Küreselleşme ve militarizm
Richard Becker
(28 Kasım
1999’da Seattle’de WTO’ya (Dünya Ticaret Örgütü) Hayır/
Halk Assamblesi’nde yapılan bu konuşma; ABD’de yayınlanan
Workers World (İşçilerin Dünyası) dergisinin 27 Ocak 2000
tarihli 42/4 nolu sayısından çevrilmiştir ve Evrensel
Gazetesi’nin 25.06.2000 tarihli sayısında yayınlanmıştır.)
Bu hafta, dünyanın
dikkati; Dünya Ticaret Örgütü toplantısına ve 1990’lı
yılların beylik sözlerinden küreselleşme (globalizasyon)
karşısındaki mücadeleye sahne olan Seattle’ın üzerinde.
Nedir peki ”küreselleşme”? Yeni bir fenomen midir?
Bundan 150 yıldan fazla zaman önce yazılmış bir kitaptan
kısa bir pasaj okumak istiyorum: ”Sürekli genişleyen sürüm
ihtiyacını karşılamak için burjuvazi, yer yuvarlağının
bütününe el atmakta. Her yerde yerleşmesi, her yerde yapılaşması,
her yerde bağlantılar kurması gerekiyor.
(...) Burjuvazi,
dünya pazarını sömürmek yoluyla tüm ülkelerin üretim
ve tüketimini kozmopolitleştirdi... Burjuvazi, tüm ulusları,
eğer yerle bir olmak istemiyorlarsa, burjuva üretim tarzına
uymaya zorluyor; uygarlık diye kendi uygarlığını ithal
etmeye, yani burjuva olmaya zorluyor onları. Tek kelimeyle,
kendi istediği gibi bir dünya yaratıyor kendine.”
Bu cümleler,
şu ana kadar yazılmış en popüler ve en fazla sayıda dile
çevrilmiş eserlerden biri olan ”Komünist Manifesto”dan.
Bu eser, küreselleşmenin, hiç de yeni olmadığını gösteriyor.
Emperyalist küreselleşmeyi;
sermayenin serbest dolaşımı ve bütün ülkelerin kaynaklarını
ve emeğini serbestçe sömürme hakkı için bütün
bariyerlerin yıkılması süreci olarak tanımlıyoruz.
ABD sermayesi sürücü
koltuğunda
Pentagon, ABD
Ordusu, Donanması, Hava Kuvvetleri ve Deniz Piyadelerinin
varoluş amacı, soyut ya da genel anlamda sermayeyi savunmak
değildir. Onların varoluş amacı özel olarak ABD
sermayesini korumak ve ona hizmet etmektir. ABD sermayesini,
sadece kimi zaman ‘üçüncü dünya’ diye de adlandırılan
ezilen ülkelerdeki egemenliğini genişletmesi ve sürdürmesi
için değil fakat aynı zamanda emperyalist müttefik ve
rakipleri karşısında da savunmak ve ona hizmet etmek. ABD
sermayesinin egemenliği, ABD politikasının bütünsel
stratejik hedefidir.
Tabii ki
sistemi güdüleyen şey kâr maksimizasyonudur. Ancak, ABD
stratejik doktrininin yol gösterici prensibi ABD hegemonyasını
sürdürmektir. Evet küreselleşme, ama sürücü koltuğunda
ABD sermayesinin oturduğu bir küreselleşme. Peki bütün
bunların Yugoslavya’ya karşı ABD-NATO savaşıyla ne gibi
bağıntıları var?
10 yıl kadar
önce, ne Yugoslavya ne de Irak, ABD askeri saldırısının
hedefi olacak gibi görünüyorlardı. Her ikisi de anahtar
stratejik bölgelerde bulunan anahtar ülkelerdi. 10 yıl önce,
her iki ülkeye karşı da ABD resmi politikası dostça görünüyordu.
Fakat 1990-91 yıllarında
bu dostluk aniden yok oldu. Şefkat maskesi, ABD politikasının
gerçek yüzünü açığa vurarak düşüverdi. ABD
egemenleri, her iki ülkeye karşı da, ilkin bir düşmanlık
kampanyası açma ve ardından mahvetme yolunu izlediler.
Birini parçalara bölerek, diğerini de açlığa ve ölümcül
saglınlara mahkûm ederek.
Hem Yugoslavya
ve hem de Irak halkları ağır insani, üretimsel ve kültürel
kayıplara uğradılar. Neredeyse on yıl süren savaşla,
ablukayla ve tahribatla cezalandırıldılar. Bugün ABD hükümetinin
bu ülkelere karşı resmi politikası ”rejim değişikliği”
olarak adlandırılıyor.
Peki 1990-91 döneminde
ne olmuştu da, böylesi kıyamet niteliğinde bir değişim
dayatıldı? Bu ülkelerin hükümetlerinde çarpıcı bir değişim
mi olmuştu? Hayır, o hükümetlerle bugünküler esas olarak
aynıydı. Yoksa temel yönelimlerini mi değiştirmişlerdi?
Hayır, hiç de değil. Acaba herhangi birisi ABD’yi tehdit
mi etmişti? Hayır, çünkü ne Irak ne de Yugoslavya bunu
yapabilecek bir konumda değillerdi.
Gerçekleşen
asıl değişim ne Irak ne de Yugoslavya’daydı. Asıl gelişim;
1990-91 döneminde Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku’nun parçalanması
ve çöküşü sonucunda dünya güçler dengesinde yaşanan
keskin değişimdi. Sosyalist kampın ortadan kalkışı,
Emperyalizmin Irak ve Yugoslavya’ya karşı izlediği
”dostluk” politikasını da ortadan kaldırdı.
Önce yeniden
birleşen Almanya ve ardından da İngiltere, Fransa, İtalya
ve hepsinden çok ABD hükümetleri, Yugoslavya’da bir
yandan şovenizmi kışkırtıp diğer yandan en gerici
nasyonalist güçleri silahlandırarak, Yugoslav
Federasyonu’nu parçalamaya giriştiler.
NATO rolü:
Yugoslavya’yı yok etmek
Fazlasıyla çeşitli
ve birbirine karışmış bir popülasyona sahip olan
Yugoslavya’nın yıkımı kanlı bir iç savaşı
gerektiriyordu. Emperyalistler, iç savaşı mümkün olduğunca
korkunç ve vahşi kılmak için ellerinden gelen her şeyi
yapmaktan memnuniyet duydular. ABD ve diğer NATO güçleri,
eski Yugoslavya’yı ortadan kaldırmak için bütünsel,
ekonomik, askeri ve diplomatik bir strateji uyguladılar.
IMF ve Dünya
Bankası tarafından 1980’li yıllarda uygulanan ekonomik kısıtlama
planı, Yugoslav Federal Devleti içinde farklı yaşam
standartlarına sahip olan, farklı cumhuriyet ve eyaletler
arasındaki gerilimin yükseltilmesinde başat bir rol oynadı.
Ticari yaptırımlar
ve diğer cezalandırma tehditleri, 1991 ve 92’de
Yugoslavya’daki ayrılıkçı hareketleri desteklemek için
kullanıldı. Yugoslavya’ya karşı ekonomik yaptırımlar
-iki yıl kadar önce Irak’a karşı uygulanan yaptırımlara
benzer bir şekilde ülkenin topyekün abluka altına alınması-
1992’de başladı ve 1996’ya kadar şiddetlenerek devam
etti.
Asıl olarak
Amerikan ve de Alman yönetimleri; Hırvat ve Bosnalı silahlı
güçleri; silahlandırdılar, finanse ettiler ve eğittiler.
Washington, 1995’te, NATO’nun Bosna’yı bombalaması
gerektiğinde ısrar etti. Aynı dönemde, ABD’nin eğittiği
ve yönlendirdiği Hırvat ordusu, yarım milyon Sırp’ı yüzyıllardır
yaşamakta oldukları Hırvatistan’ın Krajina bölgesinden
etnik olarak temizledi.
Ve 1999 yılı
savaşta yeni bir raund oldu. Washington bu politikayı, insan
hakları adına savaştığını iddia ederek temize çıkarmaya
çalışıyor.
ABD kapitalizmi,
büyük ölçüde, köleleştirilmiş milyonlarca insanı sömürmek
yoluyla zenginleşmiş, Amerika kıtasının yerli sakinlerini
imha ederek tarihin en büyük etnik temizliğini yapmış ve
kendi ulusunu savaş ve fetih yoluyla oluşturmuştur. ABD
egemenlerinin, dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir
halkın insan hakları adına konuşmaya ne hakkı var?!
Balkanlar savaşındaki
amaçlar
Washington ve
NATO’nun Yugoslavya’ya saldırısının nedenleriyle,
1898’de ABD Ordusunun Küba, Porto Riko ve Filipinler’i
istila etmesinin nedenleri aynıdır. Orta ve Doğu Avrupa’yı
yeni sömürgeci bir tahakküm türüne tabi kılmak
istiyorlar. Tıpkı yüzyıl kadar önce Küba, Porto Riko ya
da Filipinlerdeki işçi ve köylülerin hakları gibi,
Yugoslav halklarının yaşamları da onların umurlarında değil.
Yugoslavya’daki
savaşın asıl hedefi, NATO ve özellikle de ABD’nin bu
anahtar stratejik bölgedeki egemenliğini garantilemek amacıyla,
Balkanları birbirine düşman küçük devletlere bölmek,
Yugoslavya’yı kolaylıkla yönetebilir ve sindirilebilir küçük
parçalara ayırmaktır.
ABD bugün artık,
Arnavutluk, Macaristan, Makedonya, Bosna ve Hırvatistan’da
onyıl önce sahip olmadığı üslere sahip, Washington ve
NATO’daki ortakları, Kosova’yı küçük parçalara, işgal
alanlarına böldüler.
ABD’nin yeni askeri
takviye planı
ABD’nin kendi
askeri gücüne bugün zaten, BM Güvenlik Konseyi bileşiminin
geri kalan tüm üyelerinden daha fazla harcama yapıyor olması
gerçeğine rağmen, yeni bir askeri takviye planı daha
halihazırda yürürlüğe konmuş durumda. 1940’dan bugüne
kendi askeri gücü için 19 trilyon dolar harcayan ABD hükümeti,
önümüzdeki dört yıl boyunca 1.2 trilyon daha harcamayı düşünüyor.
Bu askeri takviye planının amacı, holdingler Amerikasının
tüm dünyaya yayılan imparatorluğunun güvenliğini sağlama
almaktır. Bu, küreselleşme stratejisinin parçasıdır.
Bu plan aynı
zamanda; ABD sermayesinin tüm diğer sermaye gruplarından üstün
oluşunu garanti altına almak için de tasarlanıyor. Söz
konusu plan, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün hemen
ardından 1992 Martında yayınlanan ”Savunma Planlaması Kılavuz
Dökümanı” da denen Pentagon kaynaklı bir resmi belgeyle
de açığa vurulmuştu. Bu belge, ‘Sovyetler sonrası çağda’,
ABD’nin başlıca hedefinin, her potansiyel rakibi, ABD ile
rekabet edebilecek bir dengeye ulaşmayı deneme olasılığını
düşünmekten bile alıkoymak olduğunu açıklıkla ifade
ediyordu.
ABD askeri üstünlüğü,
ABD emperyalist küresel ekonomik egemenliği için anahtar
niteliğindedir. ABD’nin rakiplerinden üstünlüğü sadece
ekonomik sistem ve teknolojisine dayanmıyor. Fakat bu üstünlüğü
sağlayan asıl şey, iradesini icra etmek için sahip olduğu
bu büyük askeri aygıttır.
Savaş-karşıtı
hareket içerisinde yeralıp da SB’nin dağılmasının ve
Varşova Paktı’nın son bulmasının, yeni bir barış ve
demilitarizasyon çağına öncülük edeceği düşüncesine
kanan pek çok kişi var. Bu umuda kapılanlar emperyalizmin
halen emperyalizm olduğunu anlamadılar. Oysa emperyalist
liderler, barışı düşünmek yerine, dünya güç ilişkilerindeki
değişimi, anahtar niteliğindeki pazarlar, emek ve kaynaklar
üzerindeki egemenliklerini sağlamlaştırmak için yeni bir
fırsat olarak gördüler.
Onlar, daha barışçıl
olmak yerine, daha da saldırganlaştılar. Çoğu
akademisyenin söylediğinin akine, postmodern bir çağda yaşamıyoruz.
Hâlâ emperyalizm çağında, emperyalist savaş ve sosyalist
devrim çağında yaşıyoruz. Süper kârların
maksimizasyonuna ve ulusaşırı banka ve korporasyonlara
dayanan emperyalist küreselleşme dünya ve halklar için yıkım
getiriyor.
Bununla
birlikte, bu süreç konuşmanın başında alıntı yaptığım
kitapta; sistemin mezar kazıcıları olarak tanımlanan işçi
sınıfının saflarını her geçen gün daha da genişletiyor.
Emperyalizm bugün
atağa geçmiş gibi görünüyor; emperyalistler kendilerini
güçlü hissediyorlar. Fakat bir başka büyük devrimci önderden,
Fidel Castro’dan bir alıntı yapmak istiyorum: ”Her
egemen sınıf, tarih ona aksini öğretene kadar, kendisinin
yenilmez olduğunu sanar.” İşte bizim işimiz de, onlara
aksini öğretecek olan hareketi örgütlemektir.
|