NİKO'NUN KEMENÇESİ
[Trabzon-Kıyı Dergisi'nde yayımlanmıştır.]
Daha kapıdan kemençenin sesi duyuluyordu. İçeri girip önceden
ayrılmış olan masaya oturduk. Hemen etrafım sarılıverdi.
Arkadan sorular:" Nerelisin? Adın ne? Memlekette durum nasıl?"
Şaşırdım kaldım; sanki kırk yıldır tanışıyormuşuz da
epeydir görüşmüyoruz muhabbeti. Muhabbetin tam ortasında
haydi horona. "La, durun, murun", demeye kalmadı,
kendi kendime "Vay anam vay, ne oynarmışız be",
diyerek kasıla kasıla, arasıra da mini etekli horonculara
(bizde nerde…) caka satarcasına horonu ele alıp götürdüm.
Birden kendimi mikrofonun önünde buldum. İlle de türkü söylemeliymişim.
Yok, mok filan kar etmedi. Kemençeciye bir kayde mırıldanayım
dedim, hani belki bilmez diye. "Tepe.. ", der demez çalmaya
başladı. En sevdiğim türküydü:
"Tepeler tepeler
Yüksek tepeler
Orda karlar yağar
Burda seperler
Sandıkta paslandı
Elmas küpeler "
Meğer herkes biliyormuş bu türküyü. Çok duygulandım. Ee..
artık bu kadarı da fazla, bir farkımız olmalıydı.
Ertesi gün beni gezdirecek arkadaşla Selanik'i dolaşmaya çıktık.
İlgimi en çok Selanikli Türkler'in terk ettiği mahalle çekmişti.
Olduğu gibi korunan bu mahalledeki evler Anadolu'daki evlerin
aynısıydı sanki. Tek katlı, bahçeli, damı kiremit kaplı,
avlularında rengarenk çiçeklerle ve birbirlerini gözleyen
pencereleriyle ninelerimizin evleri. Bir kez daha duygulandım.
Acaba burayı terk etmek zorunda kalanlar yanlarında hangi çalgıyı
götürmüşlerdi? diye sorundum. Ama ben başka şeylerin peşindeyim.
Bunların haberi yok henüz.
En son, Karadeniz kökenli Rumların kurduğu bir derneğe uğradık.
Etrafımız gençlerle çevrildi. Sordum söylediler;
Giresunluyum, Şebinkarahisarlıyım, Orduluyum, Samsunluyum,
Bayburtluyum, Gümüşhaneliyim… Daha neler, bu kadar çeşit
Karadenizliyi İstanbul'da bir arada bulamazsanız. Oradan,
buradan söyleştik derinlere dalıp dalıp. Ama benim aklım başka
yerde. Bir türlü lafı oraya getiremiyor, müthiş sıkıntı
çekiyordum. Sonunda dayanamadım, derdimi önlerine serdim:
"Bana onu bulun", dedim.
"O kim?"
"Kemençeyi Trabzon'dan gizlice kaçıranı."
"Bu, bu, bu", diye birbirlerini gösterdiler gülüşerek.
Bozulmuştum, anlamadılar beni.
"Haydi, biraz daha dolaşalım", dedim ve arkadaşımla
birlikte çıktık. Halimde bir tuhaflık sezmiş olacak ki:
"Ne oldu sana?" diye sordu Yani.
"Bana onu bulacaksınız, arkadaş", dedim. "Onu
bulmadan hiç bir yere gitmeyeceğim."
"İyi ama daha adını bile bilmiyorsun."
"Olsun, ben onu sesinden tanırım."
"Nasıl?"
"Sen bana şimdiye kadar çıkmış tüm plak ve kasetleri
bul, gerisine karışma."
Pontosluların geniş bir plak ve belge arşivinin olduğunu önceden
öğrenmiştim. Yunanistan'a turistik bir gezi amacıyla gelmemiştim
yani. Beni buralara kadar sürüklenmeme sebep, neredeyse ulusal
onurumuz ve bir kimlik sembolümüz olan kemençenin bir Yunan
pulu üzerinde resmedilmesiydi. Günlük bir gazetede okuduğum
"Yunanlılar kemençemize de sahip çıktı", haberi yıllarca
aklımdan çıkmamıştı. Ne ilgisi vardı kemençemizin
onlarla? Ne işi vardı o pulun üzerinde üç telli kutsal çalgımızın?
İçime düşen kuşkunun esiri olmuştum.
Meğer kazın ayağı başkaymış. Öğrendiğimde tarih başıma
yıkıldı; kemençeyi yıllar önce bir arada yaşadığımız
Pontoslular kaçırmış Yunanistan'a. Sonra yıllarca anasız,
babasız, öksüz bir evlat gibi kucaklarında saklamışlar onu.
Ne zamanki sürgünler kendilerini yeni yurtlarında bir yurttaş
gibi hissetmeye başlamışlar, o zaman çıkarmışlar ortaya
kemençeyi. Çok acıklı hikayeler dinledim iyi bir insan yüreğinin
katlanamayacağı. Üzüldüm, gerildim, olmaz dedim. Buraya
kadar tamam, ama beni ilgilendiren asıl şey, yurtlarından
zorla uzaklaştırılırken, o kan, barut heyulası içerisinde
yanlarına herhangi bir eşya almaları yasaklanmışken, daha da
önemlisi can derdine düşmüşlerken kemençeyi koynunda kimin
sakladığıydı.
Kemençe için ölümü göze almak. Ne müthiş bir şiirdi, yiğitlikti
o. İşte, o adamı veya kadını arıyordum, her kimse...
Bu da yetmezmiş gibi bir de bizim gibi horon oynadıklarına tanık
oldum. E buna aklım yatar; çünkü horon sağlam bir yürekle
her yere taşınabilir. İstediğiniz kadar yasaklayın, onu o
altın kaplı yuvasından çekip çıkaramazsınız. O, oraya öyle
bir işlemiştir ki, mümkün değil sökemezsiniz. Ayrıca küçük
bir ayrıntıya daha tanık oldum. Bizde horon dik oynanır.
Zaten burada da, yani Selanik'teki Pontosluların Türk Horonu
diye oynadıkları oyuna da Tik diyorlar. Demek, yiğidin hakkını
yiğide veriyorlar. Ben de vereyim; kemençeyi bizden iyi çalıyorlar.
Trabzon'dan yüzlerce kilometre uzakta, ayakların yere vururken
çıkardığı ses, oynayanı da izleyeni de kendinden geçiriyor.
Bir de kemençeci coşkun akan bir derenin akordunu tutturmuşsa
ellemeyin, günahtır. Yeltenmedim bile. Hele de sevdalın
kolundaysa ekmek de, su da hikaye, yeme de yanında yat. Öyle
yaptım desem yanlış anlaşılacak…
Kanımıza işleyen o esrarengiz ritme, o kutsal tınıya aşığım
ben. Babaannemin namaz kılarken radyoyu açık bıraktığını
ve hoşlandığı bir türkü çıktığında sesi yükseltmek için
namazı yarım bıraktığını bilirim. Bunu da bizim insanlarımızın
yaratana saygısı olarak değerlendiririm. Yüreğimiz, ritmini
dağlardan, derelerden, yaylalardan aldı. İstanbul'da dinlediğimiz
bir kemençede O derenin çağıltısını duyarız, O dağ
tepeleri sevgilimizin memeleri gibi gözbebeklerimizde canlanır.
Yaylalar vurur usumuza ninelerimizin kucağı gibi sıcak ve şefkatli.
Biz mi onların bir parçasıyız, onlar mı bizim Allah bilir,
ama bir sevdalıktır aldı gidiyor. Selanik'lere kadar sürüklendiğimize
göre bir hikmeti var demektir. Sağ olsaydı da babaanneme ha bu
gağurların da horon oynadığını, türkü söylediğini
anlatsaydım. Yerin kulağı varmış, babaannemin "Sevdalığın
yeri, milleti olmaz, uşağum", diyen sesini duyar gibiyim.
Titredim. Karşılaştığım her yaşlı Pontoslu kadında
babaannemin sesini ararım.
Neyse… Pontoslu arkadaşım Selanik'teki bir yerel radyoya götürdü
beni. Sabırsızlık içimi bir kurt gibi kemiriyordu. Radyo
yirmi dört saat kemençe, tulum, kaval eşliğinde bizim havaları
çalıyormuş. Sahibi de Pontos kökenliymiş. Arkadaşım
derdimi radyodakilere anlattı, onlar da ellerindeki tüm arşivi
hizmetime sundular. Halime bakıp dalga geçmeyi de ihmal
etmediler:
"Haydi bakalım Ofli, bul şu kaçakçıyı."
"Bulacağım", dedim.
Başladım dinlemeye. Herkes merakla beni izliyordu. Bense masaya
oturur oturmaz kendimden geçmiş bir halde onu arıyordum. Ara
vermeden iki saat plak ve kaset değiştirdik. Bir ara kulağımı
dinlendirmemi önerdiler, kabul etmedim. Sanki izini buldum da
kaybetmek istemiyordum. Bu arada bizim oralarda söylenen bir çok
türkünün aynı kaydeyle Rumcasına rastladım. Kim kimden çalmıştı
acaba? Şakayla karışık sorduğumda "Birbirimizden",
diye yanıtladılar.
Vakit öğlen yemeğine dayanırken ara verme düşüncesine ilgi
duymaya başlamıştım. Son kırk beşliği koyup kalkmaya
davranıyordum ki , o ne ? Tanıdık bir ses.
"Susun", diye bağırdım:
"Trabizon'dur yolumuz
Para tutmaz elimuz
Güzel kızlar olmasa
Ne olurdi halumuz
Derenin derincesi
Akar suyun incesi
Y a bak nasıl çalıyor
Niko'nun kemençesi"
"Aman tanrım, bu O", deyip havaya sıçradım.
Radyodakiler sus pus olmuşlardı. Bulmuştum O'nu. Sevincimden
yerimde duramıyordum. Farkında olmadan bana rehberlik eden
arkadaşıma sarılmışım:
"Buldum O'nu, Yani, buldum!" Herkes birbirine bakıyordu.
Yanis:
"Ofli, Niko yaşıyor", dedi gülümseyerek.
"Bırak dalgayı şimdi", dedim afallayarak.
"Doğru söylüyorum, Selanik'e yakın bir köyde yaşıyor,
ama artık kemençe çalamayacak kadar yaşlı. İstersen gider
buluruz onu."
Sevincim şaşkınlığa dönüşmüştü. Körün isteği bir göz,
şu Allah'ın ettiği işe bak. Dikkatli gözlerle odadakilere
baktım, şaka etmiyorlardı.
"Haydi o zaman", dedim, "Çabuk!"
"Dur hele, önce yemek yiyelim", diyerek zor zapt
ettiler beni.
Yemekten sonra hemen yola çıktık. Fotoğraf makinamı ve küçük
teybimi yanıma almış, tarihi bir anı saptayacak olmanın
heyecanı içerisinde sabırsızlanıyordum. Yol arkadaşlarımın
takılmalarını duymuyordum bile. Kolay mı böyle birini
bulmak, yetmiş yıl öncesinin Trabzon'unu anlatacak, hem de
kendi göz izleriyle.
Niko'nun köyüne vardık. Gözlerim hemen bizim köyleri arandı;
hani o yamaçlarda tek tek ve ayrı ayrı evler kurduğumuz,
geceleri dere çağıltısı ve çakal koroları dinlediğimiz,
her mahallesinde bir minare, yollarında karşılaştığımızda
"Selamunaleykum" dediğimiz insanları olan köyler.
Nerde... Buralar dümdüz. Evler kentlerdeki gibi göt göte
-aynen öyle-, yollar asvalt, bağırsan seesini yankılayacak bir
tepe bile yok. Sokaklarda iyi giyimli insanlar, erkekten kaçmayan
güzel kızlar ve kadınlar. Bunlara köylü demeye bin şahit
ister. Üstelik tarlalarda ne kara lahana ne mısır ne de hıyar
folu görebildim. Bizim, tüfekle, baltayla kovaladığımız,
tarlalardaki mısırlarımızın düşmanı domuzların burada
keyfi var, yedikleri önde, yemedikleri arkalarında.
Köylülerden birine Niko'nun evi soruldu. Tarif üzerine evini
bulduk. Bahçeli, tek katlı bir binaydı. Gözlerim bahçesinde
karayemiş ağacı arandı, yoktu. Olsun. Kapıda, oğlu ve
gelini olduğunu öğrendiğimiz kişiler karşıladı bizi. Geliş
amacımız anlatıldı. Hemen içeriye davet edildik. Heyecanım
son safhada ama belli etmemeye çalışıyordum.
İçeri girdik. Odada, bir koltukta oturan, yaşlı, beyaz saçlı,
kalın siyah çerçeveli gözlüğü tanıdık bir burun üzerinde,
kırış kırış yanakları sinek kaydı traş edilmiş sevimli
bir insanla karşılaştık. Bizi görünce şaşırdı. Ayağa
kalkmak istedi, kalkamadı. Oğluna baktı, kim bunlar gözleriyle.
Arkadaşlarım sırayla tanıttılar kendilerini. En son ben kalmıştım.
Yanına yaklaşıp adımı söyledikten sonra:
"Trabzon'dan geldim", dedim.
"Trabzon'dan mı?" diye şaşkınlıkla sordu.
"Evet, Trabzon'dan."
Yüzüne şaka yapıyorsun anlamında bir gülümseme yayılmış,
odadakilere bakıyordu. Onlardan onay beklediğini anladım:
"Evet dede, Trabzon'dan geldi" , denilince ellerini
bana doğru uzattı. Gözlerimin içine bakarak elimi tuttu;
"Neresindensin?"
"Of'tan."
Yanına oturttu beni, bir yandan bana, bir yandan da odadakilere
bakıyordu. O an aklından ne geçtiğini, hafızasının
nerelere uzandığını, gözlerinde nelerin canlandığını öylesine
bilmek isterdimki…
Herkes pür dikkat ikimizi izliyor, olacakları en az benim kadar
merak ediyorlardı. Odaya çöken sessizliği O bozdu:
"Buralarda ne arıyorsun?" diye sordu.
"Seni bulmaya geldim. Bana, sizin bıraktığınız
Trabzon'u anlatmanı ve ne olursa olsun bir şarkı söylemeni
istiyorum. Bu kadar yolu sırf o yüzden vurdum."
Yaşlı kemençeci yaslandığı koltuktan hafifçe doğruldu.
Yanında duran bastonunu iki elinin arasına alıp çenesini
ellerinin üstüne koydu. Bir süre önüne baktıktan sonra
kafasını kaldırıp gözlerini avluya bakan pencereye doğru yöneltti.
Bizi unuttuğu, geçmişe, bizim bilmediğimiz, anlatsa da anlıyamayacağımız
anlara, anılara daldığı yüz ifadesinden belli oluyordu.
Sanki bizi de o yolculuğa götürmek istiyor, ancak, gerekli
olup olmadığına karar veremiyordu. Sessizliği bozan yine onun
sesiydi:
"Hey gidi Trapezunta..."
Kalın gözlüklerinin altından boşanan yaşları avuçlarımla
toplayasım geldi yere düşmesinler diye. Hepimiz önümüze bakıyorduk.
Dudaklarıma yayılan ve onu bulmamdan kaynaklanan mutluluk
tebessümü donuklaşmış, ne söyleyeceğini bilemez hale gelmiştim.
Acaba kötü anıları anımsatarak rahatsız mı etmiştim onu,
diye düşünürken Niko, odadakilere doğru dönüp anlatmaya başladı:
"Yirmi yaşındaydım. Mahallemizden bir kız, Trabzon'un
hemen yanındaki Zefanos köyüne gelin gidiyordu. Beni de kemençeci
olarak çağırmışlardı. Kilisedeki tören bittikten sonra köy
halkı meydanda toplandı. Horon başlamış, ben kemençe çalıyordum.
Bir süre sonra köyün dışından bir kervanın geçtiğini gördük.
Önde on kadar atlı, arkada bir o kadar yüklü katırlar vardı.
Bizi görünce durdular. İçlerinden biri bize, horona doğru
gelmeye başladı. Gelen kişi horona elli metre kala atından
indi. Tepeden tırnağa silahlıydı. Silahlarını çıkarıp atının
üzerine astı. O zaman onların kaçak tütün taşıyan bir
kervan olduklarını anladık. Adam yürüyerek yanımıza geldi
ve selam verdi. Düğünümüz olduğunu öğrenince hayırlı
olsun dileğinde bulundu ve arkadaşlarıyla birlikte horona
girip giremeyeceklerini sordu. Köyün delikanlıları onları
davet etti. Gelen kişi uzakta bekleyen arkadaşlarına el etti.
Gelenler silahlarını atlarının üzerlerinde bırakarak horona
girdiler. Hepsi bizim gibi zıpka şalvar giymişlerdi. Horona
arkadan baktığında kimin Rum, kimin Türk olduğunu anlayamazdın."
Gözlerini pencereden ayırmadan bir süre sustu. Bizden bir söz
bekler gibiydi.
"Sonra dede", diye soruverdim.
"Sonrası... horon bitti. Teşekkür edip kervanlarının başına
döndüler. Birde baktık içlerinden biri silahlarını kuşanmış,
atıyla meydana doğru geliyor. Atının terkisindeki bir balya tütünü
meydanın ortasına bıraktıktan sonra, arkasına bakmadan
arkadaşlarına yetişmek üzere hızla uzaklaştı."
Bu sefer pencereye doğru bakma sırası bana gelmişti. Gözlerimi
odadakilerden kaçırmıştım. Öylesine canlı anlatıyordu ki
Niko, sanki kemençe çalıyor, hepimiz o an orada horon oynuyor,
tütün balyası ortamızda duruyor ve artık çıplak gözle bir
daha görülemeyecek kadar uzakta olan o tütün kaçakçılarını
yeniden görebilmek için gözlerimizi kısıyorduk. Niko devam
etti:
"O kahrolası muhacirlik vakti geldiğinde yanımıza hiç
bir şey almamıştık. Her şeyi olduğu gibi bıraktık. Ne
bilelim, kısa bir yolculuğa çıktığımızı sanıyorduk.
Evlerimizi terk ederken bardakları, tasları sofrada bıraktık.
Birisi uğradığında istediği gibi yesin içsin, bacamız tütsün,
evimiz konuklamaya devam etsin diye.. Kim kabul edebilir binlerce
yıllık topraklarından, yurdundan, bir daha dönmemecesine
uzaklaştırılmayı?"
Teybimi kapatıp Niko'ya döndüm. Bu anı kaydetmek değil, yaşamak
istiyordum. Kafamı kurcalayıp duran, beni buralara kadar sürükleyen
soruyu kahramanına yönelttim:
"Dede, yanına hiç mi bir şey almadın?"
Bir an sanki gözlerinde, Meryem Ana deresinde, akıntıyla dalga
geçercesine ters yöne yüzen alabalığın yansısı parıldadı.
Ne demek istediğimi anlamış gibi başını hafifçe yana çevirip:
"Aldım aldım. Ahan, şu duvarda asılı duran kemençeyi."
Ardından gırtlağını temizlediğini anlatan sesler geldi
Niko'dan. Dikkatimiz son safhasındaydı artık:
Tırabzon'un içinde
Hem mum yanar hem fener
Bizi kavuşturanın
Mezarına nur ener
Bir daha doğduğu toprakları göremeyen, ona olan hasretini şarkılarına
vuran yaşlı dede, kemençeci Niko'ya sarılıp yanaklarından
öptüm. Kafamı kaldırmadan:
"Senin için ne yapabilirim, dede," diye soruverdim.
Sessizce bana baktı. İçtenliğimi ölçüyor düşüncesine
kapıldım. Daha fazla düşünmeme izin vermeden:
"Evlat, Trabzon'un herhangi bir yaylasında veya yayla
yolunda, ağaç kabuğundan yapılmış şilonlardan akan o buz
gibi soğuk sulardan içerken bizleri, yani eski yurttaşlarınızı
unutmayın, olur mu?"
Onu boynu bükük önüne bakarken bırakıp ayağa kalktım. Tam
içim ezik, duygularım alt üst olmuş kapıdan çıkıyordum:
"Hey, delikanlı!", diye seslendi tireyen sesiyle,
"Selam olsun o günlere!"