Sermayenin
Küreselleşmesi ve Bölgesel, Küresel Anlaşmalar
Yazar: Gaye Yılmaz
Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu Sözcüsü
Not:
Bu yazı Açık Sayfa Dergisinde yayınlanmıştır
www.antimai.org'dan alınmıştır
Nasıl “Çağdaşlaştık”
?
Küreselleşme olgusu egemen
sermaye önderliğinde, hedefine bir sırtlan gibi sessiz, sabırlı
ve ağır adımlarla yaklaşırken, dünya halkları başlarına
gelecekleri tahmin etmekten bile yoksundu. Türkiye özelinde
ele alacak olursak, kendimizi bir anda “çağdaşlaşmış”
(?) bulduğumuzu söyleyebiliriz. “Çay içermisiniz?”
sorusuna “eğer çay bardağınız varsa, evet” dediğimizde,
ya da “bir kahve rica edeyim” talebimize “capuccino mu,
yoksa Nescafe mi?” cevabını aldığımızda, mağaza ve dükkan
isimlerinin artık ana dilimizden değil, dünya dillerinden
seçildiğine tanık olduğumuzda, yerli sandığımız
firmaların neredeyse hepsinin yabancı bir zengin ülkenin ünlü
bir firması ile ortak olduğunu anladığımızda ise atı
alan Üsküdar’ı geçmiş, geleneklerimiz, alışkanlıklarımız,
kültür kavramını oluşturan tüm öğeler alt üst edilmişti.
Kuşkusuz, söz konusu harekat sadece bu kadarla sınırlı
kalamazdı. Küçük semt lokantalarının yerini FAST FOOD kültürü
aldı, ananevi Türk mutfağı unutulmaya yüz tutarken, kadınların
onurunu okşamayı da ihmal etmediler. “Kadın, ancak çalışma
yaşamında özgürdür evinde ise rahat ettirilmelidir” söyleminden
yola çıkarak “aile yaşamının yüklerinin kadın ve
erkek arasında eşit olarak paylaşılması” ilkesi yerine
çözümü, ev dışında tüketmek olarak sunan sistem küçük
birer şehir özelliği taşıyan alış-veriş merkezleri ile
giderek daha büyük adımlar atmaya başladı. Biz, tüketenler
ise mutluyduk, otomobilimize sorunsuz bir şekilde park imkanı
sunan, gece yarısı bile açık tutularak hizmette sınır
tanımadığını ispat eden, yemek, sinema, alış veriş,
banka, kreş gibi daha pek çok avantajı sağlayan bu
yenilikleri sorgulama gereği bile duymadık. Örneğin, park
olanağı sunulmasını sanki büyük bir iyilik gibi algılamak
yerine, bu özel otomobil merakının nereden kaynaklandığını,
, parası olanın otomobile sahip olmasının neden gerçek özgürlükmüş
gibi sunulduğunu, insana yakışır toplu taşıma
sistemlerine neden itibar edilmediğini hiç sormadık. Radyo
kültürünün yerini Televizyon, sinemanın yerini CİNE5,
aile ve dost muhabbetlerinin yerini ise İnternet aldı. İnsanlar
yalnızlaştırıldı, bireyselleştirildi ve Sosyoloji
biliminin temelini teşkil eden “İnsan toplumsal bir varlıktır”
ilkesi tümüyle unutturuldu. “Gençler özgürleşmeli”
denerek, 18 yaşını aşanların aileden ayrılması, “yazlık”
bir ihtiyaçtır söylemi ile ikinci konutların yaşamımıza
empoze edilmesi, gelin-kaynana sorunları abartılarak yaşlıların
hayatlarında en çok ilgiye gereksinim duydukları bir dönemde
yalnızlığa terk edilmesinin ardında hep aynı niyet
gizliydi: Daha çok ve daha çok tüketim.
Önce, MİGROS girdi yaşantımıza
ucuz fiyat skalası, hızlı ve “doğrudan tüketiciye”
hizmet (Mahalleleri dolaşan MİGROS Kamyonları)anlayışı
ile, kolayımıza geldi büyük bir marketten alış veriş
etmek ve “ihtiyaç” kavramını unutarak, ihtiyaç olmayan
ürünü de satın almak. İlk dönemde bu mağazanın
fiyatları gerçekten daha ucuz, ürünleri de yeterince
kaliteliydi. Derken, MİGROS’lar büyüdü, önce MM, ardından
MMM haline geldi. İsviçre kökenli bir dünya marketler
zinciri olan MİGROS, Türkiye pazarında yalnız bırakılamazdı
ve 90’lı yıllarda Alman orijinli METRO, Fransız kökenli
CAREFOURRE VE CONTİNENT’in de ülkemiz pazarlarında egemen
olmaya başladığını gördük. İşte bu noktada marketler
artık yaşamımızın vazgeçilmez birer parçası haline
gelmişti.
Fakat bu muazzam planda bir
sorun vardı. Tüketimin arttırılması için toplumların
gelir düzeylerinin de artması gerekiyordu. Oysa kitlelerin
gelir düzeyinin artması demek, kapitalist sistemin en temel
hedefi olan “kar maximizasyonu” hedefinden ayrılmayı
gerektirecekti. Sanayii sermayesinin elinde bulunan Finans ve
Bankacılık sistemi “Kredi kartları” mekanizması ile bu
soruna da bir çıkış yolu buldu. Ve insanlar borçlu yaşamaya
alıştırıldı. Alışverişte kolaylık, sürat, devrim adı
altında ATM’ler, Visa Card’lar girdi yaşamımıza. Artık,
cebimizdeki paraya göre alış veriş etmek zorunda değildik.
Demek ki çok daha fazlasını satın alabilirdik. Tam bir tüketim
çılgınlığı başladı, başlatıldı. Sosyal statülerimiz,
ne kadar tükettiğimize bakılarak belirlenmeye başlandı. Dünya
markaları ise statülerimizi daha da yükselten, toplumdaki
saygınlığımızı arttıran birer unsur haline geldi. Bu süreçte
en çok kullanılan kesim ise çocuklar ve gençler oldu. Kişilikleri
gelişmemiş grupların beyinlerini işgal eden sistem, çocukların
ve gençlerin birbirlerinden görerek kıskanmalarını bile
hesapladı ve bunu kullandı. Tüketimi teşvik etmek için
“Promosyon”, “Hediye” çılgınlığı dönemi başlatıldı.
Büyük Şirketler, ürünlerini tanıtabilmek için tüm
duygusal ve nostaljik anları fırsat bildiler. Bizler yine
mutluyduk. Eskiden sadece doğum günü ve evlilik günümüzü
kutlarken, nişan günü, söz günü, ilk tanışma günü, yıl
başı, bayram, sevgililer günü, anneler-babalar günü, ilk
işe başlama günü, işe başlamanın birinci, ikinci, ....
yıldönümü ve derken bu olay artık başlı başına bir
sektör haline geldiğinde ise “Hediye Fuarları” başlatıldı.
“Tüketiyorduk, o halde VARDIK"
Bu çılgın süreçte, neyin
ihtiyaç, neyin empoze olduğunu sorgulamayı da unuttuk.
Onlarca TV kanalında günde yüzlerce kez izlediğimiz
reklamlar doğrularımızı “yanlış”, önceliklerimizi
önemsiz yaptı. Ürünleri sadece markaları ile anar hale
geldik. Deterjan yerine ALO, OMO, ARİEL, PERSİL derken,
tuvalet kağıdı yerine SELPAK, SOLO, dondurma yerine ALGİDA,
MAGNUM, MARX gibi marka isimlerini kullanmaya başladık. Bu sırada,
kendimizce ürünü tanımlıyorduk. O, güzelim mendillerimiz
artık çekmeceleri beklerken, bir kez kullanıp attığımız
kağıt mendil, kağıt peçetelerin evrensel maliyetini (Ormanlar
?, Ekolojik denge ?)bile hesaba katmadık.
Bu arada, Hükümetlerimiz çok
önemli küresel anlaşmalara imza atmakla meşguldüler ve
bizleri bilgilendirme gereği de duymuyorlardı. Tersine müzakereler
olabildiğince gizli yürütülüyor, kararlar el çabukluğu
ile alınıyordu. Öyle ki Türkiye’de yaşayan insanlar
1973-1979 yılları arasında
yapılan “Tokyo Round” adı verilen anlaşmalar turunu
bile hiç duymadılar. Oysa bu bir dizi anlaşma ile yukarıda
sayılan gelişmeler arasında muazzam bir ilişki bulunuyordu.
Gelişmiş 7 ülke, az gelişmiş ülkelerden ithalat
engellerini kaldırmalarını, piyasalarını yabancı
tekellere açık hale getirmelerini, tarıma verdikleri
destekleri azaltmalarını ve kamunun ekonomik alandan çekilmesi
için gerekli adımları atmalarını istemiş ve imzalattıkları
çeşitli anlaşmalar ile istediğini elde etmişti. Zaten
“24 Ocak 1980” olarak tarihimize geçen ve 20 yıl sonra
bugün bile yaşamlarımızı etkilemeye devam eden ekonomik
kararlar dizisi de Tokyo raundunun uyum yasasından başka bir
şey değildi. 24 Ocak kararları ile birlikte Türk parasını
koruma kanunu kaldırıldı, madencilik ve yabancı sermayeyi
teşvik yasaları çıkarıldı ve ithal ikameci ekonomik
sistemden vaz geçilerek, yalnızca ihracatı hedefleyen bir
sistem egemen kılındı. Sözde ihracatı teşvik etmek için
alınan vergi iadesi gibi önlemler sayesinde “köşe dönmeci”
bir zihniyet toplumun tüm kesimlerine empoze edildi, hayali
ihracatçılar mantar gibi türedi.
Kamu işletmelerinde rüşvet
ve yolsuzluk olaylarının tırmanması da aynı döneme rastlıyor.
Çökertme planının en önemli parçası Devlete ait işletmelerin
verimsizleştirilmesi ve böylece özelleştirmeye gerekli
zeminin oluşturulmasıydı. Bunu sağlamanın en ideal yolu
olarak da çeşitli kademelerde görev yapan bürokratlara rüşvet
yedirerek arzu edilen kötü yönetimi gerçekleştirmelerini
sağlamak seçildi. Önce, kamu kesimi çalışanlarının maaş
zammı kısılarak yoksullaştırıldı, ardından da “rüşvet”,
yaşamlarını devam ettirebilmelerinin tek yolu olarak gösterildi.
Hizmet sektöründe, özel sektör çalışanlarına kamu
hizmetindekilere oranla çok daha iyi çalışma koşulları
ve ücretler sunularak toplum özelleştirmeye ısındırıldı.
Bu beyin yıkama faaliyetinde en önemli unsur ise Medya ve
Basın oldu.
1995 yılına gelindiğinde dünya
sermayesi artık küresel bir anayasaya ihtiyaç duyuyordu ve
önemli kurumlarından olan OECD-Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği
Teşkilatına talimat vererek MAI-Çok Taraflı Yatırım Anlaşması
müzakerelerine başlanmasını buyurdu. Artık zamanı gelmişti.
Müzakereler büyük bir gizlilik içinde 2.5 yıl sürdürüldükten
sonra, Fransız müzakere tarafının anlaşmayı kendi
ulusunun çıkarları açısından çok tehlikeli bulması üzerine
de önce Fransa kamu oyuna, ardından da dünya toplumlarına
sızdırıldı.
Fransız müzakereciyi rahatsız
eden neydi ?
Bu soruya kısaca MAI’nin bütünü
diyerek cevap vermek daha doğru olur. Çünkü, MAI’ye göre
ulus ötesi şirketler yerli şirketlerden daha geniş hak ve
avantajlara sahip olacak, yatırım yaptıkları ülkeye
teknoloji götürmek, bu ülkelerde istihdam yaratmak, yerli
girdi kullanmak ya da ihracatı arttırmak zorunda
olmayacaklardı. Ayrıca yine bu küresel anayasaya göre yatırımlardan
kaynaklanan tüm uyuşmazlıklar uluslar arası Hakem
mekanizmasında çözülecek ve Ulus Devletlerin yabancı şirketleri
Tahkim’de dava etmeleri ise mümkün olmayacaktı. Yine bu
anlaşmaya göre Devletin, toplumdan yana her türlü girişimi
kamulaştırma olarak addedilmekte ve tahkim aracılığı ile
tazminat gerekçesi olabilmekteydi. Yabancı şirketler
gittikleri ülkede istihdam yaratmak zorunda değildi, zaten
buna ihtiyaç da olmayacaktı. Çünkü anlaşmaya konan
“kilit personel” hükmü ile dünyanın istedikleri bir
yerinden eleman getirebilme özgürlüğü elde edeceklerdi.
Ve 14 Ekim 1998 tarihinde
Fransa Başbakanı Jospin, bu kadar kapsamlı bir anlaşmanın
sadece 29 ülke arasında görüşülmesinin haksızlık olacağını,
bu nedenle anlaşmanın WTO-Dünya Ticaret Örgütün taşınmasının
daha doğru olacağını ileri sürerek müzakerelerden çekildiğini
açıkladı. OECD’nin tüzüğüne göre üye ülkelerden
bir tanesinin bile müzakerelerden çekilmesi, bir anlaşmanın
imzalanmasında engel teşkil ettiği için 3 Aralık 1998
tarihinde OECD-MAI müzakerelerine son verildi.
Sermayenin tüm kurumları (Avrupa
Komisyonu, Uluslar arası Ticaret Odası, Avrupa İşverenler
Konfederasyonu, Amerika İşveren Örgütleri Koalisyonu) 3.5
yıllık emeğin boşa harcanmaması gerektiği ve hiçbir
yumuşama olmaksızın anlaşmanın WTO’ya aktarılması
konularında mutabıktılar. Uluslar arası sendikal hareketin
sözcüleri olan ICFTU-Dünya Sendikalar Konfederasyonu ile
ETUC-Avrupa Sendikalar Konfederasyonunun konuya yaklaşımı
ise oldukça ilginçti. MAI anlaşmasına emek ve çevre ile
ilgili hükümlerin de konmasını talep ediyordu bu iki örgüt.
Oysa anlaşmayı biraz dikkatle incelemiş olsalardı asıl
hedefin emek ve doğal kaynakların sınırsız sömürüsü
olduğunu görebileceklerdi. Kısaca bu iki sömürünün
engellenmesi anlaşmayı gereksizleştirecek bir durum
yaratacaktı ve tabii ki düşünülemezdi.
Diğer yandan anlaşmanın taşınması
planlanan platform WTO, bu yeni duruma oldukça hazırdı.
Zaten daha 1996 yılında WTO içersinde MIA- Çok Taraflı
Yatırım Anlaşmaları çalışma grubu adı altında bir
yedek kuvvet görevlendirilmiş, bu grup OECD’deki tüm çalışmaları
izlemiş ve buna paralel çalışmalar yapmıştı. WTO’nun
Nisan 1999 tarihine kadar dönem Başkanlığını yürüten
Renato Ruggerio ise bu tip bir liberalizasyon girişimi
konusunda biçilmiş kaftandı. MAI sürecinin WTO’ya yönelmesinden
güç alan Ruggerio, Mart 1999 tarihinde yaptığı bir açıklamada
dünya yatırım ve ticaretinin artık tek bir dünya hükümeti
eliyle yürütülmesi gerektiği ve bu Hükümetin de WTO çatısı
altında kurulacağını söylemeye kadar vardırdı işi.
Ve sonunda beklenen karar
verildi, dünya ekonomisinin tümden serbest piyasa koşullarına
geçirilmesi için yapılacak anlaşmalar turunun adı
“Millenium Round” olarak belirlenirken tarih olarak 30 Kasım-3
Aralık yer olarak ta ABD’nin Seattle kenti seçildi. Dünya
MAI karşıtları karşılarında bir anda 8 maddelik bir gündem
buldular. Ormanların özelleştirilmesi, tarımdaki tüm
destek ve subvansiyonların kaldırılması, tarım dışı
sanayi ürünlerine uygulanan gümrüklere son verilmesi, kamu
yönetimindeki hizmetler sektörünün özel sektöre aktarılması,
rekabet önündeki engellerin ya da başka bir deyişle
Devletlerin toplum yararına aldığı önlemlerin kaldırılması,
internet üzerinden gerçekleştirilen ticaretin ve toplam tüketimin
yaygınlaştırılması, yatırımların (MAI ile ilgili madde)
WTO kapsamına dahil edilmesi işte bu gündemin belli başlı
maddelerini oluşturuyordu.
Aynı dönemde Türkiye çeşitli
politik sınavlardan geçmekte, yeni Hükümet arayışları
arasında bocalamaktaydı. 18 Nisan tarihinde yapılan genel
seçimler sonucunda iş başına gelen yeni koalisyon Hükümeti,
millenium raundun uyum yasalarını çıkarma konusunda büyük
bir uzlaşma göstererek bütün adımları aynı anda atma
kararlılığını gösterdi. Hükümet halihazırda bir
yandan Sosyal Güvenlik reformu adı altında yıl sonu
toplantısının hizmet sektörü ile ilgili maddesine yol açarken,
bir yandan uluslar arası tahkim ve anayasa değişiklikleri
ile özelleştirmeyi anayasal bir kurum haline getirmenin önünü
açmaya çalışıyor, gümrük yasa tasarısı ile GATT sürecinde
taahhüt edilmiş sözlerini ( sanayide uygulanan gümrük
vergilerini kaldırmak ve gümrüklerdeki kontrolleri azaltmak)
yerine getirmeye çalışırken, diğer taraftan da orman
yasası ile tarım reformu yasa tasarılarının hazırlıklarını
müjdeliyor. IMF, elinde kredi kozu ile beklerken kredi anlaşmasını
yıl sonundan önce (acaba neden yıl sonunu bekliyor, sakın
millenium raundda Türkiye’nin takınacağı tutumu izlemek
için olmasın ?) imzalamayacağını da belirtiyor. TÜSİAD,
TİSK, MESS gibi işveren örgütlerimiz özellikle tahkim
yasasına büyük bir destek veriyor, İMKB yatırımcıları
da portföylerini tahkimin onaylanıp; onaylanmayacağı
senaryolarına göre değiştiriyor.
Bu arada uluslar arası tahkim
konusunda onlarca spekülasyon kulaktan kulağa yayılıyor.
Kapitülasyonlar geri mi geliyor?, yoksa yeni bir Sevr mi
imzalanıyor ?, Ulusal Egemenlik ?, Canım, egemenlikten biraz
vazgeçmekle bir şey olmaz, ucunda çağdaşlaşma var nasıl
olsa, Anayasa değişmesin ama uluslar arası tahkimi kabul
etmek zorundayız, Tahkim yoksa para da yok, Danıştay’a
dokunmayın gelin tahkimde anlaşalım, tahkim toplumun
savunma hakkını elinden almaz nasıl olsa “tenfiz” var,
ve daha niceleri.
Tenfizi incelediğimizde, 2675
sayı ve 20.5.1982 tarihli Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul
Hukuku hakkında Kanunun 43-45. maddeleri ile karşılaşıyoruz.
43. Maddeye göre kesinleşmiş ve icra kabiliyeti kazanmış
yabancı hakem kararları hakkında asliye mahkemesine
verilecek bir dilekçe ile tenfiz isteminde bulunulabiliyor.
İstemi inceleyen mahkeme, hakem kararı genel ahlaka veya
kamu düzenine aykırı olduğu, hakem kararına konu uyuşmazlığın
Türk kanunlarına göre tahkim yoluyla çözümü mümkün
olmayan bir konuya ilişkin olduğunda istemi reddediyor.
(m.45) (1)Kısaca belirtmek gerekirse tenfizin uygulama alanı
öylesine dar ki , bugüne kadar uluslar arası arenada yaşanan
tahkim kararlarının hiç birinin bu kapsama girmediğini görüyoruz.
Ayrıca, Türkiye’nin
de taraf olduğu ICSID sözleşmesinin 54. Maddesinde “ Her
üye ülke bu sözleşmeye uygun olarak verilmiş her kararı
bağlayıcı kabul edecek ve kararın parasal yükümlülüklerini
kendi sınırları içinde kendi devlet mahkemesinin nihai bir
kararı gibi yerine
getirecektir."hükmü yer
almaktadır(1).
Diğer yandan tahkimin, hukukun
bir kurumu olduğunu iddia eden ve uluslar arası tahkimi
savunan kişiler bile kendi eserlerinde tahkim mekanizmasını
“ Uluslar arası ticaret camiası, milli ve milletlerarası
kanun koyucularını zorlamış ve hukuki bakımdan uluslar
arası tahkimin gelişmesini sağlamıştır” şeklinde
tanımlıyorlar ( Prof.Dr. Cemal Şanlı- Uluslar arası
Ticari Akitlerin Hazırlanması ve Uyuşmazlıkların Çözüm
Yolları –sf.236) Bu cümlede her nekadar açıkça ifade
edilmemiş olsa da uluslar arası ticaret camiası diyerek
gelişmiş ülkelerin dış politikalarına yön verme yeteneğine
sahip, uluslar arası tekel konumundaki şirketlerdir(1).
Zaten Hindistan’ın Türkiye’yi
WTO-Tahkim mekanizmasına (ICSID)şikayeti ile başlayıp,
tahkimin 31 Mayıs 1999 tarihinde Türkiye’yi suçlu bulması
ile son bulan uyuşmazlık sonrasında da işsiz kalacak on
binlerce tekstil işçisinin uğrayacağı zararı telafi etme
ve tahkim tarafından alınan kararı durdurma yolunda hiçbir
girişimde bulunulamadığı da apaçık ortadadır.
Ayrıca, hormonlu et davasında
vatandaşlarının sağlığını korumaya çalışan Avrupa
Birliğini bile mahkum eden bir anlayış nasıl bir
“hukuk” muş gibi dayatılabilir. Anayasasında tahkim müessesesine
yer vermeyen Amerika bile NAFTA’nın tahkim mekanizması
ICSID’de çeşitli davalardan halen yargılanmakta ve alınan
kararları kendi hukuk sistemi içinde tartışamamaktadır.
Ancak dünya sermayesi tüm
kurumları ile dayatmakta ve istediğine ulaşmak için her
yolu deneyebilmektedir. Öyle ki bugün Amerika’lı hukukçular
1994 yılında ABD, Kanada ve Meksika arasında imzalanan
NAFTA-Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşmasını ülke çapında
tartışmaya açmış bulunmaktadırlar. NAFTA karşıtı
hukukçular Amerikan hukuk literatüründe anlaşma
(agreement) ve andlaşma(treaty)nın farklı iki kavram olduğunu,
NAFTA’nın isim olarak bir anlaşma(agreement) olmasına rağmen
kapsam ve içerik olarak tamamen bir andlaşma (treaty) olduğunu,
Amerikan anayasasına göre andlaşmaların temsilciler
meclisi ve senatonun 2/3 oy çoğunluğu ile geçmesi gerektiğini,
oysa NAFTA’nın sadece adı “anlaşma” konmak suretiyle
her iki meclisten de salt çoğunlukla geçirilerek anayasanın
ihlal edildiğini ileri sürmektedirler. Clinton kabinesi ise,
NAFTA’nın adına bakılması (North America Free Trade
Agreement) gerektiğini savunmaktadır.
Bu arada, eskiden beri kabul
edildiği için savunulan devletlerarası anlaşmalarda tahkim
konusu da Türkiye’deki hukukçuların gündemine alınması
gereken bir konu olarak çıkıyor karşımıza. Anayasa gereği
ulusal hukuktan üstün sayılan ve Danıştay ön denetiminin
söz konusu olmadığı bu anlaşmalar , içinde bulunulan dönemde
büyük bir tehlike arz etmekte, bu tehlikenin örnekleri ise
dünyada yaşanmaktadır. Temmuz ayı içersinde ABD ve G.Kore
arasında tamamen MAI hükümlerinden oluşan bir
devletlerarası (BIT) prototip anlaşmanın hazırlıklarının
bitirildiği öğrenilmiştir. 23 Haziran 1999 tarihinde
OECD’de yapılan bir toplantıda söz alan ABD’li müzakere
tarafı da ülkesinin MAI anlaşmasını bundan sonra
devletlerarası anlaşmalarla uygulama yönünde hazırlıkları
olduğunu duyurmuştur.
Küreselleşmenin ulaştığı
aşamayı ve toplumların karşı karşıya bulunduğu
tehlikeyi gören tüm kesimlerin önce kendilerini ardından
da çevrelerini eğitmeleri, bilinçlendirmeleri gereken bir dönemden
geçiyor dünya. Geçen 20 yıllık süreç ise , önümüzdeki
döneme ayna tutuyor.
1985 yılında en zengin ülkedeki
fert başına gelir en yoksul ülkedeki fert başına gelirin
88 katıydı. 1995 yılında ise bu fark tam 288 kata ulaştı.
En yoksul 34 ülkenin 29’u Afrika kıtasında. Ne gariptir
ki dünyanın en zengin altın yatakları da bu kıtada.
(1) Avukat Gökhan Candoğan’dan
alıntı
|