Menu
ANASAYFA
 
 
1945 sonrası; Devletin işlevleri, kriz ve küreselleşme

Fulya Arıcan

(Evrensel'den Alınmıştır)

1850 ve 1950 yılları arasındaki 100 yıllık dönemde, kapitalizm en büyük gelişmesi ile en büyük çöküşünü yaşamıştır. Kapitalizmin yaşadığı en iyi dönem, I. Dünya Savaşı öncesi karşımıza çıkar. Teknolojinin ilerlemesi ve bilimsel gelişmelerin sanayiye uygulanması, 18. yy.’daki ilk sanayi devriminden sonra, 1850’de ikinci sanayi devriminin yaşanmasına neden olmuş, birçok Avrupa ülkesinde (İngiltere, Almanya Fransa), üretim artmış, para ve kredi mekanizmalarında, gelişmeler yaşanmıştır. Bu da ülkeler arasındaki rekabetin hızlanmasına neden olmuştur.

Kapitalizmin krizi, 1914’te I. Dünya Savaşı ile birlikte başladı, 1929 bunalımıyla iyice derinleşti. 1930’lardan itibaren rekabetçi kapitalizm yerini, devletin ekonomik hayata müdahalesine ve kapitalizmin giderek ”devlet tekelci kapitalizm”e dönüşmesine bıraktı.

19. yy.’dan ‘Büyük Bunalım’a kadar olan dönemde, ihracata dayalı sermaye birikim süreci ve siyasal rejim olarak da oligarşik yönetimler bulunuyordu. Krizin başlaması, yeni bir döneme geçilmesine ve bunun da iktidar değişikliği ile sonuçlanmasına sebep olmuştur. Ama yeni dönemin stratejisinin temelleri, bir önceki dönemde atılmaktadır.

1929 Krizi’nden 1960-70’lere kadar olan dönemde, ”iç pazara dönük sanayileşme dönemi” (ithal ikamecilik) başlamıştır. Bu dönemde, siyasal rejim popülist bir nitelik taşıyordu.

Yeni bir dönem, 1973 Petrol Krizi ile açıldı. İthal ikamecilik politikaları bu dönemde terk edildi ve yerini yerli ekonominin yeniden uluslararası rekabete açıldığı, ”ithal ikame sonrası dönem”e bıraktı. Bu dönemde de otoriter yönetimler iktidardaydı.

II. Dünya Savaşı sonrası, kapitalist toplumlarda, devletin işlevlerinde ortaya çıkan değişmeleri anlayabilmek için önce 1929 Krizi’ne gitmemiz gerekiyor.

1929 Krizi ilk önce, ABD’de New York Borsası’nda patlak verdi. Hisse senetlerinin değer kaybetmesi, birçok küçük yatırımcıyı, finans kurumlarını ve bankaları olumsuz yönde etkiledi. Bütün bunların sonucu, üretim fazlası, talep yetersizliği, işsizlik oldu. 1932’ye gelindiğinde, ABD sanayisindeki üretim, 1929’dakine göre yarı yarıya düşmüştü.

I.Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan ekonomik bunalımda, ABD ve Avrupa ülkeleri daha sıkı ilişkiye girdiklerinden, kriz bir anda Avrupa’ya da sıçradı. İngiltere’nin de krizin yarattığı işsizlikten büyük oranda etkilenmesi, Keynes’in bu konuya eğilmesine neden olmuştur. Keynes’in görüşleri, Klasik İktisat’tan tamamen ayrılmaktadır. Klasik İktisat’ta Jean B. Say’ın ‘Mahreçler Kanunu’na göre, her arz kendi talebini yaratır. Burada esas unsur ‘arz’dır. Keynes ise ititci gücün talep olduğunu söyler. Keynes’e göre, Klasikler’in dediği gibi, para tarafsız bir unsur değildir, aksine, faiz oranlarıyla oynanarak, para ekonomide aktif duruma getirilebilir.

Klasik İktisat’ta, piyasada denge otomatik olarak sağlanır. Say’ın Mahreçler Kanunu’nda gördüğümüz gibi, bütün arza yetecek kadar talep de bulunmaktadır. Ama Keynes efektif talep kavramını öne çıkararak yaptığı makro ekonomik analizde, Klasik İktisat’a karşı çıkmıştır.

Keynes, 1936’da yazdığı ”İstihdam, Faiz ve Para Genel Teorisi” kitabında, İngiltere’de yaşanan işsizlik sorununu inceledi. Keynes’e göre, 1929 Krizi’nin yol açtığı işsizliğin nedeni, parası olanların bunu harcamayıp, tasarrufa yöneltmeyip, iddihar etmesiydi. Bunun için de mutlaka devletin duruma müdahale etmesi ve yatırımları düzenlemesi gerekiyordu.

Keynes’in bu kitabında, ABD’de başlayan krizle ilgili bölümlere de rastlayabiliyoruz:

”Savaş hali dışında, tam istihdam sağlayarak güçlü bir ilerleme halinin örnek olarak alınabileceğinden şüphe etmekteyiz. 1928 ve 1929’da, ABD’de, normal hacmi bakımından, istihdam durumu çok elverişliydi ve çok ihtisaslaşmış birkaç kategoride değilse de, bir işsizlik yetersizliğine değgin olarak hiçbir belirli işarete rastlamadık. Bir takım ‘boğulmalar’ olduysa da, tümü bakımından üretim çoğalma yeteneğindeydi. Aşırı yatırım da yoktu (...) ABD’de 1929’da kelimenin dar anlamıyla aşırı bir yatırım hali olduğunu öne sürmek yersiz olacaktır. Doğrusu geçmiş beş yıl içerisinde, her alandaki büyük yatırım o kadar büyük olmuştur ki, tarafsız bir gözlemciye göre, ek yatırımların ilerideki randımanı, hızlı tempoyla bükülmekteydi. Yerinde bir tahmin, sermayenin marjinal etkinliğinde, eşine rastlanmamış bir zayıflığın başgösterdiğini meydana koyabilirdi. Faiz rayici en düşük bir düzeye indirilebilseydi ve yatırımın çok geniş bir ölçü üzerinde yararlanılmasını tehlikeli hale sokan endüstri kollarına doğru sapmasına engel olunsaydı, ilerleme ancak o zaman sağlam bir düzey üzerinde yoluna devam edebilecekti. Pratikte faiz rayici, spekülatif bir itişe uğrayan ve bunun sonucu olarak da aşırı bir işletmenin tehlikesinden özellikle korkulan endüstriler hariç, öbür endüstriler için yeni yatırımı yenilgiye uğratacak biçimde oldukça yüksek kalmıştır. Spekülatif hareketi kazandırmak için kullanılan yeterli faiz rayici bütün yatırımlara da uygulanabilseydi akıllıca bir iş yapılmış olurdu. Anormal bir yatırım akımının sürüp gitmesiyle doğan duruma karşı bir panzehir gibi, faiz rayicinin yüksekliği de, hastayı öldürerek hastalığı ortadan kaldıran ilaçların grubuna girmektedir." (1)

1933’te, ABD’de, ”New Deal” adlı ekonomik kalkınma programı yayınlandı. New Deal, ”1932’de, seçim kampanyası sırasında, ABD başkan adayı, Franklin D. Roosevelt tarafından kullanılmış bir deyimdir. Bu program, 1929 bunalımını hafifletmek için, devlet müdahalesini öngörüyordu. Amerikan Yüksek Mahkemesi’nce anayasaya aykırı bulunan bu programın birçok önerileri arasında, örneğin üretimin sınırlandırılması gibi müdahaleler vardı. Programın uygulanması Amerika için başarılı olmuştur.” (2)

1929 bunalımı, İtalya’da 1922’de iktidara gelen, Mussolini’yi güçlendirirken, Almanya’da da Hitler’in 1933’te, iktidara gelmesine neden olmuştur. Nazi yönetiminin uyguladığı ekonomik programlar ve silahlanmayla, Almanya’daki kriz 1936’da atlatıldı. Avrupa ve ABD’de, krizin etkilerinden kurtulabilme, Keynes’in, devletin ekonomik alana müdahalesi, yatırımları yönlendirmesi, sosyal sigortalar, açık bütçe politikası kurulması önerileriyle gerçekleşti.

20. yüzyılda, liberal kapitalizmden müdahaleci kapitalizme geçildiği bu ortamda, kapitalist sistem artık küçük firmaların yanında, büyük tekellerden, kartellerden, tröstlerden oluşmaktadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu, makro ekonomiye geçişi de beraberinde getirmiştir. Bu ekonomik ortamın özelliklerini şöyle sayabiliriz:

  1. Artık küçük işletmelerin yerini, kollektif kararların alındığı makro şirketler almaktadır.
  2. Devlet artık müdahaleci bir devlet olmuştur. Devletin işlevindeki bu değişme sürekli kriz, bunalım, savaş dönemlerinden kaynaklanmakta

ve devletin ekonomiyi yönlendirmesini içermektedir.

  1. Kollektif karar alma ve kollektif mülkiyet, kollektif bir kapitalizme gidişi doğurmaktadır. Birleşen firmalar, artan tekeller, rekabeti azaltmakta, iç piyasaya yapılan üretimin kısılarak fiyatların kontrolünün tekellerin eline geçmesine neden olmaktadır. Ama dış piyasalara karşı korunma zorunluluğu da, devlet korumacılığından vazgeçememeyi beraberinde getirmektedir.

I.Dünya Savaşı’ndan sonra, sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanmaları, kapitalist ülkelerin gelişmesini yavaşlatmıştır. Teknolojinin artık çok pahalı olması ve kapitalist ülkelerdeki hızlı nüfus artışı da kapitalizmin güç kaybetmesine sebep olmuştur.

II. Dünya Savaşı’nın yıkıcı ortamından çıkan devletler için, bu dönemden sonra ”büyüme” ve ”kalkınma” önem kazanmıştır. Aynı dönemde, kapitalizm ve sosyalizm karşı karşıya gelmişlerdir. II. Dünya Savaşı’ndan sonraki yeni birikim modeli, fordizm olmuştur. Fordizm, Taylorist iş örgütlenmesine dayanıyordu. Yani savaş sonrasında, metropol ülkelerde oluşan yoğun sermaye birikimiyle birlikte, hem iş örgütlenmesi, mühendislik tasarımı, fabrika üretiminden göreceli bir bağımsızlık kazandı, hem de montajla son ürünü çıkarmak beceri gerektirmezken, üretim kalifiye bir nitelik kazandı. Fordizm aynı zamanda, 1929 krizinden sonra uygulamaya konan Roosevelt’in 1932 New Deal programının da bir sonucuydu. Daha önce de yazdığımız gibi 1929 krizinden, Keynes’in efektif talebinin ekonomiyi tam istihdam düzeyinde tutmaya yetmediği, devletin efektif talebi desteklemezse, işsizlik ve kriz ortamından çıkılamayacağı yönündeki makro ekonomik görüşleriyle çıkıldı.

Keynes’in bu görüşleri, II. Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan kriz ortamından da kurtuluş için bir çare olarak görüldü ve fordizm, efektif talepteki artışı, üretkenlikte ortaya çıkan artışa endeskledi. 1960’lı yıllarda üretkenlik ve dolayısıyla da kâr oranı düşmeye başlayınca, fordizmin girdiği krizden çıkabilmesi için, ücretlerin alım gücü düşürüldü. Fakat bu efektif talebi de düşürünce üretim fazlası ortaya çıktı. Bu durumda da fazla üretim, Üçüncü Dünya ülkelerine kaydırılmaya başlandı, fordizm bu ülkelere ihraç edildi.

”70’li yıllarda dünya ekonomisinde yavaşlayan büyüme, gelişmiş ülke pazarlarını daralttı. Üçüncü Dünya ülkelerini dış pazarlarda rekabete soktu, ekonomilerini tümden kapitalizmin mantığına çekti ve Üçüncü Dünya dayanışmacılığına son verdi. Borçluların ihracat gelirleri, borç ödemelerini finanse edemez oldu. İhracatı sürdürmek için gerekli ekipman ve hammadde ithalatını da yapamaz oldular, üretken yatırımlar durdu, varolan sanayi de gerilemeye başladı. Bunlar yetmezmiş gibi metropol ülkeler, kendi ekonomik sorunlarını hafifletmek için, Üçüncü Dünya’ya karşı bir de gümrük duvarlarını yükselttiler. Alacaklılar borçluyu borcunu ödeyemez hale getirdi.” (3)

Ulusal ekonomiler, gelişmiş kapitalist ekonomilerle, bu şekilde eşitsiz bir ilişkiye girerken, ait oldukları alt sistemler kanalıyla küreselleşme sürecine dahil oluyorlar. AB, NAFTA, ASEAN, Karayipler’de CARİCOM, Ekvator, Kolombiya, Peru, Venezuella ve Bolivya’dan oluşan ANT Paktı, Uruguay, Paraguay, Brezilya ve Arjantin’den oluşan MERCOSUR bu alt sistemleşmeye örnek olarak gösterilebilir. Ülkeler bu alt sistemlere dahil oldukları oranda küreselleşme sürecine girebilirler. Alt sistemleşme ve küreselleşme geliştiği oranda da ulus-devlet tasfiye aşamasına girmeye başlamaktadır. Küreselleşmeyle ulus-devlet mantığı çelişmektedir. Ulusal sanayileşme stratejilerinin tasfiyesi ile ancak üretim küreselleşir. Üretimin küreselleşmesi birbirine paralel bir şekilde gerçekleşmektedir. Bu ortamda, sanayileşme artık kalkınmayı değil, ulusal ekonominin dünya kapitalist sistemiyle eklemlenmesini sağlamaktadır.

1980’lere kadar Doğu-Batı bloklaşmasında, aynı Batı’nın yaptığı gibi, ‘Doğu Bloku’ da kendi tarafındaki ülkeleri kalkındırmaya çalışıyordu. ‘80’lerden sonra Doğu Bloku’nun zayıflaması ve en sonunda da çökmesiyle, ulusal kalkınmacılık iflas etti.

Bilgi ve teknolojinin gelişmesi de küreselleşmeyi artırıcı yönde etki yapmaktadır.

Fakat bütün bunlar fordizmi krizden kurtaramamaktadır. Stoğun kaldırıldığı, üretim birimlerinin küçük ünitelere bölündüğü ve üretken güçlerin gelişmesinin engellendiği, ”post-fordist” durum ortaya çıkmaktadır.

Üretim küreselleşmesiyle, 1980’lerle birlikte sermaye birikim modeli olan ithal ikamecilik tasfiye edilerek, uluslararası kuruluşların gözetiminde ve IMF tarafından dışa açık, ihracata yönelik sanayileşme dayatılmaya başlandı.

IMF ve Dünya Bankası, 1944’te 44 ülkenin katılımıyla, Bretton Woods Konferansı ile kuruldu. 1970’lerin ikinci yarısından itibaren, İMF ve Dünya Bankası ortaklığıyla ”Yapısal Uyum Projeleri” ve ”Stand-by Anlaşmaları” uygulanmaya başladı. Böylece dünyanın yoksul ülkeleri iyice borç batağına çekildiler. IMF ve Dünya Bankası’nın verdiği borçlarla, bu ülkeleri etkisi altına alması, ABD’nin onlar üzerindeki hegemonik etkisini de artırmasını sağlamaktadır. Siyasal olarak da biçimsel demokrasiler, diğer bir deyişle düşük yoğunluklu demokrasiler doğmaktadır.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; günümüzde artık iç-dış politika ve ekonomi ayrımı ortadan kalkmıştır. Kapitalizmde devlet, tekelci kapitalizmde de tekeller ve devlet, serbest piyasanın içinde içsel olarak var olmaktadır ve devlet ve ekonomi dışsal olmaktan çıkmıştır.

KAYNAKÇA

  1. ADALI, Coşkun, Günümüz Kapitalizmi ve Devleti Üzerine, Sarmal Yay., 1997, İstanbul.

(2) HANÇERLİOĞLU, Orhan, Ekonomi Sözlüğü, Remzi Kitabevi, 1986, İstanbul.

(3) KEYNES, John Maynard, İstihdam, Faiz ve Para Genel Teorisi, Minnetoğlu Yay., 1980, İstanbul




<< Geri dön Favorilere Ekle Ana Sayfa Yap

Ozgur yasam © 2002 sitenin hicbir kurum kurulus yada orgutle bagi yoktur 
Hosted by www.Geocities.ws

1