BAŞARININ KARANLIK YÜZÜ

Yazan:Memet Özkan

Başarı mı, erdem mi?

Erdemsiz başarı mı, ya da erdemli başarısızlık mı?

Zorda kalsanız ve sadece birisini tercih etme hakkınız olsa, hangisini tercih ederdiniz?

Toplam kalite, kalite çemberleri, ekip çalışması vb. dayanışma içerikli kavramlar sürekli olarak burnumuza dayatılsa da, aslında çoğu iş ortamında hala bireysel rekabet –gizli ya da açık bir şekilde- sürmekte. Çiçeği burnunda mezunlara dahi, “Nasıl lider olunur?” muzır neşriyatı ile aşılanan bu rekabet, kabul edilse de edilmese de çoğu yerde şirket içi üretimin ve hizmetin kalitesini artırıcı bir unsur olarak kullanılıyor. Ama rekabetin dizginlenemediği sınırların ötesinden gelen bu başarı, çoğu zaman -her yolu denediği- için erdemi de arkasında unutuyor.

Sonuçta çevremizde, işlerinde başarılı ancak etik değerler söz konusu olduğunda aynı nitelikleri taşımayan, hırslı, acımasız ve başarılı olabilmek için erdemi unutmak zorunda kalan insanların sayısı artmaya başlıyor.

Peki aslında, literatür de bunu tavsiye etmiyor mu?

Zamanınızı en verimli şekilde nasıl değerlendirirsinizden tutun, hızlı toplantı yapma, telefonla doğru konuşma, hızlı öğrenme, hızlı okuma, liderlik, motivasyon, iletişim, bilmem kaç derste kişisel başarı, işlerinizi doğru planlama, patronunuzu ikna etme ve bilimum metotları anlatan sürüsüne bereket yayın var, ama çok azında başarı ve erdem karşı karşıya getirilmiş.Gittikçe pop kültürün içinde boğulan yaşam tarzımızda aradığımız bu hezeyan, artık okumaya zamanımızın olmadığı felsefe kitaplarında unutulmaya mahkum kalıyor.

Demek istediğim, bugün sadece başarı öykülerini okuyoruz, bedellerini değil. Zaten bunu da kimse yazmıyor ki!

Hayır!

En başlara dönüp, İncil’den, ya da Kuran’dan, erdem ya da şeytan üzerine laflar etmeyeceğim. Orhan Hançerlioğlu’nun klasiği “Erdem açısından düşünce tarihi” adlı kitabından uzun alıntılar da yapmayacağım. Daha politize olmuş söylemlerin ve başarıya giden “mübah” yolların adamı Machiavelli’den de bahsetmiyeceğim. Ya da milyonlarca vatandaşını peşi sıra takabildiği için aslında taktik açıdan başarılı sayılması gereken, ama insanlık suçuna muhatap Hitler’i ve generalleri anmayacağım.

Çok daha sıradan örnekler vereceğim.

Örneğin Newton’dan bahsedeceğim. Kraliyet gökbilimcisi John Flamsteed’in çalışmalarına zorla el koymaya çalışmasından, Alman filozof Leibniz’i kötüleyip, Newton’u savunan yazıların gizli yazarının aslında bizzat kendisinin olmasından, Kraliyet Darphanesi Müdürlüğü unvanıyla darağacına yolladığı kişilerden bahsedeceğim. O Newton ki, fizik alanında bugüne kadar yazılan en büyük eserlerden Principia Mathematica’nın yazarı olarak tanıyoruz kendisini (1).

Örneğin tıbbın en büyük on buluşunun sahiplerinden bahsedeceğim. Harvey, Vesalius, Leeuwenhoek, Watson, Crick, Röntgen ve diğerlerinden. Eşleri ve çocuklarıyla pek ilgilenmeyen bu dahilerin çoğunun kişiliklerinin sert ve birlikte seyahat edilemeyecek kadar egoist olduğundan bahsedeceğim(2).

Örneğin James Natcwey’den bahsedeceğim. Amerika’nın ve dünyanın en büyük savaş fotoğrafçısı olan; her yıl aynı performansta fotoğraf çekerek Amerika’nın en büyük ödüllerini ödülleri alan; her gece sekizde yatıp, her sabah altıda kalkarak Central Park’ta on kilometre koşan; ama özel hayatına da kimseyi sokmayan ve hatta bir fotoğraf bile çektirmeyerek başarılarının sırrını paylaşmayan bir adamdan bahsedeceğim (3).

Örneğin 1996 yılının Everest fatihleri Hanada ve Şigekava’dan bahsedeceğim.

Sekizbin metre yükseklikte fırtınalı zirveye yaklaşmışken, tepede mahsur kalarak donmayı bekleyen iki dağcıyı görmelerine rağmen, onlara yardım elini uzatmak şöyle dursun, bir an bile durmadan yanlarından geçerek yollarına devam eden ve dönüş yolunda yine aynı şeyi yapan dağcılardan bahsedeceğim (4).

Peki açlıktan ölmek üzere olan küçük bir çocuğun başında bekleyen akbabayı, kadraja en iyi bir şekilde yerleştirmek için uzun süre bir köşede sessizce bekleyen, ardından bu fotoğrafı ile ödül alan fotoğrafçı sizce başarılı mı? Acaba kızı kurtarmaya çalışmayıp ta, ölümü fotoğraflamaya çalıştığını anladığı an, u “başarı” ona çok ağır geldiği için mi bir süre sonra intihar etti o?

Peki işini ancak çocuğunun doğacağı gün –o da doğumu yapabilmek için- bırakıp, bir iki hafta sonra tekrar işine geri dönen kadın yönetici, sizce başarılı mı?

Peki mesleklerinin zirvesindeyken herşeyi bırakıp inzivaya çekilen ya da Harley Davidson’larına binerek bu diyardan uzaklaşan üst düzey şirket yöneticileri, sizce başarılılar mı? Onlar başarı hakkında ne düşünüyorlar acaba? Keşke bulup onlara sorabilseydim, “ne oldu?”.

Yoksa en başa dönüp, soruyu şöyle mi sormalıyım:

 

Başarıyı değerli kılan nedir?

Dr. Uğur Tandoğan yurtdışında doktorasını yaptıktan sonra yurda geri dönmüştür. Bir akşam üstü Bakırköy sahilinde tanıdık bir yüz görmek isteğiyle yürürken, elinde bir lokantaya yetiştirmek üzere taşıdığı baklava tepsisi, hızlı adımlarla yürüyen Selim’le karşılaşır. Yıllar önce lise sıralarında iken, ona ağabey diye seslenen, ona hep saygıyla yaklaşan Selim’dir bu. Liseler arası bilgi yarışmalarında yarışırken, üniversiteyi kazandığının ertesinde ve aynı üniversitede asistan olduktan sonra ona hep saygı ve gıpta ile bakan Selim de onu tanımıştır. Dr. Uğur Tandoğan’ın yanından aceleyle geçerken sorar, “Hayatta muvaffak oldunuz mu?” ve kalabalıklar arasında kaybolur.

Sonrasını Dr. Uğur Tandoğan’a bırakıyorum:

"Şu ana kadar kimse bana böylesine doğrudan ve böylesine veciz bir soru sormadı. Hayatta muvaffak oldunuz mu? Hala cevabını verebilmiş değilim. Ne zaman baklava tepsisi ile birisini görsem, yine bana bu soruyu soracak diye telaşlanıyorum" (5)

Başarının tanımı gerçekten zor.

Bedellerini unutmak istediğimiz ya da anımsamaktan gurur duyacağımız başarılarımız da var.

Erdem ve başarıyı yanyana koyduğumuzda ise, sanırım sorumuzun yanıtı, insanların başardığımız işlere ve hatta başaramadıklarımıza saygı duyuyor olmalarında yatıyor. İnsanlar başarılarımızdan yarar sağladıkları ölçüde, ödediğimiz bedele de saygı duyuyorlarsa, o zaman başarılı sayılabiliriz.

Yararlanılan kaynaklar:

(1) Bilimin Arka Yüzü, Adrian Berry, Tübitak, sayfa 79

(2) Cumhuriyet Bilim ve Teknik Dergisi, 679/10

(3) Geniş Açı fotoğraf dergisi, sayı 9, sayfa 60

(4) Atlas dergisi, sayı 88, sayfa 22.

(5) Bir Yöneticinin Not Defteri, Dr. Uğur Tandoğan, Rota Yayınları, sayfa 188

Not: Bu yazı, Human Resources dergisinin Kasım-Aralık 2000 sayısında yayınlanmıştır.

 

---0---

NEDEN BAŞARILI OLAMIYORUZ?

Başarılı olamıyoruz; çünkü plan yapmadan işe atılıyor, gözümüz korkunca çekiliyoruz, negatif düşünüyor, işi kitabına uyduruyor, mazeretlere bayılıyoruz.

Biyografi okumayı sever misiniz? Hani çocuklukları kir pas içinde geçen; ama gençlik yıllarında ne kadar parlak bir insan olduklarına dair ilk ipuçlarını veren ve daha sonra inanılmaz başarılarıyla gözlerimizi yuvalarından fırlatan devlet adamları, ünlü yazarlar, dahi ressamlar ve müzisyenlerin renkli ve çılgın hayatları... Ortak paydaları, anahtar kelimeleri ‘başarı’ dır.

Kendileri için tüm fırsatların uçup gittiğini düşünen tüm anne babaların çocuklarını oturttukları ışıltılı bir tahttır aynı zamanda. Küçücük beyinlere ilk kazınan kelimelerden biridir başarı... Peki ama insanlar neden başarılı olmak isterler? Başarı eğer, Kişisel Gelişim Uzmanı Mümin Sekman’ın dediği gibi “istenilen şeylerin bedelini ödeme süreci” ise bir bedel ödeyeceğimizi bile bile neden koşarız yüce dağların zirvesinde oturan o sihirli kelimeye?

            Başarılı olmak istiyoruz; çünkü...

Kişisel gelişim üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Mümin Sekman, insanları sürekli daha fazlasına ve daha iyisine zorlayan faktörleri beş maddede topluyor. İhtiyaçlar, korkular, duygusal çekişmeler, mecburiyet ve bağımlılık... İhtiyaçlarınızı şöyle bir gözden geçirin; bakmakla yükümlü olduğunuz insanlar var, en temel ihtiyaçlarınızı karşılamak zorundasınız; ama iş bununla bitmiyor; konforlu yaşamak saygınlık ve prestij kazandıran nesnelere sahip olmak, entelektüel isteklerinizi karşılamak istiyorsunuz aynı zamanda.

Hiçbir zaman tükenmeyecek bu ihtiyaçlara ulaşabilmek için yaptığınız çalışmaların sizi başarıya götürmesi oldukça muhtemel. Bir de korkularınız var tabii, yaşlanınca kimselere muhtaç olmamak için, bir hastalık anında tedavi giderlerini karşılamak için çalışmak ve başarılı olmak zorundasınız. Mümin Sekman buna ‘sopa teorisi’ diyor. Bir iş başarıyorsanız arkanızdaki sopadan kaçmak içindir. Bu arada, kendisini küçümseyen birine gününü göstermek, sevgilisinin takdirini kazanmak için başarılı olanların sayısının hiç de azımsanmaması gerektiğini hatırlatıyor Sekman...

 

Türk usulü başarı

‘Başarı kavramı kültürlere göre farklılık gösterebiliyor.’diyen Mümin Sekman, “Türk Usulü Başarı” adlı kitabında örflerimize ve genel karakterimize göre şekillendirdiğimiz başarı kurallarını anlatıyor. Mümin Sekman, Türkiye’de bir konuda ne kadar yetenekli olduğunuzdan çok, kimleri tanıdığınızın önemli olmasının Türk usulü başarı kurallarından birisi olduğunu söylüyor. Hemşericilik ya da ‘abi’ diye hitap etmek kim olursanız olun sizi bir yerlere getirebiliyor. İnsanların kendi istekleri için başarılı olmak yerine, başkalarına kendilerini ispatlamak için didinmeleri, negatif düşünmeleri, fikir işçiliği yerine beden işçiliğini önemsemeleri, standart ve ölçülebilir başarılar yerine ‘ elimden geldiği kadar’ ya da ‘en kısa zamanda’ gibi ifadelerle açığa çıkan göz kararı başarıları kabullenmeleri de yurdumuzun başarı kültürünü açıklayan örnekler arasında sayılıyor.

 

Neden başarılı olamıyoruz?

Türkiye’de başarılı olmak için yapılması gerekenlerle yapılanların birbirinden farklı olduğunu söylüyor Mümin Sekman. Biz hızlı başlıyor ve hızlı bırakıyoruz, kuralları kendimize uyduruyor, plansız yaşıyor, başarıyı kendi elimizde olmayan nedenlere bağlıyoruz. Bu maddelere bir de günü kurtarmak için didinmemizi de eklersek evrensel başarı kriterlerinden neden bu kadar uzak düştüğümüzü anlayabiliriz.

Sabancı'dan öneriler

 

---0---

 

ZEKA BİR İŞE YARAR MI?

Röportaj yapıyorum. Karşımda hakiki bir aptal oturuyor. Ve maalesef de çok konuşan bir aptal. Her şeye atlayan, her şeye bir lafı olan... Yirmi yaşında, her şeyi keşfetmiş, her şeyi öğrenmiş ve kemale ermiş! O kadar çok çok çok bilmiş ki günde üç posta dövsen doyamayacağın türden. Kendini müthiş sevimli, olmuş ve de zeki buluyor.

Zeki katiyen değil. Ortalamanın bile altında denilebilir. Ama ne olacak? Olmuş işte şahane bir şarkıcı! Dizilerde, filmlerde oynuyor... Ha bire röportaj yapılıyor... Aptal maptal ama istediği yere gelmiş. Şan, şöhret! En azından benden kat be kat fazla para kazanıyor.

Neyse. Mevzu para değil bu sefer. Zeka!

Bu kadar peşinde olunan ama sahibine hiç faydası olmayan başka bir şey var mıdır? Hani överiz falan karşımızdakini "çok zekisin" falan diye ama mesela zeki olduğu için ekstradan sevilen... Ekstradan para verilen... Çoluğumuz çocuğumuz zeki olsun diye evlenilen... Bu yüzden tercih edilen?

Yok öyle bir şey.

Vasatların şansı daha yüksek! Her konuda... Her yere çekebilirsin bir vasatı... Ama zekiyi? İtemezsin, kakamazsın, laf edemezsin... Bir baş belasıdır!

O zaten için için de yanar bütün ömrü boyunca. Zekası onu kurutmuş, yemiş bitirmiştir zaten. Sen ne yapsan işlemez.

Çünkü zeki insan belli etmese de kendini beğenmiştir. Her işe, herkese gönül indirmek istemez. İş beğenmez, okul beğenmez, yer beğenmez, yurt beğenmez, eş beğenmez. Katlanır sadece! Harcandığını düşünür düşünür dertlenir. Kendi dertlendiği yetmez etrafındakilerin hayatını da bir ıstıraba dönüştürür.

Istırabı sadece yer, yurt, eş yüzünden değildir. Etrafı aptallarla doludur. Ha bire onların aptallıklarını düzeltir. Düzeltmeye mecbur kalır. Neden? Aptallığı ilk fark eden odur da ondan. Bu yüzden ilk yardım yine ondan gelecektir.

Ama ah işte o aptal kuyusu da bir türlü kurumak bilmez ki!

Bir zeki, bir aptal karşısında aptaldan daha çaresizdir. Çünkü aptal bir çare peşinde değildir zaten. O pek şeyin farkında değildir. Farkında oldukları ona yeter de artar.

Zeki ise çaresizdir. Herkesin henüz emeklediği yerlerden o çoktan geçmiştir. Aptalların beceriksiz maceralarını dinlemek hakiki bir işkencedir. Çaresizdir çünkü aptallık çirkinlik gibi zorlayarak da olsa düzeltilebilen bir şey değildir. "Zayıfla, makyaj yap, güzel giyin" denilebilir bir çirkine ama aptala ne diyeceksin? Ne diyeceksin? Onun modeli böyle işte.

Genç zekiler en çok ıstırap çekenlerdir. Çünkü kalabalıktan ­yani aptallardan- kendilerini soyutlayabilecekleri ortama henüz kavuşamamışlardır. Kalabalık içinde öğrenmek zorundadırlar. "Tamam, geç! Anladım! Tekrar edip durma aynı şeyi!" Zekinin kafasından başka tek bir cümle geçmez. Aptallara nefretleri her geçen gün büyür. Çoook sıkılırlar çoook.

Delikanlı zeki kendini beğenmişliğin doruk noktasındadır. Herkesin kapasitesini bilir artık onlar. Bir çırpıda. Şıp diye anlarlar. Bilmek onu mutlu eder mi? Etmez. Sürpriz yoktur.

Zekinin derdi mutsuzluk değildir. Esas derdi sıkıntıdır onun. Çoğu yerde çoğu zaman sessiz kalmak zorundadır. Kendine ait olmayan düşünceleri kendine ait olmayan bir sesle ifade eder. Mecburdur. Çünkü diyeceği her fazladan kelime karşısındakinin aptallığına işaret edecektir. E bu da sosyal ilişki babında pek hoş bir şey değildir. İnsanlar çirkinliklerini kabul edebilirler ama aptallıklarını?

Fakat tabii yapacak pek bir şey de yoktur. Zeka başlı başına bir küstahlıktır esasında. Sahibi bu küstahlığı istediği kadar gemlesin, cici olsun, sessiz olsun o bir doğanın küstahlığı olarak öyle bir abide gibi durur.

Zeka sahibini de etrafını da yakan bir ateştir. Bir zekinin mutluluğu ancak olgunluğunda ortaya çıkar.

Aptallık karşısındaki çaresizliği onu tuhaf bir yola sokar. Aptallığın güzelliğini bulmaya çalışır! Naifliğin yumuşaklığına bırakır kendini... Bir bütün peşinde koşmaz artık. Kiminin güzelliği, kiminin laf ebeliği, kiminin becerisidir onu heyecanlandıran. Hatta başlı başına bir aptal, onu saatlerce eğlendirebilir. Bir zekinin yaşlanarak becerip becerebileceği en güzel şey budur. Bütün peşinde koşmaktan vazgeçmek.

Bu yüzden olabiliyorlarsa, yaşlı zeki erkekler ve kadınlar genç, güzel ve hakiki aptal kız ve oğlanlarla beraber olurlar. Çünkü akılla dudak birleşmek zorunda değildir artık onlar için. Dudak, dudak olarak da tek başına varlığını sürdürebilir. Veya neşe, neşe olarak. Gözyaşı gözyaşı olarak. İlla zekayı da göreceğiz bu dudakların, neşenin, gözyaşının içinde diye bir dertleri kalmamıştır. Zeka kitaplarda zaten her şekilde daha parlak bir şekilde vardır.

Bu yüzden, çocuklarınız süper zeki değil diye hayıflanmayın sakın. Zeki olduğunu düşünüyorsanız mümkün olduğunda bulgur, hamur falan yedirin. Gelişmesin. Her damla fazla zeka bir ömür acı demek...

---0---

 

TÜRK USULÜ BAŞARI

YAZAN: MÜMİN SEKMAN

Düzenlemiş olduğumuz kişisel gelişim seminerlerinde birçok katılımcı aynı şeyden şikayet ediyordu: "Çok sayıda tercüme kişisel gelişim kitabı okuduğum halde hala bir şeylerin eksik kaldığını düşünüyorum. Tercüme kişisel gelişim kitaplarının örnekleri bize uymuyor. Yabancı örnekler bizi motive etmiyor. Türk kültürünün kendine özgü başarı kurallarını yerli kişisel başarı örnekleriyle süslenmiş halde okumak istiyoruz." Bu istekleri dikkatle alarak bir araştırma yapmaya başladık. Amacımız Türk kültürünün kendine özgü başarı kurallarını ortaya koymaktı.

Türk usulü başarı ne demektir?

"Türk usulü", işlerin Türkler tarafından yapılma şeklini ve Türklerin iş yapma şeklini ifade eder. "Türk usulü başarı" ise Türk insanının bir iş başarırken kullandığı taktikleri ve metotları ifade eder. İş hayatında ise işlerin metotsuz, bilinçsiz, amatörce ve geleneksel usullere göre yapılmasına "Türk usulü" denmektedir. Biz ise Türk usulü başarı kavramını "Türkiye şartlarında başarılı olmak için bilinmesi gerekenler" şeklinde tanımlamak istiyoruz. Türk usulü başarı kuralları, işletme, yönetim ya da tercüme kişisel gelişim kitaplarında yazılı olmayan; ancak gündelik hayatta sık sık karşımıza çıkan kurallardır.

Evrensel ve yerel başarı kuralları

Başarı kurallarının kendi aralarında bir hiyerarşisi vardır. Evrensel başarı kuralları başarının anayasası hükmündedir. Yerel başarı kuralları ise yönetmeliklere benzer.

 

1. Evrensel başarı kuralları:

Her zaman her yerde geçerli olan kurallardır. Bu kurallar zamana ve yere göre değişmez. Bu tür kurallara bir örnek "hedef koymak"tır.

 

2. Yerel başarı kuralları:

Yerel kurallar zamana, yere ve topluma göre değişir. Örneğin başarının evrensel bir kuralı "Sosyal başarılar elde etmek istiyorsan iyi ilişkiler kur." şeklindedir. İyi ilişkileri kurma şekli ise toplumdan topluma (yerel) farklılık gösterir. Türk tipi ilişkilerde "hemşehricilik faktörü" çok önemli iken, Fransız kültüründe "aynı şehirden olmak" insanlara hiçbir şey ifade etmeyebilir. Oysa Türkiye'de oylar aynı memleketliye verilir, şirket ortakları genellikle hemşehridir, şirkete güvenilir eleman alınırken "memleketli" tercih edilir, yeni tanıştırılan birine hemen "Nerelisin hemşehrim?" diye sorulur, devlet dairelerinde iş bitirmenin yolu bir tanıdık hemşehri bulmaktan geçer.

Hemşehricilik dayanışması "ilişkiler başarısı"nda Türk usulü bir anlayıştır. Sadece evrensel başarı kurallarını bilmek ve bu kurallara uymak suretiyle başarılı olabileceklerine inananlar karşıdan karşıya geçerken sadece trafik lambalarına bakan insanlar gibidirler. Başarılı bir şekilde yolun karşısına geçebilmek için yeşil ışıkta hareket edileceğini bilmek gereklidir; ancak tek başına yeterli değildir. Geçerken yolun durumuna ve sürücülerin trafik kuralları karşısındaki tavırlarına da dikkat etmek gerekir.

Evrensel başarı kurallarından örnekler

Her zaman ve her yerde geçerli olan çok sayıda evrensel başarı kuralı vardır. Bu kurallardan önemlileri şunlardır: (Başarılı olmak için) Öncelikle kendinizi tanımalısınız, gerçekten ne istediğinizi belirlemelisiniz, kendinize bir hedef koymalısınız, hedefinize nasıl ulaşabileceğinizi gösteren bir strateji geliştirmelisiniz, stratejinizi nasıl uygulayacağınızı gösteren ayrıntılı bir plan hazırlamalısınız, gerekli zihinsel ve teknik hazırlıkları yaptıktan sonra harekete geçmelisiniz, harekete geçtikten sonra planlamadığınız ve öngörmediğiniz olaylar karşısında doğru manevralar yapmalısınız, sonuç alıncaya kadar kararlı olmalısınız, gerektiği zamanda ve yerde esneklik göstermelisiniz, muhataplarınızla güzel ve etkileyici bir şekilde konuşmalısınız, amaçlarınıza ulaşmanızda yardımcı olabilecek kişilerle ilişki ve iletişim kurmalısınız, olaylar karşısında önce düşünmeli sonra bir şeyler yapmalısınız, yaptığınız işi sevmeli ve o işin en iyi şekilde nasıl yapıldığını öğrenmelisiniz, önünüze çıkacak engeller karşısında pes etmeden direnebilmelisiniz, bazen acele etmeden beklemeyi ve sabretmeyi bilmelisiniz, bir yandan işinizi yaparken diğer yandan o işi daha iyi nasıl yapabileceğinizi de düşünmelisiniz, başaramadığınız teşebbüslerinizden ders çıkarmalısınız, başardığınız şeyleri başkalarıyla da paylaşmayı bilmelisiniz.

Türk usulü başarı kurallarından seçmeler

Araştırmamız sırasında tespit ettiğimiz ve "Türk Usulü Başarı Kuralları" hakkında fikir verebilecek bazı sözleri aşağıda bulacaksınız.

1. "İpin ucu kaçtı mı bir düğüm atıp bekleyeceksin." (Selçuk Yaşar)

2. "Kaybedenlere oynamak kazandırıyor." (İbrahim Sadri)

3. "Hele ayağıma bir yer edeyim gör ben sana ne edeyim." (Urfalı gelinlerin kaynanaları için söyledikleri bir sözdür)

4. "Hayallerinizi yüksek, sabit giderlerinizi düşük tutun." (Anonim)

5. "Bu iş yerinde herkes istediğini söyler; ama söyleneni yapar." (Turgut Yılmaz)

6. Önemli olan ne kadar iyi olduğunuzdan çok kimleri tanıdığınızdır. (M. Sekman)

7. "Geniş düşün, dar başla, çabuk bitir." (Türk Elektrik AŞ kurumsal sloganı)

8. "Göç yolda düzülür." (Atasözü)

9. Amerikalı gibi düşün, Türk gibi başla, Alman gibi bitir. (M. Sekman)

10. "Buldum, (kıymetini) bilemedim, bildim bulamadım. Parada vefa olsa elden ele dolaşır mıydı?"

(Atasözü)

---0---

 

TOPLUMA ÖRNEK OLMAK"

Özdemir Erdoğan'ın Zeki Müren "çıkışı"yla başlayan ve bitmek tükenmek bilmeyen tartışmanın yan temalarından biri de, her zamanki gibi "sanatçıların topluma örnek olması..."

Herkeste bir "topluma örnek olma" merakıdır gidiyor...

Siyasetçi topluma örnek olmalı...

Sporcu örnek olmalı...

Köşe yazarı örnek olmalı...

İşadamı örnek olmalı...

Herkes birbirine örnek olursa, sonunda ne olur?

Arto mu, Suna Kan mı, Bahçeli mi, kim en baskın örnek olur artık bilemem ama, sonunda bir örnek olup çıkarız...

Şaka bir yana, bu örnek olma merakı, özellikle sanatçılarda takıntı düzeyinde.

Daha dün eline mikrofon alan adını sanını bilmediğimiz stajyer şarkıcılar dahil hepsi, bu "örnek olma" misyonunu o kadar benimsemişler ki, kendilerini ciddi ciddi toplumun ahlâk hocası zannediyorlar. Biri "bizler topluma örnek olmalıyız" diye söze başladığında, televole programlarının en pespaye tipleri dahil hepsi suratlarına "misyoner" ifadesi geçirip ciddi ciddi kafa sallamıyor mu, dayanılır gibi değil.

***

Oysa hiç kimsenin, hiçbir meslek grubunun halka örnek olma gibi bir görevi de sorumluluğu da yok. İyi bir kaleci ancak diğer kaleciler için iyi bir örnek olabilir. İyi bir piyanist ise piyano öğrencileri için.

Bir insan, sırf iyi artist, yani iyi rol yapıyor diye; aynı zamanda insan canlısı, hayvan düşkünü, çevreye duyarlı, barış yanlısı olmak zorunda mı? İnsanlara tepeden bakan, hayvanlardan da pek hoşlaşmayan, üstelik de oldukça faşizan fikirler taşıyan biri de pekala iyi bir oyuncu olmaz mı?

Aslına bakarsanız, insanların doğru dürüst bir şeyler üretebilmelerinin tek yolu, ısrarla ve kararlılıkla "kendileri gibi olma" konusunda diretmeleri. Huysuzsa huysuz, kendini beğenmişse kendini beğenmiş, eşcinselse eşcinsel, heteroseksüelse Heteroseksüel, uçuksa uçuk, kaçıksa kaçık...

Başkalarına örnek olma kaygısıyla tam olarak kendi gibi olmaktan taviz veren birinin ne iyi sanatçı, ne iyi köşe yazarı, politikacı olması mümkün değil...

Herkes başkalarına örnek olmayı bir yana bırakıp kendi gibi olursa durumunun herkes için daha iyi olacağı kesin. Özellikle sanatçılarımız, örnek olma takıntısından bir kurtulsalar, belki biraz daha kaliteli bir şeyler üretme ihtimalleri artacak.

En azından daha az sıkıcı olacaklar.

***

"Ünlüler istedikleri kadar örnek olmayı reddetsinler, geniş kitleler özellikle de gençler onlardan etkileniyorsa; onları kendilerine örnek alıyor, hatta taklit ediyorsa; o ünlülerin bunun sorumluluğunu duymaları gerekmez mi?" diyebilirsiniz.

Bence gerekmez.

Çünkü bu etkileyenin değil, etkilenenin sorumluluğudur.

Onlar kendilerini olduğu gibi koyarlar ortaya, isteyen istediği gibi etkilenir.

Birey, etrafını çevreleyen binbir türlü farklı örnek arasından kimden nasıl etkileneceğini seçme hakkına sahip olduğu gibi, yaptığı seçimin sorumluluğunu taşır.

Aksini düşünmek, kitleler için neyin iyi örnek, neyin kötü örnek olduğunun ayan beyan bilindiği varsayımına dayanır.

Ki, işin en vahimi de bu varsayımdır

Kaynak: Sabah gazetesi

 

---0---

PLANLAMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ

ALPER UTKU , www.mct.com.tr

Mümin Sekman 'Türk Usulü Başarı' adlı kitabında şöyle bir tespite yer veriyordu. 'Avrupalı önce planlar, sonra yapar; Afrikalı önce yapar, sonra planlar; biz Türkler işi yaparken, aynı anda planlarız.' İş yapış tarzında kültürel farklılıkları bu kadar iyi özetleyebilirsiniz. Bir işi iyi planlayıp zamanından önce hedefine ulaşan, işlerini sonuçlandıran insanların huzurla koltuklarında geri yaslanmalarına oldum olası hayranlık duymuşumdur.

Ama çoğu Türk insanı plansız çalışıp akıntıyla sürüklenerek, son dakikada iş bitirmenin stresini, bu huzura tercih etmektedir. İşte size bir örnek. Şirketlerin en önemli planlama aracı olan bütçe, bugün Türkiye'de çoğu işletmede yapılmamaktadır. Geçtiğimiz yıl bir müşteride yıl sonu rakamlarına baktığımızda, reel rakamların bütçe değerleriyle inanılmaz derecede yakın olduğunu gördük. 2001 gibi en kestirilemez yılda bütçesi neredeyse yüzde 100 tutan bir Türk şirketi.

Nedenini merak içinde sorduk. Finans müdüründen aldığımız yanıt çarpıcıydı: 'Bütçe çalışmasını yapmamız biraz uzun sürdü. Bittiğinde zaten yıl sonu gelmişti. Biz de çoğunluk gerçek rakamları bütçeye koyduk'. Harvard'da vaka çalışması olabilecek bir başarı öyküsü bulduk diye düşünürken, siz asıl vakaya bakın.

Diğer bir örnek de krizdeki ölçüsüz insan çıkarmalarla ortaya çıktı. Türkiye'de maalesef birçok şirketin gerçek anlamda bir norm kadro çalışması ve insan gücü planlaması yapmaması, şirketlerin birçok değerli çalışanıyla birlikte, bu çalışanlara yapılmış olan yatırımları ve çalışanlarının bilgi birikimini, bir gecede kaybetmesine neden oldu. Tersi bir durumun da ekonomik büyüme hızlanınca oluşacağını ve isten çıkarmaları ölçüsüz yapmış şirketlerin kadro açığıyla karşılaşacağını şimdiden kestirmek mümkün.

Plansızlığımızın kökeni Niye planlama yapamıyoruz o zaman? Benim antropolojik ve tarihsel olarak üç tespitim var: Birincisi, Türkler'in yüzyıllar boyu göçer bir toplum olması. 'Göçebe olmanın planlamayla ilgisi ne?' diyebilirsiniz. Yanıtını, 'Kervan yolda düzelir' atasözüyle vereceğim.

Yani 'Yola çıkmadan neyin, nasıl yürüyeceğini planlamasan da, bir şekilde yolunu bulursun' diyor atasözü.

İkinci neden, son bin yıldır üzerinde bulunduğumuz Anadolu'nun kaynak açısından dünyanın geri kalan bölgelerine göre cömert olması, bize planlama zaafını getirmiş. Planlamayı benimsemiş toplumlara baktığımızda mutlaka coğrafi açıdan bir darlıkları olduğunu göreceksiniz. Söz gelimi Japonlar, coğrafi olarak birçok dezavantaja sahip bir ada toplumu olduklarından çok disiplinli oluyorlar.

Üçüncü unsur ise Türkler'in yapı olarak bir kalıba girme konusunda direnci. Belli bir yaşam tarzını bir kalıp olarak sunan dini örnek alalım. Türkler'in İslam dinini kabul etmesi, çok kolay olmadığı gibi, dinin yorumlanışı ve yaşantıdaki yeri, diğer Müslüman toplumlara göre farklılıklar içermektedir. Benzer nedenlerle aldığımız bir ürünün kullanım talimatını okumaz veya trafik kurallarına uymayız.

Neden planlama yapılmadığını sorarsanız, size Türkiye'de hiçbir şeyin kestirilemediği ve ileriyi görmenin mümkün olmadığı için plan yapmanın boşa bir çaba olduğu söylenecektir. Acı olan, planlamanın asıl böyle ortamlar için daha gerekli olduğunun bilinmemesidir. Her şey kestirilebilirken, plansız da işleri bir şekilde yürütebilirsiniz. Marifet farklı olasılık ve senaryolara ilişkin planlara sahip olup koşullardaki değişime göre çabuk hareket edebilmededir.

Bu durum aslında büyük bir fırsatı önümüze koyuyor. Eğer Türkiye'de rakiplerinizin önüne geçmek istiyorsanız, insan kaynakları, finans, pazarlama ve teknoloji alanlarında iyi planlama yapmanız, çok büyük fark yaratmanıza neden olacaktır.

Kaynak: PLATİN DERGİSİ /Mayıs-2002

---0---

 

KÖRLERİN HİKAYESİ

ÇETİN ALTAN

Büyük dostum Prof.Sadun Aren, HG. Wells'in bir hikayesini anlattı. Dere tepe, dağ ova dolaşmasını seven tek gözlü bir adam varmış. Yürür yürür gidermiş, gider gider yürürmüş.

Bir gün uzaklarda renkleri karmakarışık bir köy görmüş; alacalı bulacalı garip bir köy. Yaklaşmış köye doğru. Yolları bir tuhaf, evleri bir tuhaf, insanları bir tuhafmış köyün...

Girince köyün içine anlamış meseleyi. Körler köyüymüş burası. Kadınların, erkeklerin, çocukların, velhasıl herkesin sımsıkı kapalıymış gözleri...

Gezginci adam karar vermiş burada yaşamaya:

Hiç değilse benim bir gözüm var, diyormuş.

Körler ülkesinde şaşılar kral olur, derler. Ben de bunların başına geçer yaşarım.

...

Körlerin gözleri yokmuş ama elleri, kulakları, burunları çok hassasmış. Kendilerine göre kurdukları bir düzen içinde yuvarlanıp gidiyorlarmış.

Adam şaşkın hallerine bakıyormuş onların. Yürümeleri, konuşmaları doğrusu başka türlüymüş.

...

Bir gün körlerden biri öteki körün malını aşırmış. Sadece tek gözlü adam görmüş bunu. Bağırarak ilan etmiş:

- Filanca malını çaldı falancanın.

Körler:

- Nereden biliyorsun o kadar uzaktan duyulmaz ki, demişler.

- Ben duymadım, gördüm. Gözüm var benim. Görüyorum.Körler göz diye, görmek diye bir şey bilmiyorlarmış. Uzun yıllar içinde çoktan unutmuşlar bu hissi.

- Ne demek görmek, demişler, nasıl görüyorsun yani, duyulmayacak mesafeden anlıyor musun ne olup bittiğini?

- Anlıyorum tabii...

- inanmayız, imtihan edeceğiz seni...

...

Adamı almışlar, uzakça bir yere dikmişler. Tecrübeleriyle biliyorlarmış o uzaklıktan hiçbir şeyin işitilmeyeceğini.

- Anlat bakalım, şimdi biz ne yapıyoruz, demişler.

Adam anlatmış:

- Oturuyorsunuz, konuşuyorsunuz, Şu ayağa kalktı, bu elini oynattı, beriki bacağını sallıyor vs...

Derken körler bir evin içine girmişler, bağırmışlar:

- Anlatsana...

- İçeri girdiniz göremiyorum ki...

Körler bilmedikleri için içeri girmenin ne olduğunu:

- Ne olmuş yani içeri girmişsek. Elli santim fark etti, anlat anlat, demişler.

- Arada duvar var görmüyorum.

Körler :

- Sen atıyorsun, demişler. Demincek tesadüf etti.

Bak, şimdi bilemiyorsun.

- Çıkın dışarı, söyleyeyim.

- Bu kadar uzaktan duyunca ha içersi, ha dışarısı, ne çıkar yani...

- Ben duymuyorum, ben görüyorum, diyormuş adam.

- Öyle şey olmaz, demiler. Sende bir bozukluk var. Saçmalıyorsun, acayip şeyler söylüyorsun. Hekime muayene ettireceğiz seni...

...

Adamı yaka paça köyün hekimine götürmüşler. Hekim de kör tabii... Elleriyle yoklamaya başlamış adamı. Yoklamış ve parmaklarını adamın yüzünde gezdirirken:

- Buldum, demiş. Bozukluk burada...

Adamın açık olan gözünü kastediyormuş hekim ve:

- Saçmalaması bundan dolayı, diyormuş. Ben şimdi hallederim, düzeltirim onu...

Körler ülkesine kral olmaya kalkan gezginci zor bela kurtarmış kendini oradan.

Körler görenleri anlayamazlar. Saçmalıyor sanırlar ve onu da düzeltip kendilerine benzetmek için gözlerini çıkarmaya uğraşırlar.

NOT : yirmi sekiz yıl önce yazılmış bir yazı... "Geçip giderken" den...

---0---

 

YARIŞ ATLARI

GÜNSELİ ÖZEN OCAKOĞLU (Rota yayınları sahibi)

Merhaba...

İnsanları sınıflandırmaktan ve onları şablon tanımlarla ifade etmekte asla hoşlanmam, ama yaşama bakış açıları ve beklentileri söz konusu olduğunda, böyle bir sınıflandırma için bir hak doğuyor diye düşünmekteyim.

Atlar kendi türü içinde sınıflandırılabilen ender canlılardan. Ben, atları üç kategoride incelerim. Birinci gruptakiler dolap beygirleridir. Bu gruptakiler gözlerinde at gözlükleri, boyunlarındaki çanla, bir kuyunun etrafında bir yerlere gittiklerini varsayarak dolanıp duranlardır. Boyunlarındaki çanın ahenkli tatlı sesi, sanki bir yerlere gidiyormuşçasına onları oyalar.

Bu gruptakilere, bilgi, gelecek, fayda, uzlaşma ve gelişme adına hiçbir şeyi öğretemezsiniz. Bu değerleri enjektörle damardan vermeyi deneseniz bile başarısız olursunuz. Komplikasyon yapıp geri atarlar. Toplumların her konudaki fanatiği bu kesimden çıkar.

İkinci gruptaki Sütçü Beygirleridir. Kendilerine öğretilen bir hat üstündeki kapılara eksiksizce uğrar, yeni öğretilenleri de aksamadan belleklerine kaydederler. Bu gruptakilere, sadece gazetedeki başlıkları okuyarak destanlar yazan tipler girer. Derinlemesine bilgi sahibi olmadan her konuda tartışmaya girip ikna olmamak için direnenler bu gruptadır.

Bunlara da bilgi, gelecek, fayda uzlaşma ve gelişme adına biraz emek harcayarak yönlendirmek ve katkıda bulunmak isteseniz bile, uzun süren çabalarınız çok az sonuç verecektir. Bu değerleri tablet haline getirip hap gibi yutmalarını isterseniz, yanınızda yutup sonra çıkarmanın bir yolunu mutlaka bulurlar. Ne yazık ki, toplumun en kalabalık grubu bu kişilerden oluşur.

Son grupta yarış atları vardır. Bu gruptakiler de, aynı yarış atları gibi, kendilerine yüklenen farklı olma misyonunu taşımanın sorumluluğunu da hissederek, önlerine parkurlar, manialar, hedefle, ulaşılmayı istedikleri amaçlar koyarlar, atlamak, atlamak ve başarmak isterler. Ya doğuştan yarış atısınızdır ya da koşullar sizi yarış atı yapar. Eğer koşulların yarattığı bir yarış atı iseniz , kendiniz için koyacağınız engel ve hedefleri çok doğru seçmelisiniz. Çünkü, hedefe çok az kala gücünüzü tüketip çatlayabilirsiniz.

Gerçek bir yarışa atının herkes tarafından sevildiğini varsaymak hayalci olur. Daha küçük yaşlardan itibaren başkalarınca diğerlerine örnek gösterilen bu kişiler, hep vitrinde bakışlar altındadır. Sevilmemelerine karşı izlenirler ve üstlerine oynanır. Bilgi gelecek, uzlaşma, fayda ve gelişme adına her şey, bu kişilerin yaşam biçimidir. Hem bu değerleri yaşarlar hem de toplumda önder kimliğindeki liderler rolünü üstlendiklerinden, başkalarının da aynı değerleri paylaşması için mücadele verirler.

Dünya hepimizin izlediğinden daha hızlı değişiyor. Biz, bu değişimleri kendi gelişme süreçleri içinde bazen yakalıyor bazen de sadece sonuçlarını yaşıyoruz. Her şey bu kadar hızlı değişiyorken, değişmezlik kalıbı içinde yaşamanın işletmeler için ne kadar tehlikeli olduğunu görmemek olanaksız. Mükemmel bir vizyon yaratıp bu vizyona sıkı sıkıya bağlı kalmak, bazen hiçbir vizyona sahip olmamaktan daha tehlikeli. Başarı doğruluğu kabul edilmiş, herkesin inanarak paylaştığı, gerçekleştirilebilir bir vizyon yaratmaktan ve bu süreçte esas değerleri göz ardı etmeden, değişim ve gelişmelerden etkilenebilen bir vizyon yaratmaktan geçer.

Vizyon; önce bireylerin, sonra da bu bireylerin yarattığı ailelerin, toplumların, milletlerin gelişimi ve yaşamsal kalitesi için olmazsa olmaz değerler bütünüdür.

Bireyler kişisel vizyonlarını yaratarak performanslarını arttırıp başarılar yakalayabilir. İşletmeler, kurumsal vizyon yaratarak kazancın ötesinde sosyal sorumluluklarını yerine getirebilir. Toplumlar, gelişmişlik vizyonlarını benimseyerek diğer toplumlarla fark yaratabilir.

Yarış atlarını bireysel vizyonu, toplumun diğer gruplarına da mesajlar verir. Bu sorumluluğu üstlenenlerin sayısı, ne yazık ki diğer gruptakiler kadar çok değildir.

Eğer gerçek bir yarış atı iseniz, çok dikkatli olmalısınız. Ne dolap beygirlerini ne de sütçü beygirlerini ayakları tökezleyip yaralandıklarında vurular, ama yarış atlarını öldürürler.

 

---0---

DAHİ MİYİZ, NE?

ÇAĞAN ŞANAD, Gazeteci

Aylardır heyecanla beklediğim gün en nihayet geldi çatmıştı işte. En sonunda ben de "Bay Beyin"i dinleyenlerden olacaktım... Heyecanım doruktaydı... 26 Mayıs sabahı Lütfi Kırdar'ın kapısından Tony Buzan ile aynı anda girdim. O'nu ilk gördüğümde 'Eyvah!' dedim. 'Kim bilir nasıl ders anlatır gibi akademik düzeyde ele alacak şimdi şu beyin konusunu...'

Veee karşınızda; akılcı konuşması, müthiş zekası, espri yeteneği ve tüm seminer boyunca hiç kaybetmediği heyecanı ile Tony Buzan...

Hemen hepsi üst düzey yönetici pozisyonundaki katılımcılar; kah havada uçuşan tenis toplarının, kah Ataş nerede kullanılamaz'ın cevabının, kah diğer katılımcılar arasından on kişinin hayatından önemli bir kesiti öğrenme peşinde...

Management Center Türkiye'nin organizasyonuyla ülkemize gelen Buzan, seminerine "Bu kurs cehaletten bilince, bilinçten bilgiye, bilgiden uygulamaya geçmek için hazırlandı" diyerek söze başlıyor. Dünyadaki tüm insanların sorunu olan; konsantrasyon ve iletişim bozukluğu, yaratıcılık, hafıza, algılama güçlüğü gibi sorunların kaynağını, çözüm yollarını ve beyin gizini anlatıyor...

Hastalıkların yüzde 80'inin stres ve düşünme bozukluğundan kaynaklandığını, buna göre de düşünme ile yüzde 80 hastalığın iyileşebilir olduğunu söyleyen Tony Buzan'a göre, bugüne kadar öğrenme, konsantrasyon ve yaratıcılıkla ilgili edindiğimiz bilgilerin yüzde 880'i yanlış. İşte işin en can alıcı noktası da burada; doğru formülü bulmakta... Çünkü eğer bir hedefiniz varsa ve o hedefe yanlış formülle giderseniz, hep daha az öğreniyorsunuz.

Aman, topları düşürme!

Buzan'a göre en büyük hata "hata yapmaktan korkmak". Hani hep deriz ya "Tek amacım başarısız olmamaktı!" diye... Buzan, "Niçin, başarısız olmamak düşüncesiyle kendinizi hırpalıyor, strese sokuyor, performansınızı düşürüyor ve çeşitli hastalıklara sebep oluyorsunuz. Beynin temel prensibi, başarıdır. Beyin hataya göre değil, başarıya göre programlanmıştır."diyor.

Bunu üzerine katılımcılara dağıtılan üçer adet tenis topunu havaya atarak çevirmeye başlamalarını söylüyor... Herkesin beynine verdiği komut aynı ve tabii yanlış komut: "Topları düşürmemeliyim!" Oysa, püf noktası öğrenmeyi öğrenmek... Tekrar tekrar denemek, inatla, sabırla, sonsuza dek... Buzan'a göre; sebat, entelektüel bir beceri.

Taklit ve kopya ile öğrenin!

Taklit ve kopyacılık ne kötüdür değil mi? Buzan'a göre öyle değil... Bakın bu konuda neler söylüyor: "İnsan beyni taklit etmek ve kopyayla öğrenir. Kopya etmek doğal bir şeydir. Yıllar önce Japonlar kopya etmeye başladığında bütün dünya onlara 'hileci' dedi. Oysa Japonlar birşeyin nasıl yapılacağını öğrenmeye çalışıyorlardı. Şimdi ise bütün dünya Japonları taklit ediyor..."

Hem sağ, hem de sol beynimiz olduğunu bilmeyen kalmadı artık. Tony Buzan her iki tarafı eşit düzeyde kullanmamız gerektiğini vurgulayarak, "Eğer" diyor "Yalnızca tek tarafı kullanırsak beynimiz ölür..."

Ve her ikisini de en iyi şekilde kullanan Leonardo da Vinci'nin zekayı geliştirmek için kullandığı yöntemleri sıralıyor : Soru sorun, bilim sanatını inceleyin, (bilim derken, bilgiyi kastediyor) sanat bilimini inceleyin (sanatın aynı zamanda bir matematik olduğunu gösteren ilk insan Da Vinci), duyularınızı geliştirin, (baktığınız zaman görmek, dinlediğiniz zaman duymak).

Arkasından herkesi kahkahaya boğuyor: "Küçükken bebeği sokağa çıkarırken, ayaklarına çorap ve ayakkabı, üstüne kat kat elbise, onun da üstüne kalın bir anorük, başlık, eldiven, atkı giydiriyor arabasına oturtup düşmesin diye bağlıyor, rüzgar gelmesin diye arabanın körüğünü kaldırıyor, sonra da soruyoruz 'Ne oldu da bu da Vincilere?2 diye...!"

Tony Buzan iki gün boyunca anlatıyor... Biz ise, iki günün sonunda; videoda bir beyin hücresinin hareketini ve eğer uyarılmazsa nasıl öldüğünü görüyor, beynin sınırsız bir kapasiteye sahip olduğunu, hafızayı nasıl güçlendirmemiz gerektiğini, yüzleri, isimleri, telefon numaralarını, alışveriş listesini unutmamayı, zihin haritası çıkarmayı kısacası hayallerimizi gerçekleştirebilmek için beynimizi doğru kullanmayı öğreniyoruz...

TONY BUZAN'DAN İNCİLER...

* Dünyanın neresiinde olursa olsun, "Kaçınızda konsantrasyon sorunu var?" dediğimde % 95 elini kaldırıyor; elini kaldırmayan % 5 ise zaten beni dinlemeyenler!"

* Üzerinde yatırıım yapmayı düşündüğünüz bir şey varsa; o beyin olmalı...

* Klasik müzik beeynin kapasitesini yüzde 7 artırıyor.

* 300 haneli bir rakamı bilebilen dünya hafıza şampiyonu, okulda aptal olduğu gerekçesiyle atılmış.

* Hayvanlar ve çoocuklar en iyi eğitmenlerdir; onları izleyin ve öğrenin.

* 200'lül bir IQ''ya sahip bile olsanız, çaba olmazsa, hiç bir işe yaramaz.

* Önemli notları renkli kalem ve büyük harflerle yazın.

* Eğer, istemediğğiniz şey üzerine odaklanırsanız, o şey olur...

* İnsanlar tanışttırılırken yüzlerine bakın, bir çift ayakkabıya değil. İnsanlarla tanışmayı hobi olarak görün.

* Unutmak istemeddiğiniz bir şeyi en az 5 kere tekrarlayın...

 

---0---

İSTEMENİN FORMÜLÜ

Anthony Robbins, Sınırsız Güç

 

İşinizin başkalarının yapmasını beklemeyin. Söylemek istediğim şey, zekice ve keskin olarak istemeyi öğrenmenizdir. Sonucu tanımlamanıza ve ulaşmanıza yardımcı olacak şekilde istemeyi öğrenin. Zekice ve kesinlikle istemenin beş temel prensibi vardır.

 

NE İSTEDİĞİNİZİ BİLİN;

Ne istediğinizi hem kendinize hem de bir başkasına tanımlamalısınız. Ne kadar yüksek, ne kadar uzak, ne kadar çok? Ne zaman, nerede, nasıl, kiminle? İş hayatınızda bir krediye ihtiyacınız varsa; nasıl isteneceğini bilirseniz, bu krediyi bulursunuz. “Üretim hattını genişletmek için biraz daha paraya ihtiyacımız var, bize biraz kredi verir misiniz?” derseniz, krediyi alamazsınız. Kesin olarak neye ihtiyacınız olduğunu, niçin ihtiyacınız olduğunu ve ne zaman ihtiyacınız olduğunu tanımlamalısınız. Onunla ne üretebileceğinizi de göstermek zorundasınız. Amaç düzenleme seminerlerimde, seminere katılanlar, biraz paraya ihtiyacım var diyerek istemektedirler. Ben de onlara birkaç kuruş para veriyorum. Onlar istiyorlar ve alıyorlar; zekice istemedikleri için istediklerini alamıyorlar.

 

2 – SİZE YARDIM EDEBİLECEKLERDEN İSTEYİN.

Ne istediğinizi bilmek yetmez, aynı zamanda bilgi, sermaye, duyarlılık, iş deneyimi gibi belirli kaynaklara sahip olan kimselerden istemelisiniz. Diyelim ki, eşinizle bir sorununuz var. İlişkileriniz kopuyor. Kalbinizi boşaltmak istiyorsunuz. Bir insanın olabileceği kadar dürüst ve kesin olabilirsiniz. Sizinki kadar zayıf ilişkilere sahip birinden yardım istemeye kalkarsanız bu kişi size yardımcı olabilir mi? Şüphesiz yardımcı olamaz.

Yardım isteyecek uygun kişiyi bulmak, bizi yine neyin ne işe yaradığını öğrenmeye dikkat etme konusuna geri götürecektir. Daha iyi bir iş, daha iyi bir ilişki, daha iyi bir yatırım programı, ne isterseniz isteyin; bunlarla ilgili bazı şeylerin başkaları tarafından yapılmış olduğuna dikkat edin. Buradaki asıl sorun istediklerimizi başaran kimseleri bulmak ve onların neleri doğru yaptığını belirleyebilmektir. Bir çoğumuz meyhane akıllılığına meyilliyizdir. İşittiklerimiz sempatik gelir ve bunların hemen sonucunu alacağımızı sanırız. Sempati, uzmanlık ve bilgiyle eşleşmedikçe bir işe yaramayacaktır.

 

3 – İSTEDİĞİNİZ KİMSE İÇİN BİR FAYDA YARATIN.

Sadece istemeyin ve birilerinin size bir şeyler vereceğini beklemeyin. Önce istediğiniz kimseye nasıl yardımcı olabileceğinizi hesaplayın. İşle ilgili iyi bir fikriniz ve bunu gerçekleştirebilmek için de paraya ihtiyacınız varsa; bu parayı elde etmenin bir yolu, size hem yardım edecek, hem de sizden (yapılacak işten) yararlanabilecek kişiyi bulmaktır. Ona fikrinizin hem size, hem kendisine nasıl para kazandıracağını göstermelisiniz. Yaratacağınız faydanın her zaman maddi şeyler olması gerekmez. Yarattığınız fayda bir his, bir duyarlılık ya da bir rüya olabilir. Bana gelip 100 milyon liraya ihtiyacım var derseniz; ben de muhtemelen, birçok kişinin paraya ihtiyacı olduğunu söylerim. Bu paraya, kişilerin yaşamında bir farklılık yaratmak için ihtiyacınız olduğunu söylerseniz, muhtemelen sizi dinlemeye başlarım. Siz bana kesin olarak diğerlerine ve kendinize nasıl faydalı olabileceğinizi gösterirseniz; ben de size yardım etmenin, bana ne gibi yararlar sağlayacağını düşünmeye başlarım.

 

4 – KARARLI, BENZEŞİMLİ İNANÇLA İSTEYİN.

Başarısız olmanın en emin yolu, kararsız olmaktır. Siz ne istediğinizden emin değilseniz; başkaları nasıl emin olsun? Bu nedenle, isterken bir inanç içinde olun. Fizyolojiniz ve kelimelerinizle inancınızı gösterin. Ne istediğinizden emin olduğunuzu gösterebilirseniz, mutlaka başaracaksanız ve mutlaka hem kendiniz, hem de istediğiniz kimse için bir fayda yaratacaksınız.

Bazı kişiler, bu dört prensibi de en iyi şekilde uygularlar; fakat yine de istediklerini elde edemezler. Çünkü onlar beşinci prensibi uygulamamışlardır. İstediklerini elde edinceye kadar istememişlerdir. Zekice istemenin beşinci ve en önemli adımı budur.

 

5 – İSTEDİĞİNİ ELDE EDİNCEYE KADAR İSTE.

Bu aynı kişiden isteyin demek değildir. Kesin olarak aynı şekilde isteyin demek de değildir. Asıl başarı formülü “Ne elde ettiğinizi bilinceye kadar duyuşsal keskinliğinizi ve kişisel değişme esnekliğinizi geliştirmek zorundasınız” der. Bu nedenle, istediğiniz zaman; istediğinizi elde edinceye kadar, kendinizi değiştirmek ve düzenlemek zorundasınız. Başarılı kimselerin yaşamlarını incelediğinizde onların isteklerinde çok ısrarlı olduklarını, devamlı denediklerini, devamlı değiştirdiklerini ve er ya da geç ihtiyaçlarını giderecek birisini bulduklarını görürsünüz. Formülün en zor kısmı ise kesin olarak ne istediğini belirleyebilmektir.

Hosted by www.Geocities.ws

1