3.1           Dogmatizm Devlet Kurumlarında


Yazar özellikle bu bölümü, çok sevdiği öz amca kızının tek oğlu olan 23 yaşındaki Sancar Kartal’ın (İbda – C örgütü üyesi) 26.01.2000 tarihinde  öldürülmesi üzerine yazmak zorunda kalmıştır.
Son günlerde; Hizbullah ve İbda-C örgütlerinin katliamları, derin Devlet tarafından AET’nin zorlamasıyla ortaya çıkarılmaya başlanmıştır. Okuyucular lütfen başını elleri arasına alıp şu soruya yanıt versinler.
   “Kuran’ın emirlerini yerine getiren bu dini örgütler mi daha katildir? yoksa ibadetin Türkçe yapılmasını ve ayetlerin Türkçe okunmasını engelleyenler mi daha katildir?” Hiç şüphesiz ikincileri daha katildir. Çünkü, pek çok ayette ve hadiste inanmayanları, müşrikleri, Allah’a eş koşanları “öldürünüz, eziyet ediniz, mallarına el koyunuz, ellerini ve kollarını çaprazlama kesiniz” ve benzeri konular işlenmiştir.
Bu durumda, söz konusu dini örgütler dinin emirlerini yerine getirmişlerdir. Kendi açılarından haklıdırlar. Söz konusu bu ayetlerin çağdışı ve bilimdışı olduğunu kabul etmeyenlerin bu örgütlere kızma hakkı yoktur. İlgili sure ve ayetlerin bir bölümü aşağıda verilmiştir: 
Kuranın pek çok ayetinde açık açık indirildiği anlatılır. Allah’ın her şeyi açıkladığından dem vurulur. Tanrı ve peygamber bunu böyle emretmiştir. Allah’ın ve resulünun emirlerine uymayanlarla savaşmak, onlara eziyet etmek emir olunur.

Maide Suresinin 33. ayeti: Allah ve Resulüne karşı gelenlerin ve yeryüzünde düzeni bozmaya çalışanların ya öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının  çaprazlama kesilmesi, ……

Al-Tevbe Suresi’nin 28, 29, 36. ayetlerinde “...Kendilerine kitap verilenlerden hak dinini kabul etmeyenlerle, savaşın” denmektedir.
Maide Suresi’nin 51. ayetinde, “...Ey inananlar, Yahudilerle Nasranileri dost edinmeyin... sizden kim onları dost edinirse şüphe yok ki, o da, onlardandır...” diye yazılıdır.
Bakara Suresi’nin 79. ve Enfal Suresi’nin 12, 13, 39 ve 41. ayetleri de müşriklerle savaşmayı emreder. Afganistan’da Taliban yönetimin ve Cezayir’de dinci örgütün,  insanların kafasını kör bıçakla keserken bunu şeriat adına yaptıklarını her fırsatta yinelemektedirler.
Tevbe suresinin 23-24. ayetleri anne-baba-kardeşi birbirine düşürecek kadar ileri gitmiştir. “…inanmayanlar babanız ve kardeşiniz bile olsa onları dost edinmeyin….”.

Yazarın annesi ve ablasının kendine ve çevrelerinde akıl yolunu seçen herkese olan bu düşmanlığının kaynağını başka yerde aramaya gerek yoktur. Çünkü bu emirler doğrudan Kuran’ın içerisindedir. İslam, Türkler tarafından 940’ta Karahanlılar döneminde kabul edilmiştir. O günden günümüze, Kuran’ın bu gerçek yüzünü kim gördüyse ve gösterdiyse;

  §    Devlet destekli gericiler ve/veya Devlet tarafından öldürülmüştür.

Dini örgütler bunu Allah’ın emri olduğu için yerine getirmişlerdir. Ancak, Devlet ise; baskısını sürekli kılmak ve halkı koyun gibi (her koyun kendi bacağından asılır) gütmek için yapmıştır. Kuran’ın pek çok ayetinde inanmayanları, müşrikleri, kafirleri, Yahudileri, peygamberine karşı gelenleri vb. insanları “baban bile olsa öldürün, eziyet edin, mallarına el koyun” denmektedir. Kuran’ın Türkçe okutulup anlamının her Türk tarafından anlaşılması sağlanmadığı sürece bu katliamlar sürecektir. Devlet dolaylı ve/veya doğrudan bu katliamları desteklemektedir. Üstelik, akıl yolunu seçen, dolayısıyla laik olan önemli bir çoğunluğun vergisi Diyanete akıtılmaktadır. Bu, ancak Din Devletlerinde geçerli bir uygulamadır. Bu yüzden, Türk Devletinin bir din Devleti olduğu kolayca görülebilmektedir.  
Irnerius, Ortaçağ İtalya’sında Roma hukuku öğrenimini ilk kez canlandıran kimsedir. Bolognau Üniversitesi’nde (Avrupa’nın en eski üniversitesi) medeni hukuk derslerinin dinsel esaslara göre okutulması sistemine son verilip (1088), akılcı ve laik esaslara dayalı Roma hukukuna göre okutulmaya başlanması onun sayesinde olmuştur. Irnerius’un Ortaçağda yaptığını Türkiye’nin hiç bir üniversitesi 2000 yılında yapabilme yetisini kendisinde bulamamaktadır. Çoğunun eleştirdiği Atatürk, tam 900 yıl sonra 1926 ‘da şeriat hukukunu terk edip İsviçre medeni kanununa dayalı sisteme geçişi sağlamıştır. “Bilim adamıyım” diye dolaşan pek çok profesör bu gerçeği özümsemekten bile uzaktır.

Doğa kanunlarını Kuran’a göre açıklayan profesörler (örneğin; Laplas Kuramının temelini El-enbia suresinin 30. ayetinde, çekim kanunun En’am suresinin 59. ayetinde bulanlar); tıp ilminin özünü aynı kaynakta arayanlar (örneğin “hastalık insanlarda sari değil hayvanlarda saridir” şeklindeki hadis-i şerifleri kutsal sayanlar); al-şifa dışında tıp yapıtı olmaz sananlar; ekonomi ilmini zeka sistemine ve şeriat sosyalizmine göre sınırlayanların ilkelliğini söz konusu bu ayetleri okuyan herkes anlayabilir. Keşifler dogmatizmle değil, bilim (akıl yolu) ile olur.  Ne hikmet ki   buluşlardan sonra bulunan şeyin Kuran’da yer aldığı söylenir. Kureyş Arapça’sıyla yazılan Kuran‘ı Araplar bile anlamamış ki, buluşları yapanların hepsi Müslüman ümmetten değildir! (sözlü görüşme; Ali Oğuz, 2000).

Üniversite öğretim üyelerinin çoğunun, Türkiye’yi bu duruma düşürmenin yurtseverliğe sığmadığını, kitap toplatmanın ve düşüncelerinden dolayı yıllarca hapis yatırmak ve işkence yapmanın rezillik olduğunu anlamadıkları ve karşı koymadıkları bilinen ve yaşanan bir gerçektir. Özellikle profesörler, insan haklarına karşı suç işlendiğini etrafa anlatmak ve anlamayanlarla savaşmak zorundadırlar.
Diplomasını her şey sananlar bu ülkeye çok pahalıya mal olmaktadır. Yetersiz nitelikte de olsa, üniversiteden çıkan, eline diploma alan kişi, kendi alanında hak etmediği mevkilere yerleşmek dolayısıyla, toplumun başına bela olma fırsatlarını bulabilmektedirler. Oysa diploma, o okulda 4 veya 5 yıl eğitime katıldığının belgesidir. İş yapabilme ve bir makama gelebilme kesinlikle bilgi ve beceriye bağlı olmalıdır. Kamu Personeli Dil Sınavı (KPDS) benzeri merkezi sınavlar bu bilgi ve beceriyi ölçmek için de kullanılabilir. “Neden en önemli görevlerde yeteneksiz ve çıkarcı kişiler bulunmaktadır?” sorusunun yanıtı, “neden yarasalar karanlığı seçer?” sorusunda yatmaktadır.

 “Beni sokmayan yılan bin yıl yaşasın” diyen profesörlerde cesaret olmadığı bilinmektedir. Jaures’in (Fransız sosyalist lideri: 1859 – 1914) dediği gibi, “gerçek cesaret; yalan kanunlarına boyun eğmemek, budalanın alkışlarını ve bağnazlığın haykırışlarını ruhumuzda, ağzımızda ve kalemimizde yansıtmamaktır”. Bu tanımın Türk toplumu açısından taşıdığı anlam, şeriat denilen yedi başlı yılana karşı girişilmesi gereken savaşım açısından anlamlıdır. Başka bir anlatımla;

§    düşman karşısında ölümü göze alarak yurdu savunmak nasıl bir cesaret eseri sayılıyorsa:

§    bin yıl boyunca bu sevgili ülkeyi bir felaketten diğerine sürükleyen, insanları kul kertesine indirip

Ø     insanlık onurundan, akıl özgürlüğünden yoksun eden ve

Ø     akılsız milletler safına iten,

Ø     yok olmaya sürükleyen şeriat zihniyetine hayır diyebilmek ve

Ø     bu ilkelliğin neden olduğu katliamları eleştirmek,

  ondan çok daha büyük cesarettir.

Beşinci yüzyılda “kişi, eğer kendi davranışlarını kendi özgür iradesiyle değil de, din kitaplarındaki emirlere göre ayarlıyorsa ve kendisini kaderin kölesi gibi görüyorsa insan değil sadece hayvandandır” diyen Plagious’u saygıyla anmamak elde değil.

Abelard (Fransız filozof: 1079 – 1142) gibi insanlık aşığı ilahiyatçılar: “Tüm insanlar arasında sevgi duygusunu yerleştirebilmek, fikren ve ahlaken geliştirebilmek için din kitaplarındaki korkutucu, keyfi, kader çizici tanrı fikri yerine özgür düşünceye saygılı ve insanları sevgi duygusunda birleştiren tanrı anlayışına yönelmek gerekir” önermelerini 12. yy.da yaşama geçirmeye çalışmışlardır.

 “Gerçeklere din kitaplarıyla gidilmez, akıl yoluyla gidilir...” diyen ve “tanrı ve peygamber kitaplarıyla ilim yapılamaz...” diye açıkça konuşmaktan çekinmeyen ve bu yüzden ömrünün 28 yılını zindanlarda geçiren Roger Bacon (İngiliz filozof: 1214 – 1292) gibi bilim adamlarını İslam ülkeleri yaşatmadı. Devlet (Derin = dini Devlet) ve gizli örgütleri aracılığıyla öldürmüştür.
Wykliff, Huss ve Jeron gibi 14. yy din adamları ve bunlara eklenebilecek daha niceleri “dinsel otoritelere ve din kitaplarına körü körüne itaat, insan haysiyetiyle ve insan aklının yüceliği ile bağdaşmayan bir davranıştır” diyebilmişlerdir. Türk toplumu bu tür yürekli insanlara gereksinme duymaktadır (Arsel, 1997).

§    İnsan aklını yaratıcı güce kavuşturmak amacıyla din kitaplarındaki (İncil vb.) korkutucu Tanrı anlayışına karşı çıkan
§    bilim otoritelerinin [Aristo (M.Ö. 450 – 385), Eflatun vb.] yanılmazlığı inanışlarına karşı savaşan,
§    insanlar arası düşmanlıkları kışkırtan din hükümlerine karşı isyan eden,
§    bu yüzden ders verdiği üniversitelerden atılan,
§    açlıkla baş başa kalan Kepler
§    din kitaplarıyla ilim yapılamayacağını ortaya vurduğu için Kilise tarafından aforoz edilen Galileo (İtalyan bilim adamı: 1564-1642)’nun görüşlerini savundu ve
§    gerçekleri din kitaplarının dışında aradı diye ömrünün 27 yılını zindanlarda geçiren Campenella
§    aklı özgürlüğe kavuşturmak ve din kitaplarının tutsaklığından kurtarmak için giriştiği uğraşılar yüzünden Paris Üniversitesi’nden atılan Deskartes (Fransız bilim adamı: 1596 – 1650)
§    din kitaplarının Tanrı sözleri olarak benimsenmemesini ve
§    akıl kıstasına vurulmasını,
§    aklın din hükümlerine boyun eğmemesini isteyen,
§    bu nedenle, içerisinde bulunduğu din çevrelerince lanetlenen Spinoza
§    din kitaplarındaki (İncil’deki ) akla ve ahlaka aykırı gördüğü esasları yeren, peygamberlerin (örneğin Davud’un) yaşamlarındaki ahlak dışı davranışlarını göz önüne seren Bayle
§    “Akılcı temele dayalı olmayan ve dayatılmayan dinler er geç çöker” dediği için
§    Kilisenin, çevresinin ve siyasal güçlerin zulmüne uğrayan Toland
§    insanlar arası sevgi ve kardeşliği yok eder nitelikteki din esaslarına,
§    Hıristiyanlığa ve
§    Kiliseye karşı amansız savaş açan Voltaire
§    din kitaplarındaki çelişmelerle,
§    akıldışılıklarla ve ahlaka aykırı hükümlerle alay eden, peygamberlerin (örneğin, İbrahim, Davud vb.) özel yaşamlarındaki ahlak ve vicdana aykırı tutum ve davranışları en ağır bir dil ile yeren Paine (Anglo – Amerikan bilim adamı: 1737 – 1809) ve     diğerlerinin   yaptığını yaşama geçirebilen tek bir Müslüman olamadı. Çünkü, ya öldürüldüler veya Kuran’ın emrettiği gibi işkenceler altında katledildiler. Şeriatın akla, ahlaka, vicdana ve insanlığa aykırı emirlerinden, uygulamasından (“...gerçeklere akıl yolu ile gidilmez, şeriat yolu ile gidilir, her ilim Kuran’dadır, kurtuluş yolu İslam’dır...”) dolayı 1400 yıldan bu yana ne Türk ne de İslam ülkelerinde İslam’ı eleştirmeyi göze alan çıkamadı. Çıkanlar da; Nesimi, Hallacı Mansur, Turan Dursun vb. çeşitli şekilde katledildiler. Suriyeli bir yüzbaşının 1980’li yıllarda “Arap milleti için İslam’dan gayrı bir düzen, bir din denemesi gerekir” tümcesi ilginç ve değerlidir. “İslam; Arabı uyuşuk, miskin, sefil yapmıştır” şeklindeki sözleri içeren kitabı bu bağlamda ilginçtir.

  Kuran’ın bazı hükümlerinin (örneğin, Nisa Suresi’nin 11. ayeti: Allah size, çocuklarınız hakkında erkeğe kadının payının iki misli miras emreder… vb.) açıkça verilmesine karşın çağdaş hukuk kurallarından yararlanmaktan geri durmayan gericiler iki yüzlüdür. 

§    İnsan beyni için kanser niteliğindeki ayetler,

§    şeriatın sadece din kurallarına dayalı hukuk olduğu,

§    Kuran’ın hem din, hem de hukuk kurallarından oluştuğu,

§    ayetleri toplumun gelişmesine yarar biçimlere sokmanın olanaksız olduğunu anlamak için İslam ülkelerine bir göz atmak yeterlidir. İster bilim, ister ibadetle ilgili ya da hukuk kuralı niteliğinde olsun bütün bu hükümler din olarak tanımlanmıştır. Böyle tanımlandığı içindir ki, bunlara aynen uymak, bunların dışına çıkmamak zorunluluğu konmuştur.  

§    Ahzap suresinin 2. ayetinde, “...vahye dilene uy...”,

§    36. ayetinde, “...Allah ve Resulü bir işe hükmetti mi... hiçbir inananın o işi istediği yöne çekme hakkı yoktur...”,

§    “A’raf Suresi’nin 171-172. ayetlerinde, “...kitapta ne varsa ona göre hareket edin. Kıyamet gününde biz bundan habersizdik diyemezsiniz...”,

§    En’am Suresi’nin 38. ayetinde, “...kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık...”

§    Hucurat Suresi’nin 12. ayetinde, “...şüphe etmek yasaktır…”

§    vb ayetlerin sayısı oldukça kabarıktır.

Kölelik, bilindiği üzere Kuran’ın çeşitli ayetleriyle (Nahl Süresinin 75. ayeti, En’am Süresinin 165. ayeti, Rum Suresinin 28. ayeti vb.) doğal bir kuruluş olarak anılmaktadır. Müslüman’ın değeri de, sahip bulunduğu köle sayısına göre biçilmiştir.

Şunu unutmamak gerekir ki, ne kadar okumuş, hatta bilgi sahibi olursa olsun, kendi düşün gücünü din kitaplarının etkisinden ve baskısından uzaklaştıramamış, akılcı yolu bulamamış olan kişi, fikirsel değer ölçeğinde henüz “barbarlık” safhasını aşamamış kimsedir.

Oysa ki, Rivarol’un vaktiyle dediği gibi, “...tarih bize şunu hatırlatır ki, barbarlığın din ile birlikte  bulunduğu her yerde din galip gelir ve felsefe ile (mantık ile) birlikte bulunduğu her yerde ise barbarlık muzaffer olur."

Kuran’a göre Tanrı;

§    insanları birbirleriyle savaştıran,

§    korku ve kin salan,

§    dilediğinin gönlünü açıp, dilediğininkini kapayan,

§    keyfine göre rızk dağıtan,

§    kimini kiminden aşağı, yani eşitlikten uzak kılan,

§    dilediğini cennete, dilediğini cehennemlere sokan,

§    kişinin kaderini daha doğumdan önce çizip mezara kadar çizmekte devam eden,

§    edep ve ahlak inanışlarını ayarlayan,

§    örneğin “Karılarınız tarlalarınızdır, tarlalarınıza dilediğiniz gibi girin (Bakara Suresi ayet 223)” diyerek kişinin seks davranışını saptayan,

§    “kısasa kısas var, dişe diş, kulağa kulak” diyerek kin ve intikam duygularını sağlamlaştıran,

§    “müşrikleri nerede görürsen öldür:

Ø     Nisa Suresi 76, 89, 91. ayetleri,

Ø     Tevbe Suresi 14, 23, 24. ayetleri,

Ø     Enfal Suresi 12, 13, 15 ve 39. ayetleri

Ø     vb. pek çok Sure ve ayetler,

diyerek farklı inançlar arasında düşmanlıklar oluşturan ve daha buna benzer nice olumsuz sonuçlara olasılık tanıyan bir varlıktır.

Oysa ki Batı dünyası bu tür ilkelliğe daha;  

Ø     8. yy da Pelagius ile,

Ø     12. yy da Abelard ile,

Ø     daha sonra “Rönesans” ve “reformlarla”  ve

Ø     17. ve 18. yy larda “akıl çağı” düşünürleriyle

sırt çevirmesini öğrenmiş, insan aklını ve zekasını Tanrı ve Peygamber hükümlerinden, din kitaplarından ve din adamının gericiliğinden kurtarabilmiştir. Batıyı Batı yapan işte bu akılcılıktır. Atatürk’ün Batıcılığı da işte bu anlamda bir akılcılıktır.

Lessing’in (18. yy bilginlerinden)  şu sözleri ilginçtir; “Karşıma Tanrı çıksa da, sağ elinde tüm gerçekleri tutarak ve sol elinde de gerçeklere götüren aracı bulundurarak  ‘Seç bakalım bunlardan birini’ demiş olsa bana, hiç düşünmeden onun sol elindekini seçer ve ‘Ey ...Tanrım, sen bana sadece bu aracı ver, ve gerçeklerin tümünü kendine sakla diye yanıt verirdim”.

Lessing’in bu sözleri;

¨    Tanrının elindeki “hazır gerçekleri” körü körüne desteklemektense,

¨    gerçeği akıl yolu ile araştırıp bulmak isteyen Batılının akıllılığını ortaya koymaktadır.

Tevbe suresinin 23. ayetinde olduğu gibi daha pek çok ayette; değil yurttaşlar, anne – baba – kardeş birbirine düşman edilmiştir.

Atatürk 1930 yılında yaptığı bir konuşmasında “...kaza ve kader, talih ve tesadüf deyimleri Arapça’dır, Türkleri ilgilendirmez...” diyerek, “insanı insan yapan akılcılıktır” zihniyetini yerleştirmeye çalışmıştır.  Ne yazık ki, 21. yüzyılda TBMM’nde bile bu anlayışa uygun insan sayısı bir elin parmakları kadar azdır. 

Sayın Recai Kutan’ın ağzının içine bakan insan sayısının Türk toplumunda nicelik olarak önemli bir oran taşıdığı göz ardı edilemez. Diğer partilerin de çok farklı olduğu söylenemez. Atatürk, insan kaderinin sorumluluğunu yine insana bağlamakla, kişiyi kaderin kuklası olmaktan (daha doğrusu kaderciliği Tanrı emri gibi gösterip insanları sömüren düzenden) kurtarıp, “sirk hayvanı” durumundan;  

Ø     sosyal,

Ø     siyasal,

Ø     ekonomik adaletten uzaklaştırmak ve

Ø     akıl sahibi bir varlık yapmak istemiştir.

Uygarlık ve gelişmenin ancak, bu nitelikteki kişilerden oluşan bir toplumda sözü edilebilir. Oysa ki, ona gelinceye değin egemen olan köhne zihniyet, kişi ve toplum yaşamının gökten inme hükümlere, Tanrı ve  Peygamber emirlerine göre ayarlanması gereğine dayalıydı. Lutter, Calvin vb. düşünürler;

Ø     yoksulluğu fazilet ve

Ø     adaletsiz düzeni tanrı emri gibi gösteren

 

din hükümlerini değiştirmişlerdir. Eskisinden farklı yorumlarla Tanrının hoş görmez olduğu niteliklere sokmuşlar, “çalışmayı” ve “emeği” en kutsal bir değer olarak ibadetin ve duanın önüne geçirmişler, çalışarak fazla varlık edinmeyi Tanrıya en büyük hizmet olarak tanımlamışlar ve “yoksullar Tanrının yücelttiği ve cennete öncelikle kabul ettiği kimselerdir” inanışlarını yıkmışlar, “varlıklı olmanın cennet kapılarını açacağını”  dinsel inanış şeklinde yerleştirmişlerdir.

 

§    Ali İmran Suresi’nin 73. ayetindeki ”...bol nimet Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir”

§    İbrahim Suresi’nin 11. ayetindeki “Allah dilediğine lütfeder, ihsanda bulunur”,

§    Nur Suresi’nin 38. ayetinde “Tanrı dilediğini hesapsız şekilde rızklandırır”,

§    Nahl Suresi’nin 71. ayetindeki “Allah rızk bakımından bir kısmınızı bir kısmınızdan üstün etmiştir”,

§    Enam Suresi’nin 53. ayetinde “...ve biz Allah’ın aramızdan seçip lütfettiği bunlar mı demeleri için halkın bir kısmını bir kısmıyla sınarız...”,

§    Bakara Suresi’nin 153-156. ayetlerinde “And olsun ki sizi birazcık korkuyla, açlıkla, mal, can ve meyve noksanıyla sınayacağız, müjdele sabredenleri”,

§    İhsan Suresi’nin 12. ayetinde “sabretmelerine karşılık da mükafatları cennettir” şeklindeki hükümler verilebilecek nice örnekten birkaçıdır. Bunlara;

§    Nisa Suresi’nin 77. ayetindeki “Dünyanın zevki azdır, ahretse sakınanlar için daha hayırlıdır”,

§    Rad Suresi’nin 26. ayetindeki “Dünya yaşayışı ahrete nispetle değersizdir...” şeklindeki hükümleri ve hele peygamberin yoksulluğu yüceltici ve fazilet gösterici sözlerini;

§    örneğin, “yoksullar cennetlere zenginlerden 500 yıl erken gideceklerdir” gibi nice benzerleriyle sergilerken,

§    öte yandan varlıklı sınıfları sömürülerinde koruyucu emirlerini: örneğin, “Tanrı dilediğine bol, dilediğine az rızk verir” gibi ayetlerin sayısı oldukça kabarıktır. 

Öte yandan Ebu Said-i Hudri’den naklen gelen bir hadise göre;
§  Muhammet kadınların “akıllarının eksik ve dinen de eksik” olduklarını,
§  kadının sözü ile iş gören toplumlarda fitneler doğacağını,
§  bu tür toplumların felakete sürükleneceğini söylediği,
§  Diyanet İşleri Başkanlığı’nca yayımlanan resmi yayınlarla sabittir.

Başkanlığın Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi adlı yayınlarının (Ankara, 3. basım, c.1) 223-225. sayfaları, yine aynı başkanlığın yayımladığı Riyazü’s Salihin (Ankara, 1972, c.1, s. 70) kitabını okuyanlar, yukarıda değinilen hadisleri bulurlar. Yine aynı resmi yayınlarda, Muhammet’in kadınlar hakkında çok aşağılatıcı sözler söylediği ve hükümler bıraktığı; örneğin, “...benden sonra erkekler için kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım” dediği, buna benzer nitelikte olmak üzere, Kuran’ın Yusuf  Suresi’nin 28. ayetiyle Tanrıyı, “...gerçekten de ey kadınlar düzenleriniz pek büyüktür sizin...” diye konuşturduğu görülür.

Nisa Suresi’nin 34. ayetiyle, “...erkekler kadınlardan üstündür. Çünkü Allah onları birçok şeyden dolayı kadınlardan üstün etmiştir...”. “İtaatsizliğinden yıldığınız kadınlara öğüt verin, sonra yataklarında yalnız bırakın, dövün...” diye hüküm koyduğu ve yine “...ben cehennemin kapısında durdum, oraya girenlerin çoğu kadınlardır...” diye hadis bıraktığı açıkça yazılıdır. Oysa, toplumların gelişmesinde kadınların (kız kardeş, abla, anne veya eş) yeri tartışma götürmeyecek kadar açık ve önemlidir.  

Kadınların etkisinde kalmaktan korkmak; anlamsız ve yersizdir. Çevrenize bakarsanız bu gerçeği hemen görebilirsiniz. Kuran’ın yanılmaz bir kitap olmadığını, çelişmelerle dolu bulunduğunu ve gerçekler kaynağı sayılamayacağını ortaya koymak bu toplumun akılcı gelişmesi için en büyük hizmettir.

Yine sayısız örnekten biri olmak üzere, Kuran’ın Necm Suresi’nin miraca ve Hz. Muhammet’in miraçta Cebrail’i gördüğüne ve 50 vakit namaz farzını nasıl beş vakit namaza çevirttiğine dair olayı, ülkemizin en büyük otoritelerinden sayılan Abdülbaki Gölpınarlı’nın Kuran’ı-Kerim ve Meali adlı kitabında (Remzi Kitapevi, İstanbul, 1958) bildiren şekliyle;

§    Hz. Muhammet Kuran ayetlerini yerleştirirken İmran’ın kızı Miriam’ı İsa’nın annesi Meryem ile karıştırmıştır      ( bakınız. Ali İmran Suresi, ayet 36 vd.).

§    Yine bunun gibi, Kuran’ın Kasas suresi ( 8 ve 38), ayetlerinde Musa olayları ile ilgili olarak adı geçen Haman’ı, Mısır firavununun bakanlarından birinin adı olarak kullanmıştır. Oysa ki, Haman, Musa’dan çok sonra yaşadığı kabul edilen Acem hükümdarlarından Ahassuerus’un yakın adamlarından birinin adıdır.

Avrupa’da baş döndürücü çağdaş atılımlar yapılırken Osmanlı’dan bir örnek;

Osmanlı bilginlerinden Cenabı;  gaddar ve insan kesmekten zevk alan Selim için;

§     “aziz,

§    havariyun,

§    şefkat dolu bir insan ve

§    halk sevgisiyle gönlü taşan ulu padişahtır”
diye övgüler düzmüştür. Kardeşlerine karşı korkunç kıskançlıkları nedeniyle;
§  onları teker teker öldürtmesi,
§  yeğenlerini kılıçtan geçirmesi
§    hatta bu cinayetlere bizzat yardımcı olması,
§    kendi öz babasını yok etmesi ve
§  buna benzer vahşetlere özenmesi

Osmanlı bilgini sayılan Cenabı tarafından birer “fazilet ve insanlık örneği davranışlar” diye nitelendirilmiştir. Bayındırlık Bakanlığının en önemli kuruluşlarından birisi, Karayolları Genel Müdürlüğüdür. Yazarın KGM’ deki dil üzerine bir anısını aktararak, hurafeler-tutuculuk ve çağdışçılık toplumun bireyleri üzerinde kasıtlı olarak nasıl işlenmiştir? sorusuna aşağıda yanıt verilmiştir. Bu örnekte koskoca bir kurumun suçlanması, doğaldır ki düşünülemez. Gerçeği görüp sesini yükseltenler ya atılmış, ya ayrılmaya zorunlu bırakılmış, ya da sürgünlere gönderilmiştir. Bu duruma düşürülen dostlarını, aydınları kucaklamak her yurttaşın görevidir.

Her Devlet kurumunda olduğu gibi bu kurumda da bir durağanlık ve dinginlik egemen kılınmıştır. Türkçe’si ‘artı=+’ olan “Zayt” sözcüğünün ne olduğunu bilmiyorsanız karayolculuğunuzdan şüphe edilir. KGM’ de çalışan ve İngilizce eğitim görmüş aydın bir çevre mühendisi olan yakın dostum “hocam bu sözcüğün ne olduğunu öğrenmem tam iki yıl sürdü” diye yazarı doğrulamıştır. Yine yol projelerinde kullanılan “binder”, “plent-mix”, “ariyet”, “föy”, “dizayn itinereri”, “boy profili”, “yarma şev eğimi”, “klas”, “zemin etüdü”, “rezerv”, “konkasör şantiyesi”, “plent tesisi”, “kroki”, “modifiye”, “vibrasyonlu”, sürsarj”, “reglaj”, “rutubet muhtevası” ve daha pek çok Türkçe dışı dillerden keyfi olarak seçilmiş sözcüklerin Türkçe’sini raporunuzda kullanırsanız raporunuz sudan nedenlerle “Karayolları formatında değil” diyerek geri çevrilir. Çevirmeyenler ise dolaylı yollardan cezalandırılır. Yazarın bu durumda ceza gören pek çok yakını olmuştur. Oysa bu sözcüklerin Türkçe karşılığı Türkçe bilenler tarafından kuşkusuzca anlaşılabilmektedir. Örneğin; föy yerine tutanak, binder yerine bağlayıcı, vibrasyonlu yerine titreşimli, boy profili yerine boykesiti, vb. örnekleri yaşama geçirmek her Türk vatandaşının bir görevi olsa gerek.     

Yazar, gerçek anlamda dil nedeniyle, ancak resmi yazıda karayolları formatına uygun olmadığı için geri çevrilen pek çok raporundan birisini tartışmak üzere KGM’ ye gider. Dünya görüşü ve derinliği tartışılabilir bir yetkili ile konuyu irdelemek üzere aynı masaya oturtulur. Yazar, bu yetkilinin “deli deliyi, İmam ölüyü sever” özdeyişini anımsatırcasına KGM’ deki çevresi tarafından da çok sevilen birisi olduğunu daha sonra öğrenir. “Nuh deyip Peygamber demeyen” birisi olan bu şahıs,  “TEMELSU firmasında da Türkçe hastası birisi var…” diye saldırılarını sürdürünce yazarın tepkisiz kalması beklenemezdi. Türkçe hastası dediği kişi, Türk Dil Kurumunun yayınlarını, bir dilbilimci kadar izleyen, kullanan, türeten, yaratan  ve teknik anlamda da yerbilimlerine yadsınılamaz değerler kazandıran, aynı zamanda yazarın sevip saydığı yakın dostu sayın M. Akıncı’dır.

Ülkenin geleceğinde tam iki ayrı uçta yer alan bu iki insan, yazarın gözü önünden geçerken çektiği sancıları anlatmak için sözcük bulmak oldukça zordur. Yazar, bu;

·    devinimsizliğin,

·    dinginliğin,

·    gericiliğin,

·    tutuculuğun,

·    bağnazlığın,

·    çağdışçılığın,

·    koyun gibi güdülme arzusunun,

·    koyun gibi iz sürmenin (sıcakta giden bir koyun sürüsünde öndekini ölüm çukuruna sürün, gerideki bütün koyunlar bu ölüm çukurunun içine atlar),

·    vatan hainliğinin,

·    Arapça-Farsça sözcük kullanmayı aydın sanmanın,

·    bilimsel gelişmenin temel dayanağı olan eleştiri-özeleştiriyi yasaklamanın,

·    şüpheciliğin dinen yasaklanması vb.

·    pek çok olumsuzlukları

üzerinde taşıyan kitlelerin yaratılmasının arkasında çıkarcı ve sömürücü güçler yatmaktadır. Bu durumda da dinler, hurafeler ve uydurma masallar en etkili araç olarak görevini yerine getirmektedir. Vahşi kapitalizmin (emperyalizmin) özellikle 1950 yılından sonra Türkiye’de İslamı güçlendirmek için verdiği uğraşlardan sadece kayıtlı olanlar insanın tüylerini diken diken etmektedir.

 Toplumsal Barışta Din Sömürüsü Çengeli

 

 

Hosted by www.Geocities.ws

1