|
Bazı insanlar
bu dünyaya bir boşluğu doldurmak üzere gelirler. Onlar buradaki görevlerini
tamamlayıp da sonsuzluğa göçtükleri zaman, dünyanın eksik bir parçası daha
tamamlanmış olur. Zira kader, dünyamızı, içindekilerle, bilhassa o büyük
insanlarla beraber planlamıştır. Onların bu dünyada ne kadar önemli bir yere
sahip olduklarını anlamak için, kendilerinin bulunmadığı zamanları dikkate
almak yeter. Meselâ Sinan olmasaydı Süleymaniye’siz bir İstanbul ile,
Mevlânâ olmasaydı Mesnevî’siz bir dünya ile yetinmek zorunda kalacaktık.
Bediüzzaman Said Nursî’nin olmadığı bir dünya da, hiç kuşku yok ki,
bugünkünden yoksul bir dünya olurdu. O da bu dünyanın önemli bir eksiğini
tamamlamak üzere aramıza gelmiş, Risale-i Nur’u yazmış ve buradan gitmiştir.
Ya bu dünyada bir Bediüzzaman yaşamış olmasaydı?
Bu ihtimali, sadece bir eserin yokluğu şeklinde düşünmek yanıltıcı olabilir.
Gerçi Risale-i Nur gibi bir eserin yokluğu da dünya için büyük bir kayıp
olurdu; ama “Bediüzzaman olmasaydı ne olurdu?” sorusuna verilecek cevabın
önemli bir bölümünü de gençliğin durumunda aramak gerekir. Çünkü onun ve
eserlerinin asıl tesiri gençlik üzerinde görülmüştür. O kadar ki,
Bediüzzaman hakkında “Bu dünyaya gençler için gönderilmiştir” demek bir
abartı olmaz. Erbilli Esad Efendi ve Bediüzzaman ile ilgili olarak Sami
Efendi tarafından nakledilen hatıra da bu hükmü doğruluyor:
“Bendeniz Kelâmî dergâhında hizmet ederken, Bediüzzaman Hazretleri başında
poşusu, belinde silâhıyla, efevâri bir kıyafetle ziyarete gelirdi.
Bediüzzaman Hazretleri o zaman gençti. Esad Efendimize sorular sorardı.
Cevabını alınca ‘Allahü ekber’ der, hemen ayağa kalkardı. Kadirî
tarikatinden ders aldı. Bir defasında Bediüzzaman gittikten sonra Esad
Efendi ‘Bu genç, gençlere hizmetle görevli. İstikbalde gençlere iman
dâvâsında çok büyük hizmetler yapacak. Ama hâlâ kendisi bunu bilmiyor;
kendisine söylenmedi’ dedi.”1
Bediüzzaman’ın kendi gençlik dönemi, İslâm ve insanlık âleminin
problemlerine, özellikle eğitim problemine çözüm arayışları içinde geçti. O,
dünyanın büyük çalkantılar içinde olduğunu ve bu çalkantılardan, çok farklı
bir dünya olarak çıkacağını görüyordu. Bediüzzaman, eski eğitim
yöntemlerinin bu yeni dünyaya çok fazla birşey anlatamayacağını da
görüyordu. Ne var ki, zamanı, onu anlamaya hazır değildi. O da zamanını bir
yana bırakıp istikbale, istikbalin gençlerine yöneldi.
Bediüzzaman, Hutbe-i Şamiye’de naklettiği bir anısında, bir tren
yolculuğundaki mübahasesinden söz eder. Bu sohbetteki yol arkadaşları ve
muhatapları iki genç aydındır. Fakat Bediüzzaman, onların yanı sıra,
geleceğin gençlerine de hitap etmeyi ihmal etmez ve her ikisine birlikte
şöyle seslenir:
“Ey bu şimendiferdeki arkadaşlarım ve elli sene sonra fenlere çalışan
kardeşlerim. . . Ey kardeşlerim ve elli sene sonra bu sözleri işiten
arkadaşlarım!”
Bediüzzaman’ın Münazarat’taki asıl muhatapları ise, daha da uzak bir
istikbalin gençleridir; çünkü zamanındaki muhataplarında kendisine kulak
verecek bir kavrayış bulamamıştır. Onlara, “İşte ben de sizinle
konuşmayacağım; şu tarafa dönüyorum, müstakbeldeki insanlarla konuşacağım”
der ve yüzyıllar sonrasına seslenir:
“Ey üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitâne
Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temâşâ eden
Said'ler, Hamza'lar, Ömer'ler, Osman'lar, Tâhir'ler, Yûsuf'lar, Ahmed'ler,
ve saireler! Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, ‘Sadakte’
deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. Şu muâsırlarım, varsın beni
dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize
uzanan telsiz telgrafla sizinle konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta
geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur
tohumları, zemininizde çiçek açacaktır.”
Bediüzzaman, gün gelip de Risale-i Nur’ları telif etmeye başladığı zaman,
gençliğindeki gibi zamanın anlayışsızlığıyla karşılaşmadı. Daha Risale-i
Nur’un tamamı değil, pek azı bile telif edilmemişken, insanlar onun
etrafında pervane olmaya başladılar. Risaleler birer ikişer yazıldıkça elden
ele dolaşıyor, akşamı veya sabahı beklemek bile onun müştaklarına zor
geliyordu. Nihayet Bediüzzaman, genciyle, yaşlısıyla, ama daha çok
gençleriyle, kendisini anlayan insanları karşısında bulmuştu. Artık zamanına
arkasını dönüp de elli sene veya üç yüz sene sonrasına seslenmesine gerek
yoktu. Ne çare ki, bu defa gençliğe gözünü diken başkaları da vardı. Üstelik
bu gözler hiç de iyi niyetli bakmıyorlardı zamanın ve istikbalin gençliğine.
Fakat bunu anlayabilmek ve o günkü meş’um çabaların yıllar sonra vereceği
sonuçları görebilmek için de yine Bediüzzaman’ın gözüne sahip olmak ve
bakışını istikbal üzerinde netleştirmek gerekiyordu.
Yine yıllar boyu istikbalden söz etti Bediüzzaman. Yirmi sene sonraki
tokatlardan, elli sene sonra ortaya çıkacak ve şanlı geçmişini lekeleyecek
nesillerden söz etti. Verdiği haberler de, ne yazık ki, günü gününe
gerçekleşti. Bununla beraber, Bediüzzaman, o dehşetli yangından, pek çok
şeyi kurtarmaktan da geri kalmadı. Ve bu çabalarında, kendisine pek çok
yardımcı da buldu. Kurtardıklarının da, yardımcılarının da çoğunluğu
gençlerdi.
Doksan yıllık bir ömrü tamamlayaraka bâki âleme göçerken, Bediüzzaman,
arkasında Anadolu’ya kök salmış bir iman hizmeti ve büyük bir gençlik
kitlesi bırakmıştı. O gün bugündür o kitle daha da büyüyor ve gençleşiyor.
Zaman geçtikçe Kur’ân’ın gençleştiğini âleme haykıran bir iman ve Kur’ân
hizmeti, bu dâvâsının maddî tezahürlerini kendi üzerinde de gösteriyor.
Bediüzzaman’ın canhıraş feryatlarına kulak tıkayanlar ise evlâtlarını
Satanistlerin, Hıristiyanların, alkol ve uyuşturucu simsarlarının elinden
kurtarmaya çabalamakla meşguller! Bediüzzaman’ın seslendiği üç yüz sene
sonrasının nesilleri henüz gelmedi; fakat Bediüzzaman, onlardan beklediği
cevabı birkaç neslin gençliğinden almış bulunuyor.
(Genç Yaklaşım, Mart
2005)
1
“Osman Şevket Yardımedici Hoca Anlatıyor: Mahmud Sami Ramazanoğlu’nun (k.s.)
Hayatındaki Önemli Bir Dönem: Şam Günleri.” Altınoluk, Şubat 2003.
2005-07-29
|