Risale-i Nur Işığında Terörle Mücadele ve Kitle İmha Silahlarından Arınma
Prof. Dr. Yunus A. Çengel

 

Başdöndürücü bir hızla ilerleyen teknolojik gelişmeler, insanların refah se­viyesini yarım asır evvel hayal edilemeyecek seviyelere yükseltip hayatı ko­laylaştırırken, aynı teknolojik gelişmeler yanlış ellerde insanların huzurunu ka­çıran ve insanlığın varlığını tehdit eden tehlikeli aletler haline gelmektedir. Tahribin kolaylığı ve teknoloji harikalarının terör vasıtası olarak kullanıla­bilme potansiyeli insanları tedirgin etmekte ve geleceğe bakışını karartmak­tadır. Mevcut nükleer silahların dünyayı bir değil yüz defa tamamen imha edebilecek güçte ve miktarda olduğunu bilmek de insanlığın geleceğini sor­gulanmasına sebep olmakta ve bir bölgede masum insanlarla beraber hayvan ve bitkilerin de telef olmasına sebep olan biyolojik ve kimyasal kitle imha si­lah­larının kolaylıkla imal edilebilmesi ve kullanılabilmesi de gelecekle il­gili te­dirginliği arttırmaktadır. Barış amaçlı imal edilmiş ulaşım araçları orta­lığı sa­vaş alanına çevirebilmekte ve bunu önlemekte polisiye ve askeri ted­bir­ler ye­tersiz kalmaktadır.

Hiç bir bebek dünyaya terörist olarak gelmez ve hiçbir çocuk büyüyünce te­­rörist olma hayaliyle yaşamaz. O halde terörle mücadele en yüksek yaratı­lış­­taki insanın tahrip ve düşmanlık damarlarını besleyen ve depreten hislerin teş­hisi ve teskini ile mümkündür. Bu da ancak adaleti, ihsanı ve muhabbeti em­reden ve tüm yaratıkların hukukunu muhafaza eden İslâm ile olur. Teröre kar­şı en etkin mücadele, kuvvet yerine adalet ve huzuru sağlayan hakkın, men­­faat yerine muhabbet ve cazibeyi netice veren faziletin, çatışma yerine bir­lik ve dayanışmayı sağlayan yardımlaşmanın esas alınması ile olur; ve bu da bugünkü kuvvet, menfaat ve kavgaya dayalı medeniyetin semavî değer­ler­le teçhiz edilmesiyle mümkündür.

Terör ve kitle imha silahları söz konusu olunca nedense akla önce Müs­lü­man­lar gelmekte ve bir barış dini olan, muhabbeti esas alan ve masum bir in­sanın öldürülmesini tüm insanları öldürmekle bir tutan İslâm ve onun bir mil­ya­rı aşan mensubu töhmet altında kalmaktadır. Bazı kişi ve devletlerin Müs­lü­man kimlikleriyle terör olaylarında yer almaları ve kitle imha silahı temini gay­reti içinde olmaları da bu önyargıları beslemektedir. İslâm âlemi­nin en yük­sek makamlarından en gür bir sesle tüm dünyaya ilan edilmelidir ki:

“Biz Müslümanlar olarak her ne şart altında olursa olsun, her türlü te­rörü ve kitle imha silahlarının kullanımını tel’in ediyoruz, masum tek bir in­sanın öldürülmesini en büyük bir vahşet ve bir insanlık suçu olarak görüyo­ruz ve terör ve kitle imha silahlarını kullanmaya tevessül edenleri insanların en aşağıları ve en vahşileri telakki ediyoruz. Biz Müslümanlar olarak nükleer silahlar dahil elimizdeki mevcut tüm kitle imha silahlarını imha ediyoruz, bu konudaki araştırma ve imalat programlarına son veriyoruz ve üzerimize bu tür bombalar yağsa dahi asla bu silahlarla karşılık vermeyeceğimizi tüm dünyaya ilan ediyoruz.”

Böyle bir ilan milyarların zihinlerinde bir atom bombası etkisi yapacak, İs­lâmın etrafına örülmüş ve İslâm ile özdeşleştirilmiş kalın evham ve önyargı du­varlarını darmadağın edecek ve kitle imha silahlarının kullanımını haklı gös­terebilecek tek gerekçe olan asılsız evham ve korkuları kaldırmakla, bu tür silahlara karşı manevî bir koruyucu kalkan oluşturacaktır. Bu çağrı insan­lı­ğın vicdanında yankı bulacak ve tüm dünyada kalıcı barış ve huzurun tesi­si­ne öncülük edecektir.

Giriş

Kainat ve insanlarda bir tekemmül ve terakki meyli vardır. Bedi­üz­za­man’­ın ifadesi ile, “Şecere-i âlemde, meyl-ül istikmal vardır. Yani kâinatın, bir ağaç gibi bütün zerratı ve eczası kemale meyleder ve kemale doğru yü­rü­mek­tedirler. O umumî meyl-ül istikmalden ayrı olarak, insanda da meyl-üt te­rakki vardır.” (İşârâtü’l-İ’câz, s. 117) Bu meylin bir tezahürü ola­rak, dünya dai­mî bir değişim içindedir ve bu değişim hızlanarak devam et­mektedir. Da­ha güzel yarınlar için hummalı bir faaliyet var ve herkes bir ya­rışın içinde. Bu hızlı değişimin arkasındaki itici güç, başdöndürücü bir hızla ilerleyen tek­no­lo­jidir.

İletişim teknolojisindeki gelişmeler, her evin oturma odasına bir yerkü­re­yi sığdırdı ve bir yerdeki bir olay artık herkesi ve her yeri etkileyebiliyor. Gö­rüntüleri TV ekranlarımıza ulaşan insanların ıstırapları ile hüzünlenip saa­det­leri ile mesut oluyoruz. Hatta olimpiyat gibi genel ilgiyi çeken bir olay, tüm insanları bir aileye ve yerküreyi bir oturma odasına çevirebiliyor. Kulla­nı­mı yaygın hale gelen internet bilgi akışını hızlandırdı ve küreselleşme süre­ci­ne de ivme kazandırdı. Artık herkes gerçek anlamda “dünyalı” oluyor ve dün­yanın bir yerindeki bir dert, herkesin derdi oluyor.

Televizyon ve bilgisayar ekranlarının, birer ayna gibi bir olayı aynı anda mil­­yonlarca yerde oluyor gibi gösterebilmesi tahripkar fikirli kişilerin de iş­ta­­hı­nı kabartıyor. Medyanın ilgisini çekebilecek boyutta bir olay, bu ekranlar va­­sıtası ile sanki çoğaltılıyor ve milyon olay etkisi yapıyor. Çok sayıda insa­nın huzurlarını bozuyor, ümitlerini kırıyor ve onları manen öldürüyor. Bu bü­yük etki de yeni olaylara dayanak oluşturuyor. Bu sebeple terörle müca­de­le­de medya kuruluşlarına büyük görev ve sorumluluk düşmektedir. Bir te­rör ola­yını tüm dehşetiyle dünyanın her tarafına yansıtan ve tüm tahripkar un­sur­ları milyonlarca korumasız zihinlere zerkeden bir medya kuruluşu, “doğru, hız­lı ve gerçek habercilik” adına teröristlerin en büyük işbirlikçisi olmaktadır ve yeni olaylara zemin hazırlamaktadır. Bediüzzaman’ın “Her dediğin doğru ol­malı; fakat her doğruyu demek doğru değildir” (Mektubat, s. 265) ve “Bâ­tıl şeyleri iyice tasvir, safi zihinleri idlâldir” (Mektubat, s. 471) prensipleri, med­ya çalışanlarına rehber olmalıdır.

Bu zamanda televizyon karşısına geçip dünyadaki hazin olayları merak ile takip, ruh ve akıl sağlığına ciddi bir tehdit oluşturmaktadır ve hassas in­san­ları azap içinde bırakmaktadır. Bediüzzaman, bu şekilde bile bile zarara gir­­meye karşı ikaz etmektedir: “Şimdi küre-i arzda herkes ya kalben, ya ru­hen, ya aklen, ya bedenen gelen musibetten hissedardır, azap çekiyor, peri­şandır. Bilhassa ehl-i dalalet ve ehl-i gaflet, rahmet-i umumiye-i İlahiyeden ve hikmet-i tâmme-i Sübhaniyeden habersiz olduğundan, nev-i beşere rikkat-i cinsiye, alâkadarlık cihetiyle kendi eleminden başka nev-i beşerin şimdiki elîm ve dehşetli elemleriyle dahi müteellim olup azap çekiyor. Çünkü lüzum­suz ve malayani bir surette vazife-i hakikiyelerini ve elzem işlerini bırakıp âfâ­kî ve siyasî boğuşmalara ve kâinatın hâdisatına merak ile dinleyerek, ka­rı­şarak ruhlarını sersem ve akıllarını geveze etmişler. (...) Ben tahmin ediyo­rum ki: Bütün küre-i arzın bu yangınında ve fırtınalarında, selâmet-i kalbini ve istirahat-ı ruhunu muhafaza eden ve kurtaran, yalnız hakikî ehl-i iman ve ehl-i tevekkül ve rızadır.” (Kastamonu Lahikası, s. 123)

Medeniyetler çatışması telaşının esas sebebi, değişik medeniyetler arasın­da­ki kavga ve zıtlaşma değil, değişik medeniyet mensuplarının birbirlerine şüp­he ve korku ile bakmalarıdır. Yani, birbirlerini tanımamaktan gelen “ev­ham”dır. Daha yakın ve daha sıcak ilişkiler kurarak oluşacak güven ortamı, bu evhamları dağıtacak ve genel barışın tesisine yardımcı olacaktır. Bediüz­za­man geçen asrın başlarında bazı etnik grupların tecavüzlerinin se­bebini de ben­zer şekilde izah eder: “Zannediyorum tecavüzleri, eskiden siz­den tahayyül et­tik­leri tecavüze karşı bir teşeffi-i gayz [intikam] ve bundan sonra sizden te­veh­hüm ettikleri tecavüze karşı bir nümayiş [gösteri] gibidir. Eğer ta­ma­mıy­la iman etseler ki, tecavüz sizden olmaz, adalete kanaat ede­ceklerdir.” (Mü­na­zarat, s. 31) Bu tür evhamlar günümüzde de savaş sebebi olabilmekte ve ev­hamların giderilmesiyle de karşılıklı güven tekrar tesis edilebilmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde değişik din mensuplarının Kudüs ve Fi­listin’de yüzyıllar boyunca barış ve güven içinde yanyana yaşamış olması gös­teriyor ki global barış ve huzur mümkündür, yeter ki temel insan hakla­rı­na ve adalete riayet edilsin ve hukuk önünde herkes tam eşit olsun. O böl­ge­nin barış ve hoşgörü kültüründen gelen insanları bugün teröre tevessül edi­yor­larsa, bu değişimin sebepleri araştırılmalıdır. Bu dış etkiler ortadan kaldı­rı­lınca o bölgeye tekrar barış ve huzur gelecektir.

İnsanda en mühim ve esaslı bir his, “korku hissi”dir. Hayatı korumak için ve­rilen bu his, suiistimal edilince hayatı tahrip eder ve cehenneme çevirir. Sin­si propagandacılar kamuoyunu yönlendirmekte bu korku damarından çok is­ti­fade etmektedirler. İnsanların evhamlarını tahrik ederek ve büyüterek bir­çok haksızlıkları mazur gösterebilmekte ve insanları hassas oldukları birçok ko­nuda duyarsız hale getirebilmektedirler. Ard niyetli kişiler, bu hissi toplum mü­hendisliğinde etkili bir alet olarak kullanabilmektedirler.

Bediüzzaman, daimî korku içinde yaşamanın hayatı zehir ettiğini belirt­mek­te ve şahsî meselelerde bile geçmiş düşmanlıkları unutup barışmayı tav­si­ye etmektedir: “Size hem dünya azabından, hem âhiret azabından kurtara­cak bir hakikati beyan etmek, kalbime ihtar edildi. O da şudur: Mesela, birisi birinin kardeşini veya bir akrabasını öldürmüş. Bir dakika intikam lezzetiyle bir katl, milyonlar dakika hem kalbî sıkıntı, hem hapis azabını çektirir ve maktulün akrabası dahi intikam endişesiyle ve karşısında düşmanını düşün­mesiyle, hayatının lezzetini ve ömrünün zevkini kaçırır. Hem korku, hem hid­det azabını çekiyor. Bunun tek bir çaresi var. O da Kur’an’ın emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat ve insaniyet ve İslâmiyet iktiza ve teşvik ettikleri olan barışmak ve musalaha etmektir. Evet, hakikat ve maslahat sulhtur.” (Söz­ler, s. 152)

Bediüzzaman, kalpte düsmanlık hissi beslemenin kendine düşmanlık ol­du­ğunu ifade etmekte ve kendini sevenin düşmanlık ve intikam fikrinin kal­bi­ne girmesine izin vermemesini tavsiye etmektedir. Bu tavsiye ülkeler için de geçerlidir. Bu hakikati iyi gören Almanya ve Fransa, İkinci Dünya Sava­şın­dan hemen sonra geçmiş düşmanlıkları maziye gömerek kalıcı barışın te­mel­lerini atmış ve Avrupa’da çığ gibi büyüyen bir barış birliği hareketini baş­latmıştır.

İnsanların ve insanlığın terakki etmesi ve dolayısıyla genel huzur ve barı­şın önündeki en büyük engel, kişilerin bakış açısını daraltan ve herşeye kuş­ku ve düşmanlıkla baktıran taassuptur. Taassubun sebebi cehalettir ve onun da ilacı marifettir. Bediüzzaman, taassup engelinin medenileşmekle kalk­mak­ta olduğunu ifade etmektedir: “Siyah bir gözlüğü takan adam herşeyi si­yah ve çirkin görür. Kezalik, basîret gözü de nifak ile perdelenirse ve kalp kü­für ile peçelenirse bütün eşya çirkin ve kötü görünür ve bütün in­sanlara, bel­ki kainata karşı bir buğz ve bir adavete sebep olur.” (İşârâtü’l-İ’câz, s. 95)

Zaman rüzgarını arkaya alıp yelkenleri şişirebilmek ve çağı yakalayabil­mek için zamanın akışını iyi okumak ve ona göre hareket etmek lazımdır. Yok­sa futboldaki tabiriyle ofsayta düşülür ve tüm emekler boşa gider. Bu­gün­kü hastalıkları yüz sene evvelki tıp ilmi ve ilaçlarıyla tedavi etmek ne ka­dar geçersizse, günümüzün toplumsal ve toplumlararası problemlerini de yüz se­ne evvelki metotlarla halletmek o kadar geçersizdir. Günümüzün prob­lem­leri ve boyutları geçmişe nazaran çok farklı ve onların halli çok farklı bir yak­laşımı gerektiriyor. Mesela, geçmiş zamanlarda kişi veya toplum hare­ket­le­rine akıl ve ilim yerine hissiyat hükmederdi ve neticede taassup ve ihti­laf yay­gın idi. Kişiler ve toplumlar, delillerle aklı ikna yerine bu hisleri okşa­ya­rak yönlendirilirdi. Günümüzde hissiyat yerine akıl, ilim, hukuk, hakkani­yet ve kamu yararı hakimdir ve çağın bu değerlerini yakalayan ülkelere haklı ola­rak çağdaş ülkeler denmektedir. Geçmişe taassupla sıkı sıkı yapışıp zama­nın değerlerine sırtını çeviren ve hatta zamana savaş açan ülkelerin geri kal­mış­lığı da medar-ı ibrettir. Mazinin karanlık derelerinde mahsur kalan ülkeler bu tabloyu iyi irdelemelidirler.

Zamanın akışı ve dünyanın gidişatı gösteriyor ki insanlık zamanla çağın de­ğerlerini benimseyecektir ve ortak değerler etrafında birleşecektir. Bediüz­za­man, bunu şöyle ifade eder: “Mazi denilen mekteb-i hissiyatla, is­tikbal de­ni­len medrese-i efkâr bir tarzda değildir. (...) Ebna-yı mazinin bir derece safi olan ahlâk ve hâlis olan hissiyatları galebe çalarak, gayr-ı mü­nevver olan ef­kâr­larını istihdam ederek şahsiyat ve ihtilafat meydanı aldı. Fakat ebna-yı müs­takbelin bir derece münevver olan efkârları, heves ve şeh­vetle muzlim [zul­metli] olan hissiyatlarına galebe ederek emrine musahhar eylediğinden, hu­kuk-u umumiyenin hükümferma olacağı muhakkak oldu. İn­saniyet bir de­re­ce tecelli etti. Beşaret veriyor ki: Asıl insaniyet-i kübra olan İslâmiyet, se­ma-i müstakbelde ve Asya’nın cinanı üzerinde bulutsuz güneş gibi pertev-ef­şan [ışık saçan] olacaktır.” (Muhakemat, s. 35) İslâm âleminin bu müjdeye ku­lak vermesi ve evham ve korkularından artık sıyrılıp çağın va­gonuna bin­me­si gerekir. Şimdi bu vagonda olanlar yabancı değil, bizim hem­cins­leri­miz­dir.

Bugün dünyanın muhtelif yerlerindeki savaş, terör, düşmanlık ve gözya­şı­na bakanlar karamsarlığa kapılmakta ve istikbalde ihtilafların daha da bü­yü­ye­ceğini ve bizi daha karanlık günlerin beklediğini ilişkin kötümser tah­min­lerde bulunmaktadırlar. Bediüzzaman ise istikbale iman ve hikmet dür­bü­nüy­le baktığında bambaşka bir manzara görmektedir: “Fenlerin casus gibi ted­ki­ka­tıyla ve hadsiz tecrübelerle sabit olmuş ki: Kâinatın nizamında galib-i mut­lak ve maksud-u bizzât ve Sâni’-i Zülcelal’in hakikî maksadları, hayır ve hü­sün ve güzellik ve mükemmeliyettir. Çünkü kâinata ait fenlerden herbir fen, küllî kaideleriyle bahsettiği nev’ ve taifede öyle bir intizam ve mükem­meliyet gös­teriyor ki, ondan daha mükemmel akıl bulamıyor.” (Hutbe-i Şamiye, s. 38) İstikbalde ilimlerin ve insanlığın tam inkişafıyla, elbette in­sanlık âlemi de kainattaki bu mükemmelliğe uyum sağlayacak ve yaratılış ağacının en yük­sek meyvesi olduğunu gösterecektir. “Medeniyet, fazilet, hür­riyet; âlem-i in­saniyette galebe çalmaya başladığından, bizzarure terazinin öteki yüzü şey’­en fe-şey’en hafifleşecektir.” (Münazarat, s. 29)

Asayişi muhafaza ve terörle mücadele

İnsan fıtraten güzelliğe, mükemmelliğe, inayete ve adalete meyillidir ve on­ları sever. Bunların zıddı olan çirkinliği, noksanlığı, bencilliği ve zulmü red­deder. Medeniyet, ancak güzel vasıflara haiz ise hakiki bir medeniyet olur ve insanlar için bir terakki vesilesi olabilir. Bunun da ölçüsü itici değil çekici ol­mak ve vicdanlarda kabul gören güzel şeyleri netice vermektir. Aksi tak­dir­de o yalancı bir medeniyettir ve hatta vahşettir ve insanlığı saadete değil fe­la­ke­te sürükler. Yirminci asrın ilk yarısındaki teknolojik gelişmeler ve hızlı sa­na­yileşmenin iki dünya savaşını ve milyonlarca insanın ölümünü netice ver­me­si ve dünyayı bir harabeye çevirmesi buna delildir. Azınlığa menfaat sağ­la­yıp insanların büyük çoğunluğunu yoksulluğa ve sefalete iten bir olgu da me­de­niyet olamaz, olsa olsa bir zulüm makinası olabilir.

Bugünkü Batı medeniyetinin meyveleri hiç de iç açıcı değildir. Görü­nür­de mutlu bir azınlık refah ve israf içinde yaşarken, insanların büyük bir kısmı aç­lık ve sefalet içindedir. Bu durum, insanlardaki kıskançlık, kin, ha­set, düş­manlık ve adaletsizliğe karşı intikam duygularını beslemekte ve eğer kontrol al­tı­na alınamazsa, kabaran bu hislerin insana hakim olmasına sebebi­yet ver­mek­tedir. Bu hislerin kontrolüne giren bir insan ise hırsızlık, sabotaj, cinayet, is­yan ve terör olaylarına yönelebilmekte ve bu tür tahripkar davra­nışlarla asa­yiş ve huzuru bozabilmektedir. Bu yüzden, ileriyi görmeyen kısır bir “men­faat” esasına dayanan bugünkü Batı medeniyeti, aslında toplumların ve hatta dün­ya­nın huzurunu bozacak etkenleri besleyen bir mekanizma vazi­fesi gör­mektedir. Sonra da bu tehditlerle mücadele için polisiye tedbirlere ve sa­vun­ma­ya büyük maddi kaynaklar ayırmak zorunda kalmaktadır.

Terörü iki kısımda incelemek mümkündür ve her iki kısım da şefkat ve mer­hamet hisleri ile alakalıdır. İnsandaki şefkat ve merhamet hissi, şefkat et­tik­lerini koruma, tehditleri ortadan kaldırma ve düşmanlık edenlere saldırma me­yillerinin madenidir. Hatta çok korkakların –tavuk gibi– şefkat hissinin ka­barmasıyla cengaver kesildikleri çok vakidir. İnsanın kalbinde tahkikî iman ve onun neticesi olan tevekkül ve teslimiyet tam hakim değilse, şefkat edi­lenlerin mâdur edilmesi veya öldürülmesi gibi ağır bir tahrik altında gale­ya­na gelen bu hisler kontrolden çıkar ve uyanan intikam ve tahrip hisleri nor­mal­de gayet sakin olan kişiye hakim olur. Artık akıl ve vicdan kişiye en­gel ola­maz ve kişi “muvakkat bir deli” gibi hareket eder. Böyle ağır hissî baskı al­tın­da aklî melekeleri sükûta uğrayan kişiler hareketlerinden mes’ul bile ol­ma­yabilirler ve bu Amerikan hukuk sisteminde masumiyet iddiası için ge­çer­li bir dayanaktır. Terörün üzerine korkutarak caydırmak gayesi ile şid­det ve zu­lümle gidenler aslında terörü önlemek yerine şefkat damarını kanat­tıkları his­sî kişileri yaralı arslanlara çevirmekte ve terörü ve zulmü yaygın­laş­tır­mak­ta­dırlar—aynen arı kovanına çomak sokarak birçok sakin arının ca­na­var­laş­tır­dığı gibi. Bu tür kişiler tahrikler kalkıp bu hislerin ağır baskısından kur­tu­lun­ca yaptıklarından pişman olabilirler ve eski sakin hallerine tekrar döne­bi­lir­ler.

Daha dehşetli olan ikinci kısım terör ve anarşinin sebebi ise, kalbin fe­sa­dı, mukaddes değerlerin tahrip olmasıyla kalplerden şefkat ve merhamet his­le­rinin tamamen silinmesi ve insanın yılan gibi zehirlemekten rahatsız ol­ma­yan (hatta zevk alan) canavarlar haline gelmesidir. Bu tür insanlar son yıl­lar­da türemeye başlamıştır ve medeniyeti ve insanlığın geleceğini tehdit eden asıl tehlike budur. “İhtilâl-i Fransavîde hürriyetperverlik tohumuyla ve aşı­la­masıyla sosyalistlik türedi, tevellüd etti. Ve sosyalistlik ise bir kısım mu­kad­desatı tahrip ettiğinden, aşıladığı fikir bilâhere bolşevikliğe inkılap etti. Ve bol­şe­viklik dahi çok mukaddesat-ı ahlâkiye ve kalbiye ve insaniyeyi boz­du­ğun­dan, elbette ektikleri tohumlar hiç bir kayıd ve hürmet tanımayan anar­şist­lik mahsulünü verecek. Çünki kalb-i insanîden hürmet ve merhamet çıksa; akıl ve zekâvet, o insanları gayet dehşetli ve gaddar canavarlar hük­müne ge­çi­rir, daha siyasetle idare edilmez.” (Şualar, s. 593)

Teörle mücadelede kaba kuvvet ile kalıcı sonuç alınamaz

Terörle mücadelede en büyük yanılgı, teröristlerin sayıca az ve kaynakça za­yıf olduklarından dolayı terörün polisiye ve askerî tedbirlerle önlenebile­ce­ği zannıdır. Terörle mücadelede kuvvet üstünlüğü geçerli bir kriter değil­dir. Çün­kü terör tahriptir ve tahrip kolaydır. Az kuvvetle çok büyük tahribat ya­pı­la­bilir. Bazen tek bir kişi tek bir kibritle koca bir bölgeyi içindeki evle­riyle be­ra­ber yakabilir ve yüzlerce itfaiyeciyi en modern teçhizatları ile bera­ber ça­re­siz bırakabilir. Bediüzzaman’ın ifadesi ile “Ekseriyet-i mutlaka ile da­la­let ve şer, menfîdir ve tahriptir ve ademîdir ve bozmaktır. Ve ekseriyet-i mut­la­ka ile hidayet ve hayır, müsbettir ve vücudîdir ve imar ve tamirdir. Her­kes­çe malûmdur ki: Yirmi adamın yirmi günde yaptığı bir binayı, bir adam, bir gün­de tahrip eder. Evet bütün âzâ-yı esasiyenin ve şerait-i hayatiyenin vücu­duy­la vücudu devam eden hayat-ı insan, Hâlık-ı Zülcelal’in kudretine mah­sus olduğu halde; bir zalim, bir uzvu kesmesiyle, hayata nisbeten ademî olan mev­te o insanı mazhar eder. Onun için ‘Et-tahribü eshel’ durub-u emsal hük­mü­ne geçmiş. İşte bu sırdandır ki: Ehl-i dalalet, ha­kikaten zaîf bir kuvvet ile pek kuvvetli ehl-i hakka bazen galip oluyor.” (Lem’alar, s. 70)

Ödüllendirerek veya korkutarak yapılan mücadelenin etkisi yüzeysel ve ge­çicidir. Terörle etkin ve kalıcı mücadele ancak insanların tahrip ve düş­man­lık hislerini uyandıran, besleyen ve harekete geçiren unsurlarla mücadele ile mümkündür. Bu hisler canlı kaldığı sürece, terörle mücadele gayretleri bo­şa gider. Bu da fikirlere hükmeden, kalpleri ısındıran, hakimiyetini vic­dan­lar üzerinde daima muhafaza eden hak ve hakikate tabi olmakla olur. Be­diüz­za­man bunu veciz bir şekilde şoyle ifade eder: “Tergib [rağbet ver­dirme] ve­ya terhib [korkutma] hilesiyle ancak yalnız bir tesir-i sathî edip ve akla karşı sedd-i turuk [yol kesme] edecektir. Şu halde a’mak-ı kulûbe [kalblerin de­rin­lik­leri] nüfuz ve erakk-ı hissiyatı [ince hisler] tehyic ve şükûf-misal [gonca gi­bi] olan istidadatı inkişaf ettirmek ve kâmine [gizli] ve nâime [uyuyan] olan seciyeleri ikaz ve tenbih ve cevher-i insaniyeti feverana [coşma, dep­reş­me] getirmek ve kıymet-i nâtıkıyeti [konuşmaklık] izhar et­mek, şua-ı hakika­tın hâssasıdır. Evet kasavet-i mücessemenin [cisimleşmiş kalp katılığı] misal-i müşahhası olan ve’d-i benat [kızların diri iken gömül­mesi âdeti] gibi umûr­lar­dan kalplerini taskil etmesi [cilâlandırmak] ve rik­kat-i letafetin lem’ası olan hayvanata merhamet, hattâ karıncaya şefkat gibi umûr ile tezyin etmesi; öy­le bir inkılab-ı azîmdir –hususan öyle akvam-ı be­devide– ki, hiçbir kanun-u tabiiyeye tevfik olmadığından, hârikulâde olduğu musaddak [doğruluğu tas­dik edilmiş] kerde-i erbab-ı basirettir. Basiretin varsa tasdik edeceksin.” (Mu­ha­kemat, s. 151)

Karasineklerle en etkin ve medenî mücadele, temizliktir. Çünkü sinekleri mez­belelikler üretir, pislikler celbeder. Sineklerle kimyasal madde kullana­rak mücadele etmek hem pahalı ve kısa ömürlüdür, hem de o maddelere ma­ruz kalan insanların sağlığına zararlıdır. Kaldı ki mezbelelikler var oldukları sü­rece karasinek üretim merkezleri olmaya devam edecek ve bu işten sadece si­nek öldürücüsü satanlar kârlı çıkacaktır. Benzer şekilde sivrisineklerle en et­kin mücadele bataklıkları kurutarak veya su birikintilerini sivrisineklerin yu­murtlama dönemlerinde ilaçlayarak yapılır. Aynen bunun gibi, bugünkü me­deniyeti tehdit eden anarşi, gasp, cinayet ve terör gibi haşerelerle en etkin mü­cadele bunları üreten ve besleyen bencillik, sömürü ve zulüm bataklıkla­rı­nı yardımlaşma, ihsan ve adalet ilaçları ile kurutmaktır. Yani bugünkü me­de­ni­yeti şefkati esas alan ve hakkı emreden semavî prensiplerle terbiye et­mek­tir. Yoksa, şefkat yerine şiddet kullanarak ve hak yerine kuvveti esas ala­rak ya­pılan mücadele bu haşerelerin kökünü kurutmaz, aksine onların dağıl­ma­sı­nı ve daha hızlı üremesini sağlar ve sonunda dünyayı daha büyük dert­lere ma­ruz bırakır.

Bugün terörle mücadele için milyarlarca dolar bütçe ayıran ve kalpleri git­­tikçe katılaşanlara seslenmek gerekir: Bu derdi çok daha ucuza ve kalıcı ola­­rak, hem de düşmanlıkları dostluklara çevirerek çözmek mümkündür. Bu­nun yolu, kabuk ile beraber özde de medeni olmaktan, yani, faziletten geçer. Yok­sa tüm paranız ve gayretleriniz heba olacaktır. Terör azalacağına artacak, si­zin de uykularınız daha çok kaçacaktır.

Zaman kaba kuvvet ve hislerle hareket zamanı değil, marifet, fa­zilet ve akıl zamanıdır

Bediüzzaman’ın sık sık ifade ettiği gibi, manen herbir zamanın bir hükmü ve hükümranı vardır. Zamanının geçerli akçesini bilmeyen ve zamanın akış is­­ti­­kametini görmeyen akıntıya karşı kürek çeken gibidir ve bütün emekleri he­­ba olmaya mahkumdur. Eskiden zaman makinesini çeviren kuvvet idi. Şim­­di ise akıl, sevgi ve vicdandır ve bunu gözardı eden ne kadar kuvvetli olur­sa olsu, tepe taklak düşecektir. Kendi balyozu da kendi kafasını ezecek­tir. Bediüzzaman’ın ifadesi ile “Zaman-ı istibdadın hâkim-i manevîsi kuvvet idi; kimin kılıncı keskin, kalbi kasî olsa idi, yükselirdi. Fakat, zaman-ı meş­rutiyetin zenbereği, rûhu, kuvveti, hâkimi, ağası hak’tır, akıl’dır, marifet’tir, ka­nun’dur, efkâr-ı âmme’dir. Kimin aklı keskin, kalbi parlak olursa, yalnız o yükselecektir. İlim yaşını aldıkça tezayüd, kuvvet ihtiyarlandıkça tenâkus et­tiklerinden, kuvvete istinad eden kurun-u vusta [ortaçağ] hükûmetleri inkı­ra­za mahkum olup, asr-ı hâzır hükûmetleri ilme istinad ettiklerinden, Hı­zır­vâri bir ömre mazhardırlar.” “Sizin bey ve ağa, hatta şeyhleriniz dahi, eğer kuv­vete istinad ile kılınçları keskin ise, bizzarûre düşeceklerdir; hem de müs­te­haktırlar. Eğer akla istinad ile, cebr yerine muhabbeti istimâl ve hissi­yâtı, ef­kâra tâbi ise, o düşmeyecek, belki yükselecektir.” (Münazarat, Yeni Asya Neş­riyat, s. 33) Bediüzzaman ileri ülkelerin nasıl yakalanıp geçilebile­ceğini de şöyle izah eder: “Onlar sizi mağlub ettiği silah ile, yani akıl ile, fikr-i mil­li­yetle, meyl-i terakki ile, temayül-ü adalet ile mağlub edebilirsiniz.” (Mü­na­za­rat, Yeni Asya Neşriyat, s. 68)

Bediüzzaman, zamanın hükmünü ve dünyanın gidişatını görmezden gelip akıl, sevgi ve vicdan yerine kaba kuvvet kullanmakta ısrar edenleri de ikaz eder: “Bence şimdi kılıç vuran, o kılıncın aksi döner, yetimlerine dokunur. Şim­di galebe kılıç ile değildir. Kılıç olmalı, lakin aklın elinde olmalı.” (Mü­na­z­arat, Yeni Asya Neşriyat, s. 68) Son yıllardaki hadiseler bu hükmü teyid eder mahiyettedir. Kuvvete ve hatta canlı bombalara tevessül eden ör­gütler –da­valarında haklı dahi olsalar– terörist damgası yemişler ve halkla­rına saadet ve zafer değil ızdırap ve gözyaşı getirmişlerdir. Keza, kuvvet ile herşeyi hal­le­debileceğini düşünen ve zamanın akışından bîhaber süper güçler bile za­ma­nın hükmü duvarına çarpmış ve kendi silahları ile kendilerini vur­muşlardır.

Bediüzzaman’ın dikkatimize arz ettiği bu zamanın hükmüne bakarak di­ye­biliriz ki: Artık eskiden kalma alışkanlıklarla silaha ve kaba kuvvete yatı­rım yapanlar, boşa yatırım yapmaktadırlar. Akla, ilme, araştırmaya, sevgiye, ada­lete ve toplum vicdanına yatırım yapanlar ise, emeklerinin karşılığını kat kat alacaklar ve tüm gayelerine kolayca ulaşacaktır—kuvvetçe zayıf olsalar bile. Haklı gayelerine düşmanlık ve intikam hislerinin tahrikiyle kaba kuvvet ile terör yoluyla ulaşabileceklerini zannedenler, içinde bulundukları zillet ve ızdıraptan kurtulmak istiyorlarsa, bu menfî hissiyatlarını bir kenara koyup yaklaşımlarını akl-ı selim ile tekrar gözden geçirmelidirler. Zaman ve im­kanlarını nükleer veya kitle imha silahları geliştirmek veya elde etmek haya­liyle seferber edenler ise zamanı geçmiş bu hayallerinden çabuk uyanmalıdır. Yoksa bu silahlar zamanın akışına çarpıp geri dönecek ve kendi başlarında patlayacaktır.

Temel fizik prensiplerini dikkate almadan yapılan teknik çalışmalar na­sıl fi­yasko ile sona eriyorsa, sosyal prensiplere, mukteza-i hâle ve dünyanın ge­nel gidişatına aykırı hareketler de ters tepki verecektir ve akim kalacaktır. Al­lah’ın yardımını isteyen, Allah’ın koyduğu kanunlara itaat etmelidir. Yoksa asi muamelesi görüp red cevabı alacaktır. Bediüzzaman’ın ifadesi ile “Kim tev­fik [Cenab-ı Hakkın kuluna yardım etmesi] isterse, âdetullah ve hil­kat ve fıt­rat ile aşinalık etmek ve dostluk etmek gerektir. Yoksa, fıtrat tevfiksizlikle bir cevab-ı red verecektir. Cereyan-ı umumî ise, muhalif hare­kette bulu­nan­la­rı adem-âbâd hiçahiçe atacaktır.” (Muhakemat, s. 152)

Kitle imha silahları

Gittikçe daha da küçülen ve sıkı bir haberleşme ağı ile örülen dünya­mız­da, genel toplum kanaatine aykırı hareket etmek son de­rece zor bir hale gel­miş­tir ve insanlığın ortak vicdanı kitle imha si­lahlarının kullanımı önünde en bü­yük engeldir. İkinci Dünya Savaşından beri birçok savaşlar olmasına rağ­men, Vietnam Savaşında elli binden fazla kayıp veren ABD dahil hiçbir ül­ke­nin nükleer silah kullanmaya cüret edememesi bunun açık bir delilidir. Nük­leer silah kullanımını mazur gösterebilecek tek şey nükleer bir saldırıya ma­ruz kalma korkusudur ve denebilir ki nükleer ve diğer kitle imha silahları teh­didine karşı en büyük güvence bu tür silahlara kapıyı sonuna kadar kapa­mak­tır.

Bediüzzaman, “hiç bir günahkar başkasının günahını yüklenmez” (En’am Sû­resi, 6:164) âyetini “en adil bir düstur-u Kur’anî” olarak takdim etmekte ve “kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde fesat çıkarmamış birisini öldü­rür­se, bütün insanları öldürmüş gibidir” (Maide Sûresi, 5:32) âyetini de “Bir ma­sumun hayatı, kanı, hattâ umum beşer için olsa da heder olmaz. İkisi na­zar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir” (Sünuhat, s. 11) di­ye­rek izah etmektedir. Bu izahlar ışığında, bir Müslümanın sayısız masum in­san, hayvan ve bitkinin imhasına sebep olan kitle imha silahlarını kullan­ma­sı mümkün değildir. Müslüman ülkelerin ellerindeki tüm kitle imha si­lah­la­rını imha etmeleri, bu konudaki araştırma programlarına son vermeleri ve üzer­lerine bu tür bombalar yağsa dahi asla aynıyla karşılık vermeyecekle­rini, çün­kü bunu insanlık dışı bir davranış ve bir vahşet olarak gördüklerini tüm dün­yaya ilan etmeleri, İslâmiyet ve Müslümanlar hakkındaki kalın yanlış imaj kabuğunun parçalanıp muhabbet dolu özünün ortaya çıkmasında bir atom bombası etkisi yapacaktır. Unutulmamalıdır ki, bugün bile bir çok sa­va­şın ifade edilen gerekçesi “gelmesi muhtemel bir hücumu önceden ön­le­me”­dir. Asılsız korku ve evhamların yok edilmesi bu tür savaşların gerek­çelerini or­ta­dan kaldıracak ve dünya daha güvenli bir hale gelecektir.

Bediüzzaman, Batı dünyası ile İslâm âlemi arasındaki medeniyetler ça­tış­ma­sına doğru gittiği iddia edilen gerginliğin ve güvensizliğin asılsız ev­ham­lar­dan kaynaklandığını ifade etmekte, İslâm güneşi önünde bir set oluş­turan bu evham bulutlarının, kişilerin gerçekleri öğrenme arzusu, insanlık sevgisi ve insaf hisleri ile donatan eğitim ile dağıtılacağını bildirmektedir:En bi­rin­ci mani ve bela budur: Biz ile ecnebiler; bazı zevahir-i İslâmiyet [İslâmiyetin dış görünüşü] ve bazı mesail-i fünun ortasında hayal-i bâtıl (!) ile tevehhüm ey­le­diğimiz müsademet [çarpışma] ve münakazattır [zıtlaşma]. Âferin ma­a­ri­fin himmet-i feyyazanesine ve fünunun himmet-i merdanesine ki; meyl-i ta­har­ri-i hakikat ve muhabbet-i insaniyet ve meyl-i insaf olan hakaiki techiz ede­rek o manilere gönderip zîr ü zeber etmiş ve ediyor. Evet en büyük sebeb ki: Bizi dünya rahatından ve ecnebileri âhiret saadetinden mahrum eden, şems-i İslâmiyet’i münkesif ettiren, sû’-i tefehhüm [yanlış anlama] ile teveh­hüm-ü müsademet ve muhalefettir.” (Muhakemat, s. 10)

Bediüzzaman, sosyal ilimler, fen ilimleri ve iman ilimlerini barıştıran Ri­sa­le-i Nur’un asayişin bir muhafızı olduğunu belirtmekte ve insanların akıl ve kalplerindeki manevî tahribatı ancak manevî atom bombaları ile tamir edi­le­bileceğini ifade etmektedir: “Şimdi umum beşerde sulh-u umumî için, yani be­şerin ifsad edilmemesi için çareler aranıyor, paktlar kuruluyor. (...) İşte na­sıl ki bu vatan ve millette Risale-i Nur –emniyet ve asayişin ihlâline sair mem­leketlerden daha ziyade esbap bulunmasına rağmen– asayişi temin et­me­si gösteriyor ki; o Doğu Üniversitesi’nin tesisi, beşeri müsalemet-i umu­mi­yeye mazhar kılacaktır. Çünkü şimdi tahribat manevî olduğu için ona mu­ka­bil tamirci manevî bir atom bombası lâzımdır. İşte bu zamanda tahri­batın ma­nevî olduğuna ve ona karşı mukabelenin de ancak tamirci manevî atom bom­basıyla mümkün olabileceğine kat’î bir delil olarak üniversitenin mebde’ ve çekirdeği olan Risale-i Nur’un bu otuz sene içerisinde Avrupa’dan gelen deh­şetli dalalet ve felsefe ve dinsizlik hücumlarına bir sed teşkil etme­sidir. O ma­nevî tahribata karşı Risale-i Nur tamirci ve manevî bir atom bombası ol­muş.” (Emirdağ Lahikası-2, s. 186)

İslâm adına terör, İslâma zulüm ve hıyanettir

Güneşin ışığı her saydam şeyde yansıdığı ve her saydam şey bir küçük gü­neşi içine aldığı gibi, bireylerin iyi veya kötü hareketleri de ait oldukları kü­renin üyelerine yansır ve bir hareket, kürenin büyüklüğüne göre, binler hat­ta milyonlar olur. Bediüzzaman’ın ifadesi ile: “İşte bu kudsî milliyetin ra­bıtasıyla, umum ehl-i İslâm bir tek aşiret hükmüne geçiyor. Aşiretin efradı gi­bi İslâm taifeleri de, birbirine uhuvvet-i İslâmiye ile mürtebit ve alâkadar olur. Nasıl ki bir aşiretin bir ferdi bir cinayet işlese, o aşiretin bütün efradı, o aş­iretin düşmanı olan başka aşiretin nazarında müttehem olur. Güya herbir ferd o cinayeti işlemiş gibi, o düşman aşiret onlara düşman olur. O tek cina­yet, binler cinayet hükmüne geçer. Eğer o aşiretin bir ferdi o aşiretin mahi­ye­tine temas eden medar-ı iftihar bir iyilik yapsa, o aşiretin bütün efradı onunla iftihar eder. Güya herbir adam, aşirette o iyiliği yapmış gibi iftihar eder. İşte bu mezkûr hakikat içindir ki, bu zamanda, hususan kırk-elli sene sonra seyyie, fenalık işleyenin üstünde kalmaz. Belki milyonlar nüfus-u İslâmiyenin hukuklarına tecavüz olur. Kırk-elli sene sonra çok misalleri gö­rülecek.” (Hutbe-i Şamiye, s. 53) “Şimdi bir günah ‘bir’likte kalmaz, bine çı­kar.” (Münazarat, s. 66)

İslâm âleminin Müslümanlardan sudur eden teröre karşı şaşkınlığı ve sus­kun­luğu hayret vericidir. Sanki Müslümanlarla başkaları arasındaki ihtilaf­lar­da Müslümanların yanında yer almak din kardeşliğinin bir gereğidir. Hal­bu­ki, İslâm doğruluktur ve Müslüman sadece doğru hareketlerin destekçisi ola­bi­lir. “Sıdk, İslâmiyetin üss-ül esasıdır [hakiki sağlam temel] ve ulvî seci­ye­le­ri­nin rabıtasıdır ve hissiyat-ı ulviyesinin mizacıdır. Öyle ise, hayat-ı iç­ti­ma­i­ye­mizin esası olan sıdkı, doğruluğu içimizde ihya edip onunla manevî has­ta­lık­larımızı tedavi etmeliyiz. Evet sıdk ve doğruluk, İslâmiyetin hayat-ı içti­ma­i­yesinde ukde-i hayatiyesidir.” (Hutbe-i Şamiye, s. 45)

Terör ile İslâm, gece ile gündüz gibi birbirine zıttır ve terörist en başta İs­lâmı tahrip eder. Bir Müslümanın her hareketini desteklemek hamiyet de­ğil, kör tarafgirliktir. Ve bir zulmü İslâm adına desteklemek, en başta İslâmiyete zu­lümdür, İslâmın zulümle eşdeğer tutulmasına sebeptir ve İslâm güneşinin önü­ne bir set çekmektir. Bediüzzaman’ın ifadesi ile “Bir adam zâtı için se­vilmez. Belki muhabbet, sıfat veya san’atı içindir. Öyle ise herbir Müs­lü­ma­nın herbir sıfatı Müslüman olması lâzım olmadığı gibi, herbir kâfi­rin dahi bü­tün sıfat ve san’atları kâfir olmak lâzım gelmez.” (Münazarat, s. 32)

Hatta İslâmiyete olan hakiki sadakat ve muhabbet, İslâmiyeti yanlış tem­sil edenlerle mücadele edilmesini gerektirir. Geçmişte, dünyanın yuvarlaklığı ile ilgili hükümler bize bu konuda ışık tutabilir: “[İmam-ı Gazalî] şöyle bir fet­va göndermiş: Kim küreviyet-i arz gibi bürhan-ı kat’îyle sabit olan bir em­ri, dine himayet bahanesiyle inkâr ve reddetse; dine cinayet-i azîm etmiş olur. Zira bu, sadakat değil, hıyanettir. (...) [Hüseyn-i Cisrî] yüksek sesle mün­kir-i küreviyeti tehdit ettiği gibi, hakikat kuvvetiyle pervasız olarak der: Kim dine istinad ile, himayet yolunda müdevveriyet-i arzı [dünyanın yuvar­lak­lığı] inkâr eder ise sadîk-ı ahmaktır, adüvv-ü şedidden [şiddetli düşman] da­ha ziyade zarar vermiş olur.” (Muhakemat, s. 56)

Açıkça ifade edildiği gibi, din adına yanlış iş yapanlar, ne kadar sadakatli ve iyi niyetli olurlarsa olsunlar, dine en şiddetli din düşmanından daha çok za­rar vermiş olurlar. “Cahil dost, düşman kadar zarar verebilir. Öyle ise şim­d­iye kadar yalnız düşmanın tarafına bakıp eldeki elmas kılınçla onların tef­rit­lerini kırardım; fakat şimdi mecburum: Öyle dostların terbiyeleri için, onların avamperestane ve ifratkârane olan hayalâtlarına, o kılıncı bir derece iliştireceğim.” (Muhakemat, s. 51) Bu sebeple, İslâm adına yanlış iş yapan Müs­lümanlarla mücadele, din düşmanlarıyla mücadele gibidir. Düşmanlıkla mü­cehhez bazı tahripkar meyilli ruhlardan, İslâm ile sulansalar bile, yine düş­manlık ve tahrip çıkar. “Arı su içer bal akıtır, yılan su içer zehir döker.” (Mü­nazarat, s. 80) Keza, âlemi nurlandıran nazenin güneş ışığı, tabiatları bo­zul­maya meyyal olan şeyleri de kokuşturur.

Müslümanların yanlış hareketlerde birbirine taraftar ve destek olmaları, illa İslâm kardeşliğinin değil, belki siyasî taraftarlığın bir tezahürüdür. Be­di­üz­zaman bunun ölçüsünü de şöyle verir: “Kim fâsık siyasetdaşını, müte­dey­yin muhalifine, sû’-i zan bahaneleriyle tercih etse, muharriki siyasetçilik­tir. Hem umumun mal-ı mukaddesi olan dini, inhisar zihniyetiyle kendi mes­lek­taşlarına daha ziyade has göstermekle, kavî bir ekseriyette dine aleyhtar­lık mey­li uyandırmakla nazardan düşürmek ise, muharriki tarafgirliktir.” (Sü­nu­hat, s. 48)

Bediüzzaman, silah ile mücadelenin zamanının geçtiğini, artık mücadele­nin güzel davranışlar ve her sahada ilerleme ile olacağını ifade eder: “Evet, na­sıl ki eski zamanda İslâmiyetin terakkisi, düşmanın taassubunu parçala­mak ve inadını kırmak ve tecavüzatını def’etmek, silâh ile kılınç ile olmuş. İs­tik­balde silâh, kılınç yerine hakikî medeniyet ve maddî terakki ve hak ve hak­ka­niyetin manevî kılınçları düşmanları mağlup edip dağıtacak.” (Hutbe-i Şa­mi­ye, s. 35)

İnsanlık, vahşet ve cehalet devrinden medeniyet ve ilim devrine geçiyor. Me­denileşme sürecini tamamlamış dünyada savaşlar silahlarla değil, ancak ke­li­melerle olur. Belağat ve delil ile akılları fetheden, insanları ve dünyayı da fet­heder. “Bu ittihadın meşrebi, muhabbettir. Husumeti ise, cehalet ve zaru­ret ve nifakadır. Gayr-ı müslimler emin olsunlar ki bu ittihadımız, bu üç sı­fata hücumdur. Gayr-ı müslime karşı hareketimiz iknadır. Zira onları medenî bi­liriz. Ve İslâmiyeti mahbub ve ulvî göstermektir. Zira onları munsif zanne­di­yoruz.” (Hutbe-i Şamiye, s. 90)

Bediüzzaman, düşmanlığın vaktinin geçtiğini ve zamanın artık muhabbet za­manı olduğunu ifade eder: “Husumet ve adavetin vakti bitti. İki harb-i umumî adavetin ne kadar fena ve tahrip edici ve dehşetli zulüm olduğunu gös­terdi. İçinde hiçbir fayda olmadığı tezahür etti.” “Bütün hayatımda, ha­yat-ı içtimaiye-i beşeriyeden kat’î bildiğim ve tahkikatların bana verdiği ne­ti­ce şudur ki: Muhabbete en lâyık şey muhabbettir ve husumete en lâyık sıfat hu­sumettir. Yani hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi temin eden ve saadete sevk eden muhabbet ve sevmek sıfatı, en ziyade sevilmeye ve muhabbete lâyıktır. Ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi zîr ü zeber eden düşmanlık ve adavet, her şey­den ziyade nefrete ve adavete ve ondan çekilmeye müstehak ve çirkin ve mu­zır bir sıfattır.” (Hutbe-i Şamiye, s. 51)

İslâmla ilişkilendirilen terörün yıllardır dünya gündemini meşgul etme­si­ne rağmen İslâm âleminin olaylara seyirci kalması ve terörle alakalı net bir po­zisyon almayışı İslâm ile terörü bağdaştıran önyargıları kuvvetlendirmek­te­dir. Terör olaylarına gösterilen münferit tepkilerin cılızlığı ve tutarsızlığı da ne Müslümanlar üzerinde etkili olmakta ve ne de İslâmın lekelenen imajını dü­zeltmeye yetmektedir. Bu da İslâma saplanan her hançeri kendi bağrında his­seden samimî Müslümanları rahatsız etmekte ve onları çaresizlik ve ümit­siz­liğe sevk etmektedir. İslâm âlemindeki bu lakaytlık, yeis ve fikir kargaşa­sı­nın esas sebebi otorite boşluğudur ve bu boşluğun derhal doldurulması ge­rekir. Bu boşluğun eski zamanlarda olduğu gibi tek bir kişi ile değil, İslâm âleminin en temeyyüz etmiş âlimlerinden oluşan 20-30 kişilik bir şûra ile doldurulması lazımdır. İslâm âlemi muazzam bir şahs-ı manevî teşkil eden böyle bir şûraya itimat edecek, kararlarına imtisal edecek ve şûra kararlarına kar­şı çıkan münferit cılız seslere itibar etmeyecektir. Bu, aynı zamanda mey­da­nı boş bulup saf zihinleri ifsat eden bozguncuları da teşhir edecek ve onla­rın dışlanmasını temin edecektir. “Bir dane-i hakikat bir harman hayalâta mü­reccahtır.” (Muhakemat, s. 25) Böylelikle İslâmı ve Müslümanları töhmet al­tında bırakan evham dağılacak, ye’sin yerini ümit alacak ve “Asya kıt’a­sı­nın ve istikbalinin keşşafı ve miftahı, şûradır” (Hutbe-i Şamiye, s. 60) tes­pi­ti tahakkuk edecektir.

Bediüzzaman bir yüksek istişare heyeti ihtiyacını şöyle ifade eder: “Bu mev­ki öyle bir vaziyete getirilmelidir ki, âlem-i İslâm ona itimat edebilsin. Hem menba’, hem ma’kes vaziyetini alsın. Âlem-i İslâma karşı vazife-i di­ni­yesini hakkıyla îfa edebilsin. Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim bir şahs-ı vâ­hid idi. O hâkimin müftüsü de, onun gibi münferid bir şahıs olabi­lirdi. Onun fikrini tashih ve ta’dil ederdi. Şimdi ise, zaman cemaat zamanı­dır. Hâ­kim, ruh-u cemaatten çıkmış az mütehassis, sağırca, metin bir şahs-ı ma­ne­vîdir ki, şûralar o ruhu temsil eder. Şöyle bir hâkimin müftüsü de ona mü­ca­nis [aynı cinsten olan] olup, bir şûra-yı âliye-i ilmiyeden tevellüd eden bir şahs-ı manevî olmak gerektir. Ta ki, sözünü ona işittirebilsin. Dine taal­luk eden noktalardan, sırat-ı müstakime sevk edebilsin. Yoksa ferd dâhî de olsa, ce­maatin ferd-i manevîsine karşı sivrisinek kadar kalır.” (Sünuhat, s. 33)

“Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı, meş­veret-i şer’iyedir. Ve emruhum şûrâ beynehum âyet-i kerimesi, şûrayı esas olarak emrediyor. Evet nasılki nev’-i beşerdeki telahuk-u efkâr ünvanı al­tında, asırlar ve zamanların tarih vasıtasıyla birbiriyle meşvereti, bütün be­ş­eriyetin terakkiyatı ve fünununun esası olduğu gibi; en büyük kıt’a olan As­ya’nın en geri kalmasının bir sebebi, o şûra-yı hakikiyeyi yapmamasıdır.” (Hut­be-i Şamiye, s. 60)

Hakikî iman, terör ile bağdaşamaz

Muhabbet kaynağı olan hakikî iman ile nefret ve düşmanlık tezahürü olan te­rör bağdaşamaz. Ne yazık ki düşmanlık hissinin insana hayatını feda ettire­cek derecede hakim olması, bir karıncayı ezmekten insanı men eden imanın en yüksek derecesi ile karıştırılıyor. Nefsin hakimiyeti kalbin ulviyeti, ceha­let çukurları ise ilmin şahikaları zannediliyor. En derin uyku intibah sanılıyor ve Bediüzzaman’ın ifadesi ile: “Gençliğimde en yüksek bir intibah şahika­sı­na çıktığımı sanıyordum. Şimdi anlıyorum ki, o intibah intibah değilmiş. An­cak uykunun en derin kuyusunda bulunmaktan ibaret imiş. (...) Onların mi­sa­li, rü’yasında güya uyanıp, rü’yasını halka hikâye eden naim meselidir. Hal­bu­ki rü’yasında onun o intibahı, uykunun hafif perdesinden derin ve kalın bir per­deye intikal ettiğine işarettir. Böyle bir naim ölü gibidir.” (Mesnevî-i Nu­ri­ye, s. 125) İslâm adına teröre tevessül edenleri şiddetle sarsmak ve on­ları bu derin yanılgıdan uyandırmak gerekir.

İslâmda esas olan Allah için sevmek, Allah için buğz etmek ve Allah için hü­küm vermektir. Aksi halde nefsin tahrikiyle hareket edilir ve adalet yerine zul­medilir. Ve kalplere sevgili olması gereken İslâm, korku ve terör ile öz­deş­leştirilir. Bunu teyit için Bediüzzaman şu ibretli hadiseyi nakleder: “Bir va­kit, İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, bir kâfiri yere atmış. Kılıncını çekip kese­ce­ği zaman, o kâfir ona tükürmüş. O kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir, ona de­miş ki: ‘Neden beni kesmedin?’ Dedi: ‘Seni Allah için kesecektim. Fakat ba­na tükürdün, hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlasım zede­len­di. Onun için seni kesmedim.’ O kâfir ona dedi: ‘Beni çabuk kesmen için se­ni hiddete getirmekti. Madem dininiz bu derece sâfi ve hâlistir, o din hak­tır.’ dedi.” (Mektubat, s. 268) Ve şiddetle ikaz eder: “‘Allah için sevmek, Al­lah için buğz etmek’ düstur-u Rahmanî yerine, el’iyazü billah, ‘Siyaset için sev­mek, siyaset için buğz etmek’ düstur-u şeytanî hükmedip, melek gibi bir ha­kikat kardeşine adavet ve el-hannas gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve tarafdarlık ile zulmüne rıza gösterip, cinayetine manen şerik eylemesin.” (Kas­tamonu Lahikası, s. 123)

Kalpte nefis ve heves yerine imanın hükmettiğinin işaretleri fani dünya­dan ziyade ebedî ahirete müteveccih olmak, olayların dünyadan ziyade ahi­re­te bakan yüzüyle alakadar olmak ve dünyaya sadece ahiretin bir tarlası ol­ma­sı hasebiyle değer vermektir. Nitekim Bediüzzaman, bir kısım dindar ve âlim in­sanların bile cemaati ve câmiyi bırakıp radyo dinlemeye koşarlarken, dün­ya­yı altüst eden ve İslâm dünyasının geleceğini yakından ilgilendiren İkinci Dün­ya Savaşına kendisinin niye ilgi duymadığını ve “Acaba bundan daha bü­yük bir hâdise mi var?” diye soranlara şu cevabı verir: “Evet, bu ci­han har­binden daha büyük bir hâdise ve bu zemin yüzündeki hâkimiyet-i âmme da­vasından daha ehemmiyetli bir dava (...) şu ki: Herkesin iman mu­kabilinde bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlar ile müzeyyen ve bâki ve daimî bir tar­la ve mülkü kazanmak veya kaybetmek davası başına açılmış. Eğer iman ve­si­kasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maddiyunluk tau­nuy­la çoklar o davasını kaybediyor.” (Şualar, s. 203) Keza, İslâm tarihinin en kri­tik harbi olan Bedir Harbinde mücahitler Resulullah’ın emriyle cemaatle na­maz kılmışlardır ve cemaat sevabını almak en büyük bir dünya hadisesine ter­cih edilmiştir (Emirdağ Lahikası-2, s. 246) Durum böyle iken, aklı başında bir mümin Kur’an’ın “Kim bir cana kıymamış birini öldü­rürse, bütün in­san­ları öldürmüş gibidir” (Maide Sûresi, 32) şiddetli tehdi­dine karşı ebedî ha­ya­tını riske atıp terör olaylarına tevessül edebilir mi? Eğer ediyorsa, bu mu­az­zam bir iman zaafiyetini gösterir ve bu kişinin ilk önce kalbindeki bu en teh­li­keli hastalığı tedavi etmesi gerekir.

Kişiler, iman seviyelerini kalplerindeki kardeşlik ve düşmanlık hislerini tar­tarak tayin edebilirler: “İman bütün eşya arasında hakikî bir uhuvveti, irti­ba­tı, ittisali ve ittihad rabıtalarını tesis eder. Küfür ise, bürudet gibi bütün eş­yayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebi nazarıyla baktırır. Bunun için­dir ki, müminin ruhunda adavet, kin, vahşet yoktur. En büyük bir düş­ma­nıy­la bir nevi kardeşliği vardır.” (Mesnevî-i Nuriye, s. 69)

Risale-i Nur talebeleri her zaman asayişin muhafızları olmuşlar ve her tür­lü terör ve anarşiden uzak durmuşlardır. Çünkü Risale-i Nur’un mesleği­nin esası şefkattir ve imanı takviye etmektir. Milyonlarca Nur Talebeleri, te­rör­le en etkin mücadelenin hakikî imanı elde etmekle olduğunun şahitleri­dir­ler. “Risale-i Nur’un esas mesleği olan şefkat, hak ve hakikat ve vicdan, biz­le­ri şiddetle siyasetten ve idareye ilişmekten men etmiş. Çünkü tokada ve be­la­ya müstehak ve küfr-ü mutlaka düşmüş bir-iki dinsize müteallik yedi-se­kiz ço­luk-çocuk, hasta, ihtiyar, masumlar bulunur. Musibet ve bela gelse, o bî­ça­re­ler dahi yanarlar. (...) Bu vatanın ve bu milletin hayat-ı içtimaiyesi bu acip za­­manda anarşilikten kurtulmak için beş esas lâzım ve zarurîdir: Hür­met, mer­hamet, haramdan çekinmek, emniyet, serseriliği bırakıp itaat etmek­tir. Ri­sale-i Nur hayat-ı içtimaiyeye baktığı zaman, bu beş esası kuvvetli ve kudsî bir surette tesbit ve tahkim ederek, asayişin temel taşını muhafaza etti­ğine de­lil ise; bu yirmi sene zarfında Risale-i Nur’un, yüz bin adamı vatan ve mil­le­te zararsız birer uzv-u nâfi’ haline getirmesidir.” (Şualar, s. 349)

Kuvvetli bir iman, terör dahil her türlü zulme engeldir. Bir mümin inti­kam hissinin sevkine mağlup olup masumların hayatlarını yok etmeye mey­le­­dince, Sema’dan nazil olan İlahî emirler akla gelir. İman hissiyle ve kalp ku­lağıyla kişi adeta şu âyetleri işitir gibi olur: “Hiç bir günahkar başkasının günahını yüklenmez,” (En’am Sûresi, 164) ve “Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde fesat çıkarmamış birsini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gi­bidir.” (Maide Sûresi, 32) Bu İlahî kelamlar imanı ve o da vicdan, kalp, ruh, akıl ve sair ulvî latifeleri harekete geçirir. Bu latifelerin aktive olmasından çı­kan kuvvetli dalgalar, nefis ve hevesten gelen tahrip hissine hücum eder ve onu susturur. Sonunda o meyil durulur ve kişi bu kötü hareketten vazgeçer. Yok­sa yakalanma fikri ve cezaya çarptırılma vehmi tek başına o kuvvetli mey­li durdurmaya kafi gelmeyebilir. Bediüzzaman’ın ifadesi ile “İman kalb­de, kafada daimî bir manevî yasakçı bıraktığından fena meyelanlar his­ten, ne­fisten çıktıkça ‘yasaktır’ der, tard eder kaçırır. Evet, insanın fiilleri kalbin, his­sin temayülatından çıkar. O temayülat, ruhun ihtisasatından ve ih­ti­ya­ca­tın­dan gelir. Ruh ise, iman nuru ile harekete gelir. Hayır ise yapar, şer ise ken­dini çekmeye çalışır. Daha kör hisler onu yanlış yola sevk edip mağlup et­mez.” (Hutbe-i Şamiye, s. 76)

Masumlar öldürülemez ve birinin hatası ile başkaları mes’ul ola­maz

Hayvanın aksine olarak, insanların hayır ve şer işleme kabiliyetlerine, fıt­ra­ten bir sınır konmamıştır. İnsandaki hadsiz olan isyan, zulüm ve korku­suz­luk hisleri ve meyilleri, eğer önü alınmazsa, büyük tahribatlara yol açabi­lir. “Hod­gâmlık ile öyle insan olur ki, heves ve ihtirasına mani herşeyi, hattâ elin­den gelirse dünyayı harap ve nev’-i beşeri mahvetmek ister.” (Sünuhat, s. 11) İnsanların yaptığı en büyük zulüm, birinin hatası yüzünden çok masum­la­rı cezalandırmaktır. Kur’an bunu en âdil bir düstur olan “Hiç bir günahkar baş­kasının günahını yüklenmez” (En’am Sûresi, 164) âyeti ile reddeder.

Bediüzzaman, “Gerçekten insan çok zalim, çok cahildir” (Ahzab Sûresi, 72) âyetini şöyle izah eder: “İşte mahiyet-i insaniyede dehşetli kabiliyet-i zu­lüm. Sırrı şudur: Beşerde hayvanın aksine olarak, kuvâ ve müyul fıtraten tah­dit edilmemiş. Meyl-i zulüm, hubb-u nefis dehşetli meydan alıyor. Evet, ene ve enaniyetin eşkal-i habisesi [fena şekilleri] olan hodgâmlık, hodbinlik, ho­den­dişlik, gurur ve inad, o meyle inzimam etse [katılsa], öyle ekber-ül ke­ba­iri icad eder ki, daha beşer ona isim bulmamış. Cehennemin lüzumuna delil ol­duğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir.” (Sünuhat, s. 23) “Şa­hıs iti­ba­riyle, bir şahıs çok evsafa câmi’dir. Onların içinde bir sıfat adaveti cel­bet­se, birinci âyetteki [En’am Sûresi, 164] kanun-u İlahî iktiza eder ki, adavet o sı­fata inhisar etsin; mecma-i evsaf-ı masume olan şahsına yalnız acısın ve te­ca­vüz etmesin. Halbuki o zalûm-u cehûl, tabiat-ı zalimane ile, bir cani sıfat için o evsaf-ı masumenin hakkına da tecavüz edip, mevsufa da hu­sumet; hat­tâ onda da iktifa etmiyor, akrabasına da, hattâ meslekdaşına da zulmünü teş­mil eder.” (Sünuhat, s. 24)

Bugün terör vahşeti ile mücadele adına öyle vahşetler işleniyor ki vic­dan­lar isyan ediyor ve mâdur olan insanların düşmanlık ve tahrip hisleri bile­ni­yor. Bediüzzaman’ın ifadesi ile “Bir köyde bir hain bulunsa, o köyü ma­su­me­le­riyle imha etmek veya bir cemaatte bir âsi bulunsa, o cemaati ço­luk çocu­ğuy­la ifna etmek veya Ayasofya gibi milyarlara değer mukaddes bir binaya, ka­nun-u zalimanesine serfüru etmeyen birisi tahassun etse, o binayı harap et­mek gibi, en dehşetli vahşetlere şu medeniyet fetva veriyor. Acaba bir adam, kardeşinin günahıyla hak nazarında mes’ul olmadığı halde, nasıl olu­yor ki, bir karyenin veya bir cemaatin binlerle masumları, hiçbir zaman fena ta­biatlı ihtilalciden hâlî kalmayan bir şehirde veya bir mahallede bulu­nan bir serkeş adamın isyanıyla, hiç münasebet olmadığı halde, o masumlar mes’­ul, belki ifna ediliyor.” (Sünuhat, s. 25)

Neticeye göre hükmetmek

İslâm âleminde ihtilafların ve fikir ayrılıklarının en mühim bir sebebi olay­ların dar bir dairede değerlendirilmesi ve değişik şartların etkisinin dik­ka­te alınmaması ve aklın çok defa devre dışı bırakılmasıdır. Halbuki, “Herbir za­manın bir hükmü vardır. Şu zaman, bazı ihtiyarlanmış âdâtın mevtine ve nes­hine hükmediyor. Mazarratlarının menfaatlerine olan tereccuhu, i’da­mı­na fetva veriyor.” (Münazarat, s. 63) Kur’an da defalarca insanları dü­şün­me­ye ve akıllarını kullanmaya davet ediyor. Bediüzzaman, olayları ve fi­kirleri de­ğerlendirirken, bilhassa neticelerine dikkati çekiyor: “Delil ve akı­bete ba­kı­nız. (...) [Müştebih] ağaçları gösteren, semereleridir. Öyle ise, be­nim ve on­ların fikirlerimizin neticelerine bakınız. İşte birisinde istirahat ve itaattir. Öte­kisinde ihtilaf ve zarar saklanmıştır.” (Münazarat, s. 15) “Bir şe­yin aslını gös­teren semeresidir.” (Muhakemat, s. 25) Bediüzzaman, değişen dünya şart­larını görmezden gelenleri ve eskiye dönmeyi hayal edenleri de ikaz edi­yor: “Size kısa bir söz söyleyeceğim. Ezber edebilirsiniz. İşte: Eski hal mu­hal; ya yeni hal veya izmihlal.” (Münazarat, s. 17)

İslâm adına teröre tevessül edenlerin ve bunu ulvî bir iş olarak görenlerin, bu olayların neticelerini iyi irdelemeleri, bu olayların hangi ülkelere fayda sağ­ladığını ve ne tür zulümlere zemin hazırladığını düşünmeleri ve su soru­la­ra cevap vermeleri gerekir: Bu olaylardan sonra insanların İslâmiyete dost­lu­ğu mu arttı yoksa düşmanlığı mı? İslâmın adı yüceldi mi yoksa leke­lendi mi? Müs­lümanların dünyadaki itibarı ve imajı yükseldi mi, yoksa Müslümanlar kalp­leri kin ve düşmanlık dolu ve ortalığı kana bulamaktan ve öldürmekten zevk alan korkunç vahşiler olarak mı algılanmaya başlandı? Kalpler İslâma ve Müslümanlara ısındı mı, yoksa soğudu mu? Teröre sebep olan zulüm kalk­tı veya azaldı mı, yoksa daha şiddetli olarak geri mi döndü ve daha çok ma­sumun zulme uğramasına mı sebep oldu?

Görülen o ki, terör, bütün bu olumsuzluklara ve zulme bahane üretmek ve ze­min oluşturmaktan başka bir netice vermemiştir. Bu büyük tahribatı gör­me­mek ve hâlâ yanlışta ısrar etmenin hangi akıl ve mantığa hizmet ettiğini an­lamak mümkün değildir. Bediüzzaman, “İslâmiyetin menşei ilim, esası akıl” olduğuna işaret eder, “hakikatı kabul ve safsatalı evhamı reddetmek” İs­lâ­miyetin şânından olduğunu ifade eder (İşârâtü’l-İ’câz, s. 104) ve İslâ­mi­ye­tin “efelâ yağkilûn (akıl etmezler mi, Yasin Sûresi, 68), efelâ yetefekkerûn (te­f­ekkür etmezler mi, En’am Sûresi, 50), efelâ yetedebberûn (düşünmezler mi, Nisa Sûresi, 82) gibi kelimatıyla aklı ve ilmi istişhad ve ikaz ettiği ve âlim­leri koruduğu”nu dikkatlere arz eder. (Mektubat, s. 325) Yapılması ge­re­ken, hadiseleri ve sözleri akıl, ilim ve vicdan ışığında değer­lendirmek, sonra ka­bul veya reddetmektir.

Düşmanlıkları İzale Etmenin ve Genel Barış ve Huzuru Sağla­manın Yolları

Bediüzzaman, insanlar ve insan tabakaları arasında barış ve huzurun te­mel şartını yardımlaşma olarak görmektedir. Dünyada genel barış ve kalıcı hu­zurun tesisi ancak yardımlaşma kanallarının geniş bir şekilde açık olma­sı­na bağlıdır.

İnsanların heyet-i içtimaiyesinde intizam ve asayişi temin eden köprü ze­kattır. Âlem-i beşerde hayat-ı içtimaiyenin hayatı, muavenetten doğar. İn­san­la­rın terakkiyatına engel olan isyanlardan, ihtilâllerden, ihtilaflardan mey­dana gelen felâketlerin tiryakı, ilâcı muavenettir.” (İşârâtü’l-İ’câz, s. 45)

Hem değil yalnız eşhasta ve hususî cemaatlerde, belki umum nev’-i be­şe­rin saadet-i hayatı için en mühim bir rükün belki devam-ı hayat-ı insaniye için en mühim bir direk, zekattır. Çünkü beşerde, havas ve avam iki tabaka var. Havastan avama merhamet ve ihsan ve avamdan havassa karşı hürmet ve itaati temin edecek, zekattır. Yoksa yukarıdan avamın başına zulüm ve ta­hak­küm iner, avamdan zenginlere karşı kin ve isyan çıkar. İki tabaka-i beşer da­imî bir mücadele-i maneviyede, bir keşmekeş-i ihtilafta bulunur. Gele gele tâ Rusya’da olduğu gibi, sa’y ve sermaye mücadelesi suretinde boğuşmaya baş­lar.” (Mektubat, s. 274)

İnsan toplulukları arasında asayişi muhafaza ve adavetten sakınmak an­cak adalet ile olur ve dünya barışını sağlamanın ilk şartı küresel bir adaletin sağ­lanmasıdır. Bediüzzaman’ın ifadesi ile: “Müsavat ise, fazilet ve şerefte de­ğildir; hukuktadır. Hukukta ise, şah ve geda birdir. Acaba bir şeriat, ka­rın­caya bilerek ayak basmayınız dese, tazibinden men etse; nasıl benî âdem’in hukukunu ihmal eder? Kellâ. (Münazarat, s. 30)

Toplumsal barış ve huzurun sağlanması ve muhafaza edilmesi, insan iliş­ki­lerinde insaf ve hakkaniyetin esas alınmasıyla olur: “İnsanın hayat-ı iç­ti­mai­yesini ifsad eden bir desise-i şeytaniye şudur ki: Bir müminin bir tek sey­yiesiyle, bütün hasenatını örter. Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsız­lar, mümine adavet ederler. Halbuki Cenab-ı Hak haşirde adalet-i mutlaka ile mi­zan-ı ekberinde a’mal-i mükellefîni tarttığı zaman, hasenatı seyyiata ga­li­bi­yeti, mağlubiyeti noktasında hükmeyler. Hem seyyiatın esbabı çok ve vü­cut­ları kolay olduğundan, bazen bir tek hasene ile çok seyyiatını örter. De­mek bu dünyada, o adalet-i İlahiye noktasında muamele gerektir. Eğer bir ada­mın iyilikleri fenalıklarına kemmiyeten veya keyfiyeten ziyade gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki kıymetdar bir tek hasene ile, çok seyyiatına nazar-ı afv ile bakmak lâzımdır. Halbuki insan, fıtratındaki zulüm damarıyla, şeytanın telkiniyle, bir zâtın yüz hasenatını bir tek seyyie yüzünden unutur, mümin kardeşine adavet eder, günahlara girer. Nasıl bir si­nek kanadı göz üstüne bırakılsa; bir dağı setreder, göstermez. Öyle de in­san garaz damarıyla, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenatı ör­ter, unutur; mümin kardeşine adavet eder, insanların hayat-ı içtimaiyesinde bir fesad âleti olur.” (Lem’alar, s. 88)”

Dünyada kalıcı huzurun sağlanması düşmanlıkların giderilmesine ve barış ve yardımlaşmanın tesisine bağlıdır: “İşte hayat-ı şahsiyece bu derece muzır olan adavete ve fikr-i intikama, –eğer şahsını seversen– yol verme ki kalbine girsin. Eğer kalbine girmiş ise, onun sözünü dinleme. Bak, hakikatbîn olan Hâfız-ı Şirazî’yi dinle: ‘Dünya öyle bir meta’ değil ki, bir nizaa değsin.’ Çün­ki fâni ve geçici olduğundan kıymetsizdir. Koca dünya böyle ise, dünya­nın cüz’î işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın! Hem demiş: İki ci­hanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârane muaşeret ve düşmanlarına sulhkârane muamele etmektir.” (Mektubat, s. 267)”

Bediüzzaman, kin ve adaveti izale etmek ve muhabbeti arttırmanın reçe­te­sini, kötülüğe karşı iyilikle mukabele alarak vermektedir: “Eğer hasmını mağ­lup etmek istersen, fenalığına karşı iyilikle mukabele et. Çünkü eğer fe­nalıkla mukabele edersen, husumet tezayüd eder. Zahiren mağlup bile olsa, kal­ben kin bağlar, adaveti idame eder. (Mektubat, s. 265) “Medeniyet, hub­b-u insaniyeti tevlid eder. (Münazarat, s. 27)”

Tahakküm endişesinin giderilmesi, hakkın kuvvette değil, kuvvetin hakta ol­duğunun tesisi ile mümkündür. Bu da insanlığın genel akıl ve vicdanıyla uyumlu adil kuralların hakim kılınması ile olabilir. Bu tür kuralların esas alın­ması insanların genel huzurunu temin ve adalet duygusunu tatmin eder. Bu da terakkinin anahtarı olan şevki ve muhabbeti arttırır ve terakkiye en bü­yük engel olan ye’si önler. Bediüzzaman bugünkü Batı medeniyetinin dünya ba­rışı ve huzuruna temel oluşturamayacağını ve ıslah edilmesi lazım geldi­ği­ni şöyle ifade eder:

 “Nev’-i beşere rahmet olan Kur’an; ancak umumun, lâakal ekseriyetin saa­detini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder. Medeniyet-i hazıra, beş menfî esas üzerine teessüs etmiştir:

“Nokta-i istinadı, kuvvettir. O ise, şe’ni tecavüzdür.

“Hedef-i kasdı menfaattır. O ise, şe’ni tezahümdür.

“Hayatta düsturu, cidaldir. O ise, şe’ni, tenazu’dur.

“Kitleler mabeynindeki rabıtası, âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve men­fî milliyettir. O ise, şe’ni müdhiş tesadümdür.

“Cazibedar hizmeti, heva ve hevesi teşci’ ve arzularını tatmindir. O he­va ise, insanın mesh-i manevîsine sebeptir.” (Mektubat, s. 473)

Bütün insanların kabul edebileceği, dünya barışını sağlayabilecek İslâ­mi­ye­t­­e dayalı medeniyetin esaslarını da Bediüzzaman şöyle ifade etmek­tedir:

“Nokta-i istinadı, kuvvete bedel haktır ki; şe’ni, adalet ve tevazündür.

“Hedefi de, menfaat yerine fazilettir ki; şe’ni, muhabbet ve tecazübdür.

“Cihet-ül vahdet de, unsuriyet ve milliyet yerine, rabıta-i dinî ve vatanî ve sı­nıfîdir ki; şe’ni samimî uhuvvet ve müsalemet ve haricin tecavüzüne karşı, yal­nız tedafü’dür.

“Hayatta, düstur-u cidal yerine düstur-u teavündür ki; şe’ni, ittihad ve te­sa­nüddür.

“Heva yerine hüdadır ki; şe’ni, insaniyeten terakki ve ruhen tekâmül­dür.” (Mektubat, s. 474)

Hakkın şe’ni, ittifaktır. Faziletin şe’ni, tesanüddür. Düstur-u teavünün şe’­ni, birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin şe’ni, uhuvvettir, incizabdır. Nef­si gemlemekle bağlamak, ruhu kemalâta kamçılamakla serbest bırakma­nın şe’ni, saadet-i dareyndir.” (Sözler, s. 133)

Kapanış

Teknik gelişmelerin insanlığa sunduğu faydalar apaçık görüldüğü halde, in­sanların çoğu Batı medeniyetine şüphe ve tedirginlikle yaklaşmaktadır. Bunun sebebi, geçmişte kuvvet bir elde toplandığı zaman, bunun nasıl zayıf­ları yutmakla beslenen bir zulüm makinası olarak kullanıldığı ve mutlu bir azınlığa menfaat sağlarken büyük insan kitlelerini nasıl köleleştirdiği ve nasıl büyük menfaat çatışmalarına sebep olduğunun hafızalarda hâlâ taze olması­dır. Tüm insanlığa menfaat ve mutluluk getirecek ve yerküreyi yüceltecek olan hakiki medeniyet, ancak bugünkü medeniyetin adalet, muhabbet ve fa­zi­le­te dayanan İslâm ile terbiyesi ile mümkündür. Bediüzzaman’ın, böyle bir me­­de­niyetin bugünkü medeniyetin inkişafından inkişaf edeceğini insanlığa müj­delemektedir. Bediüzzaman, istikbalde genel barış ve huzurla mücehhez ha­ki­kî medeniyetin hükümferma olacağını haber vermekte ve tüm insanlığı ye’­si bırakıp ümitli olmaya davet etmektedir:

Hayır ve hak din istikbalde mutlak galebe edecektir. Tâ ki, nev’-i be­şer­de dahi, sair neviler gibi, hayır ve fazilet galib-i mutlak olacak. Tâ beşer de sa­ir kâinattaki kardeşlerine müsavi olabilsin ve ‘sırr-ı hikmet-i ezeliye nev’-i beşerde dahi takarrur etti’ denilebilsin.” (Hutbe-i Şamiye, s. 42)

“Medeniyetin günahları iyiliklerine galebe edip seyyiatı hasenatına ra­cih gelmekle, beşer iki harb-i umumî ile iki dehşetli tokat yiyip, o günahkâr me­deniyeti zîr ü zeber edip öyle bir kustu ki, yeryüzünü kanla bulaştırdı. İn­şâ­allah istikbaldeki İslâmiyet’in kuvveti ile medeniyetin mehasini galebe ede­cek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umumîyi de temin ede­cek.

“Evet Avrupa’nın medeniyeti fazilet ve hüda üstüne tesis edilmediğinden, bel­ki heves ve heva, rekabet ve tahakküm üzerine bina edildiğinden, şimdiye ka­dar medeniyetin seyyiatı hasenatına galebe edip, ihtilâlci komitelerle kurt­laş­mış bir ağaç hükmüne girdiği cihetle; Asya medeniyetinin galebesine kuv­vet­li bir medar, bir delil hükmündedir. Ve az vakitte galebe edecektir.”

Madem meyl-ül istikmal (tekâmül meyli) kâinatta fıtrat-ı beşeriyede fıt­ra­ten dercedilmiş. Elbette beşerin zulüm ve hatasıyla başına çabuk bir kı­ya­met kopmazsa; istikbalde hak ve hakikat, âlem-i İslâmda nev’-i beşerin eski ha­tiatına keffaret olacak bir saadet-i dünyeviyeyi de gösterecek inşâallah.”

Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, nev-i beşerin dahi bir sabahı, bir baharı olacak inşâallah. Hakikat-ı İslâ­mi­ye­nin güneşi ile, sulh-u umumî dairesinde hakikî medeniyeti görmeyi, rah­met-i İlahiyeden bekliyebilirsiniz.” (Hutbe-i Şamiye, s. 36-38)

Hakaik-i İslâmiye, beşeri esfel-i safilîn derece-i sukutundan kurtarmaya ve rûy-i zemini temizlemeğe ve sulh-u umumîyi temin etmeğe vesile olmasını Rah­man-ı Rahîm’in rahmetinden niyaz ediyoruz ve ümid ediyoruz ve bek­li­yo­ruz.” (Hutbe-i Şamiye, s. 43)

Not: Sahife referansları Envar Neşriyat tarafından basılan Risale-i Nur Kül­liyatına aittir.

 

Bu makale, 3-5 Ekim 2004 tarihlerinde düzenlenen 7. Bediüzzaman Sempozyumunda tebliğ olarak sunulmuştur.

 

 

2005-02-04
Prof. Dr. Yunus A. Çengel
Hosted by www.Geocities.ws

1