Daha önce hiç bu kadar büyük bir
güç ve zenginlik birkaç uluslararası şirketin elinde
olmamıştı. Bu onların sınırsız bir güce sahip oldukları
anlamına mı geliyor? Peter Morgan Socialist Review'de halen
onlara karşı durmanın mümkün olduğunu yazıyor.
Uluslararası
sermayenin sembolleri her yerde: McDonalds ve Burger King,
Ford ve General Motors, Shell ve BP, Coca Cola ve Pepsi,
Starbucks ve Aroma, IBM ve Microsoft. Aslında hangi sektöre
bakarsak bakalım dünya piyasasının büyük bir kısmına
sahip ve kontrol eden bir avuç şirket görürüz. Son dönemde
gerçekleşen gösteriler sırasında McDonalds, BMW galerisi
ve bir Starbucks kafe-bar şubesinin saldırı altında kalmasının
nedeni bu çok güçlü uluslararası şirketlerin insanların
hayatını yok sayarak istedikleri politikaları uygulamaları
ve çevreyi onarılmaz hale getirmeleri. Tüketicilerin bir
markayla kendisini ifade etmesi için harcanan büyük
miktarlardaki paralar bu sembolleri öfkenin merkezine yerleştiriyor.
Şirketlerin dünya piyasasında daha büyük yer kapması için
reklamlar çok önemli. Bugün ABD'de reklama harcanan para
196.5 milyar dolar olarak hesaplanıyor. 1998 Birleşmiş
Milletler İnsani Gelişme Raporu'na göre küresel reklam
harcamaları "dünya ekonomisinin büyüme hızından
üçte bir daha fazla."
Birkaç
şirket dünya ekonomisinin büyük bir kısmını kontrol
ediyor ve yönetiyor. Araba üretimini ele alalım. 20. Yüzyılın
başında ne bir marka ne de ulusal düzeyde tanınmış bir
satıcı ağı vardı. Hepsi küçük coğrafi bölgelerle sınırlıydı.
1909'da yalnızca ABD'de 274 şirket vardı. Temel olarak
zenginlerin eğlence ihtiyaçları için çok yüksek
fiyatlarla, az sayıda imalat yapıyorlardı. Bugün gördüğümüz
manzara tamamen farklı. En büyük on şirket küresel üretimin
%76'sını gerçekleştiriyor (en büyük beş %50'sini üretiyor).
General Motors ve Ford'un toplam gelirleri Afrika'nın güneyindeki
ülkelerinin toplam ulusal gelirlerinden fazla. Araba sektöründeki
uluslararası şirketler 20 milyondan fazla insanı doğrudan
kendileri istihdam ediyor. Bu sayı yan sektörlerle çok daha
artıyor. Bugün hükümetlerin kaderi bu büyük şirketlerin
yönetim kurulu odalarında verdiği kararlarla değişebiliyor.
Diğer
sektörler de benzer bir mülkiyet ve kontrol yoğunlaşması
içinde. Bugün küresel kahve üretiminin %80'nini iki şirket
gerçekleştiriyor. Dünya tütün sektörünün %87'sini dört
şirket kontrol ediyor. Sivil uçak üretiminin %95'ini iki şirket
(Boeing ve Airbus) gerçekleştiriyor. 20. yüzyılda
kapitalizm geliştikçe ve değiştikçe birkaç on yıl önce
adı duyulmamış yeni şirketler ortaya çıktı. Yirmi yıl
kadar önce ABD dışında hiç kimsenin bilmediği McDonalds'ın
şubeleri neredeyse dünyanın her ülkesinde ve her büyük
şehirde var.
En büyük
iki yüz şirket dünya ekonomik faaliyetinin üçte birinden
fazlasını kontrol ediyor. En üstteki 100'ün toplam
servetlerindeki artış olağanüstü boyutlarda. 1980'de
toplam servetleri 0.5 trilyon dolarken 1995'e gelindiğinde
4.2 trilyon dolara yükseldi. Dünyanın en büyük yüz
ekonomisinden 51'i küresel şirketler ve sadece 49'u ulusal
ekonomi. Örneğin gıda ve pazarlama uluslararası şirketi
WalMart'ın ekonomisi İsrail, Polonya ve Yunanistan'da dahil
olmak üzere 161 ülkeden daha büyük. General Motors
Danimarka'dan daha büyük. Ford Güney Afrika'dan daha büyük.
Birleşmiş Milletler tarafından "küreselleşen dünya
ekonomisinin üretken özü" olarak belirtilen bu birkaç
yüz uluslararası şirket, dünya sanayi kapasitesinin,
teknik bilginin (uluslararası şirketler dünya ölçeğinde
tüm teknoloji ve üretim patentlerinin %90'ını ellerinde
tutuyorlar) ve finansal işlemlerin çoğunu ellerinde
bulunduruyor.
Politik
ve ekonomik nüfuz
Bir şirket
bütün bir ekonomiyi yönetebiliyor. Japon devi
Mitsubishi'nin toplam ekonomik faaliyeti dünyanın en büyük
nüfusa sahip dördüncü ülkesi Endonezya'nın ekonomik
faaliyetinden daha büyük. Mitsubishi grubunu 160'dan fazla
şirket oluşturuyor. Bunlar kamıştan roket gemilerine kadar
her şeyi üretiyorlar. Toplam yıllık geliri 175 milyar
doları aşıyor. Mitsubishi Bankası 820 milyar dolar servet
ile dünyanın en büyüklerinden birisi.
Mitsubishi
Motor ve Mitsubishi Kimyasal Maddeler kendi sektörlerinde ilk
onun içindeler. Mitsubishi yiyecekleri Japon nüfusunun üçte
birini besliyor.
Bu şirketlerin
neden bu kadar büyük politik ve ekonomik nüfuza sahip
oldukları ortada. Bugün dünyanın en güçlü hükümetlerinin
çıkarları bu şirketlerin çıkarlarıyla iç içe geçmiş
durumda. "Küreselleşme" 1990'ların çok şey çağrıştıran
deyimi haline geldi. Uluslararası şirketlerin devlet rolü
oynadığı, hükümetlerden daha güçlü oldukları ve dünyayı
yönettikleri kanısı egemen. Uluslararası şirketlerin dünya
üzerinde sahip oldukları kontrolden genel olarak çıkarılan
politik sonuç, piyasanın işleyişini etkilemek üzere yapılabilecek
hiçbir şey olmadığı şeklinde.
Gerçekten
de uluslararası şirketler çok büyük, güçlü ve her
istediklerini hükümet politikaları haline getirebiliyorlar
mı? Eğer öyleyse sosyalistler için önemli sonuçlar yaratıyor.
Böylesi bir durumda güç, demokratik süreçlerden daha da
uzaklaşarak tamamen hesap sorulamaz bir duruma ulaşmış
oluyor; uluslararası şirketlerin dünyanın her yerine
istedikleri gibi hareket etmeleri, hegemonya kurmaları ve sömürmeleri
olanaklı hale geliyor. Uluslararası şirketlerin gücü
nedir?
Ulusal
sınırların belirleyiciliği
Üretimin
ve ekonomik faaliyetlerin uluslararasılaşması yeni bir
durum değil. Bazı mallar yüzyıllardır uluslararası
karaktere sahip (gıda maddeleri, baharat, yerel mallar).
Uluslararasılaşma, 18. yüzyıldan itibaren, Avrupa'da
sanayileşmenin yaygınlaşmasıyla birlikte arttı. Ancak son
döneme kadar üretim süreci temel olarak ulusal sınırlar içerisinde
örgütlenmekteydi. Bugün ortaya çıkan büyük şirketlerin
(Coca-Cola, Johnson&Johnson, Kodak, General Elektrik,
Goodyear, Reebok ve Pepsi-Co) hepsi 19. yüzyılın sonunda
kuruldu ve kısa zamanda kendi pazarlarını belirlemeye başladılar.
Bugünkü şirketlerden farkları temel olarak kendi ulusal
devletlerinde yoğunlaşmış olmaları ve uluslararası ölçekte
entegre araştırmalar üzerine yükselmiyor olmalarıydı.
Erken dönem uluslararası şirketler ya batıda imalat için
üçüncü dünyadan hammadde elde eden (Unilever ve petrol şirketleri
gibi) ya da tam anlamıyla bölgesel üretim yapan yabancı şirketler
(Ford gibi) olma özelliği taşıyorlardı. Bu durum İkinci
Dünya Savaşı sonrası yeni bir üretim modelinin ortaya çıkmasıyla
birlikte değişti. Bazı şirketler geliştirme, üretim ve
pazarlama stratejilerini uluslararası ölçekte hayata geçirmeye
başladılar.
Bu
durumun arkasındaki itici güç, bir yandan şirketlerin dünya
ölçeğinde kârlılık arayışı, diğer yandan büyük
kapitalist güçlerin (özellikle ABD) dünya piyasasını açmak
ve liberalleştirmek üzere bilinçli müdahaleleriydi. ABD,
İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya ekonomisi üzerinde
kurduğu hegemonya sayesinde dünya ticaret sistemini yeniden
organize etmek üzere önemli adımlar attı. ABD hükümeti dünya
ölçeğinde koordineli bir çabayla gümrük tarifelerini yıktı
ve ekonomilerin liberalizasyonuna liderlik etti. Gümrük ve
Ticaret Anlaşmaları (GAT), Dünya Ticaret Örgütü (WTO),
Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Birleşmiş Milletler (UN)
gibi yeni uluslararası kurumlar ortaya atıldı. ABD hükümeti
kendi pazarını açtı ve diğer ülkelerin ihracatı için
en zengin tek hedef haline geldi. Yine hükümet, ABD şirketlerinin
vergi indirimi ve milyonlarca dolarlık doğrudan anlaşmalar
yoluyla yeni pazarları ele geçirmek üzere büyümesine yardımcı
oldu.
Böylece
IBM 60'lı yıllarda (ABD silahlı kuvvetlerinin yardımıyla)
bilgisayar üretiminde çok büyük atılım yaptı. Ford ve
General Motors 70'li yıllarda "dünya arabası"ndan
bahsetmeye başladılar. Boeing (yine ABD silahlı
kuvvetlerinin yardımıyla) uçak üretim sektörünü
belirlemeye başladı. Bu durum 1970 ve 80'lerde Avrupa uzay
ve havacılık şirketlerini kaynaklarını birleştirerek
"Airbus" kurmaya zorladı. Bir kez üretimin
uluslarasılaşma süreci başladıktan sonra artık durmak
yoktu. Şirketlerin yaşayabilmesi ve büyüyebilmesi için
birleşmeler ve devirler en genel işlemler haline geldi.
Ancak gelişmeler her zaman olumlu ve ileri doğru değildi.
Şirketlerin kaderi hep kapitalizmin büyüme ve kriz döngüsüne
bağlıydı. Dünyanın en büyük hava yollarından bir
tanesi olan PanAm 1980'lerde iflas etti. 1980'lerde ABD hükümeti
devlet müdahalesiyle kurtarmasaydı uluslararası araba şirketi
Chrysler'de aynı kaderi paylaşacaktı. Hayatta kalan şirketlerin
sağlığı, uluslararası düzeyde üretimlerini ve
faaliyetlerini genişletmeye bağlı. 1980'lerin sonuna
gelindiğinde şirketlerin uluslararası düzeyde diğer şirket
ve devletlerle ortak araştırma ve ittifaklar kurmadığı
tek bir sektör bile kalmadı.
İkinci
Dünya Savaşı sonuna kadar küresel üretim ve ticaret,
Kuzey Batı Avrupa ve ABD gibi, eski merkez ülkeler tarafından
belirleniyordu ve imalat sektörü bu sanayileşmiş çekirdek
içinde yoğunlaşmış durumdaydı. Savaş öncesi toplam dünya
imalat sektörü üretiminin %71'i sadece dört ülkeye yoğunlaşmıştı
ve %90'ı sadece 11 ülkede gerçekleşmekteydi. Japonya dünya
toplamının yalnızca %3,5'unu üretiyordu. Kapitalizmin doğasının
1940'lar sonrası radikal bir değişime uğradığı doğru.
Japonya dünya ekonomisinde anahtar bir oyuncu haline geldi.
Hizmet sektörü müthiş bir şekilde gelişti ve şimdi dünya
ekonomisin çok önemli bir parçası. Ancak imalat ve
hizmetlerin yoğunlaşmasına bir bakarsak halen bir kaç
merkez bölgenin hegemonyasını görürüz.
Dünya
üretiminin büyük çoğunluğu halen göreli olarak az sayıda
ülkede yoğunlaşmış durumda. 1990'ların sonuna kadar dünya
imalatının yüzde 80'i Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve
Japonya'da gerçekleşmekteydi. ABD, Japonya ve Almanya'dan
oluşan 3 ülke, toplamın %60'ını oluşturuyordu. Hizmet
sektöründeki uluslararası şirketler hâlâ kendi
devletlerinde yoğunlaşmış durumdalar ve kârların büyük
çoğunluğu buradan geliyor. Hesaplara göre, dünyadaki
45.000 uluslararası şirket sahibinin 37.000'i "kendi
evi"nde üslenmiş durumda.
Devlet,
uluslararası şirketlerin gelecekleri üzerinde halen önemli
bir rol oynuyor. En önemli ve kârlı endüstrilerden biri
olan hava taşımacılığı dayandığı ve ortaya çıktığı
devletle iç içe. Son on yılda şirketler kendi aralarında
ne kadar ortak davranmaya çalışsalar da devlet ve şirketler
arasındaki ilişki sanayiyi belirleyen asıl faktör ve
devirler sırasında şirketler üzerinde sınırlılıklar
yaratıyor. Devlet müdahalesini benzer şekilde yoğun olarak
hükümet desteğine bağımlı olan savunma sanayisinde de görüyoruz.
Çok açık ki hükümetler savaşları yürütürken aynı
zamanda savunma iş çevrelerinin çıkarlarını korumaktalar.
İngiltere'de silah sanayi ve hükümet ayrılmaz şekilde iç
içedir. Benzer şekilde ABD'deki en büyük silah üreticisi
Lockheed Martin ve Boeing, NATO genişleme sürecinin en güçlü
destekleyicileridir. ABD'de basılan Multinational Monitor
Dergisi, "NATO'nun genişlemesi ABD silah sektörüne
gelecek on yıl içinde 35 milyar dolarlık toplam silah
piyasası ve 8 milyardan 10 milyara kadar savaş uçakları
satışı gibi çok büyük miktarlarda yeni kaynaklar yaratılmasını
sağlayacak" diyor. Doğu ve merkez Avrupa, silah üreticilerine
"parlak" noktalar olarak görünüyor.
Devlet
Müdahalesi
Uluslararası
şirketlerle devletler arasındaki ilişki çok yönlü işlemektedir.
Geçen yıl NATO'nun 50. yıl kutlamaları sırasında NATO
zirvesinin ev sahipliği komitelerinde yönetimlerinden insan
bulundurabilmek için bir düzine şirket 250 bin dolar katkı
payı ödedi. Geçen yıl Seattle'da gerçekleşen Dünya
Ticaret Örgütü zirvesinde uluslararası şirketler
sponsorluk yapıyordu. Ford, General Motors, Boeing gibi şirketlerin
herbiri Dünya Ticaret Örgütü açılış ve kapanış
resepsiyonlarına konuk gönderebilmek için 250 bin dolar
para ödediler.
Daha da
önemli olan, şirketler zor durumda kaldığında devletlerin
oynadığı kurtarıcı roldür. İngiltere, Fransa ve İtalya'da
1980'lerde çelik şirketleri devletler tarafından kurtarıldılar.
İsveç hükümeti 1993'te Volvo, Elektrolüks ve Ericsson'da
büyük hisselere sahip olan iki büyük bankayı kurtardı.
Japon hükümeti şirketler için büyük miktarlarda vergi
indirimleri yaptı ve ekonomiyi canlandırmak için tüketiciye
para vererek müdahale etti.
Hükümetler,
büyük şirketlerin gün be gün işleyişlerinde ve genel
olarak sistemin işleyişinde halen çok önemli bir rol
oynuyorlar. Bu durum uluslararası şirketlerin ihtiyaçları
açısında büyük bir öneme sahip. Hiçbir kapitalist, dev
şirketler arasındaki kuralsız, kıyasıya rekabet içinde
kalmak istemez. Kapitalistlerin devlet desteğine, işgücüne,
altyapıya, personele ve yardıma ihtiyaçları var. Bu
nedenle sermayeler her zaman devlet desteğine başvuruyorlar.
Halen üretimi, ticareti ve finans sermayeyi kontrol edenler
ve sahibi olanlarla devleti yönetenler arasında güçlü bir
çıkar ilişkisi var. Her ne kadar sistem her zaman
uluslararası olmuş olsa da ve şirketler her zaman en kârlı
devletleri bulmak için çaba sarf ediyor olsalar da bu durum
onların yersiz yurtsuz oldukları ve her an o alanı terk
edebilecekleri ya da her zaman emeğin ucuz olduğu yere
gidecekleri anlamına gelmez. Halen, kendi sırtlarını
dayayabilecekleri devletlerine kopmaz bir şekilde bağlılar.
Uluslararası
kapitalizmin etkisiyle devlet ve büyük işletmeler arasındaki
ilişki bitmedi ya da sönümlenmedi, ancak başka bir düzeye
yükseldi. Uluslararası şirketler devletlerle olan ilişkisini
sonlandırmaktan ziyade ilişkide olduğu devletlerin sayısını
arttırdı. Aslında bizler şirketler arası gerilimlerin
arttığı ve bağlı oldukları devletlerin birbirlerine olan
müdahalelerinin arttığı bir dünyada yaşıyoruz. Bu durum
sık sık ortaya çıkan hükümet politikaları ve anlaşmaları
üzerine yaşanan tartışmalardakendisini gösteriyor. (Son dönemde Avrupa Birliği
projesi üzerine yaşanan tartışmalarda olduğu gibi) Bazen
bu durum askeri çatışmalara kadar gidiyor (Balkan savaşı
ve NATO'nun doğuya doğru genişleme ihtiyacında olduğu
gibi.) Sermayenin yoğunlaşmasının tarihsel olarak en yüksek
noktaya ulaştığı dönemde devletlerin askeri güçlerinin
de en yüksek noktaya ulaşmış olması bir rastlantı değil.
Marks'ın yönetici sınıf için kullandığı "düşman
kardeşler" benzetmesi yazılmış olduğu 19. yüzyıla
göre çok daha doğru görünüyor.
Tam da
bu nedenlerle uluslararası kapitalist sistem yirmi-otuz yıl
öncesine göre bile daha istikrarsız durumda. Bu durum
kendisini bir kaç şekilde ifade ediyor. Birincisi, şirketlerin
ulaştığı boyut nedeniyle birisi batacak olursa bütün
sistemi derin ve uzun dönemli bir krize sokabiliyor. Japon hükümetinin
son on yıl içinde milyarlarca doları ekonomiye pompalamasının
nedeni Mitsibushi gibi bir uluslararası şirketin batmasının
Japon ekonomisi üzerinde yaratacağı korkunç sonuçlardı.
İkincisi, sermayenin boyutları büyüdükçe rekabet de yoğunlaşıyor.
ABD hükümetinin Microsoft imparatorluğunu bölmeye yönelik
müdahalesi Microsoft monopolünün bilgisayar endüstrisinde
diğer bilgisayar şirketlerinin gelişimi ve genişlemesi üzerinde
yarattığı basınçtan kaynaklanıyor. Ancak ABD hükümetinin
Microsoft'a karşı hareketi büyük sorunlar yaratıyor.
Microsoft hisse senetlerinin mahkeme sırasında %45'ler oranında
düşmesi gelecek yatırımları etkileyebiliyor ve Wall
Street Journal'ın uyardığı gibi şu anda çok zayıf duran
dot.com şirketlerinin iflasına neden olabiliyor.
Son
olarak da şirketlerin boyutları ve nüfuzu onlar için çalışanların
gücünü çok ciddi arttırdı. Bunun bir nedeni uluslararası
şirketlerin giderek artan rekabetçi bir piyasada kârlılığı
arttırmak üzere uygulamaya sokmak durumunda kaldıkları üretim
metotlarıdır. "Tam zamanında" üretim bir yandan
sermayenin "boşta" kalmasını engelliyor, diğer
yandan işçilerin gücünü çok daha arttırıyor. Bir işyerindeki
grev kısa süre içinde tüm uluslararası operasyonu felç
edebiliyor.
1998'de
General Motors'un Flint ve Michigan'daki işlerini ABD ve
Meksika'daki şubelere taşıma kararına karşı 9200 araba işçisi
protesto amacıyla greve çıktığında, General Motors'un
Kuzey Amerika'daki 29 fabrikasından 27'si durdu. General
Motors 192 bin işçisini mecburi olarak işsiz bıraktı.
9200 işçi grev sonunda kayıp üretim nedeniyle şirkete iki
milyar dolara mal olmuştu ve GM yöneticileri bir dizi talebi
karşılamak üzere geri adım atmak zorunda kaldı. Aynı gücü
bu yılın başındaki Boeing beyaz yakalı ve teknik üretim
işçileri grevinde çok net gördük. Rakip uçak üreticileri
arasındaki rekabet o kadar yoğun ve üretim programı o
kadar sıkı ki altı haftalık grev Boeing'in on beş uçak
üretimi için son tarihi kaçırmasına ve şirketin
milyonlarca dolarla birlikte olası siparişleri kaybetmesine
yol açtı. Patronların bu işçilerin taleplerinin neredeyse
tamamını kısa zaman içinde kabul etmesi şaşırtıcı değil.
İşçilerin
uluslararası gücü uluslararası üretim sistemiyle iç içe
geçmiş halde. Hindistan'da ocak ayında greve çıkan 125
bin liman işçisi Bombay ve Kalküta'daki büyük limanları
durdurdu. Ordu ve donanma müdahale etmek zorunda kaldı. Güneydoğu
Asya'nın en önemli ticaret yolu altüst oldu, çok sayıda
gemi boşta kalarak ürünleri denize dökmek zorunda kaldı.
İşte bu güç uluslararası sermayenin bastıramayacağı
bir güç ve yeni pazarlara doğru ne kadar genişlerse o
kadar kendisine problem yaratıyor. Çin'in Dünya Ticaret Örgütü'ne
katılması kararı ABD uluslararası şirketlerine o büyük
Çin pazarına daha fazla girme olanağı veriyor. Ancak Dünya
Bankası hesaplarına göre Çin sanayi işçisinin %35'i
uluslararası şirketlerle rekabet edemez durumdaki
sanayilerde çalışıyor ve şimdi işten atılma tehdidiyle
karşı karşıyalar. Politik ve sosyal rahatsızlıklar kaçınılmaz.
Dünya işçi
sınıfı tarihte hiç olmadığı kadar büyük ve güçlü.
Uluslararası şirketler dünya ölçeğinde büyüyüp genişledikçe
ortak çıkarları giderek artan bir dünya işçi sınıfı
yaratıyorlar. Örgütlenme düzeyi de daha önce görülmediği
kadar yüksek. Şimdi neredeyse her ülkede, neredeyse her üretim
sektöründe çok güçlü sendikalar var. Nihai olarak bu güç
uluslararası şirketlerin gücünü durdurabilecek olan tek güçtür.
Uluslararası şirketlerin kârlarını üretenler greve çıktığında
sadece büyük bir şirkete zarar vermekle kalmayacak bütün
bir dünya sistemini krize sokacaklardır.