Bildiğiniz üzere,
Bediüzzaman Said Nursî’nin düşüncelerini, İslâmî düşünürler kesiminde
en önde gelen fikir birikimlerinden biri sayıyorum. Öncelikle,
Bediüzzaman’ın fikirleriyle birlikte gelen derin insan hürmetini
görmemek mümkün değildir. Bazı kişilerin İslâma bağlılıklarını silâha
sarılmakla gösterdikleri bir anda, özellikle bu niteliğin altını
devamlı olarak çizmemiz yerinde olacaktır.
Ölüm korkusuna
dayanarak yapılan İslâmî eylem bâtıldır. Yapanlar Allah önünde
mes’uldür.
Bediüzzaman’ın hayat
hikâyesini, sosyolojiden ilham alan bir çerçeve içine yerleştirmeye
çalıştığım günlerde, bir ara araştırmalarımı basmayı vaad etmiş
bulunan Newyork Eyalet Üniversitesiyle anlaşma üzerinde konuşmamız
gerekmişti. Eyalet Üniversitesi basımevini aradığımda kitabın ne gibi
bir başlıkla neşredileceğini sormuşlardı. Konunun genişliğine işaret
ederek, “Türkiye’de Din ve Sosyal Değişme” başlığını teklif ettim.
Telefon hattının diğer ucundaki kişinin sanki yüz hatlarının
değiştiğini görüyor gibiydim. “Başlığa Sufilikle ilgili bir şey ilâve
edemez misiniz? Kitabın satış imkânlarını bu şekilde çoğaltabiliriz.”
Gerçekten birkaç
yıldan beri ABD’de tasavvufa karşı geniş bir ilgi görülüyordu. Ciddî
tavırların yanında bu ilgiyi körükleyen etkiler arasında bir
“egzotizm”in, Doğunun rengârenk olarak kültürünü etkiliyordu. Çoğu
zaman ilginin merkezi bu oluyordu. Aklıma birdenbire Bediüzzaman’ın
yazılarından hatırladığım bir bölüm geldi: “Bir babanın oğluna
nasihatları arasında, etrafında gördükleri arasında renkli balonların
çekiciliğine aldanmamak.” Hemen teklifi reddettim.
Bu anıyı hem
Bediüzzaman’ın düşüncelerini inceleyebileceğimiz, toparlayıcı, teksif
edici bir nokta ve hem de Doğu-Batı ilişkileri bakımından önemli
bulduğum için sunuyorum. Ayrıca sözlerimin tasavvufa karşı
yönelmediğini, Bediüzzaman’ın da yazılarında derin tasavvufî
kavramların izinin görüldüğünü belirtmek isterim. Anlatmak istediğim
Bediüzzaman’ın dış görünüşle, “öz” arasındaki farka işaret eden
sözleridir.
Bediüzzaman ciddî
konular üzerine eğilen, ciddî bir insandır. Fakat bunun yanında sosyal
değişimin beraberinde getirdiği sorunları derinlemesine, “balon”ların
cazibesine kapılmadan ve sorunların özüne giderek inceleyen bir
kişiydi. Bunu, üzerinde durduğu konuların çeşitliliğinde de
görebiliriz. Toplum yapısı açısından bize anlattıklarını aslında iki
seviye ya da eksende toplayabiliriz.
Said Nursî bir
bakımdan toplum araştırmacılarının “mikro yapılar” başlığı altında
inceledikleri hadiseler üzerinde durmuş, diğer taraftan da, daha geniş
kapsamlı toplumsal süreçlerin etkilerini araştırmıştır. Özelliği,
İslâmın her iki alanda ayrı işlevlerini, fonksiyonlarını anlaması
olmuştur. Bu iki katlı yaklaşımı da Osmanlı İmparatorluğundan beri
Türkiye’nin geçirdiği değişim açısından incelemiştir.
“Mikro yapılar”
dediğim zaman aklıma gelen aile ilişkileri, mahalle içindeki
insanların birbirleriyle olan bağları, topluluğu bürokratik bir makina
olarak değil, fakat insan unsurunun önemli bir yeri olan bir toplumsal
ilişkiler bütününü kastediyorum. Osmanlı kültürü, insanların
ilişkilerini İslâmî bir çerçeve içine yerleştirmiş, insânî değerlerin
ortaya çıkarılmasına yarayacak, kendine özgü kurumları
yerleştirmiştir. Bediüzzaman’ın derin kaygılarının başında bu
yapıların Osmanlı İmparatorluğunun Batılılaşması esnasında aldığı
yaralar geliyordu. İlginç olan aile içindeki değişimin beraberinde
getirdiği boşluk hissinin genellikle Türkiye’de düşünürlerce
anlaşılması, fakat bunun İslâmî ögelerin zayıflamasına bağlanmamış
olmasıydı.
"Yaprak Dökümü" Reşat
Nuri Güntekin’in 1930’larda yazdığı ilginç edebî eser, sorunun
anlaşıldığını gösterir. Fakat sorunun ne gibi bir boşluktan ileri
geldiği yazarın ilgisini çekmemiştir.
Türkiye
Cumhuriyetinin, toplumsal yapımızı pekiştirmek açısından önemli
başarıları olduğunu inkâr etmek mümkün değildir. Fakat, Cumhuriyet
“büyük” olarak niteleyebileceğimiz konular üzerinde durmuştur. Örneğin
siyasî rejimin niteliği, milliyetçilik ilkesi, Türkiye’nin kalkınması
gibi. Oysa insanları, insan yapan, yalnız büyük davalara katılmaları
değildir. Çoğunluk için, “gündelik hayat” adını verebileceğimiz bir
yaşam kesimi bu davalar kadar ciddî sorunlar yaratır. Ebeveynin
çocuklarla ilişkisi, akrabalarla ilişkiler, kimlerin davranış modeli
olarak seçileceği, dostluk bağlarının kurulmasına yardım edecek
yerleşmiş âdetler, yardımlaşma ve dayanışmanın nasıl tertipleneceği.
Cumhuriyet rejimi bu konuları ön plana almamıştır. Bundan dolayı
gündelik ilişkileri çevreleyen İslâmî değerler, zımnen de olsa, günlük
hayata hâkim olmuştur. Fakat en önemli sorun, yerleşmiş ilişkilerde
değişen dünya ile değişme zaruretinin baş göstermiş olmasıdır.
Yirminci yüzyıla girdiği andan itibaren okuryazar seviyesinin
yükselmesi, daha çok kişinin topluluğa aktif olarak girmesi,
girmeleriyle birlikte taleplerinin yükselmesi konuya bir kitle
problemi olarak bakılmasını zorunlu kılmıştı.
Bediüzzaman’ın bize
sunduğu hal çaresi, İslâmî inançların hem gündelik hayatla ilişkisi
olduğunun anlaşılmasına ve hem de İslâmın bunu bir kitle problemi
olarak çözülmesine elverişli olduğunun belirtilmesine bağlıdır.
İslâmın değerleri, gündelik hayata bir düzenleme getirmekte, fakat
aynı zamanda da insanları, modern geniş kitleleri birbirlerine
bağlamayı sağlamaktadır. Bu bağ Bediüzzaman’ın namaz üzerindeki
görüşlerinden birinde de ortaya çıkmaktadır. Said Nursî’ye göre namaz,
yalnız insanların imanlarının ifadesi değil, aynı zamanda binlerce
kişinin aynı yönelimi gerçekleştirmelerinin, bir birlik ve
beraberliğin ifadesidir. İşte bu noktada Bediüzzaman toplum
bilimcilerinin “mikro” olarak tavsif ettikleri kollektif birçok insanı
bir birlik haline getiren yapılar hakkında önemli görüşlerle karşımıza
çıkıyor.
Bediüzzaman’ın
toplumla ilgili görüşlerinin bir kısmını gözlerimizin önüne böylece
sermiş olabileceğimizi ümit ediyorum. Fakat bunun dışında İslâmî bir
konumda Bediüzzaman’ın katkıları imanın niteliği ile de ilgilidir.
Yüzyılımızda yapılması gereken çalışmalardan biri, Said Nursî’ye göre,
şimdiye kadar İslâmın aslî mânâsında, “kendini teslim etme” şeklinde
anlayanların, ilâveten İslâmı, “anlama”ları zenginliklerinden istifade
etmeleridir. Bunu Bediüzzaman yazılarının bir çok yerinde ifade
etmektedir. Bu görüş de zamanımız insanının dünyasını “izah”la anlamak
isteyişinin bir ifadesidir. İslâmın özelliklerinden biri bu “izah”ın
katı bir biçim almaması, her dindar insanın vereceği izahın, birçok
yaklaşım arasında yaklaşımlardan biri olduğunu kabul etmesidir. Bu da
müminler arasında konuşma, tartışma ve bir ortak görüşe varmak üzere
“cehd” etmelerine bağlıdır. Birçok Batılının, bugünlerde “Cihad”ı
silahlı bir mücadele olarak gördüğü bir ortamda, sanırım ki,
Bediüzzaman’ın “cihad” anlayışını bu şekilde aktarmam yanlış
olmayacaktır.
Bediüzzaman’ın bütün bu katkılarından, İslâmî ilimleri, gerçek bir
insanî yükselme ilmi olarak gördüğü ve bize bu birikimi sunduğu
sonucuna varıyorum. Beni baştan itibaren, Bediüzzaman’ın fikirlerini
toplumsal ve insanî açıdan yeni, kendine has ve üzerinde mutlaka
durulması gereken bir küme olarak takdim eden Cemil Meriç’in
yanılmadığını, kendisine olan mânevî borcumu burada bir daha ifade
etmek isterim.
Yazar Hakkında:
1927'de
İstanbul'da doğdu. 1948'de ABD'nin California eyaletindeki Stanford
Üniversitesini bitirdi. Mütefekkir Cemil Meriç'in tavsiyesi üzerine
Bediüzzaman Said Nursî ve Nurculuk üzerinde sosyolojik çalışma ve
araştırma yaparak bu eserini 1989 Aralık ayında Amerika'da yayınladı.