tarımda, Batı Anadolu’da, Çukurova’da ciddi bir kapitalistleşme başladı. Sulama imkânlarının artmasının yanı sıra 1946’da yapılan devalüasyonun da etkisiyle ihracat cazip hale gelince, tarım ciddi bir kapitalistleşme yaşadı. Yapılan karayollarıyla birlikte gelişen taşımacılık, ülke tarımında bir dışa açılma hamlesi başlatırken, bir taraftan da bunun altyapısı olan yollar, barajlar ve limanlar bu sayede gelişmiş oldu. Bu gelişme büyük ölçüde ithale dayanan bir süreçti. Bu büyük ölçüde dış girdi, dış makine ve teçhizat kullanan bir ithalat süreciydi. Yapılan ihracattan sağlanan döviz girişi hiç bir zaman yapılan ithalatı karşılamaya yetmedi. Onun sonucunda da 1950’lerin ortalarında kriz yaşanmaya başlandı ve o malum 1958’deki devalüasyon gündeme geldi.

Marshall, bugünkü gelişmeler için nasıl bir temel ya da altyapı oluşturdu?

Bugünkü gelişmelerin Marshall yardımıyla ciddi paralellik göstermesi gerekmiyor. Marshall yardımına benzer bir ikinci yardım 1990 yılında sosyalist blokun dağılmasıyla gündeme geldi. Bu yardım Türkiye’yi kucaklamadı. Dünya Bankası öncülüğünde, Doğu Avrupa blokunu ve Sovyetleri kucaklayan marshall yardımı benzeri bir fon akışı oldu. Bunlar da, merkezi planlarla, bu ülkeleri piyasa ekonomisine entegre etmek üzere akıtılan fonlardı. Oradaki muhtelif ve yine altyapı ağırlıklı yatırımlar için fon akışı olmuştu ve sürece ‘Yeni Marshall Yardımı’ adını verenler de oldu.

Şimdi Türkiye ve benzeri ülkelerde dünya kapitalizmi içerisinde görevlendirilen Dünya Bankası, ”yapısal uyum programı’’ adı altında, bir takım yapısal darboğaz teşkil eden operasyonlara yoğunlaşıyor ve bunun için fon aktarıyor. Mesala sosyal güvenlik sisteminin reformize edilmesi için para aktarıyor, tarımın reformize edilmesi için para aktarıyor. Tarımda desteklerin azaltılması, biraz daha piyasa uyumlu bir tarım programının uygulanması için para aktarıyor. Özelleştirme Dünya Bankası’nın bir başka yapısal sorun olarak gördüğü ve fon aktardığı bir alan. Bunun yanında mesleki eğitim ve sağlık politikaları ile ilgili bazı fonlar aktarıyor. Yani esas olarak bu şekilde yapısal uyum adı altında ülkelerin küresel eğilimlere ayak uydurabilmesi için gerekli reformlara proje bazında muhtelif kaynaklar kullandırılıyor. Bunda da esas olarak Dünya Bankası görevli.

 



 

  • İkinci Dünya Savaşı sonrası kapitalist blok içerisinde ABD’yi hegemonik bir güç haline getiren olanaklar nelerdi?

Doç. Dr. Mehmet Türkay: Amerika Birleşik Devletleri’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası hegemonik güç olması, Birinci Dünya Savaşı öncesi başlayan bir sürecin sonucu olarak karşımıza çıkar. Yani Biritanya İmparatorluğu’nun hegemonyasından boşalan yeri, ABD bu süreçte sahip olduğu üretim olanakları, üretim kapasitesini artırma becerisi ve tabi Kıta Avrupası’ndan tamamen bağımsız, ayrı bir yerde olmasının getirdiği olanaklarla doldurdu. ABD’nin 1945 sonrası hegemonik güç olması sürtünmesiz bir süreç değildir. Bu süreçte tüm taraflar üzerinde zorlu bir anlaşma sağlandı. Tabi, ABD’nin gücünü kabul ettirmesinin nesnel koşulları da vardı. ABD, savaşın tahribatını yaşamadığı gibi, iktisadi ve toplumsal bir çöküntü de yaşamamıştı.

ABD’nin 1945’te sahip olduğu ekonomik potansiyel, savaş amacına dönük bir yapılanmadır. (Bu bütün dünyada o yıllarda böyledir) Fakat savaş sonrasında sivil sürece en hızlı uyumu sağlayan da Amerikan ekonomisidir. Mesala, o dönem tank fabrikaları çok hızlı bir şekildi traktör yapan fabrikalara dönüştürülmüştür. Böyle baktığımızda 1914-1920’li yıllardan gelen kapitalizmin içine düştüğü bir çöküş süreci vardır; Birinci Dünya Savaşı, durgunluk, 1929 ekonomik krizi, İkinci Dünya Savaşı vb... İkinci Dünya Savaşı’nın bu anlamdaki önemi şudur; Birinci Dünya Savaşı sonrası egemenlik sorunu çözülememiş ya da ertelenmişti. Yani Biritanya’nın sürekli gerilemesi, dünyayı bir anlamda efendisiz bırakmıştı. Böyle bir pozisyon, bir misyonu da beraberinde getirdi. Dünya sisteminde ve ekonomisinde bir hiyerarşiden bahsediyorsak, bu, hiyerarşinin tepesinde bir kontrolü gerektirir. Ancak kontrolün yaşama geçebilmesi için o hiyerarşide alt katmanların da işler hale gelmesi gerekiyor. ABD’nin de hegemonik pozisyonunun yerine getirmesini gerektirdiği bir takım misyonlar var. Bu misyonlar hem Amerikan sermayesinin objektif çıkarlarına hem de sisteminin çıkarlarına hizmet edecek tabiki.

  • 3 Nisan 1948’de Marshall Planı çerçevesinde imzalanan anlaşmalarda, ABD açısından vurguladığınız bu misyonun bir parçası oluşturuluyor...

Şimdi bu planın kendi içindeki mantığına baktığımızda plan aslında önce sistemin içindeki hegemonyanın ya da hegemonik gücün kendi varoluşunu meşru kılan bir araç olarak işlev görmüştür. Böyle bir meşruiyeti sağlarken diğer taraftan kapitalist sistem içerisindeki entegrasyonu sağlamaya dönük bir amaca da hizmet etmiştir. Çünkü, Kıta Avrupası’nın sistem içinde entegrasyonun sağlanması için hızla yapılandırılması gerekiyordu, Marshall Planı da buna hizmet etti. En büyük pazar olan Avrupa ekonomisini canlandırırken, aynı zamanda Amerikan sermayesine de bir hareket alanı sağladı. Burada iki türlü mekanizma işler; Amerika’dan Avrupa’ya gelen sermaye, -önemli oranda Marshall Planı kapsamında gelmiştir- Avrupa ekonomisini yapılandırırken, tersten aynı zamanda Amerikan ekonomisine bir talep olarak yansır.

Bu çıkarların dışında tabi ki, tartışmasız olarak, soğuk savaş koşullarında, o dönem Sovyetler Birliği’nin temsil ettiği Doğu Bloku karşısında, bir bütün oluşması ve gücün yerli yerine oturması kaygısı da taşınılır. Türkiye’nin içinde bulunduğu jeopolitik konum ayrıcalığı da beraberinde getirmiştir. Marshall Planı az gelişmiş ülkelerin yapılanmasına yönelik değil, Avrupa’ya dönük bir plandır. Fakat soğuk savaş koşullarında, Türkiye, Yunanistan ve Portekiz bu plan kapsamına alınmıştır. Truman Doktrini vs. adımlarla. Çünkü Sovyetler Birliği’ne sınırı olan ve NATO üyesi olmaya aday tek ülke Türkiye’dir. Dolayısıyla bu kapsam içinde Türkiye plana dahil edilmiştir. Tabi bu uyum süreçlerinde Türkiye’nin nasıl bir yol izlemesi gerektiğine dair iş adamları gelmişlerdir ve adamlar devlet görevlisiymiş gibi ilgiyle karşılanmışlardır. Bu adamların, ”bu planı yapmayın, şu planı yapın” ve benzeri müdahaleleri olmuştur.

  • Marshall yardımlarının sağladığı yeniden yapılanma Avrupa’da ne gibi sonuçlar doğurdu?

Bu süreç aslında hızla işleyen bir süreçtir. 1950’lerin ortasına gelindiğinde, Avrupa açısından yeniden yapılanma tamamlanarak, büyüme sürecine girildiği görülür. Avrupa ekonomisi kendini yeniden yapılandırıp sistem içindeki yerini alabilmiştir, bu çerçeve içinde. O dönem Marshall yardımının önemli katkısıyla yeniden yapılanma içinde olan Avrupa, eski gücüne kavuşunca, 1950’li yıllarda kendi ayakları üzerinde duran bir coğrafya olmasının getirdiği bir güvenle, artık sistemin kendi mantığına uygun tepkiler vermeye başlamıştır. İlk etapta demir-çelik gibi sektörlerde başlayan hareketlilik, daha sonra karşımıza bir Avrupa Birliği projesi olarak çıkmıştır. Yani bir anlamda Avrupa’nın erken bir zamanda dünya sistemindeki potansiyel gerilimlere karşı bir pozisyon alış ve ileride bir güç ve çekim merkezi oluşturmasının ilk nüvelerini de, yine bu yeniden yapılanmayı takip eden dönemlerde görmemiz mümkün. Yani bugünkü AB projesi ve kapitalist sistem içerisindeki farklı güç ve çekim merkezlerinin bir arada oluşma süreci, Avrupa’nın erken bir şekilde kendini yapılandırmasıyla da ilgilidir.

  • Avrupa’yı yeniden bir güç haline getiren bu süreç Türkiye’yi nereye götürdü?

Türkiye açısından temel mesele 1945-50 arasında oluşan uluslararası sisteme entegre olma sürecidir. Dolayısıyla Türkiye kendi içinde bir uyum süreci de yaşamıştır. 1947’de devalüasyon yapılması, çok partili hayata geçme ve benzeri uygulamalar bu duruma örnek gösterilebilir.

Fakat bunun Türkiye açısından çok ciddi sonuçları oldu. Entegrasyonun biçiminin değişmesinin yanında, NATO’ya üye olmak için Kore’ye asker göndermek gibi sonuçları da olmuştur. Marshall Planı’nın toplumsal yapıdaki en temel etkisi tarımda görülmüştür. Anadolu’daki tarım Neolotik çağdan beri kara sabanla sürmektedir. Bu konuda 1929’larda ufak tefek hareketlenmeler olmuştur, ama kriz nedeniyle gerçekleşmemiştir. Fakat Marshall’dan sonra makinenin tarıma girmesi, Türkiye’deki toplumsal yapı açısından ciddi ve hızlı sonuçları da beraberinde getirir.

Devlete hibe olarak verilen traktörler, insanlara uzun vadeli kredi karşılığı, borç karşılığı satıldı. Bu traktöre sahip üreticilerin çoğu bu borçlarını zaman içinde ödeyemez hale geldi. Bunun sonucunda da üreticiler sahip oldukları toprakları, borçlarını ödeyebilmek için ellerinden çıkardılar, bir taraftan da traktörleri sattılar. Bunun sonucunda ise bu toprakların belli ellerde toplanması durumu ortaya çıktı. Tarımsal üretimde insanlar yerine makineler iş yapınca bu insanlar işsiz kaldı. Bu da göçün temel nedenlerinden biridir. Gecekondulaşma ise, kentleşmeye yansıyan sorunlardır. Bu gelişmelere, Marshall Planı’nın uygulanma sürecinin toplumsal yapıda ortaya çıkardığı etki ya da farklılaşmalar olarak bakmak lazım.

  • ABD bu süreci denetlemek ve işler hale getirmek için hangi kurumlara, ne gibi misyonlar yükledi?

Uluslararası sistemin oluşturulma sürecinin temel kurumları olarak karşımıza IMF, Dünya Bankası ve GATT çıkıyor. Bu üç temel kurum, aslında kapitalizmin temel sermayelerinin uluslararası hareketine biçim vererek, onun çerçevesini çizmek için ortaya çıkan kurumlardır. Yani bu üç kurumun nihai amacı; üretici, para ve meta sermayesinin nihai olarak tüm düzeylerde uluslararası sistem içerisinde serbest dolaşımını sağlamak. Bu amacın ortaya çıkması tabi zaman gerektirecek. Peki bu dönemde ne yapılacak? Kısa dönemde bu yapılar ne işe yarayacak? Kısa dönemde de dönemin dinamiklerine cevap verecek tasarruflar, bu nedenle bu kurumların alanında yeraldı.

  • Peki Marshall bugün için ne anlam ifade ediyor?

Bugün için ne anlam ifade ediyor diye bakarsak, önce 1945 sonrasında, uluslararası kuruluşların (GATT, IMF, Dünya Bankası) kurulma sürecinde üstlendikleri işlev ya da misyonların ”Nihai hedefi neydi?” diye bakmak lazım. Nihai hedefler açık ve net bir biçimde tanımlanmıştır: Tüm sermaye biçimlerine, olası en geniş coğrafyada hareket sağlayacak kurumsal yapı ve ilişkileri kurmak. Bugün GATT, Dünya Ticaret Örgütü’ne dönüşmüştür. IMF’nin bu dönemdeki işlevleri yine sermaye birikiminin mantığına göre gelişmiştir. 1970’li yıllardaki krizle birlikte IMF, artık uluslararası sirkülasyondaki sermayenin takipçisi durumuna düşmüştür. Yani bir broç krizi ve bu borç kriziyle üstlenilen yeni bir misyon; nihai olarak baktığımızda. Bugün küreselleşme olarak ifade edilen ve temel kavramının da serbestlik olduğu iddia edilen şey, 1945’te bu kuruluşların nihai hedefi olarak tanımlanmıştır. Yani bugün varolan Dünya Ticaret Örgütü’nün, MAI’nin, uluslararası borç meselesinin bu hale gelmiş olmasının mantıki kökenleri, bu kuruluşların kuruluş amaçlarıyla bağlıdır.



<< Geri dön Favorilere Ekle Ana Sayfa Yap

Ozgur yasam © 2002 sitenin hicbir kurum kurulus yada orgutle bagi yoktur 
Hosted by www.Geocities.ws

1