OSMANLI DÖNEMİ SİKKELERİ

Kaynak: T.C.Kültür Bakanlığı
 

Osman Gazi dünyanın sayılı imparatorluklarından biri olacak olan Osmanoğullarının ilk sikkesini kestirerek Anadolu'nun karmaşık ortamında adını duyurdu. Gümüşten kesilen ve akçe adı verilen bu sikke, Osmanlı'nın para birimi olarak 15. yüzyıla kadar değerinden hiç bir şey kaybetmeden geldi. Beyliğin sınırlarını başarılı akınlarla genişleten Orhan Gazi akçelerini önce Anadolu'daki İlhanlı baskısı yüzünden İlhanlı tarzında, vali Timurtaş'ın ölümünden sonra ise sadece kendi adının ve kısa bir duanın bulunduğu farklı bir tarzda kestirir.

Osmanlı sikkelerde uzun dua cümleleri yer almaz. Sultanın ve babasının adı, darphanenin adı ve darp tarihi rakamla yazılmış olarak bir de "hullide mülkehu" (mülkü devamlı olsun),"azze nasrehu" (yardımı aziz olsun) gibi kısa dua (temenni) yazılır.

Orhan Gazi Bursa'yı aldıktan sonra ilk defa akçelerde darp yerinin yazıldığını görüyoruz. Avrupa'ya ayak basan I. Murad zamanında akçelerin yanısıra mangır denen bakır sikkelerin kesimine de başlandı. Yöresel kullanım için ve akçenin alt birimi olarak darbedilen mangırlar çok çeşitli ve zengin süsleme motifleriyle Osmanlı sikkelerinin belki de en renkli malzemeleridir.

Osmanlılar'ın 14. yüzyılda Anadolu'da ve Avrupa'da yaptıkları başarılı akınları ve kazandıkları toprakları gören diğer beyliklerden akıncıların da katılmasıyla Osmanlı Beyliği hızla büyüyordu. 14. yüzyılın sonunda I. Murad ve Yıldırım Bayezid'in yaptığı akınlarla sınırlar Fırat'tan Tuna'ya kadar genişlemişti.

Kendisini İlhanlıların mirasçısı sayan Timur, doğuya ilerleyen Yıldırım'ı Ankara Savaşında (1402) esir etmiş ve Osmanlıların diğer beyliklerden aldıkları toprakları sahiplerine iade etmişti. Kalan topraklarda Bayezid'in oğulları arasında paylaşılınca tam genişlemeye başlamış olan Osmanlı Beyliği bir kaosa sürüklendi. Fetret Devri denilen bu döneme Çelebi Sultan Mehmed son verdi. Bu dönemde Yıldırım Bayezid'in oğullarından Emir Süleyman'ın sikkelerinde Sultanın ve babasının isminin bir arada nakış gibi işlendiği ve Osmanlı'ya has olan tuğrayı, ilk defa kullandığı görülür.

Çelebi Sultan Mehmed ve II. Murad, saltanatları boyunca gerilemiş olan sınırları eski haline getirmeye çabaladılar. Fatih Sultan Mehmed, hazırlanan bu ortamda hâlâ büyük bir imparatorluk olan Bizans İmparatorluğu'nun başkenti Konstantinopolis'i uzun ve zorlu bir kuşatmadan sonra 29 Mayıs 1453'de aldı. Yerleşik belli bir yeri olmayan devlet merkezini topraklarının doğal başşehri olan bu şehre taşıdı, adına da Kostantiniye dendi.

Beylikten devlete geçişi altın sikke kestirerek duyurdu dünyaya Fatih Sultan Mehmed. Sultanî denen bu sikke ticarette zorluk çıkmasın diye Venedik Dükaları ayarında ve ağırlığında idi. Bu dönemde Osmanlılar Anadolu'daki fetihlerin yanısıra Avrupa içlerine de yerleştiler.Akçe ve mangırlar Serez, Novar, Ayasluk, Edirne, Amasya, Bursa ve Konya gibi şehirlerde, altın ise sadece Konstantiniye'de kesiliyordu. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'u fethetmesinin yanında Osmanlı sikkelerinin tuğra ile birlikte belirgin özelliği olan "Karaların sultanı , denizlerin hakanı, sultan oğlu Sultan" ifadesini de torunlarına miras bıraktı.

Şehzade Cem Sultan'ın Rodos Şövalyeleri tarafından rehin tutulmasına karşılık II. Bayezid Avrupa'daki Osmanlı yayılmasına ara vermek zorunda kalmıştı. II. Bayezid'in Konstantiniye dışında bir taşra darphanesi olan Serez'de altın sikke kestirdiğini görüyoruz.

Yavuz  Sultan Selim, Osmanlı'nın yerleşik düzeninden ve kurallarından sıkılan Türkmen göçebelerin, siyasi bir güç kazanan Safevî'lere katıldığını görmüş ve bu tehlikeyi ortadan kaldırmak için Çaldıran Savaşıyla (1514) Şah İsmail'i yenmişti. Bu zaferden sonra I. Selim sikkelerinde "Şah" ünvanını kullandı. I. Süleyman'ın da kullandığı bu ünvan daha sonra terkedilmiştir. Yavuz Sultan Selim Portekizli denizcilerin ticaret yolu olarak Afrika yolunu keşfetmeleri üzerine tehlikeye giren Asya ticaret yolları için Ridaniye Savaşıyla (1517) Memlük Sultanlığı'na son verdi.

İslamiyetin en kutsal iki şehri olan Mekke ve Medine de Osmanlı topraklarına katıldı. Böylece Mısır, Amid (Diyarbakır), Dimaşk (Şam), Haleb, Ruha (Urfa), Mardin, Harput, Hısn Keyfa (Hasankeyf) ve Hicaz'da da sikke kesilmeye başlanmıştı.

Kanunî Sultan Süleyman 1520'de tahta oturduğunda Osmanlı'yı yükselen Şii değerlere karşı, Sünniliğin önderliğini üstlenmiş ve Hint ticaret yollarını kontrol eder bulmuştu. Belgrad'ı aldıktan sonra Avrupa'da güçlenen Habsburg Hanedanı ile arasında Budin'i alarak tampon bölge oluşturdu. Osmanlı'nın Avrupa'da olmasını fırsat bilerek kıpırdanmaya başlayan Safevîlere Bağdad'ı alarak ağır bir darbe daha vurdu. Türk kaptanı Barbaros Hayreddin Paşa'nın kuzey Afrika'daki bağımsız beyliğini bağışlamasıyla, Osmanlı Afrika'da ilk toprağına sahip oldu. Bu seferlerin sonunda Cezayir, Bağdad, Zebid, San'a, Belgrad da Osmanlı darphaneleri arasına katıldı.

Kanunî devri devletin ve halkın en zengin olduğu devirdi. Kırktan fazla darphanede para basılıyordu. Osmanlı fethettiği toprakların yönetiminde gösterdiği esneklik ve hoşgörü politikasını, o bölgelerde basılan sikkelerde de göstermiş ve her yörede farklı nakış ve istifte sikkeler basılmaya başlamıştı. Ayrıca yabancı paralar da Osmanlı paralarıyla aynı anda İmparatorluk topraklarında kullanılıyordu.

Osmanlı'yı 600 yıl boyunca bu kadar geniş topraklarda yaşatan bu hoşgörü politikasıdır.

İspanyol ve Portekizli  denizcilerin başarılı keşifleri sonunda Amerika'dan getirilen tonlarca gümüş ve altının Avrupa pazarlarına girmesiyle Avrupa'da oluşan zenginliğe karşın, Osmanlı'daki enflasyon neticesi akçenin değeri 1585-1640 arasında ardarda düşürüldü ve darphaneler birer birer kapanmaya başladı. IV Murad zamanında akçeden daha hafif "para" adıyla yeni bir sikke çıkarıldı. Artık sadece Kostantiniye ve güney illerinde sikke kesiliyordu.

II. Süleyman bu durum karşısında Avrupa'daki "grosso"larla aynı değerde olmak üzere gümüşten "kuruş" bastırdı. Yeni mangır birimi de kullanılmaya başlandı. IV. Mehmed'in son dönemlerinden beri Avrupa'dan getirilen makinalarla darphanede altın para basılıyordu, II. Süleyman altınlarla birlikte gümüş ve bakırları da makinalarda bastırmaya başladı.

II. Mustafa'nın tuğrayı gümüş ve bakırın yanında altınlarda da kullanmaya başladığını görüyoruz.

18. yüzyılda, Osmanlı'da III. Ahmed'in barışçı siyaseti dikkati çeker. Karlofça ve Pasarofça antlaşmaları ile genişleme siyaseti bırakılmıştı. Bu döneme, gelişen ince zevkin ve kültürel gelişmelerin simgesi olarak "Lale Devri" dendi ve bu sembolik lale motifi bitkisel süslemelerle birlikte bu devir sikkelerinin en belirgin özelliği oldu. Ayrıca bu dönemde Venedik altınına eş değerde Cedid Zer-i İstanbul altını da basıldı.

Sultan II. Mustafa'nın Osmanlı sikkelerinde ilk defa olarak cülûs tarihinin yanında, saltanatın kaçıncı yılında bastırıldığını gösteren rakamı da eklemesiyle sikkelerin kesim tarihi kesin olarak anlaşılabilir oldu.

18. yüzyıldan başlayarak Osmanlı bitmek bilmeyen savaşların masraflarını karşılıyamaz hale gelmişti ve yenilgilerden sonra gittikçe toprak kaybediyordu. İç karışıklıkların ardı arkası kesilmiyordu. Padişahlar saray entrikaları, sıkça görülen kısa saltanatlar ve sarayın müsrifliği yüzünden devlet kasasını kontrol edemiyordu. Avrupa ortaçağı aşmış, her konuda âtılım yapıyordu. Batıyı örnek almaya karar veren Osmanlı, III. Selim ve II. Mahmud'un yenilikçi politikalarıyla yeniden yapılanmaya başlamıştı. Bu yenilikçi hareketin izlerini II. Mahmud'un birim ve tipte hayli fazla çeşitte sikke bastırmasında görebiliyoruz. 1818 yılında Osmanlı'nın kurulduğundan beri esas para birimi olan fakat uzun bir süredir adı sadece hesaplamalarda kâğıt üstünde kalan akçenin darbına son verildi.

Abdülmecid  döneminde "Tanzimat-ı Hayriyye" ıslahat planı dahilinde Londra'dan yeni makinalar ve ustalar Darphaneye getirildi. Alınan "Tashih-i Ayar" kararları ile kuruş üzerine kurulu para sistemi belirlendi ve 100 kuruş = 1 liralık çıkarıldı.

II. Abdülhamid bugün bile bir gelenek olarak devam eden ziynet altınını çıkardı. Çalışmalarına başlayan Islah-ı Meskükat Komisyonu, Sultan V Mehmed zamanında aldıkları kararlarını patlak veren I. Dünya Savaşı nedeniyle uygulamaya koyamadılar. Savaş sırasında Almanya ve Avusturya'dan borçlanarak para basıldı. Savaş sonrasında yenik sayılan Osmanlı İmparatorluğu Hazine'si, toprakları gibi galip devletler tarafından talan edildi. Bu dönemde Osmanlı'da ilk defa nikel para basılmıştır.

600 yıl dünya siyasetini belirleyen Osmanlı İmparatorluğu, I. Dünya Savaşı sonrasında içinden filizlenen yenilikçi bir hareketle kabuk değiştirmiş ve Türkiye Cumhuriyeti ni yaratmıştır. İstanbul Darphanesi lirayı temel alan para basımını hâlâ sürdürmektedir.


Osmanlılarda Para

Kaynak : Darphane

OSMANLI AKÇESİ
Osmanlı Gümüş Sikkesi, adını darpedildiği madenin renginden alır. Aka çalar olmasından akçe diye anılıyordu. Ondördüncü yüzıılın başında Rum Pontus Devleti'nin ve Kıbrıs'ta Lusignan Hanedanı'nın aspron adında ufak gümüş sikkeleri vardı. Batılılar da kendi dillerinde Osmanlı Akçesi'nden bahsederek "aspre" deyimini kullanırlardı.
Akçe, İslam Dirhemi'nden farklı ve daha hafif bir sikkedir. Bu yüzden dirhem adı ancak hukuki kayıtlarda kullanılıyordu. Zira İslam geleneğinde bütün gümüş sikkeler dirhem ve bütün altın paralar dinardı. Bu yüzden klasik dirhem ve dinardan farklı bir sikkeyi tanımlama gereksinimi doğuyordu. İkinci Murad'ın akçesi için "dirhemen fıddıyyen Murad Haniyyen" dedikten başka zamanını da belirtirler. "rayicen fi'l vakt" yani "zaman geçer gümüş dirhemiyle..." ve şu kadar dirhem diyerek açıklık getirirlerdi.
Akçe ilk önce Orhan Bey tarafından basıldı. Orhan Bey'in İlhanlı sikkelerini andıran akçeleri de vardır. İlk tarihli ve özgün akçesi H 727 / M. 1327 tarihini taşır.
 
AKÇENİN AĞIRLIĞI
Darp tekniği tek bir sikkenin ağırlığını tanımlamaya elverişli olmadığı gibi, tartı birimleri de böyle bir tanıma el vermiyordu. Belgesi bulunan en eski tanımlama II. Murat devrine ait olup, 1431'de yüz dirhem gümüşten 260 akçe basıldığına dairdir. Bu tanım biçimi daha sonraki hükümdarların zamanına ait arşiv belgelerinde yer almaktadır. Doğal olarak sonraki tarihlerde bu ağırlıktaki metalden kesilen akçe sayısı artıyordu. 1460'ta 330 akçe, 1480'de 400; 1491'de 420; 1570'de 450 ve 1584-86'da 800; 1600'de 950 ve 1618, 1624 ve 1640'ta 1000 akçe kesiliyordu. Bu aşamada akçenin ağırlık tanımı da değişti. (Bir dirhemden şu kadar adet şekline dönüştü.) 12'si (sene 1685), 17'si (1688), ve 23'ü (1692), 9'u (1696) bir dirhem ağırlığında denildi.

GÜMÜŞ MONOMETALİZM
Beylik veya kuruluş döneminde Osmanlılar, değerli maden olarak akçeden başka bir sikke basmadılar. Altın para gereksinimini ise yabancı paralar karşılıyordu. Vakayinamelere yansıyan haberler bunun bol olmadığı kanısını vermektedir. Genelde hacmi ne olursa olsun ödeme akçe ile yapılıyordu, daha ufak ödemeler için bakır para kullanılıyordu.

BAKIR PARA
Fatih devri, bursa kadı sicilleri, bu hükümdar zamanında iki çeşit bakır para bulunduğunu gösteriyor: Bunlar, biri bir dirhem ağırlığında sekizi bir akçe olanlar ile, üçü bir dirhem ağırlığında 24’ü bir akçe değerinde olanlar. Adları pul, fels veya mangır olarak geçiyor. deyimler her iki çeşit için kullanılıyor.
Kataloglardaki en eski bakır para I. Murat devrine aittir. Orhan Beyin bakır parası bulunmuyor. Sonraki dönemlerde uzun süre yalnız biri bir dirhem olanları darpı sürdü. Ufaklarının darpı durdu. 1584 akçe ayarlamasına kadar 8’i bir akçe değerini korudu. Akçe yarı yarıya ayarlandığından, biri 1 dirhem, sekizi 1 akçe fiyatı ekonomik olmaktan çıktı. Bir süre bakır para darpı askıya alındı. Yeniden tedavüle çıkarıldığında, hesaplandığında sekizi bir akçe formülünü korumak için bir dirhem ağırlığındaki bakır paraların her biri iki pul sayıldı. Bunların dördü 1 akçe kabul ediliyordu. Ama her biri iki pul olduğundan 8 pul bir akçe denkliği yaşatıldı. Zamanla, akçe ayarlandıkça dirhemlik pulların ikisi bir akçe oldu. Ancak pul darpı eski hızını yitirdi. Zira, akçenin kendisi pul hükmüne düştü. 17. Yüzıyl sonunda bakır para üzerinden gerçekleştirilen bir enflasıon denemesinde yarım dirhem ağırlığında mangıra 1 akçe değer biçildi.

OSMANLI ALTIN GÜMÜŞ BİMETALİZMİ
Yeni çağa girerken gelişen dünya ekonomisi ve ticareti ile birlikte büyük değer ifade eden para gereksinimi de doğdu. İstanbul’u fetheden Osmanlılar’ın bu akımın dışında kalmaları beklenemezdi. Fatih, fetih müjdesini duyurduğu Memlük Sultanı’na ve Mekke Şerifi’ne gönderdiği fetihnamelerde “kendi adımız ve ecdadımızın pak adlarını taşıyan ve ganimet altınlarıyla basılan “sikkeleri yad ediyor ve Mekke fukarasına dağıtılmak üzere bunlardan bir miktar gönderdiğini ekliyordu. Bu altınlardan bugüne kadar henüz bir buluntuya rastlanmadığına bakarak bir hatıra para olarak kaldığı düşünülebilir. İkinci altın para darpı denemesi, 1463’te bağlayan savaşın ardından yapılmış olmalıdır. Bu münasebetle darpedilen altınlar “hasene-i efrenciye”dir, Vendik Dukası’dır. Fatih’in İstanbul darphanesinde 1471 ve 1474’te dukadan başka “hasene-i tuttiye” ve “hasene-i eşrefiye”de darpettiği belgelenmiştir. Tutili yani kuş resmi olan hasene Cenva, cenovini altın parası olmalıdır. Eşrefiye ise Memlük altınıydı. Darphane hesaplarında “hasene-i sultaniye” darpı iltizamı 9.1.1479 tarihidir. Bu tarih 1463’te Venedik’le başlayan savaşın barış tarihinden iki hafta sonrasıdır. İstanbul’da Venedik Dukası darpını sıcak savaşın bağladığı 1463 yılına götürürsek, bunu Venedik’e açılan ve sıcak savaşla birlikte yürütülen bir ekonomik savaş sayabiliriz.

HASENE-İ SULTANİYE
Büyük bir değer ifade ettiği için altın paraya, asaletine uygun sıfat takmak gelenek olmuştur. Hasene, iyi güzel anlamındadır. Deyim İlhanlılar’da da kullanılmıştır. Pegolotti’nin “la Pratica della Mercatura” sında, Tebriz'de kullanılan paralardan söz edilirken, bu deyim “Cassanini” şeklimde bozulmuştur. Hasene ve dinar islam dünyasında, ekonomik literatürde salt altın para anlamında kullanılır. Osmanlılarda da aynı şekilde kullanılırdı. Osmanlılar, batılılardan bu anlama gelen bir üçüncü isim de almışlardı: Filüri, filori veya eflori. Bu aslında Floransa’nın, üzerinde zambak resmi bulunduğundan çiçekli anlamına gelen “fiorino “ adındaki altın parasından gelmektedir. Fiorino, Roma’dan sonra Avrupa’da darpına ara verilen altın paranın yeniden darpına dönüşün ilk numunesidir:1252’de darpına bağlandı ve büyük bir sükse yaptı. Altın paranın sembolü oluşu bu yüzdendir. Bizans’dan “filori” biçimindeki bozulmuş şekliyle Osmanlı’lara geçmiş olabilir. Bu üç terimi, tamamlayan ikinci ve bazen üçüncü bir kelimenin yardımı söz konusu olan sikke belirlenirdi. Saltanata izafetle “Sultani” adı verilen ilk Osmanlı altını, altın para anlamındaki her üç terimle tamlama yapmak suretiyle şu şekilde anlatılırdı:”Hasene-i Sultaniyyen” veya “Sultani filori”; dinaren sultaniyyen Muhammed haniyyen.
Osmanlı bimetalizmi buna göre resmi olmayan bir şekilde, 1463 veya 1453'e geri götürülebilir. Resman ve hukuken ise bimetalizm 1479 tarihlidir.

SULTANİ’NİN AĞIRLIĞI VE TARTI BİRİMLERİ
Sultani, duka standardında idi. Her iki sikkenin ağılık ve kurları birdi. On yedinci yüzıılın başlarına kadar bu böyle kaldı. Sultani bu itibarla duka gibi 30559 gr. Ağırlığında olmalıdır. Kanunname-i Sultani’ye göre 100 miskal saf altından 129 adet darpediliyordu. 4.608 gramlık Tebriz Miskalı ile hesaplandığında 460.8 :129=3.572 gr’dır. Aradaki 13 mgr’lık fark eski Venedik ve Osmanlı tartı birimlerinin gr’a çevrilmesinden ileri gelmiş olmalıdır. Ancak Osmanlılar, İlhanlı Gazan Han’dan farklı olarak miskalı 2 dirhem değil bir buçuk dirhem hesap ediyorlardı (miskal 24 krat , dirhem de 16 krattır. Krat veya –keçi boynuzu-çekirdeği 4 buğdaydır. Bu sistemde buğday 48 mgr’dır.)
Kanuni Süleyman, saltanatının ilk yıllarında Tebriz tartı birimlerini Mısır’a zorla benimsetti. Arap geleneğinde Anadolu, Rumeli’dir ve Osmanlılar Rum’du. Kendilerine empoze edilen dirheme de bu nedenle “Dirhem-i Rumi “ dendi. Osmanlılar. On yedinci yüzıılın ortalarında Tebriz tartı birimlerini bıraktılar; metrik sistemin kabulüne kadar yeni tartılar kullandılar. Bu yeni tartılar artık Rumi diye anılır oldu. Mısır’a zorla kabul ettirilen dirhem de artık Mısır dirhemi olmuştu. Rumi yeni dirhem 3,207 gr. ve miskalı da 4,810 gr. dır. Onyedinci yüzıılın sonunda, altının ağırlığını miskal ile değil, dirhemle tarife bağladıklarında; “içinde şu kadar dirhem bakı bulunan110 dirhem altın-bakır alaşımından 100 adet” darpı emredilerek, altın paranın resmi ağırlığı tarif edilirdi. Mısır’lıların kendi hafi dirhemleriyle bu tarif üzerine altın darplarında, Mısır- İstanbul arasında Gresham Kanunu’na uygun nakit hareketi başladı. Ağır İstanbul altınları Kahire Darphanesi’ne altın için gönderilen fermanlarda “yüz dirhem-i Rumiden ki 115 dirhem-i Mısridır 100 adet” altın darpı emredildi. İki dirhem arasında çok az bir fark vardır. Grama çevirince iki tanım arsında bu fark yüz dirhemde yarım gram kadar bir şeydi. (3,072x115=353,28)-(3.207x110=352,7)=0.58 gr.

PARADAN GELİR SAĞLAMAK
Paranın ağırlık ve ayarı hatta rayici üzerinden Hazine’ye bir gelir sağlama, bilinen klasik yöntemlerdir. Bunların dışında, madeni para rejiminde bir diğer yol daha vardır. Osmanlılarda “sikke Tecdidi” ve “eski akçe yasakları” batıda “Refonte” denen yöntem.

SİKKE TECDİDİ VE ESKİ AKÇE YASAKLARI
Sikke egemenlik ve özgürlük simgesidir. Her hükümdar tahta geçince ilk iş olarak sikkeye adıny kazdırır; selefi adına para darpıny durdururdu. Bu olaya sikke yenileme anlamında “tecdid-i sikke” denirdi. Bu da normal bir olaydır. Fakat iş bununla bitmezdi, yeni hükümdar selefinin paralarının tedavülünü yasaklardı. Bununla , tedavüldeki para stokunun darphaneden yeniden geçmesi sağlanırdı. Tedavülden çekilen paranın ayar ve aşırlışına dokunulmasa bile ve eski paralar daha düşük bir fiyat üzerinden toplanmasa bile, (ki bunlar da yapılıyordu.) darp hakkı ve ücretinden dolayy bir gelir elde edilirdi. Bu gelir hacmi para stoku ile orantılıdır. Eski akçe yasaşıny “yasakçylar” denetlerdi. Çarşyda pazarda insanların keselerindeki akçelerini yoklarlardı. Eski akçelerini, kendileri gönüllü olarak darphaneye götürmeyenlerin bu akçelerini, yasaşın şiddetine göre, müsadere eder veya düşük bir fiyat üzerinden toplarlardı. Darphaneler iltizamla işletildışinden müsadere edilen eski akçeler, iltizam şartnamesine göre Hazine ile mültezim arasında pay edilirdi.
Tahta geçince, cülus giderlerine medar olan sikke tecdidinden sağlanan gelir, cülus olayy olmadan da gerçekleştirilebiliyor., böylece Hazine’nin sıkıntısı hafifletilebiliyordu. Bu ümitle kuruluş dönemi hükümdarları bu politikaya vakit vakit başvurmuşlardır, bu şekilde; kendi akçelerini , gerek duyduklarında, tedavülden kaldırmyş ve yenilerini sürmüşlerdir. Fatih, H.848,855,865,875, 880, ve 886’da olmak üzere altı defa eski akçe yasaklarına başvurmuş, her seferinde de akçesinin aşırlışıny bir miktar düşürmüştür. Ylk cülusunda (H.848’de) yüz dirhem gümüşten 260 akçe bastınrken, vefatında 400 akçe bastınyordu. Tecdid tarihleri akçeler üzerinde yazılmyştır. Yeniçeriler, II.Bayezıt2in sikkelerinde yalnız cülus tarihi vardır. Fakat o da mecbur kalmyş ve o yüz dirhem gümüşten 420 akçe kestirmiş, fakat babası gibi bunu tarihiyle açyşa vurmamyştı. Eski akçe yasakları, kanuni devrinde terkedildi. Amma sikke tecdidi, yani yeni hükümdar adına para basmak ve selefi adına para darpıny durdurmak geleneşi devam etti. Ne var ki artık evvelki sultanın paralarıny toplayamıyorlardı. Yani eski akçe yasakları kalkmyştı.

GÜMÜŞ İHRAÇ YASAKLARI
Sikke tecdidi ve akçe yasaklarında eski sikkeler hurda gümüş fiyatına toplanır veya akçenin ağırlığı düşünülerek taşşiş edilirken, ellerinde aşır eski sikke bulunanlar, ayarlamadan etkilenmemek için, bu akçelerini ihraç ederek dış pazarlarda değerlendirme yolunu seçebilirlerdi. Aını şekilde maden para piyasasından sanayi piyasasına kaçabilir, insanlar eski akçeleriyle kap kaçak veya ziynet eşıası yaptırabilirlerdi. Dokuma sanayiinde çok önemli bir yeri olan sim tel çekimi (simkeşlik ) çok miktarda gümüş tüketiyordu. Bu esnaf yasaklanan eski akçeleri hammadde olarak kullanmaya hız verebilirdi. Bütün bunlar Gresham Kanunu gereşiydi. Bu nedenle para ayarlamasında, başarılı olabilmek için, eski akçe yasaklarıny bir taraftan akçe ve maden ihracı yasakları, diğer taraftan imalat yasaklarıyla desteklemek gerekiyordu. Bunun için çoşu kez bu üç yasak bir arada konurdu. Eski akçe yasakçyları yanında gümüş yasakçylar atanır ve bunlar yolcu denklerini açtınp külçe, sikke, veya kap kaçak gümüş veya kaçyrılmamasına bakarlardı. Simkeşlik sanayiine sınırlama konur, kimi zaman tümüyle simkeşlik yasaklanırdı.

DARPHANE İŞLETMECİLİĞİ, DARP TEKNİĞİ
Darphaneler devlet mülkiyetindeydi. Ama kira karşılışı çalışan darphaneler de yok değildi. Para darpı işi ise iltizam konusuydu. Yani para darpı işi devlet eliyle müteahhide veriliyordu. Osmanlılar da on yedinci yüzıılın sonuna kadar paralarıny özel kişilere ve şirketlere darp ettirirlerdi. Para darpı işine giren müteahhid (mültezim) yabancı da olabilirdi. Ama darp işlemi hariçte yapılamazdı.
Para darpı işi iltizam kurumunun genel koşullarına başlıydı. Yltizama verilecek işe mukata adı verilirdi. Mukataalar üç yıl süreliydi. Buna tahvil adı verilirdi. Bu iki veya üç tahviline bir mukataayy iltizama almaşa engel deşildi. Fakat bir tahvili tamamlamak şansı bir mültezim için zaman yoktu. Miltezim lehine bir rant oluşmamasına özen gösterilirdi. Yşlerin açık olduğu dönemlerde isteyenin iltizam bedelini tahvilin herhangi bir anında artırarak üzerine almasının hiçbir engeli yoktu. Zira iltizam mukavelesine tahvil bitmeden devredilemez şartı konulamıyordu. Nef’-i Hazine dolayysıyla devlet mukataayy artırana devreder. Eski miltezim ziyadeyi kabul edebilir yahut iltizam bedelinin gün başına düşen bedelinin tasarruf ettişi gün sayysıyla çarpımından oluşan meblaşı ödeyerek çekilirdi. Buna “kıstelıevm hesaplaşma” denirdi. Eski mültezim peşinat ödemiş olabilir;bunlar ödenip tazmin edilmeden mukataanın yeni mültezime devredilmeyeceşi şartı da koşulabilirdi. Bu şart itiraz konusu edilemezdi. Yşler kesat giderse mukataaya talip çıkmazdı. Zarar mültezime düşerdi. Ancak mültezimin harp, afet-i semavi hallerinde indirim şartı göz önüne alınırdı.
Para darpında iltizam konusu, darphane işletmecilişine müteahhide iltizam süresince istedışi parayy darp yetkisi vermezdi. Yltizam konusu gümüş para, altın para ve bazı zamanlarda da bakır para darpı işiydi. bakırın maden ve para değerleri arasında büyükçe bir fark olduğundan bu işin iltizamy bir özellik taşırdı. Mültezim altın ve gümüşü dilerse piyasadan satın alıp basardı. bakırda buna müsaade yoktu. Genelde bakırı devlet sağlardı. Maden değeri ile para değeri arasındaki farky Hazine kendisine saklardı. bakır mankur belgelerde öyle yazılırdı. G Yle mangur veya mangyr yazılmazdı. XV. Ve XVI. yy.’lar da senesinde bir defa cizıederlar eliyle kyrsal nüfusa daşıtılırdı. Sarraf eliyle de kentlerde esnafa daşıtılırdı. Pul daşıtımy bir çeşit vergi toplamayy andırdışından daşıtımy “sagun diye anylırdı. Devlet için bir çeşit hak olarak benimsendışinden bir sene daşıtılmazsa bir başka yıl iki misli daşıtılırdı. Sarrraflar bu işten bir yüzde veya maktu bir ücret alırlardı. gümüş ve altın para darpı mültezimleri herhangi bir müteşebbis gibi kar veya zarar ederlerdi. Yltizam bedelinin üstünde gerçekleştirdikleri fazla, onların ücret ve karları karşılışıydı. Yltizam bedeline cevap veremediklerinde zararda olup taahhüt ettikleri meblaşı ödemek zorunda kalırlar,; ödeyemezlerse müsadere edilirler, mal varlıkları yetmezse kefilleri sorumlu tutulurlardı. Kefiller sınırlı kefillerse, mültezim gibi takibata uşrar, müsadere ve hapsedilebilirler; şayet kefiller mültezimin nefsine kefillerse ve mültezim firar ederse onu bulmakla yükümlü olurlardı.
Herhangi bir darphanede mültezimin, gümüş para darpıny iltizama alması, altın para darp işini de üstlenmesine engel değildi. Genelde her iki işi ayrı ayrı iltizama alıyorlardı.

MÜLTEzıM HESABI VE DARP TEKNIĞI
Darphaneciliğe soyunan mültezim, artırmaya girdışinde neye bakarak hesabıny yapardı. Bir ülke belli bir madeni para rejimi benimsendışinde, etalon para için sonsuz ibra hakkı ve darp serbestisi kabul edilmiş olurdu. Buna göre elinde madeni olan rahatça darphaneye götürüp para darpettirebilirdi. Maden sikke haline getirildışinde hazine dahil hiç kimse onu reddedemezdi.
Darphaneci eline geçirdışi maden miktarı az olsun çok olsun hemen potaya koyup eritmezdi. Önce satın alınan madeni, paranın ayarı düzeyinde indirgemesi gerekiyordu. Ylke olarak akçe XVII. YY.’ yn sonlarına kadar saf gümüşten darpedilirdi. Altın para da aını tarihlere kadar saf altındandı. İçinde bir miktar bakır var olması maşşuş veya kalp olduğunun kanytıdır. Vergi tahsilatından gelen meblaşlardan kuşkulanırsa hemen ateşe verilir, içindeki yabancı madde ayrıştınlırdı. Kriz dönemlerinde darphane mültezimleri hileye sapıp, bir dereceye kadar iltizam bedelini kurtarmak ve biraz da kar etmek arzusuyla, sikkeleri taşşise giderler; doşal olarak bunun sorumluluğuna katlanırlardı. Aslında darp hatası sorumluluğu sahib-i ayar denen darphane teknik şefine aitti:Taşşiş etti diye eli kesilirdi. XVI. Yy. sonlarında ve XVII. yy başında inzibat altına alınmadıklarından, ayar katkısı ve tartı eksişi akçe bastıklarından, sayıları 76’yy bulan darphaneler, birer ikişer kapatılarak belli başlı birkaç eyalet merkezi darphanesi bırakıldı.

PARA DARPI KAZANCI
Akçe darpı durumunda 13065 dirhem (40,135 kg.)gümüş toplanması beklenirdi. Bir fyrınlık oluşturulan bir miktara darphane terminolojisinde “nöbet” adı verilirdi. Darp işlemi ergiyen madeni, çubuklar yassıtılır ve bir akçe çapında kareler halinde ki buna kehle derlerdi doşranırdı. Daha sonra sivri köşeleri kesilerek yuvarlatılır. Darpa hazır pul haline getirilirken kyrıntı olarak 880 dirhem birikirdi. Bu hurdalar her seferinde bir sonraki nöbete katılırlardı. Bu itibarla bu 880 dirhemlik maden maliyet hesabında yer almazdı Maliyet hesabında bundan arta kalan 12.185 dirhem yer alırdı. Nevbetin binde beşi, yani 65 dirhemi, ergitme sırasında fire olurdu. Bu fireye Harku’n-nar (ateş yanyşı) adı verilirdi. 120 dirhemlik kısmy da darp ücreti namına, işçilere daşılmak üzere sahib-i ayara byrakyldı. Arta kalan 12.000 dirhem gümüş, akçe haline getirildi. Fatih2in son yıllarında gümüşün yüz dirhemi 285 akçeye alınyp bu aşırlıktaki madenden 400 adet akçe darpedildi. Buna göre 12.185 dirhemlik bir nöbet gümüşün maliyeti (12.185x285=) 34.727 akçedir. Bir nöbet gümüşten 12000 dirhemlik sikkelenmiş akçe hasıl olduğundan, neybet başına ortaya çıkan rey (kazanç) Hazine ile mültezime kalır. Bunun miktarı 12.000x400=48.000-34.727 akçedir.
gümüşü, hazine temin ettişinde hazine payy hesaba dahil edilmiyordu. 1481’de miri için 436 nöbet gümüş işleyen ve ödeyemedışi iltizam bedeli yüzünden zindanda yatan mültezim, borcundan 14842’te 1.800.000akçe düşüldü. Bu hesapça nöbet başına mültezime 4128 akçe kar hakkı tanınmıştır.
Mültezim, akçe darpı iltizamy işine girişince, göz önünde bulunduracaşı husus, üç yıllık bir tahvil süresi içinde kendi hesabına ve miri hesabına kaçar nöbet gümüş işleyebileceşidir. Normal zamanlarda maden tedariki sorundur. Pek fazla nöbet işlenmez. Aksine eski akçe yasakları zamanında ise bütün nakit para stokunu yeniden darp etmek söz konusudur. Darphaneler kapasitelerinin üstünde çalışırlardı. Darphane iltizam bedelleri sikke tecdidinde en yüksek düzeyine çıkar, zamanla yeniden darpedilecek nakit stokun azalması nispetinde iltizam bedelleri de düşerdi.

DARP TEKNİĞİ
On yedince yüzıılın sonuna, rakkasla darp teknişine kadar, Osmanlı parası çekiçleme yöntemiyle darpedilirdi. Sikke kalıby iki parçadan ibaretti. Her parçanın yüzünde paranın bir yüzündeki yazılar bulunurdu. Bu kalıp parçalarından biri örs gibi bir aşaç kütüşüne çakylırdı. Bu durumdan ötürü buna kürsü adı verilirdi. diğer parça bir çomak gibi elle tutulurdu. Sikke kalıbının bu parçasına çelik denirdi. Para basılacak madeni plaka (pul) kürsünün üzerine konur. Üstüne tutulan çelişe çekiç vurularak darp işlemi tamamlanırdı. Çelik, çekiç darpelerinden olsa gerek, daha çabuk eskirdi. Darphanelere sikke kalıby gönderilirken, bir kürsüye karşılık iki çelik verilirdi. Sikke kalıplarıny hassa ehl-i hireften sikkegen kazırdı. Bu kalıplarla darphanede para basan kimseye de “sikkezen” denirdi.

BÜYÜMENIN GETIRDİĞİ
XVI. Yüzyıl
İstanbul’un fethi para tarihinde birtakım yeni deşişmelere öncülük etti. gümüş akçeyle tek para olarak yetinmek, saltanatın şanyıla başdaşır olmaktan çıktı. Nitekim, fethin akabinde bir deneme yapılmıştı. Sonra Yabancı devletlerin altın paraları İstanbul darphanesinde darpedildi. Bu da belki geçilmesi gereken bir aşamaydı. Zira içte ve dışta devletin altın parasını benimsetmek bir sorundu. Kanunname-i Sultani bermucib-i Örf-i Osmani’de, Fatih tehdit yollu bir ifade ile altın yasaklarında “gerektir ki altunumy yarmayalar firavan yürüye. Her kim altun my yararsa...” demektedir. Ancak Fatih’in altın para darpı girişiminde bulunduğu dönem, dünya ekonomisinin kalkınma ataşına çıktışı zamandır. gelişen ticaret gereksimine yanyt verecek cürmü ufak, değeri yüksek para üniteleri aranyyordu. Devletler birbiri ardı sıra altın para darpederken öte yandan iri gümüş paraları tedavüle sürüyorlardı. Ylginç olan da bunların adlarının “büyük” demeye gelen grosch, grossone... olmasıdır. Fatih altın sultanisini tedavüle sürmeden önce adı Kanunname de Muhammedhani olarak konan, 10 akçe aşırlık ve değerinde bir gümüş sikke çıkardı. Sultaniye kadar cürmü olduğundan, halk dilinde gümüş sultaniye diye adlandırılıyordu. Daha doğuda Timur Ymparatorluğu kalıntıları üzerinde Tenge ve Tengçe adında ve şahrukiye, uluşbegiye, imirzaiye gibi darp eden hükümdarların adlarıyla anylan irice gümüş sikkeler darp ediliyor ve bunlar ticaret yoluyla 15. Yüzıyl sonunda Bursa’ya geliyordu. Altı akçe değerleri vardı. Akçeden büyük fakat Muhammedhani’den daha ufak idiler.
Yktisadi ve Siyasi anlamyıla büyümenin para alanında iki önemli sonucu oldu:
1. Anadolu’da Para Birlişi
2. Anadolu’da kuruluşlarından beri her beylişin bir müstakil akçesi vardı. Osmanlı Devleti’ne katıldıkça bunların paraları unutuluyor ve Osmanlı akçesi bunların yerini alıyordu. Belgelerimiz bunların çoşunun adıny verebilecek kadar eskilere gidemiyor. Buna karşılık 16. Yüzıyl başına ait sancak sayym defterleri başındaki Kanunnameler, akkoyunlu egemenlişindeki yerlerde Uzun Hasan'’n darp ettişi, değeri 2 Osmanlı akçesi olan, HasanBegi adında bir gümüş sikkenin bulunduğunu gösteriyor. Dulkadiroşulları’nın da üçü bir Osmanlı akçesi eden karaca akçe adında ufak bir gümüş sikkeleri vardı. Memluk Sultanlışına komşu olan ve zaman zaman Memlük hakimiyeti veya tabiyeti altına giren yerlerde, bu devletin paraları sancak kanunnamelerinde, vergilerin takdirinde kullanylıyordu. Bunlar Halebi akçe, Halebi, şami ve Eşrefiyelerdi. Bunların ilki gümüş son ikisi altın paralardı. Memlük paraları sonraları güney Anadolu’da kaldırıldı ve Sancak Kanunnamelerinde vergiler, Osmanlı akçesiyle takdir edilir oldu. Ancak Hasanbegi ve Karaca akçe ismen yaşamaya devam ettiler. Efektif para olmaktan çıkyp, hesap parası durumuna geldiler. Vaktiyle tedavül ettikleri yerlerde Hasanbegi denince 2 Osmanlı akçesi ve Karaca akçe denince de osman akçesi’nin üçte biri anlaşılırdı.
3. Para birlişinin bozulması (tedavül yöreleri)
Siyasi büyüme, Akçe ve Sultani’ye dayanan para birlişini götürmeye olanak vermedi. Bu da Osmanlı yönetimi altına geçen topraklar üzerinde yaşayan halky yeni yönetime ysındırmak için, alışkanlıklarıny sürdürme politikası gereşi idi. Bu şekilde Memlük sultanlışı topraklarından, nysıf fydayy, korumalarına müsaade edildi. Fakat Mısır dışında bu para birimi Osmanlıların buna verdikleri yeni adla, pare olarak yaşamını sürdürdü. Memlük halkının eşrefiye ise unutturuldu. Yran egemenlişindeki topraklar ise buranın gümüş parası olan şahi’nin tedavül yöresi oldu. Garp ocaklarında da para bakımından ayrıcalıklar vardı. En azında burada kesilen sikkeler şekil ve yazı bakımından farklılık gösteriyorlardı. Ancak bu yörenin para tarihi belgeleri çok kyttır ve XVII. yy. başlarında bu iller bir çeşit özerklik içinde bulunuyorlardı. Sınırlar da yer alan iller, güneyde Yemen, Avrupa’da Romanya’yy oluşturan voyvadalıklar, Macaristan ve Rusıa’nın güneyinde kyrım, kendilerine özgü tedavül alanları oluşturuyorlardı.
a. Akçe alanı
b. Osmanlı Devleti’nin çekirdeşini oluşturan Anadolu ve Rumeli belli bir süre sonunda akçe alanın oluşturdu. Belki hesap parası olarak bir müddet daha yaşadılar, o kadar. Bu alanda memleket parası olarak gümüşten akçe tedavül ediyordu. Bu yöredeki darphanelerde akçe kesilirdi.
gümüşünü buradaki darphanelerden birine götürene karşılışında akçe verirlerdi. Akçenin darp serbestisi ve sonsuz ibra hakkı bulunuyordu. Ne devlet ne de halk bunları reddedemezdi. Ylke olarak akçe saf gümüşten bir gramdan ufak bir sikkeydi.
Aını yörede altından sultani diye bir sikke darpedilir ve tedavül ederdi. Duka standart ve raicinde idi. Ylk darp edildışinde 129’u 100 miskal iken, 16. Yüzıılın ilk çeyreşinde 130’u ve 17. Yüzıılın ortalarında 131’i 100 miskal oldu. Ylke olarak bu skkenin de saf altından olması gerekiyordu. Fakat darphaneler kimi zaman valilerin bilgisi dahilinde hatta zoruyla ayarlı ve hafif sikkeler basabiliyorlardı. Aını şey akçe içinde geçerliydi. Bunun sorun yarattışı ve soruşturma gerektirdışi de doşaldı. Sultani ve kendisine modellik yapan firengi flori (Duka)’nin raiçleri aınıydı. 16. Yüzıılın ilk yarısında 55 akçe olan raiçleri sonradan 60 akçeye çıktı. Resmi kur 1584’e kadar bu düzeyde kaldı. Burada bir Hazine uygulamasına deyinmek gerek: Hazine hesaplarında altın 58 akçeye gelir ve 60 akçeye gider kaydedilirdi. Bu farka bir çeşit sarrafiye gözüyle bakılabilir. guruşlar tedavülde çoşaldışında bu kural onlara da uygulandı. Hazine tahsilatında guruş 38 akçe ödemelerde ise 40 akçe hesap edilirdi. Raiç farky “Tefavüt-i Hasene ve guruş” adı altında bir gelir kalemi oluşturuldu. 1584 ayarlamasında altın 120 akçeye ve guruşlardan İspanyol Riyal guruşu 80, Hollanda aslanlı guruşu 70 akçeye tedavül edince, bunlar içinde 2 akçelik tefavüt hesaby uygulandı. 17. Yüzıylda Sultaninin tartısında yapılan ufak bir ayarlamadan dolayy rahici, firengi fularu rahiçinin altına düştü. Firengi fularu sultani altıny 40,60 akçe prim yaptı. Bu münasebetle sultaniyeye şerefi denmeye başlandı. Ancak sultani ve sultaniye adı tümüyle terk edilmedi.

c. PARE ALANI :
Memlük sultanlışının sınırları içerisinde, Hicaz ve Yemen’de bu devletin tedavül eden gümüş parası Elmelikü’l-Müeyyed in (1412-1421) para reformunun eseridir. Ey-müeyyed Ocak 1414 ‘te tedavüle bir dirhemlik iki sikke sürdü. Vaktiyle Orhan Bey’in yarım tebriz dirhem aşırlışındaki ikilik akçesinin tutmadışı gibi, el-Müeyyed’in de bir Haşimi veya şer’i dirhem aşırlışındaki dirhemi tutmadı. Buna karşılık yarım sikkesi bugünkü Batı dillerindeki money, monnaine karşılışı olan para sözünde halen yaşamaktadır. Mısırlılar bunu yarımlık gümüş anlamındaki Nysıf fydda adıny sonuna kadar korudular. Batılılar bunun adıny el-Müeyyed’den ötürü Müeyyddiden türetilen medain, medini benzeri şekillerde bozdular. Osmanlılar, Fatih ve Bayezit zamanında Bursa’ya döviz olarak Halep’den geldışinde kadı sicillerinde halebi akçe adıyla andılar. Halep vilayetinin ilk sayym sicili başındaki kanunnamede vergiler aını şekikde Halebi akçe ile değerlendiriliyordu. Yavuz Selim’in bir iç hazine dökümünde bu sikkeye, akçeden ayyrt etmek için Kyt'a denmiştir. Söylenişi zor olan bu kelimeyi sonradan farsça karşılışı olan Pare ile deşiştirmişlerdir.Mısır kökenli oluğundan da tam adı pare-i mysri idi. Bu adın ikinci sözcüşü, Suriye ve çevresindeki, halk dilinde para anlamında tekil olarak mysrıyye ve çoşul olarak masari şeklini korumuştur.xvyy. yy.'a para birlişi devri açyldışında, pare akçenin tahtına kondu.
Mısır'yn Osmanlı yönetimindeki ilk yılları para bakımından oldukça bunalımlı geçti. Ne eşrefi ne de nysıf fydda adıny koruyan paresi istikrarı tanydı. Mısır Vali'si Ahmet paşa isıanın bastınlması üzerine, Kanuni Süleyman, islahat yapmak üzere sadrazamy Ybrahim paşa'yy oaraya gönderdışinde Pare'ye de düzen verdi. 1524'de düzenlenen Mısır Kanunname'sine göre pare % 16'sı bakır olan yüz dirhemlik gümüş bakır alaşımından 250 adet basılıyordu.Buna göre pare içindeki1.050 gr. gümüş bulunan 1.224 gr. aşırlışındaki bir sikke idi. Pare;Kahire, Şam, Halep darphanelerinde basılıyordu. Yüz dirhemden 420 adet basılan akçede 731mgr. gümüş bulunduğundan Pare 1,5 akçe ediyordu.
Pare, 1552 ve 1564'te iki defa ayarlama girişimi atlattı. Bunların ilki merkezin de katılımyıla gerçekleliyordu. gümüş Hicaz2a kaçyyor diye parenin ayarıny düşürme önerisi üzerine, İstanbul'dan Kahire'ye 18 kantardan bir miktar fazla (bir tonu aşkın ) gümüş gönderildi. Fakat Mısır'lıların itirazı üzerine bundan vazgeçilerek, külçe gümüş Mısır'da satıldı. Ticaretin altın üzerinden yapıldışı Mısır'da ticaretin gümüş üzerine kaydırılmasından korkuldu. Ytirazları gümüşün ithaline karşıydı. Ykincisi, vali Sofu Ali paşa'nın girişimiydi. Parenin ayarı %70'e kadar düşürüldü ve yüz dirhemden 292 pare basıldı.deneme onunla kaldı. Arkası gelmedi. 1584 Akçe ayarlamasında eski durumunu korudu.(Ayarlanmyş ve tartısı yarı yarıya düşmüş bir akçeyle, rayici bir pare iki akçe olarak değerlendirildışinden tartı veya ayarı düşürülmüş olmalı.) Bu rayiç 1666'da üç akçeye kadar çıktı ve bu düzeyini hep korudu. Akçe darpı on sekinci yy.'dadurduruldu. Bundan böyle akçe bir hesap parası (bir değerlendirme birimi ) olarak yaşadı. Pare, defalarca ayarlandı ve aşırlışı düşürüldü. Fakat hesapta hep üç akçe bir pare kabul edildışinden darp edilmeyen akçe pare ile birlikte otomatik olarak ayarlanyyordu. Nizami aşırlışı, bin adedi şu kadar dirhem diye ifade edilen parenin aşırlışı şu seyri izliyordu.
Pare'nin 1000 adedi 1685'de 240, 1688 de 230, 1697'de 220ve 1787'de 73 dirhem-i rumi idi. Buna göre gramajy sırasıyla 770;737;708;234 mgr. 'dı.
c.şubi alany
Osmanlı ülkesine on altıncı yy.'da Yran'dan Osmanlılar'a katılan yerlerde, bir Yran parası olan şahi tedavül ediyordu.Buna , Bursa kadı sicillerinde 1513 tarihli kayytlarda rastlanyyordu.Bir miskalın (4.608 gr.) aşırlışı vardı. 1534'de başdat fethedildışinde burada akçeden farklı Süleymaniye diye diye bir gümüş sikke bastınldı. başdatı'yn ticaretini canlandırmak ve buraya gümüş akınınyn sağlayacaşı sermaye birikimi sağlamak umuduyla, iltizamy 500 000 akçe olan başdat darphanesini 1.4 milıona ve daha sonra 2 milıona artıran mültezimler, bir miakalden değeri 7 akçe olan Süleymani (şahi)nin rayici aını kalmak şartıyla aşırlışıny 20 krata (3,84gr.) indirmek istiyorlardı. Bu ayarlama ile 450'si yüz dirhem gelen akçelerle 7 akçe 4,774 gr. geldışinden, şahi başına darp giderleri dışında bir akçe kazanç sağlayacak, o zamanda Anadolu'dan başdat'a şahi darp ettirmek için tüccar akçe getirecekti. Doşal olarak bu, kuzeyde Halep, Diyarbakır hatta şam ticaretini olumsuz etkileyeceşinden bu şehirlerde şahi darpı izni istediler. Bunlara,II. Selim zamanında gümüşhane ve Erzurumda katıldı. Anadolu tüccar gümüşünü bu darphanelere taşıdıkça, Anadolu'da akçe darlışı başladı. Akçenin kaçyşıny önleyememek, bundan umulam kazancı sıfyrlamak çabalarına yol açtı. Bu şekilde akçenin kenarından çalınma hareketleri doşdu. Uzun süreler süren bir akçe kyrkycılışı hareketi başladı ve 1584 akçe ayarlaması koşullarıny hazırladı. Beri yandan Anadolu ve güney illeri arasında olan altın devrimi bozuldu. dış Pazar için bir ticaret parası olarak düşünülen şahi, Gresham Kanunu kötü parası gibi imparatorluşa yayıldı. XVI.yy.'yn sonunda hazine hesaplarında bol miktarda şahi bulunuyordu. Ylginç olan bunların ayarında demir bulunan bir kısmının Romanya'dan geldışidir. 1640'dan sonra şahinin izlerine pek raslanmaz oldu.
Bir Osm anlı para birimi olan şahi gibi Yran parsı sisteminde de bu adla anylan bir sikke vardı. Osmanlılar şahinin adıny Osmanlılaştırmak için Kanuni buna Süleymani, ikinci Selim selimi, Üçüncü Murat da padışahi adıny vermek istemişlerdir fakat bu isimler tutmamyşlardır.
Kanuni zamanında başdat ve Basra darphanelerinde dış Pazar için iki ticaret parası daha darp ettirildi. Bunlar lari ve Muhammedi adında gümüş sikkelerdi. Lari deşişik kalınlıkta ufak bir çubuk olup ortası çekiçlenerek yassıtılır, bu yassı kısım maşa gibi katlanarak kat yeri birkere de dıştan çekiçlenirdi.
d.Kırım yöre
Kırım Hanlığı’nda Kefe’de bir darphane vardı. Burada darp edilen gümüş sikkeye “kefevi akçe” derlerdi. XV. yy. sonunda bunların üçü dördü bir Osmanlı akçesi ederdi. XVI. Yy. ortalarında bunların onu on ikisi bir Osmanlı akçesi ediyordu. 1552 yılı başında “akçenin ayarıny terfi idesin” diye Kyrım Hany’na gönderilen ferman üzerine yeniden, önce üçü ve sonrada dördü bir Osmanlı akçesi edecek şekilde akçe darp edildi. Kyrım İstanbul’un havyar, bal ve özellikle yaş ikmali bakımından çok önemli bir yerdi. Akçenin değeri İstanbul’un yaş fiatlarına yansıdışından 1577’de Devlet Giray Han’ın (1551-1577) bir altın 300 kefevi akçe etmek üzere yeni akçe çıkarmak isteşi İstanbul’un yaşın okkasının 7-8 Osmanlı akçesine satılma şartına başlandı. Evliya Çelebi, Osmanlı akçesinin Kyrım’da Kefe dışında geçmedışi yazıyordu. Arşiv bilgilerinde her nekadar Kyrım Hanlışı’nda bakır ve altın para darpına dair belge bulamadıysak da, meskukat katologlarında bu çeşit sikkeler bulunmaktadır. Evliya Çelebi, Kyrım Hanlışı altın parasına “kızılşa “ adı verdiklerini yazıyor . Ayrıca geç tarihlerde Gözlava ve Bahçesaray’da Kyrım Hany adına da para basılıyordu.

XVI.YY.DÜNYA PARA TARIHİNDE BİR DÖNÜM NOKTASIDIR
Yeni çağ altın para ve bunun yerini tutabilecek aşır gümüş sikkelerin kullanyldışı , bimetalist altın-gümüş dönemi ile açylmıştır. Tedavülde yabancı para olarak genelde batıdan gelen altın paralar bulunuyordu. Batıdan çok seyrek olarak gümüş sikke geliyordu. Varlışına tanyk olunan yabancı gümüş paralara Venedış’in marçel adındaki bir gümüş sikkesi örnek gösterilebilir. XV:yy. sonunda Bursa kadı sicillerinde Kafkasıalı ve Yranlı tacirlerin taraf oldukları davalarda tenge, tengçe, şahruki, Kylıçbegi ... gibi o ülkelerde kullanylan bazı gümüş sikkelerin adı geçiyor idiyse de terekelerde bunlara rastlanamıyordu. Yani tedavülde bulunmuyordu. Anlaşıldışına göre doğulu tacirler bu sikkeleri kendi aralarında olan ticari ilişkilerde kullanyyorlardı. Buna karşılık yabancı altın para ticari ilişkilerde kullanyldışı gibi halk tarafyndan biriktirmede (iddiharda) kullanylıyor, hazinece alınyyor ve devlet ödemeleri bunlarla yapılıyor; bir tasarruf hazinesi durumunda olan iç hazine mevcutlarında önemli bir yer tutuyordu. XVI:yy.’da bunların tanında , yüksek değer taşıyan yabancı iri gümüş sikkeler ihtilalcı bir rakip olarak yer almaya başlayacaktır.
Altın paraların gözde olduğu XV:yy’ın ikinci yarısıyla yabancı iri gümüş sikkelerin tedavülde bollaştışı XVI:yy’ın son çeyreşine kadarki süre içinde bu altın paraların en itibarlısı Venedik Dkası’ydı. 12842te tedavüle çıktışında adi Zecchino (sikke) idi. Doge (duka) ya ve Venedik Dukalışı’na nisbetle dukalık parasından kinaye bir adi da ducat idi. Osmanlılar’ca adı Frenk altıny demeşe gelen Efrenciyye, hasen-i efrenciye ve frengi filori idi. XVII:yyda adı saflışından ötürü yaldız altıny oldu. Ystikrarlı bir sikke diye Venedik’in Avustralıa’ya ilhak edildışi 1797 yılına kadar , itibarıny ve uluslararsı ödeme aracı olarak ününü korudu.
Tedavülde en çok rastlanan ikinci yabancı altın para ; Engürüsiyye veya Macar altıny denen sikkedir. Bu altın da Avrupa’da altın paraya dönüşte 1308 ile 1342 seneleri arasında, Floransa’nın fiorinosi modeline göre Macar Kralı Karlo Robert tarafyndan darp edilmiştir.
Memlük Sultanlışı altıny olan eşrefiye bu sultanlık durdukça dış pazarlarda itibar görüyordu. Osmanlılar’dahazine mevcudunda ve terekelerde bulunduğuna bakarak halk arasında tasarrufta kullanylmakta olduğu söylenebilir. Eşrefiyenin ünü , onu altın para anlamyıla eşdeğer hale getirdışinden, darp eden hükümdarın adıyla anylması gelenek olmuştur. Barsbaiyye, eşrefiyye kayytbaiyye ve eşrefiye gavriyye diye anylırdı. Sultani ve dukadan birkaç akçe aşaşı geçerdi. 1480’li yıllarda sultani 47 akçeye geçerken eşrefiye 45 akçeydi. XVI.yy’ın başında sultani 55 akçe olduğunda eşrefiyye 52 53 akçe ediyordu. Memluk sultanlışının son demlerinde ve Mısır’ın Osmanlı egemenlişindeki ikl yıllarında, Hayyrbay zamanında çok istikrarsız bir dönem geçirdi. Sonra 1529 ‘da Mısır’a ishalat için gönderilen sadrazam Ybrahim paşa bu sikkenin darpıny durdurdu ve Mısır’da sultani darp edildi. Ancak eşrefi altına 150 yıllara kadar tedavülde ve hazine hesaplarında rastlanmaya devam edildi.
XVI.yy.’da özellikle hazine hesaplarında , aını sıklık ve yoşunlukla olmamakla birlikte , bir diğer yabancı altın para ile karşılaşılıyordu. Bu sikki Sakız altıny idi. Sakız adası bilindışi üzere 1566 yılına kadar Cenevizliler’in elindeydi. Bir Ceneviz sikkesi olması lazım gelen sakız altınına hazine hesaplarında adanın ilhakından sonra XVI:yy’ın sonuna kadar rastlanyyordu.
Bir dereceye kadar gümüş darlığı eşlişinde Osmanlılar’da gözlenen altının nisbi bolluğu, on beşinci yy.’ın ikinci yarısında kısmen Balkanlar’daki maden ocaklarından Avrupa ve Mısır2la dış ticaret ilişkilerinden geliyordu. Avrupa’ya ise altın, XV.yy’da Orta Avrupa madenlerinden, Macaristan maden ocaklarından, Afrika’dan Maşrip’ten ve Portekizliler’in aracılışıyla Avrupa’nın Atlantil kyyılarından sağlanyyordu. Kaynakları mali ve mali ve tombuktu altın tozu idi. Lşzbon’a ulasan altın tozu, Avrupa darphanelerine ve sikkelenmiş olarak geleneksel ticaret yollarından dünyaya daşılıyordu. Mısır’da ise eşrefiyyenin ham maddesi Sudan ve Habeşistan altın tozudur : Mısır’a Nil Nehri kyyılarıny izleyen yollardan ulaşılıyordu. Ayrıca Maşrip’li hacılar da bu ülkeye bir miktar altın tozu taşıyordu. XVI:yy’da bu konuda Memlükler’e Osmanlılar halef olmuşlardır. Büyük miktarlara varmayan bu mütevazi altın dolnymy , o zamanki dünya ticaretini çevirmeye yetiyordu. Bu eski dünya maden kaynaklarına XVI:yy’da yeni dünya altınları eklendi. Ylk altın para gelişi 1503’de İspanyol adalarından, Küba’dan yeni İspanya’dan ve daha sonraları kyta Amerikası’ndan gelmeşe başladı. Gelişler 1551-1560 arasında yaklaşık 43 ton ile en yüksek düzeyini bulduktan sonra azalarak, 1571-1580 arasında 9 tona indi ve 1591-1600 arasında yeniden artarak 19 tona yükseldi. 1651-1660 döneminde Sevilla’ya Amerika!dan ancak yarım ton altın gerekebiliyordu. XVIII:yy’da Brezilıa ve Bolivya altın madenlerinin işletilmesiyle gelen altın miktarı büyük bir artış gösterecektir.

OSMANLILARDA ALTIN DEVR-İ DAİMİ
Tebdil-i Hasene Müssesesi
Yerli (kendi maden ocaklarından), yabancı maden kaynaklarından ve dış ticaretten Osmanlı ülkesine gelen ve yine dış ticaret ilişkileri dolayysıyla , dış ülkelere doğuya giden altından artan kısım Anadolu Suriye ve Mısır arasında iç ticareti belli bir düzeye tutmaşa ve kolaylaştırmaya yarıyordu. Mısır’da reformu gerçekleştiren Ybrahim paşa, Mısır eyaleti ve gelir giderlerini takdir ve hesapladıktan sonra aradaki 600.000 altın tutan farkı (altın 3.5 gr hesabyıla 2.1 ton9 ülkenin korunmasını üstlenen merkeze, Mısır’ın katkısı olarak gönderilmesini esasa başladı. Şam, Halep ve Diyarbakır eyalet bütçeleri, toplam olarak Mısır eyaleti gelirini tutar ve bir miktar da aşardı. Mısır gibi bu eyaletler de gelir fazlasını merkeze altın olarak göndermekle yükümlüydüler. Bu eyaletler hesaplarıny Ruznamçe ve Ycmal muhasebelerinde (Yevmiye ve bütçelerde) gümüş akçe ve altın parayla değerlendirirlerdi. Bu eyaletlerde hazine toplanan gelirleri her ne çeşit parayla olursa olsun kabul ediyordu. Hesap kayytlarına gelince hesap parası olan pare ve sultani ile değerleri yazılırdı. Sene sonuna doğru bu eyaletler defterdarları hazine nakit mevcudunu altına çevirmek işine girişirlerdi. gümüş paralar sarraflara halka daşıtılır, altına bozmaları istenirdi. Bu işleme tebdil-i hasene adı verilirdi. Bundan sonra defterdarlar eyalet gelirini altın olarak merkeze gönderirlerdi. Bu gönderilen altınlara irsaliye denirdi. Mısır irsaliyesi önemli bir yekün tuttuğundan, Mısır Hazinesi diye anylırdı.
Mısır Hazinesi padışaha ayrılmıştı. Doğrudan doğruya, tasarruf hakkı sultana ait olan iç hazineye alınırdı. diğer eyaletlerin gelirleri; tasarruf hakkı hükümet başkany sıfatıyla sadrazama ve maliye bakanı durumundaki defterdara ait olan dış hazineye alınırdı. İç hazine fonları sultan bakımından bir gizli ödenek fonlarıydı. Genel bütçeye karşılık olan dış hazine bakımından ise bir kredi kaynaşı, bir merkez bankası durumundaydı. Kanuni Süleyman, Orta Avrupa’daki savaşları sırasında Mısır hazinesi sandıkları açylmadan Budin’e giderdi. Bu şekilde şarlken ve Ferdinand’la olan mücadelede Afrika altıny ile Yeni Dünya altın ve gümüşleri çatışmış oluyordu. Ulufe olarak daşıtılan meblağlar, Macaristan’dan yine geldikleri yerlere akardı. Barış zamanlarında İstanbul’dan güneye, Mısır’dan gelen pirinç, şeker, zahire ve erzak bedeli olarak giderdi. Anadolu taciri eliyle Halep’e şam’a baharat, ipekli ve erzak bedeli olarak giderdi. Sonra bu altınlar il geliri olarak tebdil-i hasne yoluyla tekrar İstanbul’a yola çıkardı. XVI. yy’ın son çeyreşinde bu saşlıklı donanym şaihinin akçe rayici belirlemesinde başa baş kuralına uyumsuzluğu ve sahneye çıkan yeni yabancı gümüş paranın piyasaları istilası sonucu bozuldu. şimdi bu yeni paraya, guruşa ve arkasındaki Amerikan gümüş kaynağına değinelim.
guruş
Yeni çaşlar başında bimetalizm ile birlikte, altının yerini tutacak (ersatz) iri gümüş paralar birçok ülkede birbirini izleyerek çıktı. Bunların XV. yy sonunda darp edilip dolanyma sürülenleri nispeten ufaktı. 1472’de de Venedik’te basılan ve bir yüzünde Dojun büstü diğer yüzünde S. Marco’nun resmi bulunan gümüş livre 6,5 gr’lık bir sikkeydi. 1474’te Milano’da darp edilen grossone de 9,8 gramdı. Yakın bir tarihte 100 dirhem gümüşten 33 adet basılan Fatih’in muhammedhani’si de 9,3 gr. aşırlışındaydı. Kastil Kraliçesi Ysabel ile aragon Kralı Ferdinand’ın 1497’de tedavüle çıkardıkları teklik riyal (real) de 3,79 gramdı. XVI. yy’ın başında ise işletilmeye açylan Alman maden ocaklarından yararlanylarak, daha da iri gümüş sikkeler darpı dönemi başladı. Saksonya’da 2 lot (25,58 gr.) aşırlışında gulden groschen veya daller. Daha sonra Bohemya gümüş madenlerini işleten schlick ailesi imparatordan Joachimstaler darpı iznini aldı (1518). Hollanda’da darp edilen rixdaller de 25,98 gramdı. Dünya pazarlarıny işgal edecek olan İspanyol realları ise az önce sözünü ettişimiz teklik real olmayyp bunun sekizlişidir, sekiz tanesi
Osmanl:lar'da Para adıyla anyyordu. 1728 yılına lcadar 0,931 ayarında idi. 231 yıllık bir istikrardan sonra ayarı 0,917'ye düşüruldü. Riyalın arkasında yeni dünyada keşfedilen gümüş maden yatakları vardır ve bunlar alışılmyşın üstünde üretimde bulunuyordu. Avrupa'da dolanımdaki maden miktarıny iki hatta üc katına çıkardı. Amerika'dan İspanya'ya ve oradan da Avrupa ve ticaret yolları boyunca dünyaya dağylırken, Osmanlı ülkesine Akdeniz'den oldtıgyy kadar, Baltık ülkelerinden de geliyordu. İspanyollar 1521'de Meksiko'yu fethettiklerinde, buradaki gümüş maden yataklarıny işlemeye başlayarak, Meksiko kentinde bir darphane kurdıylar; Güney Amerika'nın Panama'dan şiliye kadar sahil kısmını 1ğ3ğ'te Perıy adıny vererek işgal ettiklerinde, bugünkü Kolombiya ve Bolivya'daki maden ocaklarıny işletmeye açarak 1568 ile 1572 yılları arasında Linya (Kolombiya'da) ve Potozi (Bolivya)'de birer darplıane açarak sekizlik riy·allar darpına başladılar. Aını şekilde İspanya'da Sevilla'da bir diğer darphane riyal basıyordıy. Batılılar byy üç kaynaktan gelen sikkeler arasında kalite farkı ayyrımy yapmaktaydılar. Osmanlılar böyle bir ayyrıma gitmiyorlardı.
Osmanlı para tarihinde önemli bir yer tutan diâer gyyrıyş Hollanda'nın kaynaklarımyzda adıny her iki yüzünde byılunan arslan resminden alan esedî veya arslanlı gyyrıyştıyy-. Arap eyaletlerinde byyna köpekli anlamında ebükelb deniyordıy. Batıda adı Rixdollar olan bu gyyrıyşun darpında kısmen yerli maden ocakları ğ imüşüne karşılık, büyük ölçüde Amerikan gümüşleri kyyllayyılıyordıy. İspanya'nın Hollanda'da reforma karşı aÇtıny savaşın fiğnarısmany için akıttıny paralar bura darphanelerinde riYdollara çeğc.·iriliyordu. (İspanyol Nederland hölümünde 30,66 gr'lık dukaton ve bunun yarımlıny, 24,59 gr'lık Patacon veya albetstaler ile byınıyn yarım ve çeyreni basılıyordu. Hollanda (Dutch) Cumhuriyeti'nde bunlardan baska 25,69 gr'lık rijiksdaalder, 20.76 âr'lık Leeuwendaalder ve 13,2 gr'lık ğülder basılıyordu).

SİI;KE TASHİH DÖNEMİ SONRASI
1641-1686 Osmanlı Akçeleri
1641'de yapılan sikke taslıihi, sıkı bir tıytum politikasıyla birlikte birkaç senelik bir istikrar sagladı. İstikrar 1644'te Sadrazany Kemankeş Kara Mustafa paşa'nın idamy üzerine veniden bozuldıy. Sultanın fantezileri
olması ve sürüncemede bir savaş (Girit Savaşı 16461669) hazineye çeki düzen verilmesine ve sağlıklı bir para politikası izlenmesine engeldi. Altın ve guruşların rayiçleri önce yavaş ve 16ğ6'dan itibaren hızlı bir şekilde tırmanmaya başladı. Akçenin 1658'den sonra 12,5 tanesinin bir dirhem olduğu anlaşılıyor. Fakat altının rayicindeki tırmanma bu kadarcık bir ayarlama ile açıklanabilecek gibi degildir. Kırkma işleri ve yasal ağırlık altında akçe darpına hız verildigi ileri sürülebilirse de darphaneler ya kapalı ya da myyattaldır. İstanbul darphanesi bile ancak aralıklarla çalışabiliyordu. Sanladışı hâsıl (darp hakkında olıyşan gelir) o kadar azdı ki ancak birkaç nöbetlik gümüş işlendiâi anlaşılıyor. 1641 sikke tashihinde yılın son sekiz ayında yaklaşık sekiz milıon akçe hasıl sağlandı. Dördüncü Mehmed'in cülüsü nyünasebetivle sikke tecdid olmalı ve bu münasebetle darphanenin hızlı bir çalışma içine girmesi beklenirdi. Oysa bu sultanın cülsundan birkaç ay sonrasına ait bir aylık (i î Kasını16 Aralık 1648) darphaiye hasılı ancak 23.200 akçeydi. 161 yılı darphane hâsılı ise yalnızca 36.000 akçeydi. 16»-1636 (ağustostan ağyystosa) yılı darp hasılı 779.000 akçedir.
1656-1661 dönemine ait hey- hanenin bir darp hesabına rastlanamadı.
166y sonrası darphanenin aralıklı faaliyetleri vardı. Ancak bundan hazineye bir gelir sağlanamıyor, aksine zarara unranyyordıy. Maden ocaklarında üretiny duralı hayli zaman olmuştıy. Bu durıyynda darphanenin yegane hammadde kaynaây artık yerli para hükmüne geçnyiş yabancı paralardı. Yerli paralar gibi bunlar da nyağşuş olup, rayiçleri de içerdikleri maden değerinin üstünde bulıynuyordu. 120 akçeye geçen İspanyol riyal guruşunun ağırlığı 8,696 dirhem raici de 120 akçe idi. Byyndan 12.ğ akçesi bir dirhem gelecek akçe darpı halinde, darp giderleri çıktıktan sonra 105 akçe elde ediliyordu.
8,1 dirhem gelen esedi guruştan, -ki bunun raici 110 akçe idi- darp giderleeri dışında 103 akçe elde edilebiliyordu. Bu sebeple darphaneyi çalıştırmayı özendirecek hir dun.ym yoktu.
On yedinci yy'yn ikinci yarısında bu sebeple ancak bazı münasebetlerde akçe darpediliyordıy. Hareme bayramlık, harçlık dağıtmak gibi maliyeti ikinci planda kalan dunymlarda akçe ve bir miktar altın darpedi
ve yey-ini tıytac3k'fiül:üyndarın 7 yaşında bir çocıyk liyoy-du. Eylül 1680 - Ekim 1681'de degeri 13.671.960 1203
 


OSMANLI DÖNEMİ

Kaynak : Merkez Bankası

Merkez Bankaları, bugün hemen her ülkede dört ana işlev üstlenmektedir:
· Ülke içindeki para arzı, dolayısıyla para piyasasını düzenlemek,
· Bankacılık sistemini denetleyen kurum olarak ülkedeki kredi hacmini ve dağılımını ayarlamak,
· Ülkenin altın ve döviz rezervlerini yönetmek, dış ödemelerini düzenlemek,
· Devletin haznedarlığı ya da mali ajanlığı işlevini yerine getirmek.
Klasik Osmanlı düzeninde, yukarıda sayılan dört işlev; hazine, darphane, sarraflar, vakıflar, bedestenler ve loncaların yüklendiği değişik rollerin bir araya gelmesiyle görülmüş oluyordu. Tanzimat sonrasında Osmanlı İmparatorluğu'nun izlediği dışa açık ekonomik ilişkiler, İmparatorluğun para ve kredi sisteminde de yeni düzenlemeleri zorunlu kıldı. Tanzimat'ın ilanında en önemli nedenlerden biri olan, Kavalalı Mehmet Ali Paşa'ya karşı yapılan savaş, Osmanlılar'ı önemli para sorunlarıyla karşı karşıya bıraktı. Dışarıdan borç bulamayan Osmanlı İmparatorluğu ilk kez kağıt para basma yoluna gitti. Ancak, bu kağıt para hızla değer kaybetti ve çeşitli ayardaki madeni paralar da pek çok sorun yarattı.
Osmanlı İmparatorluğu, 1844 yılında "Usulü Cedide Üzere Tashihi Ayar" kararnamesiyle iki metalli bir para sistemi oluşturmaya çalıştı. Bu para reformunun sonuç verebilmesi için dış ödemelerinde Osmanlı parasının İngiliz parasına karşı kurunu sabit tutmak amacıyla Galata bankerlerinden Alleon ve Baltazzi ile bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşmaya göre İngiltere ve Fransa'ya yapılacak ödemeler, bankerler tarafından belli bir ödeme karşılığında, sabit kur üzerinden yapılıyordu ve bu şekilde Osmanlı parasının değerinde istikrar sağlanmış oluyordu. 1847 yılında Hükümet bu bankerlere Bankı Dersaadet'i kurma iznini verdi. Böylece Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk defa dış ödemelerde düzenleme işlevini üstlenen bir banka kurulmuş oldu.
Osmanlı İmparatorluğu'nda bugünkü Merkez Bankası'nın gördüğü işlevlerin bir kısmını gören bir bankanın kurulması 1856 yılında Fransız-İngiliz ortak sermayesi ile kurulmuş olan Bankı Osmani'nin, 1863 yılında Bankı Osmani Şahane adını alması ve bir devlet bankası niteliğini kazanmasıyla olmuştur.
Banka, banknot çıkarma imtiyaz ve tekeline sahip bulunuyordu. Hükümet, imtiyaz süresi içinde kağıt para çıkarmamayı ve bu konuda başka kuruluşlara izin vermemeyi kabul ediyordu. Banka, devletin haznedarlığını yapacak, devlet gelirlerini toplayacak ve Hazine'nin ödemelerini yerine getirecek, ayrıca hazine bonolarını iskonto edecekti. İç ve dış borçlara ilişkin faiz ve anapara ödemelerini sadece Osmanlı Bankası yapacaktı. Banka'nın sermayesi 135.000 hisseden oluşuyordu. Hisse senetlerinin 80.000'i İngiliz, 50.000'i Fransız grubu tarafından satın alınmış, 5.000'i Osmanlı'lara ayrılmıştı.
 


Osmanlı İmparatorluğu’nda para ve iktidar ilişkisi üzerine

Kaynak: Active Finans

Osmanlı Devleti’ndeki “iktidar” sorunu ve bu arada özellikle iktidarın kaynağı ve meşruluğu gibi konular tarihçiler ve diğer sosyal bilimciler tarafından daha önce masaya yatırılmış olmakla birlikte, iktisat tarihçileri bu konuya fazla eğilmiş görünmemektedirler. Ben, bir iktisat tarihçisi olduğum için, konuyu bu açıdan ele almak istiyorum.
Önce kavramları kendi açımdan tanımlamak isterim. Bu konuşmada benim “para” dan kastım doğrudan doğruya zenginliktir, paralı olmaktır. “İktidar” ise kudrettir ve açıkçası en üst düzeydeki siyasal erktir. Osmanlı örneğinde siyasal erkin temsilcisi ise sultanın kendisidir. Biraz geniş bir yaklaşımla bunu sultan ve hanedan mensupları diye de ifade edebiliriz. İşte konuşmamızda bu iki kavram arasındaki ilişki sorgulanacak, yani iktidar ile para arasındaki sıkı bağlantı ortaya konmaya çalışılacaktır.
Bizim tezimiz şudur: Osmanlı’da iktidarın kaynağı paradır veya onun sağladığı güçtür. Bu görüş, sultanların iktidar olabilmek ve devleti yönetebilmek için zengin olmaları, birtakım varlıklara sahip olmaları gerektiğini ifade eder. Bu koşul diğer bütün koşullara öncelik arzeder ve bu unsurun yokluğu halinde saltanatı destekleyen diğer bütün unsurlar anlamsızlaşır ve iktidar olmaya yetmezler. Nitekim, konuya bu bakış açısıyla yaklaşıldığında, iktidarın kaynağı ve meşruiyetiyle ilgili olarak daha önce literatürde çok işlenmiş ve ön plana çıkarılmış olan kan bağı, dinsel temsil, hükümdarın kişisel gücü ve karizması ya da komutanlık yetenekleri gibi unsurlar geri plana atılmış olur. Elbetteki bunlar da son derece önemlidir, ama bize göre yukarıda da ifade ettiğimiz üzere, iktidarın asıl kaynağı paradır. Dolayısıyla Osmanlı’da iktidarın kaynağına inmek için öncelikle mali sisteme ve mali kurumlara bakmak gerekmektedir. Osmanlı mali sisteminde “miri” hazine denen devlet hazinesinden ayrı olarak özel bir padişah hazinesi vardır. Sultanlar güçlerini esas itibariyle “iç hazine” veya “Enderun Hazinesi” denen bu kurumdan alırlar. Bu kurumun bir diğer adı da “Ceb-i Hümayun” dur. Bu isim, kurumun özellik ve niteliğini de ortaya koyar. Ceb-i Hümayun, devletin en üst mali yönetici ve sorumlusu olan Baş Defterdarın bile tamamen yetki alanının dışında oluşmuş çok güçlü ve çok mahrem bir kurumdur. Bize göre, eğer bu iç hazine ve onun sağladığı olanaklar padişahların ellerinde olmasaydı, onların iktidar olmaları ve hele iktidarlarını sürdürebilmeleri mümkün olamazdı. Ancak, hemen belirtelim ki sultanlar, kendilerine iktidar sağlayan bu çok özel hazinenin yanı sıra mali sistemin diğer kurumlarını da bu egemenliği pekiştirecek bir organizasyona tabi tutmuşlardır. Dolayısıyla, mali sistemin ve bu arada özellikle iç hazinenin yüzyıllar boyunca devam eden serüveninin yakından izlenmesi, Osmanlı’daki iktidar savaşıyla ilgili ipuçlarını da ortaya koyacaktır. Zaman içinde sultanların yetkilerinin artması veya azalması, bir başka ifadeyle siyasal sistemdeki dönüşümler, öncelikle saltanatın doğrudan kendi kontrolünde olan mali kaynakların artıp azalmasıyla doğru orantılıdır.
Mali olanakların ve siyasal iktidarın paylaşımı
Osmanlı devlet sistemi incelendiğinde, mali olanakların paylaşımı ile siyasal iktidarın paylaşımı arasındaki bağlantılar dikkat çekicidir. İktidarın somut ifadesi askeri gücün kontrolü demek olduğundan, bu sistem içerisinde askeriyenin finansmanı sorunu fevkalade önem taşır. Osmanlı sisteminde tüm ülke tanım gereği “mülk-i şahane” olarak ifade edilirse de uygulamada ikili bir ayırım göze çarpar. Bu ikili ayırım gelirler açısından da kendini gösterir. Nitekim ülke gelirlerinin bir bölümü “havass-ı hümayun” u oluştururken, diğer bölüm “havass-ı vüzera” diye adlandırılır. Havass-ı hümayun gelirleri Hazine-i Amire adı verilen merkezdeki miri hazineye girerken, havass-ı vüzera denen alanın gelirleri bölgenin idari ve askeri yöneticilerine tahsis edilerek,tımar sistemi gereği, hazine dışında kalır. Bu ikili mali yapı, ikili bir askeri yapıyı da kendiğinden ortaya çıkarır. Nitekim, merkezde havass-ı hümayun gelirleri ile Kapukulu Ocakları denen ücretli ve daimi bir hassa ordusu ( royal army ) finanse edilirken, taşrada yerel yöneticiler ellerindeki mali olanaklarla eyalet askerlerini finanse ederler. Böylece siyasal erkin bir bölümü taşradaki valilere delege edilmiş olur.
Böyle bir yapılanmada en ilginç nokta, merkezdeki ordunun “hassa” olarak nitelenmesine rağmen, giderlerinin hassa hazinesi durumundaki iç hazineden değil de “miri” ( devlet ) diye nitelenen Hazine-i Amire’den karşılanmasıdır. Üstelik Hazine-i Amire sadece padişah askerinin maaşlarını ödemekle kalmaz ayrıca sarayın her türlü giderini de finanse eder. Böyle bir tablo içerisinde ceb-i hümayun adlı hazinenin konumu ve önemi de kendiliğinden ortaya çıkar. Demek ki Hazine-i Amire’nin varlığı ve asker maaşlarının bu hazinece ödenmesi sultanların kendilerini güvencede hissetmeleri ve iktidarlarını sürdürmeleri için yeterli değildir. Onların iktidar olabilmeleri için adeta bir örtülü ödenek şeklinde, kimseye hesap vermeyecekleri ayrı bir mali olanağa ihtiyaçları vardır. Gerçekten iç hazine hesapları çok mahremdir ve bu hesaplar defterdarların ve dolayısıyla mali bürokrasinin ilgi alanının dışında tutulmuştur. Keza bu hesapların dökümleri ve sonuçları da miri hazine hesapları gibi belli zaman aralıklarıyla dışarıya da açıklanmamıştır. Padişahlar iç hazinenin muhafazasını ve hesaplarının yönetimini en yakın sırdaşı olan görevlilere emanet etmiş ve bu kaynakları ve onlara ilişkin hesap dökümlerini sarayın en güvenilir yeri olan harem-i hümayunda saklamışlardır. Dolayısıyla, devlet arşivlerinde araştırmalar yapan bugünün araştırıcıları için bu gizli kayıtları bulmak ve bu hazinenin zaman içindeki gelir gider durumunu izlemek hiç de kolay bir iş değildir. Ama, bazı vesilelerle dışarıya yansıyan bilgiler ve uygulamalar bu hazinenin gücü ve mahiyeti hakkında, dolaylı da olsa, önemli ipuçları ortaya koyabilmektedir.
Hükümdarın kişisel serveti ve siyasal güç
İç hazinenin Osmanlı sistemindeki yerini değerlendirebilmek için kuşkusuz özellikle 16. yüzyıl sonrasındaki dönemlere bakmak lazımdır. Bu açıdan en anlamlı dönem 16-18. yüzyıllar arasıdır. Zira, 16. yüzyıl öncesinde henüz kurumlar yerli yerine oturmamış ve mahiyetleri netleşmemiştir. 19. yüzyıl ise iç hazine açısından değişimlerin gündeme geldiği yeni bir dönemin başlangıcıdır. Ancak, henüz iç hazinenin bir kurum olarak tam belirginleşmediği erken yıllarda bile, hükümdarın kişisel serveti ile siyasal güç arasındaki bağlantılar yakalanabilmektedir. Nitekim, Aşıkpaşazade Tarihi’ne bakıldığında görülür ki, devletin kurucusu olan Osman Gazi sadece kılıcı keskin bir bahadır olmayıp, ona babasından kalan önemli miktarda davar sürüleri ve atlar vardır. Bu sürüler, yeşil Bursa ovalarında daha da büyüyerek imparatorluğun sonuna dek Osman Gazi’nin torunlarınca korunmuştur. Cumhuriyet döneminin meşhur Karacabey harası aslında kökü çok eskilere inen bir padişah çiftliği olup, imparatorluk günlerinin çok sayıdaki diğer padişah çiftliklerine bir örnektir.
İç hazinenin gelir kaynakları 15. yüzyıldan sonra genişlemiş ve artmıştır. Aslında tüm ülke padişahın mülkü sayılmasına rağmen, bir noktadan sonra “kişisel” olanla “miri” olan ayrışmış ve “havass-ı hümayun” dan ayrı olarak padişah hasları ve çiftlikleri oluşmaya başlamıştır. Bu özel alanlar (ya da gelir kaynakları) sadece padişahın şahsı ile sınırlı kalmamış ve hanedan ailesinin diğer fertleri de bu süreçten nasiplenmişlerdir. Osmanlı sisteminde padişah ile devlet iç içe geçmiş görünmekle birlikte, bir noktadan sonra padişahların kendilerini devletin dışında ve üzerinde ayrı bir yere yerleştirdikleri kolayca belli olmaktadır. Çünkü ülkede oluşan her türlü vergi ve benzeri fiskal gelirlerin bir bölümü devlet hazinesine değil de doğrudan iç hazineye aktarılmaya başlanmıştır. Bu gelirlerin başında muhakkak ki padişah haslarından sağlanan vergiler vardı. Ancak, kaynaklar bununla sınırlı kalmamış ve Mısır gibi bazı özel eyaletlerin gelirleri de doğrudan Enderun’a alınmaya başlanmıştır. Bazı haraç ödemeleri veya savaş tazminatlarının da iç hazineyi beslediği bilinmektedir. Avaid ve caize adı verilen ödemeler de padişahlara yapılmaktaydı. Müsaderelerden elde edilen gelirler de iç hazineyi besleyen bir diğer kaynaktı.
Sultanlar çeşitli kaynaklarla zenginleşen ve büyüyen iç hazine olanaklarını korumak ve daraltmamak için büyük özen gösterdiler. Ancak, devletin başındaki insanlar olarak bu büyük mali kaynağı tamamen “kişisel” sayarak kendilerine ayırmaları ve kendilerini devletin mali sorunlarından soyutlamaları da mümkün olamazdı. Nitekim, örneğin her padişah değişiminde askere dağıtılan “cülus bahşişleri” nin de Hazine-i Amire’ye ödettirilmesi yakışık almazdı. Keza, savaşlarda başarı gösterenlerin padişahça ödüllendirilmesi veya askerleri teşvik için ikramiye şeklinde maaş dışı bazı ödemelerin yapılması da sultanların ellerini kendi ceplerine sokmalarını gerektirmekteydi. Ancak, bu gibi “adet üzere olan” ödemeler dışında sultanlar iç hazine olanaklarını dış hazine hesaplarından ayrı tutmaya hep özen gösterdiler ve tabir caizse devletin mali sıkıntılarını son raddeye kadar kendi mali sıkıntıları gibi algılamamayı yeğlediler.
Ne var ki, 16. yüzyılın son çeyreğine girerken Osmanlı İmparatorluğu Batı’dan kaynaklanan ve büyük Fiyat Devrimi denen enflasyonist hareketin dalgasına yakalandı ve bu tarihten itibaren Osmanlı’nın parasal ve mali dengeleri bozuldu. Artık Osmanlı mali tarihinde yeni bir dönem başlıyordu. Bu dönemde Hazine-i Amire’nin yıllık “bütçe” leri açık vermeye başlıyor ve defterdarlar giderek bu açıkları kapatmakta zorlanıyordu. Bu zorlu süreç, dönemsel iniş çıkışlarla daha sonraki yüzyıllarda da devam etti. Kronik bütçe açıklarıyla karşılaşan ve asker maaşlarının ödenmesinde zorlanan defterdarlar, önce kendilerince bazı parasal ve mali önlemler almaya çalıştılar. Ancak bütün bu gibi önlemler yapısal bir değişiklik getirmediği için sorunların kökten çözümünü sağlayamadı. Artık defterdarların sarayın kapısını çalmaktan başka çareleri kalmamıştı. Öyle yaptılar ve sultandan yardım istediler. İşte bu noktada padişahların tutumu ilginçtir: Padişahlar gerekli parasal yardımda bulundular ama hem bunu adeta istemeye istemeye yaptılar, para isteyen defterdarları azarlayarak Hazine’nin daha iyi idare edilmesini ve bu gibi başvuruların tekerrür etmemesini istediler, hem de verilen paraların borç olduğunun altını çizdiler. Vak’anüvis tarihlerinin sayfalarına ve bazı arşiv belgelerine yansıyan bu gibi olaylar sultanların defterdarlara kesenin ağzını açmada fevkalade nekes davrandıklarını ortaya koymaktadır. Kısacası sultanlar, en hayati zamanlarda ve konularda bile kendi kişisel servetlerini korumayı ve hiç olmazsa onu azaltmamayı bilinçli bir politika olarak sürdürdüler. Çünkü biliyorlardı ki padişahlık statüsü içinde güçlü bir iktidarın devam edebilmesi için güçlü bir iç hazinenin varlığı da şarttır.
Sultanların mali gücünü pekiştiren ve güvence altına alan mekanizmalar
Sultanların elindeki bu büyük mali güç, çağının değer yargıları ve hukuk sistematiği içerisinde meşrulaştırılmış ve bunun yanı sıra bu gücü güvenceye alacak mekanizmalar da kurulmuştu. Örneğin daha önce değinilen tımar rejimi, taşra kaynaklarını yerel güçlere tahsis etmekle bu mekanizmanın önemli ayaklarından birini oluşturmaktaydı. Böylece merkezle taşra arasında mali ve askeri nitelikli zahiri bir denge kurulmuş ama sultan gerek Kapukulu Ocakları ve gerekse İç Hazine’nin varlığı sayesinde bu dengeyi her an kendi lehine işletecek bir ağırlığı da elinde tutmuştu. Burada İç Hazine’nin önemi ve rolü açıktır. Kapukullarına gelince: Bunlar saltanatı koruyan ve devamını sağlayan en önemli kurumlardan biriydi. Devşirme kökenli olan kullar imparatorluğun en gözetilen kesimiydi. Kendilerine maaş ödeniyor, ellerine silah veriliyordu. Bazıları ise üst düzey yönetici olarak devlete hizmet ediyordu. Ama kökenleri nedeniyle kul aslından olanların padişaha alternatif olmaları mümkün değildi. Öte yandan müsadere uygulaması kul aslından olan zengin paşaların servetlerini törpülüyor ve bu kaynakların yeniden iç hazineye aktarılmasına olanak veriyordu. Müsadereden elde edilen gelirlerin sultanlarca yeni gözdelere aktarılmasıyla sistemin yeniden üretimi de mümkün olmaktaydı. Gerek doğrudan padişahın ve gerekse hanedan mensuplarının kişisel servetlerinin meşrulaştırılıp korunmasını sağlayan bir diğer mekanizma da vakıflardı. Bilindiği üzere imparatorlukta en önemli vakıf grubunu selatin evkafı (sultan vakıfları) oluşturmaktaydı. Bu vakıflar sayesinde cami, medrese, han, hamam, kervansaray, imarethane, hastane vs gibi kamusal nitelikli birçok eser yaratılmakta ve böylece o dönemin mali anlayışı gereği devlet bütçesinden finanse edilmeyen birçok kamu kuruluşunun bu yoldan yani padişah ve yakınlarının kişisel servetleri sayesinde yapılması sağlanmaktaydı. Bu eserler yaratılırken vakıf sahibi açısından belki temel amacın özünde yine kişisel nitelikli bir saik (dinsel inanç ve duyguların tatmini ) yatmaktaydı ama bu eserlerin ortaya çıkması kamusal bir ihtiyaca cevap veriyor ve böylece servetlerin meşrulaştırılmasında da bu mekanizma önemli bir işlev görüyordu.
Burada belki temliklere de değinmek yerinde olur. Bilindiği üzere temlik sultanların bazı arazileri özel kimselere mülk olarak vermesidir. Böyle bir işlem aslında miri arazi rejiminin ruh ve kurallarına aykırıdır, ancak temliklerin de böyle bir yapılanmada önemli bir işlevi olduğunu görmek gerekir. Şöyle ki: Temlikler sultanların kullarına bir ihsan aracı olarak hem bir güç göstergesi, hem de bazı güç odaklarını tatmin edip yatıştıracak bir kaynak aktarımıdır. Her yeni sultan selefinin bu gibi tasarruflarını tanımayıp geri alma hakkını elinde tutmuştur. Ne var ki vakıf kurumu burada temliklerden nasiplenenlerin imdadına yetişmiş ve onlar bu sahaları vakfa dönüştürerek bir dokunulmazlık zırhının arkasına saklanmışlardır. Bu yoldan oluşan vakıf eserlerden de, aynen sultan vakıflarında olduğu gibi, toplumun dolaylı da olsa bir yarar sağladığı söylenebilir.
İktidara ortaklık sürecinin başlaması ve ilk sonuçları
İç Hazine’yi merkez alarak yazılacak bir Osmanlı Tarihi’nin çok anlamlı ve berrak sonuçlar ortaya koyacağı açıkça görülmektedir. Bu hazinenin zayıflaması ve daralması, Osmanlı’da iktidarın niteliği ve değişimi hakkında da önemli ipuçları verecektir. Aslında Osmanlı hanedanının serüveni ile Batı’daki benzerleri arasında önemli farklar olmadığı da görülür. Nitekim, örneğin 1648 İngiliz Devrimi veya 1789 Fransız Devrimi acaba sadece kralların siyasal gücünün sınırlanması olayından mı ibarettir, yoksa bunun arkasında kralların mali olanaklarıyla ilgili başka bir süreç de mi vardır? Osmanlı Devleti’nde padişah hazinesinin miri hazine lehine daralarak küçülmesi ve zayıflaması 17. yüzyıldan başlayarak Tanzimat’a kadar ( 1839) uzanan geniş bir zaman dilimine yayılır. Bu sürecin başlarında sultanların miri hazineye destek ve katkıları hep geçici gibi yorumlanmış ama sonu gelmeyen mali krizler nedeniyle sultanların fedakarlıkları daimi ve geri dönülmez bir nitelik kazanır olmuştur. Buna en güzel örneklerden biri Mısır irsaliyesi denen Mısır eyaleti geliridir. Nitekim aslında Enderun’a gönderilen bu gelir, mali krizler nedeniyle hep miri hazine kalemleri arasına katılır olmuştur. Müsadere gelirlerinin de defterdarların emrine tahsis edilerek maaş ödemelerindeki eksikleri tamamlamada kullanıldıklarını görmekteyiz. Savaş dönemlerinde ise sultanların miri hazineye katkı ve yardımları daha da zorunlu bir hal almıştır. Hatta böyle dönemlerde imdadiyye adlı özel vergiler toplanmış ve liste başlarına valide sultan, kızkardeşler vs gibi hanedan mensupları da dahil edilmiştir. En sonunda, 18. yüzyılın ikinci yarısından sonra, vakıflardan sağlanan kaynakların bile devlet giderleri için kullanılmasını sağlayan mali/ hukuki mekanizmalar bulunmuştur.
19. yüzyıl geldiğinde, geride bırakılan olumsuz yıllara rağmen İç Hazine yine de oldukça büyük olmalıydı. Ancak, bu yeni dönemde ülke kaynaklarının yeniden değerlendirilip bölüşümüne gidilirken, artık hanedanın değil de mirinin gözetildiği de bir gerçektir. Nitekim Selim III ile birlikte yeni merkezi devlet hazineleri ortaya çıkmış ve böylece bunlara aktarılan yeni kaynaklarla mirinin toplam içindeki payı nisbi olarak artmıştır. İç hazine olanaklarının devlet hazinesine aktarılmasında en büyük fedakarlığı yapanlardan biri de Mahmud II dir. Bu padişah Asakir-i Mansure adlı yeni ve büyük bir ordu kurulurken, bu ordunun finansmanıyla ilgilenecek olan Mansure Hazinesi için kendi cebinden şaşılacak derecede büyük meblağlar aktarmış, ancak bunu yapmadan önce hem defalarca defterdarın kendisine yalvarması gerekmiş hem de “bende de yok” gibi cevaplar vermiştir. Bu olay, zayıflamış haliyle bile, sultanların ne kadar büyük bir kişisel mali gücü kendi ellerinde tuttuklarının göstergesidir. Başta da söylediğimiz gibi bu mali güç siyasal gücün de en önemli dayanağını oluşturmaktaydı. Bu mali gücün törpülenmesi sultanların siyasal yetkilerinde de erozyona yol açacaktır.
Tanzimat’tan sonraki yeni dönem
Tanzimat’ın ilanı ile birlikte Osmanlı’nın hem mali hem de siyasal tarihinde yeni bir dönem başlamıştır. Zira Tanzimat sırasında devlet yeniden yapılanırken, sultanların mali olanakları daraltılmış, buna karşılık devletin merkezi hazinesi büyümüştür. Bu dönemde artık sultanlar ve bu arada hanedan mensupları merkezi devlet bütçesinden maaş alan görevliler haline dönüşmüşlerdir. Tabii bu yeni gelişme, sultanların birden her türlü birikimlerinin ve özel mülklerinin tükendiği ve sıfırlandığı şeklinde anlaşılmamalıdır. Ancak Tanzimat sonrasında artık eski İç Hazine yoktur. Tanzimat sonrası dönem geleneksel yapının tasfiye edilerek modern devlete geçişi ifade eden bir sancılı süreçtir. Bu süreçte hanedan önemsizleşirken merkezi devletin ve genişleyen bürokrasinin temsilcisi halinde Bab-ı Ali öne çıkmıştır. Artık iktidarda sultanlar değil Bab-ı Ali vardır. Tanzimat döneminin devleti, paradoksal biçimde, aslında Kanuni döneminin devletinden daha güçlüdür. Buna karşın 16. yüzyılın sultanları Tanzimat sultanlarından hem daha zengin hem daha muktedirdirler.
 

Ana Sayfa

 

1

 

Hosted by www.Geocities.ws
GridHoster Web Hosting
1