3.1 Dogmatizm Devlet Kurumlarında
Yazar özellikle bu bölümü,
çok sevdiği öz amca kızının tek oğlu olan 23 yaşındaki Sancar Kartal’ın
(İbda – C örgütü üyesi) 26.01.2000 tarihinde
öldürülmesi üzerine yazmak zorunda kalmıştır.
Son günlerde; Hizbullah ve İbda-C örgütlerinin katliamları, derin Devlet
tarafından AET’nin zorlamasıyla ortaya çıkarılmaya başlanmıştır.
Okuyucular lütfen başını elleri arasına alıp şu soruya yanıt versinler.
Bu durumda, söz konusu dini örgütler dinin emirlerini yerine getirmişlerdir.
Kendi açılarından haklıdırlar. Söz konusu bu ayetlerin çağdışı ve
bilimdışı olduğunu kabul etmeyenlerin bu örgütlere kızma hakkı yoktur.
İlgili sure ve ayetlerin bir bölümü aşağıda verilmiştir:
Kuranın
pek çok ayetinde açık açık indirildiği anlatılır. Allah’ın her şeyi
açıkladığından dem vurulur. Tanrı ve peygamber bunu böyle emretmiştir.
Allah’ın ve resulünun emirlerine uymayanlarla savaşmak, onlara eziyet etmek
emir olunur.
Maide Suresinin 33. ayeti: Allah ve Resulüne karşı gelenlerin ve yeryüzünde
düzeni bozmaya çalışanların ya öldürülmeleri, ya asılmaları,
yahut el ve ayaklarının çaprazlama
kesilmesi, ……
Al-Tevbe
Suresi’nin 28, 29, 36. ayetlerinde “...Kendilerine kitap verilenlerden hak
dinini kabul etmeyenlerle, savaşın” denmektedir.
Maide Suresi’nin 51. ayetinde, “...Ey inananlar, Yahudilerle Nasranileri
dost edinmeyin... sizden kim onları dost edinirse şüphe yok ki, o da,
onlardandır...” diye yazılıdır.
Bakara Suresi’nin 79. ve Enfal Suresi’nin 12, 13, 39 ve 41. ayetleri de müşriklerle
savaşmayı emreder. Afganistan’da Taliban yönetimin ve Cezayir’de dinci örgütün,
insanların kafasını kör bıçakla keserken bunu şeriat adına yaptıklarını
her fırsatta yinelemektedirler.
Tevbe suresinin 23-24. ayetleri anne-baba-kardeşi birbirine düşürecek kadar
ileri gitmiştir. “…inanmayanlar babanız ve kardeşiniz bile olsa onları
dost edinmeyin….”.
Yazarın
annesi ve ablasının kendine ve çevrelerinde akıl yolunu seçen herkese olan
bu düşmanlığının kaynağını başka yerde aramaya gerek yoktur. Çünkü
bu emirler doğrudan Kuran’ın içerisindedir. İslam, Türkler tarafından
940’ta Karahanlılar döneminde kabul edilmiştir. O günden günümüze,
Kuran’ın bu gerçek yüzünü kim gördüyse ve gösterdiyse;
Dini
örgütler bunu Allah’ın emri olduğu için yerine getirmişlerdir. Ancak,
Devlet ise; baskısını sürekli kılmak ve halkı koyun gibi (her koyun kendi
bacağından asılır) gütmek için yapmıştır. Kuran’ın pek çok ayetinde
inanmayanları, müşrikleri, kafirleri, Yahudileri, peygamberine karşı
gelenleri vb. insanları “baban bile olsa öldürün, eziyet edin, mallarına
el koyun” denmektedir. Kuran’ın Türkçe okutulup anlamının her Türk
tarafından anlaşılması sağlanmadığı sürece bu katliamlar sürecektir.
Devlet dolaylı ve/veya doğrudan bu katliamları desteklemektedir. Üstelik, akıl
yolunu seçen, dolayısıyla laik olan önemli bir çoğunluğun vergisi
Diyanete akıtılmaktadır. Bu, ancak Din Devletlerinde geçerli bir uygulamadır.
Bu yüzden, Türk Devletinin bir din Devleti olduğu kolayca görülebilmektedir.
Irnerius, Ortaçağ İtalya’sında Roma hukuku öğrenimini ilk kez canlandıran
kimsedir. Bolognau Üniversitesi’nde (Avrupa’nın en eski üniversitesi)
medeni hukuk derslerinin dinsel esaslara göre okutulması sistemine son verilip
(1088), akılcı ve laik esaslara dayalı Roma hukukuna göre okutulmaya başlanması
onun sayesinde olmuştur. Irnerius’un Ortaçağda yaptığını Türkiye’nin
hiç bir üniversitesi 2000 yılında yapabilme yetisini kendisinde bulamamaktadır.
Çoğunun eleştirdiği Atatürk, tam 900 yıl sonra 1926 ‘da şeriat hukukunu
terk edip İsviçre medeni kanununa dayalı sisteme geçişi sağlamıştır.
“Bilim adamıyım” diye dolaşan pek çok profesör bu gerçeği özümsemekten
bile uzaktır.
Doğa
kanunlarını Kuran’a göre açıklayan profesörler (örneğin; Laplas Kuramının
temelini El-enbia suresinin 30. ayetinde, çekim kanunun En’am suresinin 59.
ayetinde bulanlar); tıp ilminin özünü aynı kaynakta arayanlar (örneğin
“hastalık insanlarda sari değil hayvanlarda saridir” şeklindeki hadis-i
şerifleri kutsal sayanlar); al-şifa dışında tıp yapıtı olmaz sananlar;
ekonomi ilmini zeka sistemine ve şeriat sosyalizmine göre sınırlayanların
ilkelliğini söz konusu bu ayetleri okuyan herkes anlayabilir. Keşifler
dogmatizmle değil, bilim (akıl yolu) ile olur.
Ne hikmet ki buluşlardan
sonra bulunan şeyin Kuran’da yer aldığı söylenir. Kureyş Arapça’sıyla
yazılan Kuran‘ı Araplar bile anlamamış ki, buluşları yapanların hepsi Müslüman
ümmetten değildir! (sözlü görüşme; Ali Oğuz, 2000).
Üniversite
öğretim üyelerinin çoğunun, Türkiye’yi bu duruma düşürmenin
yurtseverliğe sığmadığını, kitap toplatmanın ve düşüncelerinden dolayı
yıllarca hapis yatırmak ve işkence yapmanın rezillik olduğunu anlamadıkları
ve karşı koymadıkları bilinen ve yaşanan bir gerçektir. Özellikle profesörler,
insan haklarına karşı suç işlendiğini etrafa anlatmak ve anlamayanlarla
savaşmak zorundadırlar.
Diplomasını her şey sananlar bu ülkeye çok pahalıya mal olmaktadır.
Yetersiz nitelikte de olsa, üniversiteden çıkan, eline diploma alan kişi,
kendi alanında hak etmediği mevkilere yerleşmek dolayısıyla, toplumun başına
bela olma fırsatlarını bulabilmektedirler. Oysa diploma, o okulda 4 veya 5 yıl
eğitime katıldığının belgesidir. İş yapabilme ve bir makama gelebilme
kesinlikle bilgi ve beceriye bağlı olmalıdır. Kamu Personeli Dil Sınavı
(KPDS) benzeri merkezi sınavlar bu bilgi ve beceriyi ölçmek için de kullanılabilir.
“Neden en önemli görevlerde yeteneksiz ve çıkarcı kişiler bulunmaktadır?”
sorusunun yanıtı, “neden yarasalar karanlığı seçer?” sorusunda
yatmaktadır.
“Beni
sokmayan yılan bin yıl yaşasın” diyen profesörlerde cesaret olmadığı
bilinmektedir. Jaures’in (Fransız sosyalist lideri: 1859 – 1914) dediği
gibi, “gerçek cesaret; yalan kanunlarına boyun eğmemek, budalanın alkışlarını
ve bağnazlığın haykırışlarını ruhumuzda, ağzımızda ve kalemimizde
yansıtmamaktır”. Bu tanımın Türk toplumu açısından taşıdığı
anlam, şeriat denilen yedi başlı yılana karşı girişilmesi gereken savaşım
açısından anlamlıdır. Başka bir anlatımla;
§
düşman karşısında ölümü göze alarak yurdu
savunmak nasıl bir cesaret eseri sayılıyorsa:
§
bin yıl boyunca bu sevgili ülkeyi bir felaketten
diğerine sürükleyen, insanları kul kertesine indirip
Ø
insanlık onurundan, akıl özgürlüğünden
yoksun eden ve
Ø
akılsız milletler safına iten,
Ø
yok olmaya sürükleyen şeriat zihniyetine hayır
diyebilmek ve
Ø
bu ilkelliğin neden olduğu katliamları eleştirmek,
Beşinci
yüzyılda “kişi, eğer kendi davranışlarını kendi özgür iradesiyle değil
de, din kitaplarındaki emirlere göre ayarlıyorsa ve kendisini kaderin kölesi
gibi görüyorsa insan değil sadece hayvandandır” diyen Plagious’u saygıyla
anmamak elde değil.
Abelard
(Fransız filozof: 1079 – 1142) gibi insanlık aşığı ilahiyatçılar:
“Tüm insanlar arasında sevgi duygusunu yerleştirebilmek, fikren ve ahlaken
geliştirebilmek için din kitaplarındaki korkutucu, keyfi, kader çizici tanrı
fikri yerine özgür düşünceye saygılı ve insanları sevgi duygusunda birleştiren
tanrı anlayışına yönelmek gerekir” önermelerini 12. yy.da yaşama
geçirmeye çalışmışlardır.
“Gerçeklere
din kitaplarıyla gidilmez, akıl yoluyla gidilir...” diyen ve “tanrı ve
peygamber kitaplarıyla ilim yapılamaz...” diye açıkça konuşmaktan
çekinmeyen ve bu yüzden ömrünün 28 yılını zindanlarda geçiren Roger
Bacon (İngiliz filozof: 1214 – 1292) gibi bilim adamlarını İslam ülkeleri
yaşatmadı. Devlet (Derin = dini Devlet) ve gizli örgütleri aracılığıyla öldürmüştür.
Wykliff, Huss ve Jeron gibi 14. yy din adamları ve bunlara eklenebilecek daha
niceleri “dinsel otoritelere ve din kitaplarına körü körüne itaat, insan
haysiyetiyle ve insan aklının yüceliği ile bağdaşmayan bir davranıştır”
diyebilmişlerdir. Türk toplumu bu tür yürekli insanlara gereksinme duymaktadır
(Arsel, 1997).
§
İnsan aklını yaratıcı güce kavuşturmak amacıyla
din kitaplarındaki (İncil vb.) korkutucu Tanrı anlayışına karşı çıkan
§
bilim otoritelerinin [Aristo (M.Ö. 450 – 385),
Eflatun vb.] yanılmazlığı inanışlarına karşı savaşan,
§
insanlar arası düşmanlıkları kışkırtan din
hükümlerine karşı isyan eden,
§
bu yüzden ders verdiği üniversitelerden atılan,
§
açlıkla baş başa kalan Kepler
§
din kitaplarıyla ilim yapılamayacağını ortaya
vurduğu için Kilise tarafından aforoz edilen Galileo (İtalyan bilim adamı:
1564-1642)’nun görüşlerini savundu ve
§
gerçekleri din kitaplarının dışında aradı
diye ömrünün 27 yılını zindanlarda geçiren Campenella
§
aklı özgürlüğe kavuşturmak ve din kitaplarının
tutsaklığından kurtarmak için giriştiği uğraşılar yüzünden Paris
Üniversitesi’nden atılan Deskartes
(Fransız bilim adamı: 1596 – 1650)
§
din kitaplarının Tanrı sözleri olarak
benimsenmemesini ve
§
akıl kıstasına vurulmasını,
§
aklın din hükümlerine boyun eğmemesini isteyen,
§
bu nedenle, içerisinde bulunduğu din
çevrelerince lanetlenen Spinoza
§
din kitaplarındaki (İncil’deki ) akla ve ahlaka
aykırı gördüğü esasları yeren, peygamberlerin (örneğin Davud’un) yaşamlarındaki
ahlak dışı davranışlarını göz önüne seren Bayle
§
“Akılcı temele dayalı olmayan ve dayatılmayan
dinler er geç çöker” dediği için
§
Kilisenin, çevresinin ve siyasal güçlerin
zulmüne uğrayan Toland
§
insanlar arası sevgi ve kardeşliği yok eder
nitelikteki din esaslarına,
§
Hıristiyanlığa ve
§
Kiliseye karşı amansız savaş açan Voltaire
§
din kitaplarındaki çelişmelerle,
§
akıldışılıklarla ve ahlaka aykırı
hükümlerle alay eden, peygamberlerin (örneğin, İbrahim, Davud vb.) özel yaşamlarındaki
ahlak ve vicdana aykırı tutum ve davranışları en ağır bir dil ile yeren Paine
(Anglo – Amerikan bilim adamı: 1737 – 1809) ve
Kuran’ın bazı hükümlerinin (örneğin, Nisa
Suresi’nin 11. ayeti: Allah size, çocuklarınız hakkında erkeğe kadının
payının iki misli miras emreder… vb.) açıkça verilmesine karşın çağdaş
hukuk kurallarından yararlanmaktan geri durmayan gericiler iki yüzlüdür.
§
İnsan beyni için kanser niteliğindeki ayetler,
§
şeriatın sadece din kurallarına dayalı hukuk
olduğu,
§
Kuran’ın hem din, hem de hukuk kurallarından
oluştuğu,
§
ayetleri toplumun gelişmesine yarar biçimlere
sokmanın olanaksız olduğunu
§
Ahzap suresinin 2. ayetinde, “...vahye dilene
uy...”,
§
36. ayetinde, “...Allah ve Resulü bir işe hükmetti
mi... hiçbir inananın o işi istediği yöne çekme hakkı yoktur...”,
§
“A’raf Suresi’nin 171-172. ayetlerinde,
“...kitapta ne varsa ona göre hareket edin. Kıyamet gününde biz bundan
habersizdik diyemezsiniz...”,
§
En’am Suresi’nin 38. ayetinde, “...kitapta hiçbir
şeyi eksik bırakmadık...”
§
Hucurat Suresi’nin 12. ayetinde, “...şüphe
etmek yasaktır…”
§
vb ayetlerin sayısı oldukça kabarıktır.
Kölelik,
bilindiği üzere Kuran’ın çeşitli ayetleriyle (Nahl Süresinin 75. ayeti,
En’am Süresinin 165. ayeti, Rum Suresinin 28. ayeti vb.) doğal bir kuruluş
olarak anılmaktadır. Müslüman’ın değeri de, sahip bulunduğu köle sayısına
göre biçilmiştir.
Şunu
unutmamak gerekir ki, ne kadar okumuş, hatta bilgi sahibi olursa olsun, kendi düşün
gücünü din kitaplarının etkisinden ve baskısından uzaklaştıramamış,
akılcı yolu bulamamış olan kişi, fikirsel değer ölçeğinde henüz
“barbarlık” safhasını aşamamış kimsedir.
Oysa
ki, Rivarol’un vaktiyle dediği
gibi, “...tarih bize şunu hatırlatır ki, barbarlığın din ile birlikte
bulunduğu her yerde din galip gelir ve felsefe ile (mantık ile)
birlikte bulunduğu her yerde ise barbarlık muzaffer olur."
Kuran’a
göre Tanrı;
§
insanları birbirleriyle savaştıran,
§
korku ve kin salan,
§
dilediğinin gönlünü açıp, dilediğininkini
kapayan,
§
keyfine göre rızk dağıtan,
§
kimini kiminden aşağı, yani eşitlikten uzak kılan,
§
dilediğini cennete, dilediğini cehennemlere
sokan,
§
kişinin kaderini daha doğumdan önce çizip
mezara kadar çizmekte devam eden,
§
edep ve ahlak inanışlarını ayarlayan,
§
örneğin “Karılarınız tarlalarınızdır,
tarlalarınıza dilediğiniz gibi girin (Bakara Suresi ayet 223)” diyerek kişinin
seks davranışını saptayan,
§
“kısasa kısas var, dişe diş, kulağa kulak”
diyerek kin ve intikam duygularını sağlamlaştıran,
§
“müşrikleri
nerede görürsen öldür:
Ø
Nisa Suresi 76, 89, 91. ayetleri,
Ø
Tevbe Suresi 14, 23, 24. ayetleri,
Ø
Enfal Suresi 12, 13, 15 ve 39. ayetleri
Ø
vb. pek çok Sure ve ayetler,
diyerek
farklı inançlar arasında düşmanlıklar oluşturan ve daha buna benzer nice
olumsuz sonuçlara olasılık tanıyan bir varlıktır.
Oysa
ki Batı dünyası bu tür ilkelliğe daha;
Ø
8. yy da Pelagius ile,
Ø
12. yy da Abelard ile,
Ø
daha sonra “Rönesans” ve “reformlarla”
ve
Ø
17. ve 18. yy larda “akıl çağı” düşünürleriyle
sırt
çevirmesini öğrenmiş, insan aklını ve zekasını Tanrı ve Peygamber hükümlerinden,
din kitaplarından ve din adamının gericiliğinden kurtarabilmiştir. Batıyı
Batı yapan işte bu akılcılıktır. Atatürk’ün Batıcılığı da işte
bu anlamda bir akılcılıktır.
Lessing’in
(18. yy bilginlerinden) şu sözleri
ilginçtir; “Karşıma Tanrı çıksa da, sağ elinde tüm gerçekleri tutarak
ve sol elinde de gerçeklere götüren aracı bulundurarak ‘Seç bakalım bunlardan birini’ demiş olsa bana, hiç düşünmeden
onun sol elindekini seçer ve ‘Ey ...Tanrım, sen bana sadece bu aracı ver,
ve gerçeklerin tümünü kendine sakla diye yanıt verirdim”.
Lessing’in
bu sözleri;
¨
Tanrının elindeki “hazır gerçekleri” körü
körüne desteklemektense,
¨
gerçeği akıl
yolu ile araştırıp bulmak isteyen Batılının
Tevbe
suresinin 23. ayetinde olduğu gibi daha pek çok ayette; değil yurttaşlar,
anne – baba – kardeş birbirine düşman edilmiştir.
Atatürk
1930 yılında yaptığı bir konuşmasında “...kaza ve kader, talih ve tesadüf
deyimleri Arapça’dır, Türkleri ilgilendirmez...” diyerek, “insanı
insan yapan akılcılıktır” zihniyetini yerleştirmeye çalışmıştır. Ne yazık ki, 21. yüzyılda TBMM’nde bile bu anlayışa
uygun insan sayısı bir elin parmakları kadar azdır.
Sayın
Recai Kutan’ın ağzının içine bakan insan sayısının Türk toplumunda
nicelik olarak önemli bir oran taşıdığı göz ardı edilemez. Diğer
partilerin de çok farklı olduğu söylenemez. Atatürk, insan kaderinin
sorumluluğunu yine insana bağlamakla, kişiyi kaderin kuklası olmaktan (daha
doğrusu kaderciliği Tanrı emri gibi gösterip insanları sömüren düzenden)
kurtarıp, “sirk hayvanı” durumundan;
Ø
sosyal,
Ø
siyasal,
Ø
ekonomik adaletten uzaklaştırmak ve
Ø
akıl sahibi bir varlık yapmak istemiştir.
Uygarlık
ve gelişmenin ancak, bu nitelikteki kişilerden oluşan bir toplumda sözü
edilebilir. Oysa ki, ona gelinceye değin egemen olan köhne zihniyet, kişi ve
toplum yaşamının gökten inme hükümlere, Tanrı ve Peygamber emirlerine göre ayarlanması gereğine dayalıydı.
Lutter, Calvin vb. düşünürler;
Ø
yoksulluğu fazilet ve
Ø
adaletsiz düzeni tanrı emri gibi gösteren
din
hükümlerini değiştirmişlerdir. Eskisinden farklı yorumlarla Tanrının hoş
görmez olduğu niteliklere sokmuşlar, “çalışmayı” ve “emeği” en
kutsal bir değer olarak ibadetin ve duanın önüne geçirmişler, çalışarak
fazla varlık edinmeyi Tanrıya en büyük hizmet olarak tanımlamışlar ve
“yoksullar Tanrının yücelttiği ve cennete öncelikle kabul ettiği
kimselerdir” inanışlarını yıkmışlar, “varlıklı olmanın cennet kapılarını
açacağını” dinsel inanış şeklinde
yerleştirmişlerdir.
§
Ali İmran Suresi’nin 73. ayetindeki ”...bol
nimet Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir”
§
İbrahim Suresi’nin 11. ayetindeki “Allah
dilediğine lütfeder, ihsanda bulunur”,
§
Nur Suresi’nin 38. ayetinde “Tanrı dilediğini
hesapsız şekilde rızklandırır”,
§
Nahl Suresi’nin 71. ayetindeki “Allah rızk bakımından
bir kısmınızı bir kısmınızdan üstün etmiştir”,
§
Enam Suresi’nin 53. ayetinde “...ve biz
Allah’ın aramızdan seçip lütfettiği bunlar mı demeleri için halkın bir
kısmını bir kısmıyla sınarız...”,
§
Bakara Suresi’nin 153-156. ayetlerinde “And
olsun ki sizi birazcık korkuyla, açlıkla, mal, can ve meyve noksanıyla sınayacağız,
müjdele sabredenleri”,
§
İhsan Suresi’nin 12. ayetinde “sabretmelerine
karşılık da mükafatları cennettir” şeklindeki hükümler
§
Nisa Suresi’nin 77. ayetindeki “Dünyanın
zevki azdır, ahretse sakınanlar için daha hayırlıdır”,
§
Rad Suresi’nin 26. ayetindeki “Dünya yaşayışı
ahrete nispetle değersizdir...”
§
örneğin, “yoksullar
cennetlere zenginlerden 500 yıl erken gideceklerdir” gibi nice
benzerleriyle sergilerken,
§
öte yandan varlıklı sınıfları sömürülerinde
koruyucu emirlerini: örneğin, “Tanrı dilediğine bol, dilediğine az rızk
verir” gibi ayetlerin sayısı oldukça kabarıktır.
Öte
yandan Ebu Said-i Hudri’den naklen gelen bir hadise göre;
§
Muhammet kadınların “akıllarının eksik ve dinen de eksik” olduklarını,
§
kadının sözü ile iş gören toplumlarda fitneler doğacağını,
§
bu tür toplumların felakete sürükleneceğini söylediği,
§
Diyanet İşleri Başkanlığı’nca yayımlanan resmi yayınlarla
sabittir.
Başkanlığın
Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi adlı yayınlarının
(Ankara, 3. basım, c.1) 223-225. sayfaları, yine aynı başkanlığın yayımladığı
Riyazü’s Salihin (Ankara, 1972, c.1, s. 70) kitabını okuyanlar, yukarıda
değinilen hadisleri bulurlar. Yine aynı resmi yayınlarda, Muhammet’in kadınlar
hakkında çok aşağılatıcı sözler söylediği ve hükümler bıraktığı;
örneğin, “...benden sonra erkekler için kadınlardan daha zararlı bir
fitne bırakmadım” dediği, buna benzer nitelikte olmak üzere, Kuran’ın
Yusuf Suresi’nin 28. ayetiyle
Tanrıyı, “...gerçekten de ey kadınlar düzenleriniz pek büyüktür
sizin...” diye konuşturduğu görülür.
Nisa
Suresi’nin 34. ayetiyle, “...erkekler kadınlardan üstündür. Çünkü
Allah onları birçok şeyden dolayı kadınlardan üstün etmiştir...”. “İtaatsizliğinden
yıldığınız kadınlara öğüt verin, sonra yataklarında yalnız bırakın,
dövün...” diye hüküm koyduğu ve yine “...ben cehennemin kapısında
durdum, oraya girenlerin çoğu kadınlardır...” diye hadis bıraktığı açıkça
yazılıdır. Oysa, toplumların gelişmesinde kadınların (kız kardeş, abla,
anne veya eş) yeri tartışma götürmeyecek kadar açık ve önemlidir.
Kadınların
etkisinde kalmaktan korkmak; anlamsız ve yersizdir. Çevrenize bakarsanız bu
gerçeği hemen görebilirsiniz. Kuran’ın yanılmaz bir kitap olmadığını,
çelişmelerle dolu bulunduğunu ve gerçekler kaynağı sayılamayacağını
ortaya koymak bu toplumun akılcı gelişmesi için en büyük hizmettir.
Yine
sayısız örnekten biri olmak üzere, Kuran’ın Necm Suresi’nin miraca ve
Hz. Muhammet’in miraçta Cebrail’i gördüğüne ve 50 vakit namaz farzını
nasıl beş vakit namaza çevirttiğine dair olayı, ülkemizin en büyük
otoritelerinden sayılan Abdülbaki Gölpınarlı’nın Kuran’ı-Kerim ve
Meali adlı kitabında (Remzi Kitapevi, İstanbul, 1958) bildiren şekliyle;
§
Hz. Muhammet Kuran ayetlerini yerleştirirken İmran’ın
kızı Miriam’ı İsa’nın annesi Meryem ile karıştırmıştır
( bakınız. Ali İmran Suresi, ayet 36 vd.).
§
Yine bunun gibi, Kuran’ın Kasas suresi ( 8 ve
38), ayetlerinde Musa olayları ile ilgili olarak adı geçen Haman’ı, Mısır
firavununun bakanlarından birinin adı olarak kullanmıştır. Oysa ki, Haman,
Musa’dan çok sonra yaşadığı kabul edilen Acem hükümdarlarından
Ahassuerus’un yakın adamlarından birinin adıdır.
Avrupa’da
baş döndürücü çağdaş atılımlar yapılırken Osmanlı’dan bir örnek;
Osmanlı
bilginlerinden Cenabı; gaddar ve
insan kesmekten zevk alan Selim için;
§
“aziz,
§
havariyun,
§
şefkat dolu bir insan ve
§
halk sevgisiyle gönlü taşan ulu padişahtır”
diye övgüler düzmüştür. Kardeşlerine karşı korkunç kıskançlıkları
nedeniyle;
§
onları teker teker öldürtmesi,
§
yeğenlerini kılıçtan geçirmesi
§
hatta bu cinayetlere bizzat yardımcı olması,
§
kendi öz babasını yok etmesi ve
§
buna benzer vahşetlere özenmesi
Osmanlı bilgini sayılan Cenabı tarafından birer “fazilet ve insanlık örneği davranışlar” diye nitelendirilmiştir. Bayındırlık Bakanlığının en önemli kuruluşlarından birisi, Karayolları Genel Müdürlüğüdür. Yazarın KGM’ deki dil üzerine bir anısını aktararak, hurafeler-tutuculuk ve çağdışçılık toplumun bireyleri üzerinde kasıtlı olarak nasıl işlenmiştir? sorusuna aşağıda yanıt verilmiştir. Bu örnekte koskoca bir kurumun suçlanması, doğaldır ki düşünülemez. Gerçeği görüp sesini yükseltenler ya atılmış, ya ayrılmaya zorunlu bırakılmış, ya da sürgünlere gönderilmiştir. Bu duruma düşürülen dostlarını, aydınları kucaklamak her yurttaşın görevidir.
Her Devlet kurumunda olduğu
gibi bu kurumda da bir durağanlık ve dinginlik egemen kılınmıştır. Türkçe’si
‘artı=+’ olan “Zayt” sözcüğünün ne olduğunu bilmiyorsanız
karayolculuğunuzdan şüphe edilir. KGM’ de çalışan ve İngilizce eğitim
görmüş aydın bir çevre mühendisi olan yakın dostum “hocam bu sözcüğün
ne olduğunu öğrenmem tam iki yıl sürdü” diye yazarı doğrulamıştır.
Yine yol projelerinde kullanılan “binder”, “plent-mix”, “ariyet”,
“föy”, “dizayn itinereri”, “boy profili”, “yarma şev eğimi”,
“klas”, “zemin etüdü”, “rezerv”, “konkasör şantiyesi”,
“plent tesisi”, “kroki”, “modifiye”, “vibrasyonlu”, sürsarj”,
“reglaj”, “rutubet muhtevası” ve daha pek çok Türkçe dışı
dillerden keyfi olarak seçilmiş sözcüklerin Türkçe’sini raporunuzda
kullanırsanız raporunuz sudan nedenlerle “Karayolları formatında değil”
diyerek geri çevrilir. Çevirmeyenler ise dolaylı yollardan cezalandırılır.
Yazarın bu durumda ceza gören pek çok yakını olmuştur. Oysa bu sözcüklerin
Türkçe karşılığı Türkçe bilenler tarafından kuşkusuzca anlaşılabilmektedir.
Örneğin; föy yerine tutanak,
binder yerine bağlayıcı,
vibrasyonlu yerine titreşimli, boy
profili yerine boykesiti, vb. örnekleri
yaşama geçirmek her Türk vatandaşının bir görevi olsa gerek.
Yazar, gerçek anlamda dil nedeniyle, ancak resmi yazıda karayolları
formatına uygun olmadığı için geri çevrilen pek çok raporundan birisini
tartışmak üzere KGM’ ye gider. Dünya görüşü ve derinliği tartışılabilir
bir yetkili ile konuyu irdelemek üzere aynı masaya oturtulur. Yazar, bu
yetkilinin “deli deliyi, İmam ölüyü sever” özdeyişini anımsatırcasına
KGM’ deki çevresi tarafından da çok sevilen birisi olduğunu daha sonra öğrenir.
“Nuh deyip Peygamber demeyen” birisi olan bu şahıs,
“TEMELSU firmasında da Türkçe hastası birisi var…” diye saldırılarını
sürdürünce yazarın tepkisiz kalması beklenemezdi. Türkçe hastası dediği
kişi, Türk Dil Kurumunun yayınlarını, bir dilbilimci kadar izleyen,
kullanan, türeten, yaratan ve
teknik anlamda da yerbilimlerine yadsınılamaz değerler kazandıran, aynı
zamanda yazarın sevip saydığı yakın dostu sayın M. Akıncı’dır.
Ülkenin geleceğinde tam
iki ayrı uçta yer alan bu iki insan, yazarın gözü önünden geçerken
çektiği sancıları anlatmak için sözcük bulmak oldukça zordur. Yazar, bu;
·
devinimsizliğin,
·
dinginliğin,
·
gericiliğin,
·
tutuculuğun,
·
bağnazlığın,
·
çağdışçılığın,
·
koyun gibi güdülme arzusunun,
·
koyun gibi iz sürmenin (sıcakta giden bir koyun
sürüsünde öndekini ölüm çukuruna sürün, gerideki bütün koyunlar bu
ölüm çukurunun içine atlar),
·
vatan hainliğinin,
·
Arapça-Farsça sözcük kullanmayı aydın sanmanın,
·
bilimsel gelişmenin temel dayanağı olan eleştiri-özeleştiriyi
yasaklamanın,
·
şüpheciliğin dinen yasaklanması vb.
·
pek çok olumsuzlukları
üzerinde
taşıyan kitlelerin yaratılmasının arkasında çıkarcı ve sömürücü
güçler yatmaktadır. Bu durumda da dinler, hurafeler ve uydurma masallar en
etkili araç olarak görevini yerine getirmektedir. Vahşi kapitalizmin
(emperyalizmin) özellikle 1950 yılından sonra Türkiye’de İslamı
güçlendirmek için verdiği uğraşlardan sadece kayıtlı olanlar insanın
tüylerini diken diken etmektedir.
Toplumsal Barışta Din Sömürüsü Çengeli