|
Ulusötesi
Şirketler, Sosyal Güvenlik Sistemlerinin Finans Piyasaları
Açısından Önemi ve Küreselleşme
Hazırlayan: Gaye YILMAZ, 4
Ocak 1999
Not: Türk Tabibler Birliği Dergisi İçin Yazılmıştır.
Bu yazının derginizde yayımlandığı
tarihte Sosyal Güvenlik Sistemimizin temelindeki son taşlar
da yerinden oynatılmış olacak. Patent yasası adı altında
Ulus ötesi ilaç tekellerine tanınan ayrıcalıklar, ilaç
arzının %70’ini tüketen SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığının
içinde bulunduğu ekonomik açmazlar, hızla artan ilaç
fiyatları ile daha da derinleşecek ve bu kurumlar temel işlevleri
olan üyelerine sağlık hizmeti verme fonksiyonundan tamamen
vazgeçmek zorunda kalacaklardır. Bu yasa ile, Sosyal Güvenlik
Sistemimiz etrafında yıllardan beri özelleştirme çığlıkları
atan serbest piyasa ve ticari liberalizasyon yanlılarının
emellerine ulaşmalarını kolaylaştıracak ve milyonlarca
emekçinin alın teri sonucunda oluşan, toplumun öz malı
olan bu sosyal güvenlik sistemleri bundan sonrasında finans
piyasalarındaki istikrarsızlığı gidermek ve bu piyasalara
hizmet etmek amacı ile kullanılacaktır.
Peki bu noktaya nasıl gelindi ?
24 Ocak 1980 tarihinde alınan “ekonomik tedbirler”, ülke
işgücünü oluşturan kesimlerin tümünün gayrı safi hasıladan
aldıkları (GSMH) payı bilinçli olarak düşürmüş, dolayısıyle
sosyal güvenlik kesintileri de otomatikman azalmıştır. Bu
gerilemeye ilaveten , sistemde biriken fonlar, yıllardan beri
ülkeyi yönetenlerce hemen hemen (0) faizle sosyal güvenlik
amacının tamamen dışında kullanılmıştır. Ülkedeki
ekonomik sistemin giderek makro plan ve programların dışına
taşınması, ekonomik hayattaki birçok denetimin kaldırılması,
ekonomik faaliyetlerin yer altına inmesine ve yatırımların
yanlış sektörlerde yoğunlaşmasına neden olmuştur. Kayıt
dışı ekonomi olarak adlandırılan sektörlerce gerçekleştirilen
faaliyetler günümüzde ülkemizdeki toplam ekonomik
aktivitenin %50’sini aşar duruma gelmiştir. Çalışanların
tüm sosyal güvencelerini (SSK, Sendika gibi) yok sayan bu
ekonomik yapılanma, verginin de alınamamasi yüzünden
Devleti giderek derinleşen bir çıkmaza sürüklemiş,
siyasi iktidarlarin sorumsuz yönetim anlayışı sonucunda da
bugün içinde bulundugumuz iç ve dış borç sarmalının
oluşmasına büyük bir katkıda bulunmuştur. Ülke nüfusunun
ortalama yaşı çok genç oldugu halde, sosyal güvenlik
sisteminin bu günkü duruma gelmesinin yapısal ve son derece
somut verileri ortada dururken, bu yükü de emekçinin sırtına
yüklemek ancak liberal ekonominin hız kazanması isteği ile
yanıp tutuşan anlayışlarla açıklanabilir.
Aslında bu sorunun yanıtını tam hakkı ile verebilmek ve
konuyu daha iyi anlayabilmek için, hemen hemen aynı sorunla
karşı karşıya bulunan Avrupa sistemine göz atmamız ve
orada yaşanan oyunları görmemiz gerekiyor. Ancak böylesi
bir yaklaşım sonrasında, başımıza gelenlerin bir “acı
kader” olmadığını, her şeyin yıllar öncesinden
planlanarak bugüne taşındığını ve “küreselleşme”
denen olgunun temelini, gerekçe ve politikaları ile saptamamız
mümkün olabilecektir.
Önce kısaca Avrupa’daki gelişmeleri
irdeleyelim.
2. Dünya savaşi bitiminde yerle bir olan Avrupa ekonomisi,
savaş sonrasi pazarlık masasına çok zayıf, güçsüz ve
iktidarsız bir şekilde oturdu. Zaten, toplantı Avrupa’nın
nasıl yeniden imar edileceği konusunda düzenlendigi halde,
seçilen yerin ABD’nin Bretton Woods kasabası olması bile
sonucun daha en baştan belirlendiğinin işaretiydi. Sonuç:
İngiliz iktisatçı Keynes tarafindan hazırlanan ve sosyal
devlete ağırlık veren plan yerine, ABD’nin White Plani
kabul edildi. Bu plan çerçevesinde, o tarihte ve hatta bugün
bile dünyadaki altın stoklarının en büyük bölümünü
elinde tutan ABD’nin para birimi olan dolar ($) ile altın
birbirine endekslendi ve IMF ile Dünya Bankası gibi yıllardan
beri az gelişmiş ekonomileri pençesinde tutan 2 mali kurum
oluşturuldu. Tüzükleri incelendiğinde son derece
“ulvi” amaçlar için kurulduğu zannedilecek bu iki mali
kuruluş son elli yıldır zengini daha zengin, yoksulu daha
yoksul ve bağımlı hale getirme konusunda olağan üstü başarılar
elde etti. Bu bağlamda akla gelebilecek tek soru; bu tuzağa
nasıl olup ta Avrupa Devletlerinin düşmediği olabilir ..
Bu dayatmanın Avrupa’da kısa dönem öncesine kadar hayata
geçirilememesinin nedeni , Avrupa İşçi Sınıfı ve onun
tarihsel kazanımlarıdır. Tarihsel kazanımların yanında kıtanın,
bir diğer özelliği de 55 yıl öncesi paylaşım pazarlıkları
sırasında alternatif siyasi-ekonomik düzenin savunucusu ve
uygulayıcısı olan Sosyalist Bloğun hemen yanı başında
olmasıydı. Avrupa ülkeleri toplumlarının sosyalizm gibi
bir sistem değişikliğine yönelmemesi ancak köklü bir
burjuva demokrasisi ve gelişmiş bir sosyal devlet anlayışı
ile mümkündü. İşte bu uğurda “gerektiği kadar ve
gerektiği sürece demokrasi” ilkesinden yola çıkan dünya
egemen sermayesi, Avrupa’daki ulus devletlerin
ekonomilerinin güçlenmesine - kendi kontrol ve denetimleri
altında - izin verdi. Ve Avrupa toplumu, kazanımlarından
son derece hoşnut, Berlin duvarı gerisindeki yaşamı merak
etmeksizin ve bu demokrasiyi hak ettiklerine inanarak, git
gide dünyadan soyutlandı. Bu süreçte Avrupa hızla geliştirilerek
ulusötesi sermaye için önemli bir “pazar“ haline
getirildi, daha da önemlisi Kapitalizm tüm kurum ve yapıları
ile Avrupa toplumuna tam olarak benimsettirildi.
Avrupa kökenli sermaye grupları, bu çok önemli hayati
kazanımı garanti altına alırken bir yandan da oyunun
ikinci perdesini büyük bir sabırla sahneye koymaya başladı.
Avrupa Ekonomik Birliği neredeyse 40 yıl gibi çok uzun bir
süreçte oluşturuldu ve bu sürecin son 20 yılında adım
adım hayata geçirildi. Ekonomik entegrasyon adı verilen bu
girişim ile asıl hedeflenen, küreselleşmeye geçiş yapan
sermayenin Avrupa ulus devletleri üzerindeki yetki ve yaptırımlarını
arttırmak olduğu halde ve Avrupa Toplumuna ,ABD sermayesinin
dünyadaki gücü ve egemenliği karşısında bir alternatif
güç odağı haline gelmenin zorunluluğu söylemiyle
sunulmaktadır. Bu süreçte Avrupa toplumlarını, bu birliğin
oluşturulması ve gerekliliği yönünde ikna edebilmek için
çeşitli argümanlarla bütün yollar denenmiştir. Avrupa
sermayesi Dünya pazarlarındaki payını artırmak, üretim
maliyetlerini düşürmek ve kar marjlarını yükseltmek için,
emek yoğun yatırımlarını ‘’dünyanın ucuz emek
cennetlerine’’ taşıdılar. Bunu yaparken de kendi ülkelerindeki
işsizliği arttırarak emeğin ucuzlamasını, örgütsüzleşmesini
ve prim girdileri azalan sosyal güvenlik sisteminin zayıflamasını
sağladılar.
Bugün Avrupa’daki sosyal devlet ve demokratik yapı artık
misyonunu tamamlamış gibi görünüyor. Özellikle son 10 yıldır,
liberal lobi, kıtadaki sosyal devlet anlayışının iflas
ettiği, genç kuşağın, bir türlü ölmek bilmeyen yaşlı
kuşak tarafından sömürüldüğü ve Avrupa ülkelerindeki
Sosyal Güvenlik Sistemlerinin acilen özelleştirilerek,
Avrupa Borsalarına kanalize edilmesinin ne kadar zorunlu olduğu
söylemlerini her geçen gün daha da arttırıyor. Bu liberal
lobi savını güçlendirmek için makul gerekçeler yaratıyor,
sosyal demokratları yanına çekiyor ve medyayı da yönlendiriyor.
Financial Times‘ın Nisan 1998 sayısının kapağında
kocaman puntolar ile bir başlık : “Avrupa’daki X kuşağı
(35 yaşın altındaki çalışan kesim) geleceğinden endişe
duyduğu için Avrupa Borsalarına saldırdı.”
Bu haberi yorumlayabilmek için, Avrupa toplumunun geleneksel
tasarruf-yatırım kültürüne kısaca değinmekte yarar var.
Kıtada yaşayan halkların tasarruf ve yatırım anlayışı,
ekonomi ve ticaret kültürü çok eski yıllara dayanan Alman
ekolünün etkisi altındadır. Bu ülkenin liderliğinin bir
nedeni de dünya ticaretinin duayeni olarak bilinen yahudi
toplumu ile uzun yıllar boyunca iç içe yaşamış olmasından
kaynaklanmaktadır. Alman ekonomisi, Banka Mevduat sistemi ile
güçlenmiş, temellerini bu yapı üzerine inşa etmiştir.
Bu nedenle Avrupa toplumları riskli menkul kıymetlere sıcak
bakmaz ve yine bu nedenle Roma, Madrid, Brüksel , Bonn v.b.
borsaların kapanış endexlerini pek duymayız. Kuşkusuz,
Avrupa’da da bilinen, şöhret olmuş bir iki borsa
bulunmaktadır. Örneğin dünya mal piyasaları ticaretine ev
sahipliği (tahıl, metal ve endüstriyel ürün borsaları
gibi), yapan Londra Borsası ya da dünya altın stoklarının
kasası konumunda olan Zürih borsası gibi.
Menkul kıymet Borsaları, ya da başka bir deyişle sermaye
piyasaları iki temel unsurla ayakta durabilmektedir.
1) Küçük yatırımcıların Borsaya olan ilgisini kışkırtmak
ve
2) Finans piyasalarındaki enstrüman sayısını sürekli çoğaltmak
“çeşitlendirmek”.
İşte bu yüzden , Avrupa’daki Sosyal
Güvenlik Sistemi özelleştirilmeden önce Avrupa halklarının
borsalara ısındırılmaları zorunluluğu vardır. Bunun için
, emek sınıfının da zaman zaman alet edildiğine tanık
olmaktayız. İşçilerin fabrikaya ortak edilmesi , hisse
sahibi yapılması boşuna değildir. Hisse senedi satın
almaya ikna edemiyorsanız , hediye edersiniz .Zaten birkaç
zaman endeksi takip etse , hele birkaç kuruş da para kazansa
işlem tamam. Yukarıda sözünü ettiğimiz unsurları güçlendirme
amacı ile atılan adımların en önemlisi ise “Euro”
yani tek bir Avrupa parası sürecidir. Euro ile hedeflenenler
alt alta yazıp toplandığında ortaya çıkan manzara şöyle
:
* Para Birliğine üye olan ülkeler arasında kur farkı
olmayacağından iç finans piyasaları hareketlenecek
* Finans Piyasalarını birbirine bağlayan “TARGET”
isimli yeni ödeme sistemi ile birlikte piyasa çeşitliligi
sağlanacak.
* Maastricht ile gelen kısıtlamalar çerçevesinde gerçekleştirilen
ve devam edecek olan Kamu Harcamaları ile ilgili kriterler işsizlik
sigortası ve emeklilik sistemlerinde kaynak sıkıntısı ve
belirsizliğe yol açacak
Evet tam anlamı ile “bir taşla birkaç
kuş” hedefleniyor. Bir yandan Avrupa toplumlarının
geleneksel yatırım, tasarruf tercihlerini değiştirmeleri
sağlanırken, diğer yandan da emek piyasaları güvencesizleştirilerek,
ucuzlatılmak isteniyor.
Peki küçük küçük milyonlarca yatırımcı, borsalara akın
etse bundan kim kazançlı çıkacak? Tabii ki borsada
hisselerini halka arz eden sermaye sahipleri. Kapitalist
sistemin finans piyasaları konusundaki gerekçesi “yatırımlar
için kaynak sağlamak” şeklinde açıklanmaktadır. Oysa dünyadaki
trend izlendiğinde, transferin tam tersi bir yönde gerçekleştiği
yani reel sektörden finans sektörüne önemli paylar aktarıldığı
görülmektedir. En somut gerçek ise , finans dünyasında
sirküle eden parasal büyüklüklerin dünya üretimini kat
be kat geride bırakmış olmasıdır. Bir görüşe göre ,
hiçbir değer ifade etmeyen , tamamen kaydi olan finans
kapital öylesine muazzam bir hacme ulaşmıştır ki, artık
egemen sermayenin para kazanma hırsından değil , bu kaydi
varlığın sağladığı ,tüm dünyayı kendi şirketi gibi
görme ve tüm insanlığın yönetimini elinde bulundurma gücüne
sahip olma hırsından söz edilmektedir.
Analitik bir bakış açısı baz alındığında finans
kapitalden korkulmaması gerektiği düşüncesine bile ulaşılabilir.
Evet , tamamen kaydi ve bir değer ifade etmeyen bir parasal büyüklük.
Ama bütün ipler dünya ekonomisine hakim “parasal gücün”
elinde olduğu için uygun zaman dilimlerinde ve kısmi olarak
likide edilen bu kaydi sermaye pek ala satın alma değeri
ifade etmektedir. Bir an için finans piyasalarındaki bütün
yatırımların nakde dönüştürüldüğünü düşünecek
olduğumuzda ise bunun mümkün olmadığını görüyoruz. (Aksi
taktirde finans sistemi bütünüyle çöker).Değerlerin
“kaydi” olarak ifade edilmesinin bir sebebi de sıkça
krize gereksinim duyan bu sistemde paraya dönmediğiniz (menkul
kıymetlerinizi satmadığınız)sürece ne kadar varlığa
sahip olduğunuz konusunda bir kesinliğin olmayışıdır. Bu
piyasaların aktörlerince kar realizasyonu olarak adlandırılan
işlem de işte bu endişe ile yapılan satışlardan
ibaretdir.
Küreselleşme olmasaydı ve paranın değersizleşmesi
korkuları ile önce menkul kıymetler kendi içinde ardından
da her menkule dayalı olarak türetilen türev piyasası
enstrümanlarında çeşitlenmeye gidilmemiş olsaydı ,
egemen sermaye grupları kendi ülke sınırlarına hapsolacak
, kar realize ettikleri dönemlerde ise bu muazzam büyüklükteki
paraları ile baş başa kalacaklardı. Oysa bugün
“emerging markets” ya da türkçe adıyla “gelişmekte
olan piyasalar” sistemin sigortası işlevini görmektedirler.
1996 yılında dünyanın en çok kazandıran borsası olan
Polonya Borsası , 1997 yılında dünyanın en çok
kaybettiren piyasası olarak tarihe geçiyor. 1990'li ’yılların
başından itibaren koskoca Asya kıtasını adeta temelinden
sarsan “Asya Kaplanları, Asya mucizesi” tıpkı bir balon
gibi sönüyor üstelik bölge ülkelerini 20 yıl önceki
gelişmişlik düzeyine bölge toplumlarını da beraberinde açlık
ve yoksulluk sınırının altına sürükleyerek. Yer kürenin
efendisi , Finans kapital adım adım dünyayı dolaşıyor
girdigi ülkeleri cehenneme çeviriyor. Hiçbir riskleri yok .
Dün Polonya , bugün Tayvan , Malezya, Endonezya , G Kore ardından
Rusya , yarın yoksul Güney Amerika , nasıl olsa dünya
onların Şirketi . Parayı bir amaç , kısa yoldan zengin
olma ütopyasını tüm insanlığın ortak hedefi haline
getirmelerine sadece bir iki adım kaldı .
Mercedes Benz-Stuttgart Yönetim Kurulu Üyesi Dr.Kurt J. Lauk
, 22 Mayıs 1998 günü İstanbul’da katıldığı bir
panelde Küreselleşmenin Nimetleri (!)ni anlattı. “Küreselleşme
hep yanlış algılandı , dünya doğrudan yatırımların
yani sanayii sermayesinin küreselleştiğini zannetti.
Sanayilerimizi zaten yıllar önce küreselleştirmiştik.
Bizim asıl amacımız , finans sermayelerimizi sınırların
ötesine taşımak ve bu konuda önümüze çıkarılan Ulusal
engelleri aşabilmektir. Bu süreçte tabii fiziki yatırımlarımızı
da ucuz emek cennetlerine taşımayı ihmal etmiyoruz. Ama
sermaye için en can alıcı konu , hisselerin Borsa fiyatlarıdır.
Ve bu konuda önümüzde duran en büyük sorun , dünyadaki
sağlık ve emeklilik fonlarıdır. Bir an önce bu sigorta
sistemlerinin Borsalara aktarılması gerek , böylece hisse
senetlerimiz değer kazanacak, aktiflerimiz büyüyecek kısacası
daha da zenginleşeceğiz. “
(Bu söylemle inanılmaz derecede örtüşen bir diğer olay
da Mayıs 1996 tarihinde Türkiye’ye “deney aktarmak” üzere
gelen Şili Çalışma Bakanı Jose Pinera’nin Şili’deki
Sosyal Güvenlik Sisteminin özelleştirilmesi ile ilgili söylemi
ve kendisine ev sahipliği yapan kurumun IMKB’de kayıtlı
bir Menkul Kıymet Aracı Şirketi olması , toplantının da
IMKB salonlarında yapılmasıdır. )
Dr. J.Lauk sözlerine şöyle devam etti : “Fiziki yatırımlar
karşısındaki en önemli sorun da demokrasi ve sosyal devlet
anlayışlarıdır. Küreselleşmeden en karlı çıkan kesim
Asya sermayesi oldu, neden ? Çünkü Asya’daki ülkeler çoğunlukla
diktatörlükle yönetiliyor. İşçilik çok ucuz , çocuk
emeği kullanabiliyorsunuz . Oysa biz Avrupa’da demokrasi ve
toplumsal kaygıları dikkate almak zorunda bırakılıyoruz.”
Bu cümlelerden , özellikle Asya’da yaygın olarak başlatılan
“çocuk emeği karşıtı kampanya”nın gerçek sponsorlarını
anlamak mümkün.
Aslında , dünyamızda başlayan ülkemize de ulaşan
“ekonomik krizi” de deştiğimizde benzer görüntülerle
karşılaşıyoruz. Yaşanan krizler sermaye klikleri arasında
yaşanan güç ve hakimiyet savaşlarından başka bir şey değil.
En büyüklerin Dünya Şirketi olma hedefinin bedelini küçük
ve orta büyüklükte olan sermaye grupları ödüyor. Ama asıl
bedel ödeyen grup her zamanki gibi doğa ve insan oluyor.
Evet Asya Şirketleri boylarını aşan bir işe kalkışmış
, büyük bir suç işlemişti . Dünya ekonomisinin
devlerinin Pazar payı ve dolayısıyla güçleri büyük bir
tehdit ile karşı karşıya bırakılmıştı. Oysa , Asya
mucizesinin yaratılmasında bu dünya devlerinin payı çok büyüktü.
Çünkü Asya’daki işsizliğin azalması , talebin ve bu dünyanın
en kalabalık kıtasındaki pazarın canlanması anlamına
gelmekteydi. Alım gücü artan kitlelerin Asya Borsalarına
alıcı olarak girmesi ve yabanci yatirimcilar tarafindan daha
önceden çok ucuza alinmiş kiymetlerin çok yüksek
bedellerle Asya’da kişkirtilan küçük yatirimcilara
satilmasi gerekiyordu. Ama bu süreçte bazı istenmedik gelişmelerin
de önüne geçilememişti. Asya Şirketlerinden bir kısmı ,
sınırlarının ötesine taşmış , Asya markaları birer
birer dünya markası haline gelmeye başlamıştı. Apple ,
Commodor , IBM , NCR , Ford , Chrysler gibi batılı dev
sanayiler Sony , Hytachi , Samsung , KIA , Hyundai gibi Asya
devleri ile hem de küresel pazarda kapışmaya başlamiştı.
Asya devleri henüz küresel şirket olamadıklarının ayırdına
vardıklarında , bölgedeki KOBİ’ler çoktan iflas etmişlerdi
. Ödeme , üretim ve satış güçlüğü içine giren Şirketler
birer birer ve olağan üstü ucuz bedeller karşılığında
batı sermayesine satılmaya başlandı . OECD-Güney Amerika
sorumlusu olan Mehmet Ögütçü isimli bir Türk yönetici geçtiğimiz
günlerde ulusal basına verdiği demeçte , büyük Türk
firmalarını Güney Doğu Asya’ya davet ediyor , satışa
çıkan Asya Şirketlerini satın almaları uyarısında
bulunuyordu. Evet, bir ders verilmesi gerekiyordu ve verildi.
Ama bu yaşananlar bir daha Asya Piyasalarına girilmemesi şeklinde
değil , tersine bu firsattan en iyi şekilde yararlanılmasi
yönünde adres göstermektedir.
Dünya yatırım ve ticaretinin devleri , bir gün küresel şirket
durumuna geldiklerinde küreselleşme süreci de tamamlanmış
olacak. Bu süreçte emeklilik ve sağlık fonlarının ne
kadar önemli olduğunun bir başka göstergesi de OECD ‘nin
Mart 1998’de Türk Hükümetine yaptığı teklifte gizli :
Sosyal Güvenlik Sisteminin tüm varlıkları nakde dönüştürülerek
IMKB’ye aktarılmalı ve oluşan Portföyün Yönetimi de
400 milyon $ karşılığında OECD’ye bırakılmalı. Aynı
kurumun OECD-Economic Outlook 1998 isimli yıllık yayınında
Türkiye için ayrılan bölümde de benzer önerilerle karşılaşıyoruz.
Hatta , bu yapılmayacak olursa ülkemizde finans krizinin kaçınılmaz
hale geleceği uyarısına da yer verilmiş. Kısacası emeğin
birikimleri bu kez de finans kapitali düştüğü bataktan çıkarmak
adına peşkeş çekilecek.
Genel seçimlere gün be gün yaklaştığımız bu günlerde
ülkemiz hala bir Hükümet arayışı içersinde . Fakat ne
ilginçtir ki Hükümet kurma çalışmalarına başlayan sayın
Yalım Erez’i de dinledigimizde, Paris’teki OECD
Merkezinden canlı yayın yaptığı izlenimine kapılıyoruz.
Tipatıp aynı söylem : Sosyal Güvenlik Sisteminde yapacağım
reform , finans sektörünün sorunlarını aşılmasında
hayati bir rol oynayacaktır. IMF ve Dünya Bankasi da aynı
şeyi israrla talep ediyorlar. Peki ülkeleri kimler yönetiyor
? Devalüasyon yapılıp ; yapılmayacağına , faiz oranlarının
yıllık seviyesinin hangi aralıklarda seyredeceğine , tek
tek kurumların adı verilmek suretiyle özelleştirmelerin hızlandırılmasına
, memur maaş zamlarının oranlarına varana kadar tüm
kararlar uluslar arası üst ekonomik kuruluşlarca dikte
ettiriliyor.
İşte Çok Taraflı Yatırım Anlaşması ya da MAİ olarak
öğrendiğimiz yeni yapı da tam bu noktada sahneye çıkıyor.
Bugüne kadar IMF, Dünya Bankası ; NAFTA , APEC ,AB ,NATO,OECD
v.b. diğer uluslar arası kuruluşların bir adım arkasında
suflörlük yapan ulus ötesi Şirketler artık bu işi aleni
ve daha geniş yetkilerle donatılmak suretiyle birebir Ulus
Devletlerle karşı karşıya gelerek devam ettirmek
istiyorlar. Çünkü küresel Şirket olma yolundaki kilometre
taşlarından bir tanesi de bu.
Amerikalı siyaset bilimci , yazar Noam Chomsky , “Herkes güçlü
bir Devletten yana asıl sorun ise bu güçlü Devletin kimden
yana olacağıdır?” diyor. Fransa’daki Sendikacı dostlarımızdan
aldığımız yanıt da pek farklı değil . Fransa’da karar
mekanizmasının kimin elinde olduğunu sorduğumuzda , cevap
“ Renault , Peugeot , Citroen , La Farge “ şeklinde
oluyor. Artık ulusların emperyalizminden söz etmek de mümkün
değil. Özellikle MAİ anlaşmasının satır aralarında bu
olguyu son derece açık bir biçimde görebiliyoruz. Buna rağmen
bazı çevreler bu konularda toplumun kafasını karıştırmaktan
geri kalmıyor. Evet biz de söylüyoruz , daha önce suflörlük
yapıyorlardı şimdi başrol oynamak istiyorlar. Ama sadece
bu kadar değil , başrolün yanı sıra rejisörlüğü , yapımcılığı
ve hatta tiyatronun ve seyircilerin sahipliğini de talep
ediyorlar MAİ ile. Doğru , şükredecek çok az şey bıraktılar
bize , ama hala bir asgari ücret yasamız , bir sosyal güvenlik
sistemimiz , bir sendikalar yasamız, Devlet okullarımız ,
Devlet hastanelerimiz ve Parlamentomuzca çıkarılan yasalarımız
var. Bu kurumlar MAİ ile birlikte tarihe gömülecek , daha
da önemlisi yakın dönemde Bergama’da örneği yaşanan ,
doğayı ve insan haklarını korumayı amaçlayan sivil
itaatsizlikler bile yasaklanacak. En doğal insan haklarından
biri olan “yaşama hakkı “ rekabet adına tırpanlanan çevre
yasaları ve hukuk sistemi sayesinde sürekli tehdit altında
olacak. Uluslar arası finans hareketleri önündeki tüm
engeller kaldırılarak ekonomik krizler gündelik birer olay
haline gelecek . Şirketler ve ulus devletler arasında
meydana gelebilecek uzlaşmazlıklar ulusal mahkemeler aracılığı
ile değil uluslar arası tahkim kurulu tarafından çözüme
kavuşturulacak. Ve bu tür uluslar arası tahkim kurullarında
daima ulus devletler davalı , Şirketler ise davacı konumda
olacaklar. Küresel Şirketlerin karlılığını
etkileyebilecek tüm devlet kararları yargılanacak ,
devletler Şirketlere tazminat ödemeye mecbur edilecek . Ülke
ekonomisini düzene sokma amacı ile yapılan Devlet müdahaleleri
yasaklanacak , tüm ekonomi serbest piyasa ilkeleri doğrultusunda
yürütülmek zorunda kalınacak. Vergi ve sosyal güvenliğe
ilişkin düzenlemeler ancak yabancı şirketlerin yararına
ya da başka bir deyişle toplumun büyük kesiminin zararına
olduğu sürece yapılabilecek. Anlaşmaya imza atıldığı
andan itibaren 20 yıl boyunca geri dönüşü yok. İlk 5 yıl
zaten vazgeçme gibi bir hak tanınmıyor. Eğer 5. Yılın
sonunda pişman olunursa anlaşmadan vazgeçilebiliyor ama bir
şartla : 15 yıl daha tüm anlaşma maddeleri uygulanacak.
En son toplantısını 3 Aralık 1998 tarihinde Paris’te
yapan OECD Bakanlar Konseyi , Fransa ve İngiltere’nin anlaşmanın
başka bir platforma kaydırılması talebi ile çekilmesinden
dolayı
MAİ’nin artık OECD’de müzakere edilmeyeceğini duyurmuştu.
Uluslar arası MAİ karşıtı koalisyon üyeleri , anlaşmanın
yeni adresi olarak WTO (Dünya Ticaret Örgütü)’ya gönderme
yapılacağını beklerken , ulaşan son bir haberle MAİ’nin
henüz OECD’de bile noktalanmadığını öğrendi. Bu son
haber , ABD’nin MAİ Müzakere Heyeti Başkanı’ınca kamu
oyuna yapılan ve ABD’nin OECD bahar toplantısına sunulmak
üzere yeni bir MAİ raporu hazırladığı yönündeki açıklamaydı.
Bu anlaşmaya tam olarak vakıf olabilmek için son 20 yıllık
dönemde birer birer kaybettiğimiz kazanımlarımızın neler
olduğunu ve gelişmekte olan ülkeler ile gelişmiş ülkelerin
sosyal standartları arasındaki farklılıkları bilmek
gerekiyor. Özellikle Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinde
mevcut sosyal standartların göreceli olarak ne kadar güçlü
oldugu hatırlanacak ve anlaşmaya bu noktadan bakılacak
olursa iki gerçekle yüz yüze geliniyor :
1) Gelişmiş ülke halklarının MAI’den kaynaklanacak
zararı , gelişmekte olan ülke halklarına oranla çok daha
fazla olacak
2) Küresel Şirketler artık , ulus , vatan , vatandaş
ilkelerini tamamen aşacak ve küresel sömürü alanlarının
en verimli bölgesini de kendi ulusal sınırları oluşturacak.
Daha önce de belirttiğimiz gibi Amerikan emperyalizmi ya da
Ingiliz emperyalizmi kavramları yerini küresel , vatansız
şirketlerin emperyalizmi alacak.
Bu verilerden yola çıkarak sınırlar ortadan kalkacak ,
milliyetçilik , ırkçılık gibi kavramlar yok olacak ya da
sınırsız bir dünya devletine doğru gidiyoruz diyerek
toplumları aldatmaya yönelik söylemlerde bulunanlar da
olabilir. Ancak şunu unutmayalım : Dünyadaki küresel şirket
sayısı krizlerin zorunlu sonucu kolaylaşan şirket
evlilikleri ile hızla azalırken , ulus devlet yapıları da
büyük bir süratle parçalanmakta , sayıları da gün geçtikçe
artmaktadır. Küresel Şirketlerin en büyük yatırım
alanlarından bir tanesinin silah ve savunma sanayii olduğu
hatırlanacak olursa dünya halkları arasındaki ulusal ,
dinsel ve ırksal farklılıkların egemen sermaye için ne
derece önemli olduğu daha net görülebilecektir. Bu bağlamda
, küreselleşmenin sadece sermayenin evrensel güç kazanması
amacına hizmet edeceği unutulmamalıdır.
Bu yönde atılan başka adımların da olduğunu görüyoruz.
Söz gelimi NATO’nun kuruluşunun 50. Yılının kutlandığı
1998 yılında , bu jandarma örgütün artık küresel
jandarmalığa soyunması gerektiği savları ortaya atılıyor.
Hatta , bu talebe gerekçe olarak da NATO’nun Bosna Hersek -
Sırbistan savaşında gösterdiği “kahramanlıklar” a gönderme
yapılıyor. Ama ilginçtir ki bu talep , savaşın bitiminin
hemen sonrasında ileri sürüleceği yerde , yaşananların
ve özellikle de ilk dönemlerde kamu oyu tarafından şiddetli
eleştirilere neden olan “gecikmiş müdahale “ suçlamalarının
etkisi geçtikten epey sonra dile getiriliyor. Ve deniyor ki ,
Bosna gibi kendi alanı dışında kalan bir bölgeye müdahale
etmesine ses çıkarılmadığına ve NATO bu harekatı başarıyla
tamamladığına göre bundan sonra dünyanın neresinde
olursa olsun tüm bölgelere hem de muhtemelen çok sağlam
bir gerekçe göstermek zorunda kalmaksızın her türlü
askeri müdahalede bulunabilmelidir. Küresel Şirket ,
evrensel ergi eline geçirdikten sonra bu gücün devamı için
bir kolluk kuvvetine de ihtiyaç duyuyor.
Küresel Şirket , paravan olarak bile olsa eski uluslararasi
üst kuruluşlarından tamamen vaz geçecek gibi görünmüyor.
Asya krizinin ilk dönemlerinde Dünya Bankasi tarafindan
IMF’ye karşi takınılan tutum hepimizi şaşırtmış ,
bizleri “IMF’nin de mi misyonu tamamlandı “ ikilemine sürüklemişti.
Ama Aralık ayında , IMF ve Dünya Bankasinin komitelerinin
ortaklaştırılacağını öğrendiğimizde , ülke
ekonomilerini bağımlı hale getirmede en etkili araç olarak
yıllardan beri hizmet veren (?) IMF’nin gözden çıkarılmasının
o kadar da kolay olmadığını anlıyoruz.
Ayrıca , G7 ülkeleri yaz sonunda toplanıp Asya’ya yardım
paketi için Fon kaynaklarının arttırılması konusunu müzakere
etmiş ancak , sonuç özellikle ABD’nin ısrarı ile “böyle
bir fon arttırımına gerek olmadığı” şeklinde çıkmıştı.
Bu kararın üzerinden 1 ay bile geçmeden , fon kaynaklarının
bir gecede arttırıldığını öğreniyoruz. Ardından bölgenin
Japonya liderliğinde bir Birlik oluşturarak krizden çıkma
yönünde bir kararda mutabık kaldığı açıklanıyor.
Japonya’nın kriz sonrasında aldığı devalüasyon
kararları neticesinde hızlanan ihracatından olumsuz yönde
etkilenen batı sermayesi , çareyi kıtada Japonya’ya rakip
olabilecek ikinci bir güç yaratmakta buluyor. Bu amaçla Çin’e
devalüasyon yapması karşılığında IMF kredileri vaad
edilerek , bu ülkenin de ekonomik anlamda bağımlı hale
gelmesi amaçlanıyor.
Evet , dünya sermaye güçleri arasında yüzyıldan beri yaşanan
,bedeli insanlığa ve doğaya ödetilen bu amansız savaş hızla
sona doğru yaklaşıyor. Ulusötesi Şirketlerin sayısı
eliminize edilip ; diğerleri tasfiye edildiğinde ya da
kontrolleri tamamen en güçlü Ulus ötesi Şirketin eline geçtiğinde
ortaya çıkacak vahşet tablosu , bugünlerimizi bile aratır
boyutta olacaktır.
Ülkemiz somutunda son yirmi yılda yaşanan olumsuzluklar baz
alındığında ;insanlık, doğa ve emek cephesindeki kayıpların
neler olduğu toplumumuz tarafından yaşanarak bilinmektedir.
Bu gerçekliğin sermaye savaşları bitiminde ortaya çıkacak
vahşet tablosu ile karşılaştırılması halinde, tarih ,
suskunlukların bedelinin çok ağır olacağını gösterecektir.
|