OLMUYOR, OLMUYOR, OLMUYOR
[Adam Öykü'de Yayımlanmıştır.]
Onu da seviyorum, O'nu da. Ne demek mi? İki kadını da
seviyorum; hem Yelda'yı hem de Selda'yı. İsimlerindeki lirik
uyum yüreğime de yansıdı. Aynı anda ikiz bir tutku taşıyorum.
Çok tutucu birisi olmama rağmen bu yanımı sevmiyorum.
Çok değil, iki gün arayla tanıdım onları. İlkin Selda'yla
tanıştık, boştaydım. Sevgili aranıyordum. Ortaköy'de bir
barda zaman def ediyorken yanımıza gelmişti. Arkadaşların
arkadaşıydı. Boş yanıma oturduğunda kırk yıllık tanışığız
gibi muhabbete koyulmuştuk. Konuşurken koluma giriyor, her
anlattığı şeye heyecan katıyordu. Öyle samimi bir sokuluşu
vardı ki, gözleri gözlerimin içini okşuyordu. Dans ettik
bize dar gelen pistte. Müthiş de kalçaları vardı abi, o
kadar olur. O kadarla kalsa iyi, güneş görmemiş espirileri
karşısında ağzım açık kalıyordu. Kendimi fırlama sanırdım,
hikaye, bu kızın anasının yuvasına girmesiyle çıkması bir
olmuştur. Bir an içimden onu öpmek geldi. Ne olursa olsun
deyip hiç sektirmeden sarıldım, öptüm. Şaşırmış gibi
yapıp güldü. Dağılırken yine görüşelim dedik.
Yelda'yı bir müzik dinletisi sırasında yine arkadaşlarım
tanıştırdı. Yan yana oturuyor ve bazı şarkıları birlikte
söylüyorduk. Bir şarkıda elimi tutup havaya kaldırdı. O
ritmik salınımlar yüreğime de yansımıştı. Abi, ben öyle
kolay kolay el tutamam, tuttum mu da peşini bırakmam. Onunla da
al telefonumu ver telefonunu deyip ayrıldık.
Eee... Ne olmuş yani, diyeceksiniz, bu kadarcık şeylerle aşk
mı başlar? Başlar ya da başlamaz. Yaşam eredi bir yol değil
mi? Kendimi neye ereceğimi bilmeden salmışım gidiyorum. Daha
doğrusu öyle olsun istiyorum. Bazen bir aşk, bazen de bok çukuruna
düştüğüm olmuştur. Temiz kaldığım anlar aslında yaşanmamışlığımdır.
Saldım deryaya, mevlam kayıra...
İlk, Yelda'yla çıkmaya başladık. Öyle denk geldi, bizim sol
partinin ilçe lokalinde karşılaşmıştık. Partide sık sık
toplantılar oluyor ve alevli tartışmaların içine balıklama
dalıyorduk.. Öyle ki, dağıldıktan sonra sorunu sığındığımız
kahvelerde tartışmaya devam ediyorduk. Çok geçmeden Yelda'yla
toplantılardan birlikte çıkar olduk.
Dürüst ve açık sözlüydü Yelda. Söylemek istediğini kıvırtmadan
söylemesi, içtenliği, düşüncelerini inatla savunması sarmıştı
beni. Tartışmalarda söz aldığında herkes susar, dikkat
kesilirlerdi. Bunda alımlı ve güzel bir kız olmasının da
payı vardı. Ben de ondan aşağı kalmıyor, hatta bazen inadına
onun savunduğu görüşlerin tersini öne sürüp tartışmaları
uzatıyordum. Bu yüzden toplantı çıkışı beni yakalıyor,
"Bu konuyu görüşmemiz gerek", deyip bir yerlere götürüyordu.
Genellikle ikili olarak yaptığımız tartışmalı sohbetlerde
tecrübemi kullanarak daha çok ona söz veriyor, haklı çıkacağı
zeminler yaratıyordum. Sonra gözden kaçırdığı önemli
noktaları belirtip anlamakta zorlanacağı bir literatür
kullanarak konuyu toparlıyordum. Böylece ilgisini, dolayısıyla
hayranlığını kazanıyordum. Kazanamazsam da canıma minnet,
al papazı, ver kızı uzlaşmasından sonra başka konulara dalıyorduk.
Yeldayla parti toplantıları dışında da buluşuyor, sinemaya,
tiyatroya, sahile gidiyorduk. Arkadaşlarım da durumu fark etmişler,
"Hayırlı olsun", dileklerini sunmuşlardı. Ama henüz
el ele yürümemiştik.
Ülkenin gündemi doluydu. Sorunlar bel boyuna ulaşmış,
partileri, dernekleri, ilgili ilgisiz herkesi boğulma noktasına
getirmişti. Ortalıkta korkunç bir istikrarsızlık kol
geziyor, bundan da fırsatçılar, sözde politika yapan
bezirganlar kazançlı çıkıyorlardı. En dangalağından, en
akıllısına kadar herkes yeni bir darbeden söz ediyor, adamların
böyle bir niyeti yoksa bile, onlara, hazır bir zemini ellerinin
altında tutma şansı veriyorlardı. Anlayacağınız aptallıklar
diz boyu. İstediğin kadar kafana takma de, yerken, içerken, işerken,
kahvede elli bir oynarken aynı sorunları konuşuyor, düşüncelere
dalıyorduk. Böylesi bir girdabın içinde yüzmeye çalışıyordum.
Sevgilisizlik de cabası abi...
Derken bir telefon; Selda, akşam Ortaköy'deymişler.
Bir masanın etrafında yedi-sekiz kişilik kızlı erkekli grup
olduk. Bir çoğunu tanımıyorum. Doğal olarak Selda'nın yanına
oturdum. Gruptuk, ama herkes yanındakiyle takaza ediyor, bir
yandan da biralarını çekiyorlardı. Selda da gününde değildi
herhalde, çünkü pek konuşmuyordu. Bir süre duruma uymayı
denedim. Oysa böylesi davranışlardan olabildiğince uzak
durmalıydım. Her gün aynı şeyler ve tekrarlar beni yoruyor,
bunaltıyordu. Nasıl olduysa tatlı çeşitleri konulu söyleşi
başlatıldı. Masadakilerden biri yanındaki kıza herkesin
duyabileceği bir sesle:
"Ben tatlılardan en çok kerhane tatlısını severim, hani
kerhanenin önünde satarlarya, yuvarlak…" , diyerek el işaretleriyle
tatlıyı tarif etmeye başladı.
Kız şöyle bir dönüp delikanlıyı süzdükten sonra:
"Ulan ben senin gibi kerhane piçi miyim?" deyip öyle
bir tokat patlattı ki, sesi, o sırada Ortaköy meydan cami müezzininin
okuduğu yatsı ezanını bir anlık da olsa bastırdı. Bu
Osmanlı tokatı karşısında yüreğimin yağı erimiş, azıcık
neşelenmiştim. "Sıkı kızmış", diye mırıldanarak
yerimden doğruldum. Ortalığın karışma olasılığını
hesap etmiştim. Selda:
"Nereye?" diye sordu.
"Nereye olursa...", dedim.
"Hadi bana takıl", dedi, masadakilere
"Eyvallah" çektik.
"Nereye?" diye bu sefer ben sordum.
"Yürüyelim", dedi.
Kuruçeşme'ye kadar hiç konuşmadan yürüdük. Boğaza bakan
bir kanepenin çağrısı üzerine oturduk. Ay vardı ve boğazın
her iki yakası da ışıl ışıl parlıyordu. Müthiş bir
gece... Yahya Kemal üstadın kabahati yoktu diyerek iki dizesini
mırıldanayım dedim:
"Gece Leyla'yı ayın on dördü
Koyda tenha yıkanırken gördü"
Dibime kadar sokulup gözleri gözlerimde şarkı söylemeye başladı.
Okuduğum dize kızın hoşuna gitmiş, yerine oturmuştu. Tam
"Şimdi bir şeyler olacak", diye düşünürken:
"Benimle birlikte olur musun?" diye sordu.
İçimden "Bismillahi rahmani rahim" çektim, şaşırmıştım.
O an aklıma Yelda geldi. "Niçin şimdi onu düşünüyorum?"
diyerek aklımı çeldim. Aramızda kayda değer bir şey olmamıştı.
Soruyu yanıtlamalıydım:
"Mümkündür", dedim. Gülüverdi, kaçamak yanıtım
hoşuna gitmişti.
"Haydi o zaman bana gidelim", dedi.
Aslında ona doğru çoktan yelken açmışım da haberim yok. Kısa
bir taksi yolculuğundan sonra evindeydik. Duvarları radikal
sloganlarla süslü yer minderleriyle döşeli odasına aldı
beni. Etraf kitap ve kasetlerle doluydu.
"Sete bir kaset koyuver", dedi ve mutfağa doğru yöneldi.
Biraz sonra elinde içkiler ve çerezlerle gelip kanepedeki gibi
dibime sokuldu. O an yine tutucu yanımı mı, yoksa özgürlükçü
yanımı mı kullanayım, diye düşünceye dalmışken fırsat
vermedi:
"Anlat bakalım", deyiverdi.
"Ne anlatayım?"
"Ne düşündüğünü."
"Şimdi felsefe yapmanın sırası değil diye düşünüyorum."
İçkisini bırakıp boynuma sarıldı. Minderlerin üstüne
yuvarlanıverdik. Yaşamımın en heyecanlı ve coşkulu sevişmelerini
yudumladım diyebilirim. Buydu işte...
Sabah olmuş, uyanmıştık. Giyinirken:
"Nasıldık?" diye sordu.
"Düşünmem gerek", dedim. Gülüştük.
Evinden çıktığımızda o yoluna ben yoluma... Ellerim cebimde
bir yürüyüş yapayım dedim. Kestirmeden boğaz kenarına inip
sahil boyu yürümeye başladım. Bir yandan da geçmiş kısa günün
karını değerlendirmeye aldım. " Ulan, bir de insanı
insan olarak değil de, insanlar olarak düşünürdüm.
Toplumsal yaşam, toplumsal mücadele, toplumcu sanat, toplum...
Toplumsal sevişme.. Şimdi de bireysel yaşam, bireysel mücadele,
kimlik, sanatta bireysellik, bir... pirelenmiştim bu gidişten,
abi. Yatağıma kadar girmişti bu meret kavramlar. Bunları
kovmanın sırası gelmişti. O neydi be, sevgili seçerken bile
siyasi tercihlerimizde uyumluluk arıyorduk. Kalçalar, göğüsler,
dudaklar daha mı sonra gelirdi ne? Şu bireylerle ne çok ortak
noktamız, ne çok da farklılıklarımız varmış. Farklılıkların
çekiciliğini hep yadsımışız ve bugüne dek bu çekiciliği
yok etmenin yollarını aramışız. Oysa kışkırtmalıymışız
anasını satayım, filan."
Aslında beni kışkırtan Selda'ydı. Üstelik benden ne bir söz
istedi, ne bir şey sordu, ne de bir daha görüşelim dedi. Bir
gecelik macerayla bütün siyasi yaşamımı, geleneklerimi piç
etti. Kendi kendimden utanıp utanmama arasında kaldım.
Birkaç gün sonrasıydı, Yelda'yla buluştuk. Görür görmez
boynuma sarıldı.
"Nasılsın", diye sordu. Sevecendi.
"İyi", dedim. Bir yandan da ne bok yedim, diye düşünüyordum.
Yanıtımın kısa oluşundan huylandı:
"Ne demek, iyi?"
"Çok iyi, demek isterdim", deyip hafifçe kızaran
yanaklarından öptüm. Doğruca bir kafeteryaya gidip oturduk.
Yelda'ya:
"Gel seninle biraz felsefe yapalım", dedim.
"Olur, nereden başlayalım?"
"Yaşam sorgulanmaya değer mi?"
"Vallaha üstat, Sokrates, tek bildiğim şey hiçbir şey
bilmediğimdir, diyor."
"O kadar derinlere dalmayalım. Bana dün ne yaptığımı
sor."
"Sorduğumu farz et."
"Dün seni bir kadınla aldattım."
Sus pus olmuştu. Doğaldır ki, böyle bir şey beklemiyordu. Başını
önüne eğdi. Bir süre hiç konuşmadan öylece kaldık. Elimi
uzattım, tutmadı. Başını kaldırarak:
"Felsefen bu mu?" diye sordu.
"İlginç olan da bu. Benim felsefemde böyle bir davranış
yoktu. Herhangi bir söz vermememe rağmen yine de seni aldatmış
sayıyorum. Çünkü seni seviyorum."
"Değdi mi bari?"
"Hiç düşünmedim."
Kısa bir susma faslından sonra ayağa kalktı:
"Ben de seni sevmeye başlamıştım, ama ne seni, ne de
kendimi öyle zırt pırt sorgulamaya niyetim yok. Yaşam zaten
olabildiğince bizi yoruyor, sense daha başlangıçta beni
yormaya başladın."
Oturduğumuz kafeteryadan birlikte çıkıp sahil boyunca yürümeye
başladık. Konuşacak bir konu bulamıyordum. Ne diyebilirdim
ki, kız haklı. Pırıl pırıl kişiliği olan fıstık gibi
bir kızı her ne kadar aksine kendimi ikna etmeye çalışsam da
bal gibi bile bile aldattım. Bi de hesapta dürüst davranıyorum
ayaklarına yattım, utanmadan. Tam kendimle hesaplaşmaya başlamışken
ayaklarımız bizi otobüs durağına getirdi. Yelda, zoraki bir
gülümsemeyle ellerimi tuttu:
"Eğer beni yormaya niyetin yoksa yine görüşürüz",
diyerek uçup gitti.
Hep böyle olmuştur. Bir sevgili bulabilmek için günlerce aranırım.
Bulduğumda da müthiş severim. Daha ne oldum diyemeden
anlayamadığım şeyler yaşarım ve sonuçta ayrılıklar düşer
payıma. Ayrılıklarımı sever hale geldim. Tam düşlerimi süsleyecek
bir sevgili derken, pırrr...
Abi, ya onlar beni anlamıyor, ya da ben onları. Anlamak için
evdeki bütün kitapları karıştırırım. En güzel aşk
hikayelerini, en iyi aşk şiirlerini okurum, hiç biri
benimkilerini tutmaz.
Ama yine de olmuyor, olmuyor, olmuyor…