|
Sömürü
Ortakları: Çin ve Ulus-Aşırı Sermaye
Gerard Greenfield-Çeviri: İ.
Halit Elçi
(Evrensel'den Alınmıştır)
Sömürünün perde önü;
piyasa sosyalizmi
Bu yazı uluslararası
tekellerin Doğu Asya'daki faaliyetleri üzerine 1997 kasımında
Tokyo'da yapılan bir seminer için hazırlanan bir makaleden
kısaltılarak çevrildi. Makale özellikle Hong Kong'un Çin'e
devri özelinde uluslararası sermaye ile Çin revizyonizmi
arasındaki ortaklık üzerinde durmaktadır. 'Çin'in halen
sosyalist bir ülke olduğu' söylenerek kitleler yanıltılmak
istenirken ve NATO'nun Yugoslavya'ya yönelik saldırıları sırasında
Çin Büyükelçiliği'nin vurulması üzerine Çin "Halk
Cumhuriyeti" yöneticilerinin dilinde 'antiemperyalist' rüzgarlar
eserken, gerçeğin ne olduğunu anlamak önemli.
Çin'de vahşi bir
kapitalizmin hüküm sürdüğü görülmektedir. Tersinden
olsa da bulanık havanın dağılmaya başladığı '90'lı yıllarda
kitleler herkesi en azından olduğu gibi görme fısatına
sahip oluyorlar. Yazının 'Çin kapitalizmi'nin 'erdemlerini'
(!) öğrenmek isteyenlere önemli ipuçları vereceğini düşünüyoruz.
Tüm dünyanın dikkati 1997'de
Hong Kong'un Çin'le yeniden birleşmesi üzerine odaklanırken
Dünya Bankası'nın ilgisinin yoğunlaştığı konu onun özelleştirme
ve emek piyasasını (sermaye lehine) serbestleştirme
politikalarının Çinli yöneticilerin gündemine sokulmasıydı.
Tüm dünyada, insanlar yeniden
birleşme sonrası Hong Kong'da ani değişiklikler olup
olmayacağını anlamaya çalışırken, aslında Çin'de çok
çarpıcı değişikler gerçekleşiyordu; 50 milyon işçinin
işinden atılması ve emek piyasasının daha da serbestleştirilmesine
eşlik edecek olan geniş bir özelleştirme programı ilan
ediliyordu. 'Üç Demir' politikasının (iş ve ücret güvencesi
ile ömürboyu istihdamı temsil eden demir pirinç kâsesi,
demir ücret ve demir koltuk) son kalıntıları bir kenara atıldı
ve onun yerini demir yürek, demir yüz ve demir yumruk aldı.
Adım adım ilerlenen 20 yıldan
sonra nihayet, Dünya Bankası -Eylül'de Hong Kong'da yapılan
Dünya Bankası ve IMF'nin uluslararası toplantısında-
kendi eseri olan neoliberal 'şok tedavisi'ni kutlayabilirdi.
Toplantı aynı zamanda Çin'in 28 milyar dolardan fazla borçla
ve her yıl ortalama 3 milyar dolarlık yeni borçlanma ile Dünya
Bankası'nın en büyük borç yükümlüsü olduğunu
vurguladı.
Bu özelleştirme kutlamalarının,
daha fazla 'emek esnekliği'nin, ve Dünya Bankası'na olan
milyarlarca dolarlık borçların arkasında, ulus-aşırı
sermayenin çıkarları ve onu Çin'deki ticaret ve yatırımlar
üzerindeki büyüyen etkisi yatıyor. Hong Kong'daki
muhalefet hareketi 'Dünya Bankası ve IMF'ye Karşı Dayanışma'nın
işaret ettiği gibi, iş ve gelir güvencesinin yok edilmesi,
onbinlerce işçinin işinden atılması, hükümetin yerel
sanayiye verdiği destek ve korumanın kaldırılması, ulus-
aşırı sermaye ile işbirliği içindeki yönetici zümrenin
çıkarlarına hizmet ediyor.
Dünyanın diğer ülkelerinde
olduğu gibi neoliberal yapısal uyum ve ekonomik liberalleşme
politikaları ulus-aşırı şirketlerin gücünü artırmaya
hizmet ediyor ve onlara, -yerel nüfusun büyük toplumsal ve
çevresel bedeller ödemesi pahasına- çok büyük kârlar
edinmesi için daha geniş serbestlik sağlıyor.
İşçi ücretlerini düşüren
ve onların kendi hak ve çıkarlarını savunmak için
kollektif eyleme girişme yeteneklerini daha da zayıflatan 'emek
esnekliği' ve kitlesel işsizlik kamçısına ek olarak;
ulus-aşırı şirketler iç pazarların dışa açılmasından,
özelleştirilen ve iflas eden firmaların ele geçirilmesinden
veya onlarla birleşmelerinden yarar sağlıyor. Neoliberal
proje aynı zamanda, merkezi devletin ve yerel (eyalet) yönetimlerinin
-yabancı sermaye faaliyetlerini düzenleme ve denetleme
yeteneğini daha da azaltırken- yabancı yatırımlara teşvikler
sunmasını garantiliyor.
'Çin'e özgü piyasa
sosyalizmi'
Kuşkusuz bütün bunlar bir
anda olmadı. Ulus-aşırı sermaye ve Çin devletinin çıkar
ortaklığı, ülkenin 'modernleştirilmesi' için yabancı
sermayeyi çekme amacıyla yürütülen 'açık kapı'
politikasının yirmi yıllık uygulaması sırasında şekillendi.
1978'de 'Dört Modernleşme' programına girişildiğinde hızlı
kalkınma ve büyümeye 'sosyalizmi geliştirmek için
kapitalizmi kullanma' yoluyla ulaşılacağı açıklandı. Bu
daha sonra 'Çin'e özgü piyasa sosyalizmi' olarak adlandırıldı.
Hepsinden önemlisi, 'Deng
Xiaoping düşüncesi'ne göre, bilhassa 'Özel Ekonomik Bölgeler'
ve 'açık şehirler'de sömürü hoşgörülecekti; bunlar,
yabancı sermayeyi ucuz ve disiplinli bir işgücüne çekerek
global ekonomiye açılan 'pencereler' olacaktı.
Aynı sıralarda, özel
ekonomik bölgeler ve 'açık şehirler'de yetki sahibi olan
yerel parti ve devlet (eyalet) bürokrasisi yabancı sermaye
ile ortak girişimler ve öteki iş ilişkileri yoluyla, doğrudan
bir çıkar ortaklığı kurdu.
Bunun sonucunda Deng'in sömürü
konusundaki 'hoşgörüsü' sınırsız hale geldi; özel bölgelerdeki
30 milyondan fazla işçi, ağır çalışma koşullarıyla,
yaygın iş kazalarıyla ve örgütlenme ve muhalefet girişimlerine
yöneltilen sistematik baskıyla yüzyüze kaldı.
Yabancı-yatırımlı
fabrikalarda ve ortak girişimlerde sıkı bir disiplin rejimi
işçilerin sözleşmelerine işleniyor, ve fabrikalarda, çalışma
saatlerinde konuşma veya su içme, geç kalma, isim kartlarını
yanlış biçimde takma, oturma veya dinlenme, çok sık
tuvalete gitme vb. için para cezası ve fiziksel cezalar
liste halinde asılıyor. 46 kural ve talimattan oluşan karmaşık
bir sistemin bulunduğu bir fabrikada bir ayda işçilerin yüzde
80'i para cezasına çarptırıldı.
Bu sistem, (işçilerin
fabrikalara ve koğuşlara kilitlendiği) 'kuş kafesi yönetim
sistemleri' veya hem çalışma saatlerinde hem sonrasında
fiziksel denetim ve tecriti içeren diğer yönetim biçimlerine
dayanan daha geniş bir gözetim sistemi içinde özel güvenlik
elemanları, Halk Güvenlik Bürosu ve yerel milisler tarafından
denetlenip uygulanıyor. Somut bir örnek olarak 21 Eylül
1997'de Fujian Eyaletinde (Hong Kong yatırımı olan bir
ayakkabı fabrikasında) çıkan yangında ölen işçiler gösterilebilir;
fabrika kapıları işçilerin üstlerine kilitlenmişti ve
pencerelerdeki demir parmaklıklar kaçmalarına izin vermemişti.
Tekellerin işçiler üzerindeki
etkisini daha ayrıntılı biçimde tartışmaya geçmeden önce
belirtmeliyiz ki, şu anda yabancı sermayenin Çin
ekonomisine bir tür 'yeni emperyalizm' tarzında egemen olduğunu
söylemiyoruz. Politik ve ekonomik yönetici zümre ve devlet,
ulus-aşırı sermaye yüzünden güçsüz kalmış değildir;
ama onlar bir çıkar ortaklığını alttan alta geliştiren
yabancı kapitalistlerle doğrudan ve dolaylı bağlantılar
kurmuştur.
Dahası, politik liderlerin
aile üyelerinin ve dostlarının denetimi altında ana-şirketler
şeklinde beliren çok sayıda büyük devlet işletmesi var.
Bu ana-şirketler -ve Çin'deki bazı büyük ölçekli özel
girişimler- yabancı sermaye ile rekabet etme gücüne
sahiptir; ve bunların kendileri şimdiden uluslararası
tekeller haline gelmiştir.
Dünyanın dört bir yanında
yatırımları olan -Kamboçya ve Tayland'da konfeksiyon,
Vietnam'da enerji, Avustralya'da yiyecek ve madencilik
sanayileri, ABD'de çelik imali vb.- Çinli ulus-aşırı şirketler
bulunuyor. Bu nedenle global ekonomideki ulus-aşırı şirketlerin
büyüyen gücünden sözettiğimiz zaman, kıta Çini
merkezli yeni tekelleri de hesaba katmalıyız.
İşçiler üzerinde sıkı
denetim
Genel olarak küçük ve orta
boy işletmelerin işçileri, ulus-aşırı şirketlere bağlı
taşeron şirketlerindeki işçilerle aynı esneklik ve
belirsizlik sorunlarıyla karşı karşıya kalıyor. İşçilerin
yaygın olarak karşılaştığı öteki sorunlar şunlardır:
1996'da yasalar göçmen işçilerin aile planlaması
merkezlerine kayıtlı olma zorunluluğunu yürürlüğe
koyunca, bu işçiler üzerindeki sıkı denetim daha da pekiştirildi.
Göçmen kadın işçiler Fujian'da bir iş için başvururken,
aile planlaması merkezleri tarafından verilen kısırlaştırılma
belgesini yanlarında bulundurmak zorundadır. Kadın işçilerin
oranı, büyük ölçekli fabrikalara göre daha yüksektir.
Bu durum, emeğin cins ayrımı yoluyla sömürülmesine dayanır;
kadınların emeği erkeklerinkine göre daha az değerli ve
daha düşük nitelikli görülür ve böylece onların emeğinin
daha ucuz olması gerektiği düşünülür. Sağlık ve güvenlik
standartları, işyerine yatırılan sermayenin azlığı ve
donanımın zayıflığı nedeniyle düşük düzeydedir.
Tasarruf tedbiri olarak, güvenli olmayan, elden düşme veya
eskimiş makine ve donanımın kullanılması yaygındır.
Makinelerin ve donanımın yeni olduğu yerlerde de, işçiler,
çalışma hızından dolayı iş kazalarına, ve dinlenme
molalarının kalkmasına neden olan kapitalist, 'zamana karşı-iş'
disiplinine maruz kalır. Küçük ve orta boy fabrikalar çoğunlukla
gözlerden ırak yerlerde -eski apartmanlarda veya depolarda-
kuruludur; ve çoğu aslında kayıtlı bile değildir. İşverenler
rüşvet ve menfaat sağlama yoluyla fabrikalarının yasal
denetimin dışında kalmasını temin edebilir.
Yabancı sermayeye açılan
liman: HONG KONG
İlçe ve Köy İşletmeleri (İKİ),
1950’lerdeki komün işletmelerinden türemiş olsa da,
ancak 1984’de, piyasa reformu politikalarının, onların kâr
getiren etkinliklerini cesaretlendirmesi ile tanındı. Bu İlçe
ve Köy İşletmeleri’nin hızla yayılmasına yol açtı;
sayıları 1978’de 1,5 milyondan, 1993’de 25 milyona çıktı
ve bu tarihte 123 milyondan fazla işçi çalıştırıyorlardı.
Bazı Batılı sosyalistler, İKİ’lerin
bugün Çin’de yaşayan ‘sosyalizm’in bir biçimini
temsil ettiğini ileri sürse de, bunlar gerçekte ‘yerel ve
yabancı sermayenin çıkarlarının kaynaşması’ olarak
tarif edilebilecek kapitalist işletmelerdir. İKİ’lerin çoğu,
-genellikle Hong Kong merkezli sermaye ile yapılan ortak yatırımlar
ve taşeronluk düzenlemeleri yoluyla- aslında ulus-arışı
sermaye tarafından yönetiliyor.
Son zamanlarda ise İKİ’ler
yabancı sermayeye satılıyor. Örneğin Zhuang Özerk Bölgesi’ndeki
yerel yönetim; 3 yılda 13 bin işletmenin hisse senetlerinin,
yabancı yatırımcılara satılması veya yine mülkiyet
haklarının tümünün ya da bir bölümünün yabancılara
aktarılmasını gerçekleştiriyor.
Hong Kong merkezli sermaye ile
ortak girişimler olarak kurulan İKİ’lerde işçilerin büyük
bölümü geçicidir. İKİ olan bir boya fabrikasına ilişkin
yeni bir çalışma, 78 işçiden yalnızca 8’inin sürekli
işe sahip olduğunu, geri kalanının ‘emek piyasasında
bulunan’ (bireysel) sözleşmeli veya geçici işçiler olduğunu
ortaya koydu. Sürekli işçilerin sözleşmeleri bile, işverene,
‘beceriksizlik’ durumunda kolaylıkla onu iptal etme imkanı
tanıyor. Öteki hallerde ise müdür işçi almak ve çıkarmakta
serbesttir; yerel ilçe sanayi dairesinin onayı olmaksızın
müdür tarafından işten atılamayan tek çalışan, baş
muhasebecidir.
Aynı zamanda işçiler İKİ’lerde
işe başlarken teminat akçesi ödemek zorundadır. Bu bazen
iki aylık ücrete eşit miktardır ve teminat akçeleri; iki
yıl sonra, daha yaygın olaraksa yalnızca müdür, işçilerin
istifa etmesine izin verdiği durumda geri alınabilir.
İKİ’lerdeki çalışma koşulları
yabancılara ait fabrikalardakinden çoğunlukla daha kötüdür.
Hunan İşçi Haberleri gazetesinin bildirdiğine göre,
Hunan’daki bir İKİ’de müdür, ‘dikbaşlı işçileri’
yola getirmek için yanında kelepçe ve elektrikli cop taşıyordu.
Tehdit ve saldırı için bir de köpek bulunduruluyordu. İşçilerin
aylık ücretleri 50 rmb’ye (asgari ücret 125 rmb) düşerken
fabrika köpeğinin aylık giderleri için 120 rmb ödeniyordu.
İşçilerden biri şöyle yakınıyordu: ‘Bizim yaşamımız
köpeğinkiyle kıyaslanamaz.’
Bu, İKİ’lerdeki acımasız
çalışma ortamı için uç bir örnek olsa da, söz konusu
fabrikaların temel niteliğini gösteriyor: Yönetcilerin aşırı
bir güce sahip olması; işçileri denetlemek için sıkı
disiplin ve eziyet; ‘verimliliğin motoru’ olarak tehdit
ve baskının kullanılması. Bu durum İKİ’lerde tehlikeli
çalışma koşullarına, yüksek oranda iş kazalarına ve
mesleki hastalıklara yol açmakta.
‘Komünist Partisi’nin özelleştirme
programı
1997’deki Komünist
Partisi’nin 15. Kongresi’nde ilan edilen özelleştirme
programının ardından İKİ’lerin yerel ve uluslararası
kapitalistler tarafından yağmalanması yoğunlaştı. Bu, İKİ’lerin
uluslararası özel fon yöneticileri tarafından satın alınıp
tasfiye edilmesini de içeriyordu. Bu fonlardan biri olan Hong
Kong merkezli Dünya Kalkınma Fonu, Avrupalı ve ABD’li işçilerin
1 milyar dolar değerindeki emeklilik fonlarını kullanarak
İKİ’ler üzerinden -onları satın alıp işçilerinin çoğunu
işten atarak- kazanç sağlamayı hedefliyordu.
Hong Kong’un yönetici zümresi
son finansal krizi; şirketleri iflastan korumak için büyük
para yardımları yaparak (özel sektör borçlarını devletçe
üstlenerek), göçmen işçilerin ücretlerini dondurarak,
halka konut sağlama işini özelleştirerek ve varlıklı
orta sınıfın vergilerini azaltarak karşıladı. Bu, Hong
Kong Özel Yönetim Bölgesi’nin kurtulamayacağı şiddetli
bir durgunluğun bulunduğunu göstermesi açısından önemliydi.
İşçilerin yüzde
30’u sürekli işsiz!
Ekonomik düşüş
‘80’lerdeki sanayiden kaçış döneminde başladı; o sıralarda
kapitalistler fabrikalarını kapatarak Güney Çin’e taşırken,
yarım milyon işçi işini kaybetmişti. On yıl içinde Hong
Kong işçilerinin yüzde 13’ü işinden oldu ve üretim
sektöründeki işçilerin yüzde 30’u sürekli işsiz
durumuna düştü.
İşten çıkarılanlara hizmet
sektöründe daha iyi işler bulacakları söylendiyse de, o
alanda ücretler daha düşüktü ve neredeyse hiçbir iş ve
gelir güvencesi yoktu. Ayrıca hizmet sektöründe yaş ve
cins ayrımcılığı yapılıyor, 30 yaşını geçen kadınlar,
iş bulmakta son derece güçlük çekiyordu.
"Bir süre önce ayda 5
bin dolar (önceden kazandığımın yarısını) veren bir işi
baktım ve hiçbir şey bulamadım... Birlikte çalıştığımız
işçilerden biri aylığı 3 bin dolara Hong Kong
Telecom’da bir kasiyerlik işi buldu. .. Bu onun fabrika işindekinden
yüzde 60 daha düşük bir ücrettir.” 45 yaşındaki işsiz
bir kadının bu söyledikleri, iş güvencesinin ve cins ayrımcılığının
belgesi niteliliğindeydi.
Dünya Bankası için bütün
bunlar; şimdi bankanın Çin’de ‘emek şenliği’ni örgütleme
politikasını şekillendiren, ‘istihdam imkanlarındaki başarılı
dönüşüm’ ve ‘başarılı’ bir tecrübe olarak görülüyor.
Çin işçilerinin mücadelesine
uluslararası dayanışma ve destek sağlamak gerektiği halde,
uluslararası sendikal hareket içinde, devletin denetimindeki
Tüm Çin Sendikalar Federasyonu’na (TÇSF) -işçi haklarının
bastırılmasına etkin olarak katılan bu kuruluşa- verilen
desteğin büyüdüğünü görüyoruz.
Sendika yetkilileri işçilerin
grev yapmasını engellerken, bağımsız işçi militanlar ve
örgütçüler ‘yıkıcılık’ suçundan hapse atılmaya
devam ediyor ve on yıla kadar uzayan sürelerle, ‘çalışma
yoluyla yeniden eğitim’e tabi tutuluyor.
Kapitalist denetim: Sarı
sendikalar
Federasyon Genel Sekreteri
Zhenbang, 1994’de ‘sendikalar her tür araç ve yöntemle
istikrarsızlığı gidermeye çalışmak zorundadır’ diye
açıklamada bulundu ve ‘beklenmedik olaylar’ın yukarıdan
denetimini pekiştirmek için parti ve devletle ortak çalışarak
önleneceğini garanti etti. Bu ‘olaylar’ ve ‘istikrarsızlık’
sözcükleri ise, grevleri ve işçilerin örgütlenme
etkinliklerini ifade ediyor.
TÇSF her ne kadar işçi
haklarını ve çıkarlarını korumakta olduğunu ileri sürse
de, uluslararası sermaye ile hem dolaylı, hem de doğrudan
bağlar kuruyor.
TÇSF, çalışma yasalarını
ve yönetmeliklerini kârlı bir işe çevirdi. Shanxi
eyaletindeki yabancı yatırımlı fabrika ve işyerlerindeki
sendikalara ilişkin yeni yönetmeliklere göre, yabancı
sermayeli işletmeler ücret tutarlarının yüzde 2’sini
sendika hakkı olarak bu kuruluşlara ödemek zorundadır.
Yasal sendikaların faaliyet göstermesini kabul etmeyen işletmeler,
bunun yerine bu parayı bir üst düzeydeki sendikaya, yani TÇSF’nin
kolu olan yerel sendika federasyonuna vermek durumundadır.
Demek ki, bir yabancı işveren ücret tutarının yüzde
2’sini TÇSF’ye ödeyerek, koylayca işçilerin sendika
kurma hakkını reddedebilir!
Geçen yıl bu konferansta
belirttiğim gibi, Uluslararası Hür Sendikalar
Konfedarasyonu (ICFTU)’nun Asya ve Pasifik Bölgesel Örgütü
(APRO) içindeki sağcı sendikalar, özellikle Japon
Federasyonu Rengo, TÇSF’nin ICFTU’ya katılmasını
istiyor. Rengo, Asya’nın bütününde patron yanlısı
sendikacılığı geliştirme konusunda, özellikle işyeri yönetimi
ve devlet adına işçileri örgütleme stratejisinden dolayı,
Çin’deki TÇSF ile ortak bir zemin yakaladı.
Daha da önemlisi Rengo, Çin’de
faaliyet gösteren Japon ortaklıklarının, işveren-güdümlü
işletme sendikalarının geliştirilmesini sağlamaya devam
ediyor. Gerçekte, Çin’de yerleşmek isteyen Japonya’daki
küçük ve orta boy şirketler, Rengo’yu orada istikrarlı
bir iş ortamı yaratmak için TÇSF ile bağlantı kurması yönünde
etkilemeye çalışıyor.
ICFTU-APRO’nun 1997 eylülünde
Çin’i ziyaret etmek üzere üst düzeyde bir delegasyon göndermesiyle,
Rengo ve öteki patron sendikaları amaçlarına ulaşmaya bir
adım daha yaklaşmış oldu. Delegasyon, Çin’e ilişkin
ICFTU tavsiyelerininin gerektirdiği şekilde tutuklu sendikacıları
ziyaret yerine, Büyük Duvar’ı ziyaret etti.
Üstelik, onlar Çin’deki işçi
ve sendika haklarının korunmasına yönelik ‘eşsiz’
sisteme övgüler düzdüler. İşçi haklarının sistematik
ihlali ve bastırılmasına dair çok sayıda kanıta rağmen,
”delegasyon, Özel Ekonomik Bölgeler’deki işçi ve
sendika haklarının korunma şeklinden bilhassa etkilendi.”
Bu türden resmi ziyaretler, TÇSF’nin,
uluslararası işçi sendikaları hareketinin ana-gövdesinde
yeralma; (parasal kaynaklar dahil) dış destek sağlama ve içerdeki
uygulamalarını meşrulaştırmaya ilişkin stratejisinin önemli
bir parçasını oluşturuyor.
1996’nın sonlarında, global
patron sendikacılığının güçlenme eğilimi hakkında
yazarken şu sonucu çıkartmıştım:
”Global patron sendikacılığı,
ulus-aşırı sermayenin egemen olduğu bir global ekonomiyi
yaratan neoliberal politikaları desteklerken, çok dar bir
‘haklar listesi’ düzenliyor. Eğer bu yeni global patron
sendikacılığı büyümeye devam ederse, uluslararası
sendika dayanışmasının, ortak çalışma yerine daha çok
üye seçimiyle ilgilenir hale gelmesi tehlikesi baş gösterecektir.”
Çin’deki gerçek işçi mücadelesinin
hareket alanı daha da daralırken ve ulus-aşırı sermayenin
çıkarları biraz daha garanti altına alınırken, ICFTU ile
TÇSF arasında yeni bir ortaklık kurulması bu tehlikenin
varlığını doğruluyor.
|