NEOLİBERALİZMİN KISA TARİHÇESİ:
SEÇKİNCİ EKONOMİNİN YİRMİ
YILI VE YAPISAL DEĞİŞİM ŞANSLARI (*)
Susan GEORGE (**) – Çev. Füsun ÇİÇEKOĞLU
(***)
Konferans düzenleyicileri
"Seçkinci Ekonominin Yirmi Yılı" olarak adlandırdıkları
neoliberalizmin kısa bir tarihçesini anlatmamı istediler.
Ancak, tarihçenin anlamlı olması için, ben elli yıl kadar
geriye giderek II. Dünya Savaşının hemen ertesinden başlamayı
gerekli görüyorum.
1945'de ya da 1950'de, günümüzün
standart neoliberal portföyünde yer alan herhangi bir düşünce
ya da politikayı ciddi ciddi öne sürecek olsaydınız,
herkesin sizinle alay etmesi veya bir akıl hastanesine kapatılmanız
işten bile olmazdı. O zamanlar en azından Batı ülkelerinde
Keynesçi, sosyal demokrat, Hıristiyan demokrat olmayan veya
Marksizmden nasibini az da olsa almamış kimse yoktu. Pazarın
önemli sosyal ve siyasi değişimleri yapma serbestisine kavuşturulması,
devletin ekonomideki rolünü gönüllü olarak azaltması, şirketlere
tam bağımsızlık verilmesi, sendikaların dizginlenmesi ve
sosyal güvenlik haklarının iyice budanması gerektiği gibi
fikirler o zamanların ruhuna tamamen aykırıydı. Bu gibi
fikirleri savunanlar çıkacak olsa bile, bunlar kendilerini
dinleyecek kimse bulmakta epey zorlanırlardı.
Bugün özellikle genç
dinleyiciler için ne kadar inanılmaz görünse de, IMF ve Dünya
Bankası o zamanlar ilerici kuruluşlar olarak kabul
edilirlerdi. Keynes ve Franklin Roosevelt'in en güvendiği
danışmanlarından Harry Dexter White'ın fikir babalığını
yaptığı bu ikili bazen Keynes ikizleri olarak anılırlardı.
1944'de Bretton Woods'da kurulduklarında, bu kurumların görevi
yeniden yapılanma ve kalkınma amaçlı borç vermek ve geçici
ödemeler dengesi problemlerini hafifletmekti. Ulusal hükümetlerin
ekonomik kararlarında söz sahibi olmadıkları gibi, görevleri
ulusal politikalara müdahale gibi bir yetkiyi de içermiyordu.
Savaş, Batıda 1930'larda
uygulamaya konulan Refah Devleti ve New Deal'in yaygınlaşmasına
engel olmuştu. Savaş sonrasında iş dünyasının gündeminin
ilk dayatması bunların yeniden yürürlüğe sokulması oldu.
Gündemin diğer önemli maddesi ise, dünya ticaretini
harekete geçirmekti. Bu da, Avrupa'yı yeniden dünyanın en
güçlü ekonomisinin, Amerika'nın en büyük ticaret ortağı
haline getirecek Marshall Planı aracılığı ile başarılacaktı.
Sömürgelerde bağımsızlık rüzgârları da bu gelişmelerle
eş zamanlı olarak şiddetlenmişti. Bağımsızlık bazen,
Hindistan'da olduğu gibi bir bağış gibi veriliyor, bazense
Kenya, Vietnam ve diğer ulusların örneğinde olduğu gibi
silahlı mücadele yoluyla kazanılıyordu.
O dönemde genel olarak dünyanın
gündemini ilerlemecilik belirliyordu. Büyük bilim adamı
Karl Polanyi 1944'de, 19. yüzyılın pazara dayalı sanayi
toplumunun eleştirisini yaptığı baş eseri Büyük Dönüşüm'ü
yayımladı. 50 yıldan da uzun bir zaman önce Polanyi adeta
kehanette bulunurcasına şu isabetli teşhisi yapıyordu:
"Pazar ekonomisinin insanoğlunun ve doğal çevresinin
tek hakimi olmasına izin vermek, toplumun çöküşü ile
sonuçlanmaya mahkumdur." (s.73) Ancak Polanyi, böyle
bir yıkımın savaş sonrası dünyasında gerçekleşmeyeceğini
söyleyerek yüreklere su serpiyordu (s.251): "Ulusal ölçekte
şahit olduğumuz gelişme, ekonomik sistemin toplumun
kurallarını belirlemeyi bırakmış olduğu ve toplumun
sisteme galebe çalmasının artık garantiye alınmış olduğudur."
Ne var ki, aradan geçen yıllar
Polanyi'nin iyimserliğini boşa çıkardı; neoliberalizmin
temel hareket noktası, pazar mekanizmasının insanların
kaderini belirlemesi gerektiği oldu.
Ekonomi, topluma kurallarını dikte etmeliydi, bunun
tersi düşünülemezdi. Tam da Polanyi'nin öngördüğü
gibi, bu doktrin bizi doğrudan doğruya "toplumun yıkımına"
götürmektedir.
Ne oldu da, İkinci Dünya
Savaşı'nın bitiminden yarım yüzyıl sonra bu noktaya ulaştık?
Soruyu, konferansı düzenleyenlerin sorduğu gibi soracak
olursak, "Bu konferansı neden şimdi düzenleme gereği
duyuyoruz?" Kısaca yanıtlayacak olursak, "Bu
konferansın zamanı, özellikle Asya'da gözlenen son mali
krizler nedeniyle bugüne denk gelmiştir." Soruda içkin
esas soru işareti ise, "Nasıl oldu da, neoliberalizm, sığındığı
azınlık kenar mahallesinden çıkıp, dünyanın egemen
doktrini haline geldi?” IMF ve Dünya Bankası nasıl oluyor
da, ülkelerin iç işlerine karışıp, onları olumsuz koşullar
altında dünya ekonomisi içinde eritmeye zorlayabiliyor?
Refah Devleti, neden kurulabildiği tüm ülkelerde tehdit altında?
Çevre neden tehlike çanları çalıyor ve neden hem zengin
hem de yoksul ülkelerde yoksulların sayısındaki inanılmaz
artış, şimdiye kadar görülmemiş bir refahla atbaşı
gidiyor? Bunların tümü de, tarihsel bir bakış açısıyla
yanıtlanması gereken sorular.
Daha önce Amerikan
dergisi "Dissent"te ayrıntısıyla tartıştığım
üzere, neoliberalizmin bu zaferine ve buna bağlantılı gelişen
ekonomik, siyasi, sosyal ve ekolojik felaketlere
getirilebilecek bir açıklama, neoliberallerin gerici "Büyük
Dönüşüm"lerinin bedelini kendilerinin ödemiş olmasıdır.
Fikirlerin somut sonuçları olduğu, ilericilerin anlamayıp
da, onların çok iyi anladığı bir gerçektir. Onun içindir
ki, Chicago Üniversitesi'nde ekonomist-felsefeci Friedrich
von Hayek'in ve Milton Friedman gibi öğrencilerinin nüvesini
oluşturdukları küçük bir gruptan yola çıkan
neoliberaller ve onları parasal olarak destekleyenler muazzam
bir vakıflar, enstitüler, araştırma merkezleri, yayınlar,
öğretim üyeleri, yazarlar ve halkla ilişkiler ağı
kurarak düşüncelerini ve doktrinlerini geliştirip, allayıp
pullayıp satmaya büyük önem verdiler.
Bu son derece etkin
ideolojik kadroyu oluşturmalarının nedeni, İtalyan
Marksist düşünür Antonio Gramsci'nin kültürel egemenlik
kavramını geliştirirken neyi amaçladığını çok iyi
anlamış olmalarıydı. Eğer insanların beyinlerini
zaptedebilirseniz, yürekleri ve elleri nasıl olsa arkadan
gelecektir. Tüm ayrıntıları anlatmaya vaktim yok, ancak şu
kadarını söyleyebilirim ki, ideolojik çalışmalarının
ve pazarlama etkinliklerinin gerçekten mükemmel olduğuna
inanabilirsiniz. Milyarlarca dolar harcamışlardı ancak sonuç,
harcanan her bir kuruşa değecek nitelikteydi; çünkü
sonunda, neoliberalizmin insanlığın normal ve doğal var
oluş biçimi gibi görünmesini sağlayabilmişlerdi. Ne
kadar felakete yol açarsa açsın, kaç mali krize neden
olursa olsun, ne kadar tutunamayan ve kaybeden insanla sonuçlanırsa
sonuçlansın, Tanrı'nın emri gibi bir tür önlenemezlik
kisvesine büründürülen neoliberal sistem bizim için geçerli
yegâne ekonomik ve sosyal düzen olarak sunulabilmiştir.
Yaşamak zorunda bırakıldığımız
bu neoliberal deneyimin hedef gözetilerek insan eliyle yaratılmış
olduğunu anlamanın önemini altını çizerek vurgulamak
istiyorum. Bunu bir kez kavrayınca, neoliberalizmin yerçekimi
gibi doğal bir kuvvet olmayıp da insan mahsulü yapıntı
bir oluşum olduğunu algılayınca, insanların yaptıklarının
başka insanlar tarafından yıkılabileceğini de anlamak
olanaklı hale gelir. Ancak bu, fikirlerin önemini kavramaksızın
gerçekleştirilemez. Tabandan gelen projelere tamamen açık
olmakla birlikte, bu projelerin genel ideolojik iklim amaçlarına
uygun değilse ölü doğacakları konusunda uyarıda bulunmayı
da gerekli görüyorum.
Neoliberalizm böylece küçük,
görünürde hiçbir etkinliği olmayan bir gruptan dogmatik
bir doktrine, ruhban sınıfına, yasa koyucu kurumlarına,
hatta belki hepsinden de önemlisi, günahkâr kulları
cezalandıracak cehennemi bile olan bir dünya dinine dönüşmüştür.
O cehennem ki, şirketlerin daha yüksek oranlarda
vergilendirilmesini ve orta halli ya da düşük gelir
grubunda yer alan ailelerin vergi yükünün hafifletilmesini
önerdiğinden, Financial Times tarafından "eski kafalı
Keynesçi" ilan edilen eski Alman Maliye Bakanı Oskar
Lafontaine'i alevleri ile yalayıp yutuvermiştir.
İdeolojik durum
tespitinde bulunup, içeriği de belirlediğimiz şu noktadan
sonra hızla ilerleyip yirmi yıllık çerçevemizin başlangıcına
geri dönmek istiyorum. Bu da, Margaret Thatcher'in iktidara
gelip, İngiltere'de neoliberal devrimi başlattığı 1979 yılına
denk geliyor. Friedrich von Hayek'in öğrencisi olmanın yanı
sıra sosyal Darwinist olan Demir Leydi, tavizsiz tutumuyla
bilinen bir isimdi. Programını savunurken kullandığı TINA
kısaltmasıyla meşhur olmuştu: Başka Seçenek Yok (1).
Rekabet, Thatcher'ın öğretisinin ve aynı zamanda
neoliberalizmin merkezindeki değerdi; uluslar, bölgeler,
firmalar ve elbette kişiler arasındaki rekabet. Rekabet, ak
koyun ile kara koyunu birbirinden ayırt eden mihenk taşı görevini
gördüğünden odak noktasıydı. İster fiziki isterse doğal,
insani ya da mali, olsun her türlü kaynağın en etkin
kullanımını sağlayacağı varsayılan sihirli güçtü
rekabet.
Büyük
Çin düşünürü Lao Tzu, Tao-te Ching adlı başeserini şu
sözlerle noktalıyordu: “Her şeyden önemlisi, asla
rekabet etmeyin.” Neoliberal dünyada bu öğüdü tutanlar
sadece en büyük ekonomik aktörlerdir: Uluslarüstü Şirketler.
Rekabet kuralı bunlara pek işlemez; tercihleri, işbirliği
Anamalcılığı olarak adlandırabileceğimiz bir yaklaşımdır.
Koşullara bağlı olarak, "doğrudan dış yatırım"
çerçevesindeki tüm paranın üçte iki ilâ dörtte üçünün
istihdam yaratıcı yatırımlara değil, istihdamda mutlak
daralmaya yol açan ortaklık ve şirket evliliklerine akması
da rastlantı değildir.
Neoliberal görüş açısından
rekabet daima bir erdem olduğundan, sonuçlarının kötü
olması da düşünülemez.. Neoliberallere göre pazar
mekanizması öylesine mükemmeldir ki, Görünmez Eliyle tıpkı
Tanrı gibi en kötü durumları mucizevi biçimde güzele ve
iyiye dönüştürmeye muktedirdir. Thatcher bir konuşmasında,
"Eşitsizliklerle övünmek, yeteneklerin ve becerilerin
eşitsiz dağını görerek verilen firelerin hepimizin çıkarına
olduğunu vurgulamak başlıca görevimizdir", diyordu. Söylemek
istediği, rekabetçi mücadelede saf dışı kalanlar için
üzülmemek gerektiğiydi aslında. İnsanlar doğaları gereği
farklıdırlar, ancak bu kötü bir şey değildir; çünkü
yeteneklilerin, en iyi öğrenim görmüşlerin, en acımasızların
başarıları aslında hepimizin çıkarınadır. Zayıflara,
iyi öğrenim görememişlere hiçbir borcumuz yoktur, çünkü
başlarına ne geldiyse hepsi kendi kabahatleridir, toplumun
onların düşkünlüklerinde
hiçbir rolü yoktur. Margaret'in dediği gibi rekabetçi düzen
"fire veriyorsa", toplum bundan kazançlı çıkacaktır.
Ne yazık ki, aradan geçen yirmi yılın bize öğrettiği,
gerçek durumun bunun tam tersi olduğu olmuştur.
Thatcher öncesi İngiltere'sinde
on kişiden biri yoksulluk sınırının altındaydı; parlak
olmamakla beraber, bu oranı insan onuruyla çelişkili bulmak
zordu, hatta savaş öncesi dönemle karşılaştırıldığında
olumlu bile denebilirdi duruma. Şimdi ise, resmi rakamlara göre
dört yetişkinden ve üç çocuktan biri yoksulluk sınırının
altında yaşamaktadır. Bunun anlamı bu kişilerin kışın
evlerini ısıtmaktan aciz oldukları, elektriği ve suyu gıdım
gıdım harcadıkları, kışın sırtlarını ısıtacak,
onları yağmura, kara karşı koruyacak bir paltoları bile
olmadığı anlamına gelmektedir. Bu örnekleri İngiltere Çocuk
Yoksulluğu Eylem Grubunun 1996 yılı araştırma raporundan
aldım. Thatcher-Major'un "vergi reformları"nın
sonucunu tek bir örnekle açıklayacağım: 1980'lerde vergi
yükümlülerinin yüzde biri tüm vergi indirimi kârlarının
yüzde yirmi dokuzunu alıyordu; öyle ki, ortalama ücretin
yarısını kazanan bir kişinin vergisi yüzde yedi oranında
artarken, ortalama ücretin on katını kazanan bir kişinin
vergi indirimi kârlarından yararlanma oranı yüzde yirmi
bire kadar çıkabiliyordu.
Neoliberalizmin temel değeri
olan rekabetin bir diğer dayatması da, kâr yarışına katılımın
ya da pazar paylaşımının temel yasalarına uyum sağlayamadığı
için kamu sektörünün kesin biçimde küçültülmesidir.
Özelleştirme, geçmiş yirmi yılın başlıca ekonomik eğilimi
olagelmiştir. Bu eğilimin temeli İngiltere'de atılmış ve
dünyaya da buradan yayılmıştır.
Öncelikle şunu sormak
istiyorum: özellikle Avrupa'daki kapitalist ülkeler neden
tasfiyeye başlama noktası olarak seçtikleri kamu
hizmetlerine sahiptiler ve neden birçoğunda hâlâ kamu
hizmetleri vardır? Gerçekte, kamu hizmetlerinin neredeyse tümü
iktisatçıların "doğal tekel" olarak adlandırdıkları
hizmetleri kapsar. Doğal tekel, azami ekonomik etkinliği sağlayacak
asgari miktar, pazarın gerçek boyutuna eşit olduğunda
ortaya çıkar. Başka bir deyişle, bir şirket ölçek
ekonomilerinin gereklerini yerine getirebilmek için belli bir
büyüklükte olmalıdır ki, tüketiciye en düşük
maliyetle mümkün olan en iyi hizmeti sunabilsin. Yol yapımı,
enerji hatları gibi kamu hizmetleri için ise son derece büyük
başlangıç giderlerine gerek vardır. Bu da devlet
tekellerinin bu gibi alanlarda en iyi çözüm olmasının başlıca
nedenidir zaten. Ancak, neoliberaller kamuya ilişkin her şeyi
gözü kapalı "verimsiz" ilan etme alışkanlığındadırlar.
Bir doğal tekel özelleştirildiğinde
neler olacağına değinmek istiyorum şimdi de. Doğal
tekellerin yeni kapitalist sahipleri kamuya tekel fiyatlarını
dayatırken, bu işten fazlasıyla kâr elde etme eğilimindedirler.
Klasik iktisatçılar, fiyatlar olması gerektiğinden yüksek
olduğu ve tüketiciye verilen hizmet de çok iyi olmak
zorunda olmadığından, bu sonucu "pazarın yapısal
çöküşü" olarak nitelemişlerdir. Bu türden yapısal
çöküşleri önlemek için 1980'lerin ortalarına kadar
Avrupa'nın kapitalist ülkelerinin hemen hemen tümünde
izlenen yol, posta, telekomünikasyon, elektrik, gaz,
demiryolu, metro, hava taşımacılığı ve su, çöp toplama
gibi diğer bazı hizmetlerin devlet tekellerine teslim
edilmesi olmuştur. ABD'nin buna istisna oluşturmasındaki başlıca
neden ise ülkenin doğal tekellerin işlerliği olabilmesi için
coğrafi olarak fazlasıyla büyük olmasıdır.
Margaret Thatcher'ın her
derde deva gördüğü özelleştirmenin bir yan çıktısı
da, sendikaların gücünü kırmasına yaramasıydı. En örgütlü
alan oldukları kamu kesimini çökerterek, sendikaların
belini bükmüştü. 1979 ile 1994 arasında İngiltere'de
kamu kesiminde yitirilen iş sayısal olarak iki milyonu,
oransal olarak da yüzde yirmiyi buluyordu. Üstelik, işlerini
kaybedenlerin hepsi de sendikalıydı. Özel sektördeki
istihdam, söz konusu on beş yıl için atıl durumda olduğundan,
İngiltere'deki toplam iş kaybı 1.7 milyona ulaşmıştı ki,
bu da 1979'la karşılaştırıldığında istihdamda yüzde
yedilik bir daralma demekti. Neoliberaller için işçi sayısı
ne kadar düşük olursa o kadar iyi demektir; çünkü, işçiler
onların gözünde pay sahiplerinin lokmasında gözü olan
kesimdir.
Özelleştirmenin diğer
sonuçlarına gelince, bunların hiçbiri beklenmeyen sonuçlar
değildir ve hepsi de öngörülmüştür. Yeni özelleştirilen
yatırımların çoğunlukla eskileriyle aynı kişiler olan
yeni yöneticileri, satışlarını iki-üç katına çıkardılar.
Hükümet, borçları kapatabilmek için vergi gelirlerini
kullandı ve firmaları pazara
çıkarmadan onları yeniden kapitalistleştirme yoluna gitti.
Sözgelimi, Sular İdaresinin borçlarının 5 milyar poundu
silinmekle kalmadı, gelini allayıp pullamak için çeyize(!)
1.6 milyar poundluk "başlık parası" da ilave
edildi. Bu arada da, küçük tasarruf sahiplerinin bu şirketlerde
nasıl pay sahibi olabileceklerine ilişkin propaganda sonucu
dokuz milyon İngiliz yurttaşı hisseleri kapıştı; ancak,
bunların yarısından fazlası bin poundun altında yatırım
yaptıkları gibi, hissedarların birçoğu da hisselerini çabucak
elden çıkardılar.
Sonuçlardan da kolayca
anlaşılabileceği gibi, özelleştirmenin temel hareket
noktası ne ekonomik verimlilik sağlamak ne de tüketiciye
daha iyi hizmet vermekti; tek amaç, kaynakları sosyal eşitsizlikleri
ortadan kaldırmak için kullanabilecek olan kamunun cüzdanını
açıp, serveti kamudan özel sektöre aktarmaktı. İngiltere'de
olsun, diğer ülkelerde olsun özelleştirilen kuruluşların
hisselerinin önemli bir çoğu bugün finansal kuruluşlarda
ya da çok büyük yatırımcılarda toplanmıştır. British
Telekom'un hisselerinin sadece yüzde biri, British
Aerospace'in hisselerinin ise yüzde 1.3'ü çalışanları
tarafından alındı. Bayan Thatcher'in açtığı cihaddan önce,
İngiltere'deki kamu sektörü kuruluşlarının pek çoğu kâr
ediyordu. Sonuç olarak 1984'de kamu kuruluşları hazineye 7
milyar pound katkıda bulunmuştu. Bu paranın tümü artık
özel sektördeki hissedarlara gitmektedir. Özelleştirilen
kuruluşlardaki hizmet kalitesi öylesine bozulmuştur ki,
Financial Times'ın haberine göre, Yorkshire su şebekesinde
fareler cirit atmaktadır, Thames trenlerine binip de hayatta
kalmayı başaranlar madalyayı hak eder duruma gelmişlerdir!
Dünyanın her tarafında
aynı mekanizmalar işlemektedir. İngiltere'de özelleştirme
ideolojisini yaratan entelektüel ortak, Adam Smith Enstitüsü'dür.
USAID (2) ve Dünya Bankası da Adam Smith Enstitüsü
uzmanlarından yararlanarak, Güney'de özelleştirme
doktrinini yaygınlaştırmışlardır. 1991'e kadar Dünya
Bankası, süreci hızlandırmak için 114 ülkeyi borçlandırmıştır;
her yıl Küresel Kalkınmanın Maliyeti raporunda Banka'dan
kredi alan ülkelerde yürütülmekte olan yüzlerce özelleştirmeye
ilişkin bilgi yer almaktadır.
Bence artık özelleştirme
sözcüğündense gerçekleri daha iyi anlatan kavramlar
kullanmanın zamanı geldi de geçiyor bile: yabancılaşmadan
ve on yıllardır binlerce insanın alın terinin ürününün
bir avuç büyük yatırımcıya peşkeş çekilmesinden söz
ediyoruz. Bu, gelmiş geçmiş her kuşağın yaşayabileceği
en büyük soygundur aslında.
Neoliberalizmin bir diğer
yapısal sonucu da, sermayenin ödüllendirilerek emeğin
cezalandırılması ve servetin toplumun tabanından tavanına
aktarılması olmuştur. Kısacası, eğer gelir dağılımı
tablosunun tepesinde yer alan yüzde yirminin içindeyseniz
neoliberalizmden kazançlı çıkacaksınız demektir;
merdivenin üstlerine tırmandıkça kazancınız da aynı
oranda artacaktır. Tabandaki yüzde seksenin içinde yer
alanlar ise yarışı baştan kaybedenlerdir; gelir tablosunda
aşağı doğru indikçe zarara uğrama oranı da artar.
Bu aile fotoğrafında
Ronald Reagan'ı da unutmamak gerek elbette. En iyisi bu
konuyu, 1990’da Zenginlik ve Yoksulluğun Politikası adında
bir kitap yayınlamış olan, Başkan Nixon’un eski yardımcısı
Cumhuriyetçi Kevin Philips’in gözlemlerinden yararlanarak
açıklamak. Reagan’ın neoliberal doktrininin ve
politikalarının 1977 ile 1988 arasında Amerikan gelir dağılımını
nasıl değiştirdiğini kitabında tablolarla gösteriyor
Philips. Bu politikaların büyük bölümü, Amerikan
politikasında hâlâ önemli bir rol oynayan, Reagan yönetiminin
başlıca kılavuzu olan muhafazakar Heritage Vakfı (3) tarafından
önerilmişti. 1980'ler boyunca toplumun en varsıl yüzde onu
içinde yer alan Amerikan aileleri ortalama aile gelirlerini yüzde
on altı, yüzde beşinde yer alanlar yüzde yirmi üç oranında
artırmışlardır. Ancak, Reagan'a en çok dua edenler hiç
kuşkusuz gelirlerini yüzde elli oranında artıran en
tepedeki yüzde birlik kesimdir. Tabandaki yüzde sekseni oluşturan
yoksul Amerikalıların hepsi istisnasız bazı kayıplara uğramıştır.
En aşağıda yer alan yüzde onluk kesim gelirinin yüzde on
beşini yitirmiştir. Yıllık gelirleri yoksulluk sınırı
olan 4.113 Dolardan insanlık dışı denilebilecek 3.504
Dolara kadar düşmüştür. 1977'de en tepedeki yüzde birlik
kesimin ortalama geliri en alttaki yüzde ondan 65 kat fazla
iken, on yıl sonra bu oran yüzde yüz on beşe fırlamıştır.
Amerika, eşitsizliğin en
fazla olduğu toplumlardan biri olma özelliğini korumakla
beraber, yirmi yıldır uygulanan neoliberal politikalar
sonucu eşitsizlik tüm ülkelerde ciddi biçimde artmıştır.
UNCTAD'ın gelir eşitsizliği, yoksullaşma ve orta sınıfların
eriyip gitmesi üzerine yapılan 2600 çalışmanın değerlendirilmesinden
elde ettiği sonuçları yayımladığı 1997 Ticaret ve Kalkınma
Raporu bu korkunç gerçeğin altını bir kez daha çizmektedir.
UNCTAD'ın raporunun bu eğilimlerin Çin, Rusya ve diğer
eski Sovyet Cumhuriyetleri gibi geniş bir yelpazede yer alan
değişik ülkelerde geçerli olduğunu işaret etmesi ilginçtir.
Eşitsizliğin artışı
doğrultusundaki bu eğilimde hiç de şaşırtıcı bir yön
yoktur aslında. Vergi kesintileri ve ücretlerin düşürülmesi
gibi politikalar zengini daha zengin yapmak için tasarlanmıştır.
Bu tür ölçütlerin kuramsal gerekçelendirilmesi ve teorisi
de şöyle kurgulanmıştır: zenginin yüksek gelir ve yüksek
kâr ile daha zengin edilmesi yatırımı ve kaynakların daha
iyi dağılımını özendirici olduğundan istihdam yaratıcı
ve toplumun refahını artırıcı etkiye sahiptir.
Gerçekte ise, parayı ekonomik merdivenin üst
basamaklarına doğru itelemenin bir avuç azınlığın beyan
edilmeyen kağıt üstü gelirlerini artırmaya, borsa oyunlarına
ve bu konferans boyunca hakkında epey şey dinleyeceğimiz
mali krizlere yol açmaktan başka işe yaramadığı gün
gibi açıktır. Gelirin, toplumun en alt basamaklarında yer
alan yüzde seksene doğru kaydırılarak, yeniden paylaşımı
sağlanabilse, bu gelir, tüketim için kullanılarak istihdamı
özendirecektir. Oysa gelir, zaten gereksinme duyduğu şeylerin
çoğuna sahip olan üst kesime doğru kaydırılacak olursa
-ki, bugün yapılan budur- bu gelir yerel ya da ulusal
ekonomiye döneceğine uluslar arası borsaya akacaktır.
Hepinizin bildiği gibi, Güney
ve Doğu'da yapısal uyum adı altında uygulanan politikalar,
neoliberalizmin makyajlı halinden başka bir şey değildir.
Thatcher ve Reagan'ı ulusal düzeyde uygulanan politikaları
açıklamak için kullandım. Uluslararası düzeyde ise
neoliberallerin tüm güçlerini yönlendirdikleri belli başlı
alanlar şunlardır:
• Mal ve hizmetlerin
serbest dolaşımı
• Sermayenin serbest
dolaşımı
• Yatırım serbestisi
Geçtiğimiz yirmi yılda
IMF inanılmaz şekilde güçlenmiştir. Borç krizine ve koşullara
bağlılık mekanizmaları sayesinde, ödemeler dengesi desteğinden
sözde "anlamlı" ekonomi politikalarının, özde
ise neoliberal politikaların uluslararası jandarmalığına
geçmiştir. Uzun ve yorucu tartışmalar sonucu, neyi oyladıklarını
tam olarak bilmeyen parlamentoların onayıyla 1995 Ocak ayında
Dünya Ticaret Örgütü kuruldu. Neyse ki, neoliberal
kuralların uluslararası alanda kesin hükümranlığı anlamına
gelen Çok Taraflı Yatırım Antlaşması'nın (MAI)
onaylanması geçici de olsa ertelenebilmiştir. MAI onaylanmış
olsaydı, tüm hakların şirketlere, tüm sorumlulukların hükümetlere
verildiği, yurttaşlara kesinlikle hiçbir hakkın tanınmadığı
yeni bir tarih sayfası açılmış olacaktı.
Bu kurumların hepsinin
ortak paydası, şeffaflıktan yoksun ve anti-demokratik oluşlarıdır.
Bu, neoliberalizmin temel esprisi ve özüdür. Neoliberalizm
için ekonomi, kurallarını topluma kabul ettirir, bunun
tersi düşünülemez bile. Demokrasiyi ayakbağı olarak algılayan
neoliberalizm hem kazananların hem de kaybedenlerin dahil
olduğu geniş bir seçmen kitlesi için değil, sadece
kazananlar içindir.
Sözlerime son verirken,
fiilen hiçbir şeye sahip olmayan kaybedenlere ilişkin
neoliberal tanımlamayı çok ciddiye almak gerektiğini
vurgulamak istiyorum. Servetin toplumun alt kademelerinden üst
katmanlarına aktarılması süreci gereği herkes yaşlanma,
hastalık, hamilelik, başarısızlık ya da sadece ekonomik
koşullar öyle gerektirdiği için, herhangi bir anda sistem
dışına itilebilir. Hissedar son sözü söyleyecek tek değerdir.
International Herald Tribune'un raporuna göre, yabancı yatırımcılar
Tayland ve Kore şirketlerine sızarak bu şirketleri hızla
ele geçirmektedirler. Bu durumu, yoğun bir işten çıkarma
kampanyasının izlemesi kaçınılmaz görünmektedir.
Diğer bir deyişle
binlerce Taylandlı ve Korelinin yıllardır verdiği ürünler
yabancı ortaklıklara aktarılmaktadır. Bu serveti
yaratanların büyük çoğunun kendilerini, daha şimdiden
kapının önüne konulmuş kesimin yanında bulacağına
kesin gözle bakılmalıdır. Vahşi rekabet şartları altında
yaşanan değer aşınması, bu tür davranışları haksız
olmaktan çıkarıp, normal ve yüce tavırlar sınıfına
sokmuştur.
Neoliberalizm, siyasetin
temel doğasını değiştirmiştir. Siyasetin esas ilgi alanı
kimin kime hükmettiği ve kimin pastadan ne kadar pay aldığı
iken, günümüzde bu temel sorular hâlâ geçerliliğini
korumakla beraber, günümüzde siyasetin odağındaki soru,
artık "Kimin yaşamaya hakkı vardır, kimin yoktur?"
olmuştur. Sistemden köktenci dışlamalar günümüzün tek
geçerli kuralıdır.
Size felaket tellallığı
yapıyor gibi görünebilirim, ancak ne yazık ki, son yirmi yılın
gündemini oluşturan olaylar bunu gerektirmektedir. Gene de,
sözlerimi dinleyenleri kötümserliğe sevk ederek noktalamak
istemem. Hayatımızı tehdit eden bu eğilimlere karşı bir
çok gelişme yaşanmaktadır ve eylemleri artırmak için
uygun zemin mevcuttur.
Bu konferans, bu
eylemlerin çoğunu tanımlamaya yardımcı olacağı gibi,
ideolojik bir savunma temelinin oluşturulmasına da katkıda
bulunacaktır. Evrenin Sahiplerinin (!) Davos'ta geleceğimize
ipotek koymasını elimiz kolumuz bağlı bekleyeceğimize, gündemi
oluşturma günü gelmiştir. Kaynak sağlayabilecek olanların
sadece projelere değil, fikir üretimine de kaynak sağlamaları
gerektiğini anlayacaklarını umarım. Neoliberallerin bunu
yapmasını bekleyemeyiz; Tobin Vergisi (4) de dahil, tüm
mali piyasalarda geçerli olacak ve uluslararası firmaların
kârlarını vergilendirmeye dönük, işlerliği olan, eşitlikçi
uluslararası vergi sistemleri tasarlamak zorundayız. Böyle
bir uluslararası vergi sisteminin en büyük çıktısı
Kuzey-Güney eşitsizliğini ortadan kaldırmak ve geçmiş
yirmi yıl boyunca sistemden dışlanmış kitlelere dönük
yeniden dağılımı gerçekleştirmek olacaktır.
Yineleme pahasına da olsa,
neoliberalizmin insanlığal var oluş koşullarından biri
niteliğini taşımadığı, eksiklikleri ve aksaklıkları
nedeniyle bu sisteme karşı mücadele etmenin bir zorunluluk
haline geldiği ve neoliberalizme doğaüstü nitelikler yüklenmemesi
gerektiği hususlarının altını tekrar tekrar çizmek
istiyorum. Bir yandan toplumu ve demokratik devletleri yeniden
güçlendirmeyi, bir yandan da uluslararası düzeyde
demokrasinin tesisi, hukukun üstünlüğü ve gelirin hakça
dağılımı ilkeleri doğrultusunda sistemi yenilemeye hazırlıklı
olmalıyız. İş dünyası ve piyasaların dünyamızdaki
yerini yadsımıyoruz, ancak bu yerin insan var oluşunun tümünü
kapsayamayacağını söylüyoruz.
UNDP'nin beyanına göre,
uluslararası dolaşımdaki inanılmaz meblağlara ulaşan
paranın 40 milyar ABD Doları gibi gülünç denecek kadar küçük
bir miktarı ile dünya nüfusunun tümü için insan onuruna
yaraşır bir yaşam sağlamak, evrensel sağlık ve eğitim
standartlarını yakalamak, çevreyi temizlemek ve
kirlenmesini önleyecek önlemler almak, Kuzey-Güney farkını
azaltmak mümkün görünmektedir. Bu da, gerçekten göz ardı
edilebilecek kadar küçük bir meblağdır.
Sonuç olarak
neoliberalizm ne kadar vahşi olursa olsun, yumuşak karnı
vardır. Daha dün neoliberallerin tüm yatırımları MAI
aracılığı ile liberalize edecek bir projesi, uluslararası
eylemcilerin işbirliği sayesinde, geçici de olsa, suya düşürülebilmiştir.
Bu zafer, örgütlü bir eylemciler ağının ne kadar başarılı
olabileceğini de kanıtladığından, neoliberallere iyi bir
gözdağı olmuştur. Şimdi gün safları sıklaştırma,
onların MAI'yi yeniden Dünya Ticaret Örgütü gündemine
sokmalarına engel olma günüdür.
Olaya bir de şu açıdan
bakalım: Biz sayısal olarak onlardan çok daha fazlayız,
çünkü bu neoliberal oyunda kaybedenlerin sayısı
kazananlara göre çok daha fazladır. Onların durmadan
tekrarlanan krizlerle sarsılan görüşleri karşısında
bizim fikirlerimiz taptazedir. Bizde olmayan tek şey ise, bu
ileri teknoloji çağında üstesinden kolaylıkla gelebileceğimiz
birlik ve örgütlenme anlayışıdır. Tehdidin boyutları
uluslararası olunca, buna karşı olanların örgütlenme
zemini de aynı ölçekte olmalıdır elbette. Aramızdaki
dayanışma artık sadece yardımlaşma olmanın çok ötesine
geçmek zorundadır. Artık, etkileşimden doğan gücümüzü
mücadelemizde karşılıklı olarak keşfetmek, sayısal gücümüzün
büyüklüğünü ve fikirlerimizin güçlülüğünü hasmımızı
tehdit edecek şekilde örgütlemek zorundayız.
*
Susan George’un Mart 1999’da yaptığı bir konuşmadan
özetlenmiştir.
**
Küresel direnişin sözcülerinden muhalif iktisatçı
***
Mülkiyeliler Birliği Genel Başkanı
|