Risale-i Nur’un Usûlüne Dair İki Kàide
Kenan Demirtaş

 

 

Bismillahirrahmanirrahim.

 

Her ilmin kendine özel terminolojisi ve o terminoloji üzerine bina edilen kàideleri ve usûlü vardır. Her ilim bu üçlü üzerine teşekkül eder. Özellikle Risale-i Nur gibi bir çok ilmî disiplinin harmanı ve beşerî tecrübenin vahiyle buluşma noktası hükmünde olan bir şaheserin kendine has terim, kàide ve usûlü elbette olacaktır. Bunların bilinip öğrenilmesi nispetinde içindeki hakikatlerin hayata yansıma imkânı da artar diyebiliriz. Bu kısa tebliğde, terimleri ve usulün genel çatısını incelememiz pek mümkün görünmüyor. Ancak iki kàideyi mercek altına almak suretiyle Risale-i Nur’un arka plânındaki muhteşem ilmî disipline iki küçük pencere açabiliriz.

Birinci Kàide: Her risalede, o risalenin hakikatine ait bir işaret vardır.

Katre risalesinin başında, o risale için Üstad Bediüzzaman şu açıklamayı yapıyor: “Uzun bir hakikate, deliliyle beraber bir kayıt veya bir sıfatla işaret yapılıyor. Şayet dikkat edilirse o kayıt ve sıfattaki hükümlerin delilleri anlaşılır. Bu hakikatleri açıkça yazmadım–tâ ki ihtiyacı olan ondaki meramı hissetsin, ihtiyacı olmayan (yani onu kendisine lüzumlu görmeyen veya ona zihni hazır olmayan veya o hakikatin açıklamasının daha zamanı gelmemiş olmasından) onunla meşgul olmasın.”

Üstadın “kayıt” ve “sıfat” dediği bu işaret tarzı diğer risalelerde de büyük ölçüde uygulandığı, dikkat edilirse anlaşılıyor. Hattâ Üstad bazı risalelerde bunlar üzerinde özellikle durduğu ve biraz detaya indiği de oluyor. Meselâ Onuncu Sözün On İkinci Hakikatinin sonunda böyle bir açıklamaya rastlarız.

Konuların delillerine dair bu kayıt ve sıfatların doğru tespit edilmesi bilhassa araştırmacı ve yazarlar veya müzakereli ders yapanlar için büyük önem arz edebilir. Zira bir pergelin iki ucu gibi, insanın bir ayağı kayıt ve sıfat denilen konunun ana fikrinde, diğer ayağı o konunun aktarında dolaşırsa; gayeden sapmadan ve konuyu dağıtmadan neticeyi sağlam ve zengin bir şekilde elde eder. Veya gayeye öyle hoş bir edâ ile ulaşır ki, müstetbeât tabir edilen temsil ve delil gibi yan unsurlar, gayeye giden yolda seyredilen güzel manzaralar hükmünü alabilir.(1) Şimdi bunu hepimizin çok iyi bildiği Birinci Sözde tespit etmeye çalışalım.

 

Birinci Söz (Besmele, mevcudatın fiillerini Esmâ-i Hüsnâya bağlar)

Birinci Sözde besmelenin uzun hakikatine işaret eden “kayıt”, zannedersem şu gelen cümledir:

“Bu kelime öyle mübarek bir definedir ki, senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete raptedip Kadîr-i Rahîmin dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar.”(2)

Yani, Bismillah, insanın aczini Kadîr olan Allah’ın dergâhında şefaatçi yapar. Bu şefaat sayesinde insanın aczi Allah’ın nihayetsiz kudretine bağlanır ve insanda bitmez bir kuvvet hâsıl olur.

Aynı şekilde besmele insanın fakrını Rahîm olan Allah’ın dergâhında şefaatçi yapar. Bu şefaat neticesinde insanın fakrı nihayetsiz rahmete bağlanır ve  insanda tükenmez bir bereket hâsıl olur.

Diğer bir ifadeyle, insan sayısız düşmanlarına karşı gayet âcizken, besmelenin şefaatiyle bitmez bir kuvvete kavuşur. Sınırsız ihtiyaçları karşısında da fevkalâde fakir düşmüşken, yine besmelenin şefaatiyle tükenmez bir berekete nâil olur.

Birinci Sözdeki bu kaydın uzun hakikati, İşârâtü’l-İ’câz’da belirtilmiştir. Üstad burada o hakikate bu kısa cümleyle kayıt düşmüş, tafsilata girmemiştir. İşârâtü’l-İ’câz’daki o hakikatin tafsilâtını bu tebliğin sonundaki “Ek”e havale edelim ve burada sadece şu özet bilgiyi vermeye çalışalım: (3)

İşârâtü’l-İ’câz’da yapılan uzun izaha dayanarak besmele tam bir cümle şeklinde şöyle telaffuz edilebilir:

قُلْ بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ اَسْتَعِينُ (اَوْ اَتَيَمَّنُ اَوْ اَقْرَاُ...)

Yani, “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismi ile yardım  istiyorum (veya bereket talep ediyorum veya okuyorum…) de!”(4)

Bu cümleden anlaşılıyor ki, besmele bütün fiillerimizi Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın isimlerine bağlama, raptetme görevi yapıyor. Yani düşmanlarımıza galip gelmek ve ihtiyaçlarımızı karşılamak için Cenab-ı Hak katında şefaatçi oluyor. Bu “bağ” veya “şefaat” görevinin sırrı da, İşârâtü’l-İ’câz’dan yardım alarak şöyle özetlenebilir:

“Her bir âlemde emir ve nehiy, sevap ve azap, terğib ve terhib, tesbih ve tahmid, havf ve reca gibi pek çok füruat, celâlî ve cemâlî isimlerin tecellîsiyle teselsül ede gelmektedir. Bizim de celâl tecellîsi karşısında nihayet derecede bir aczimiz, cemâl tecellîsi karşısında fevkalâde muhtaç durumda olan bir fakrımız var. Öyleyse besmeleyi Cenâb-ı Hakkın katında şefaatçi yapmalı ve acz ve fakrımızı Onun celâlî ve cemâlî isimlerine bağlamalıyız. Tâ ki Kudret-i Ezeliyenin yardım ve inayeti refîkimiz olsun.”

Şimdi bu uzun hakikati daha yakından anlayabilmek için şu iki tabloya bir göz atalım:

 

Tablo 1: Celâl tecellîsine karşı insanın nihayetsiz aczi ve Besmele.

İnsanın Aczi
(Nihayetsiz)

Besmele, insanın nihayetsiz aczini Kadîr’in dergâhında şefaatçi yapar:

Kadîr
(Esmâ-i Hüsnâ)

Besmelenin şefaatiyle acz insanı nihayetsiz kudrete rapteder, bağlar.

Nihayetsiz Kudret
(Ebedî Tecellî)

Âcizlik

Kadîr

Bitmez bir Kuvvet

Şakî (Düşman)

Hâkim, Müntakim

Ebede kadar emniyet

Ölüm

Hayy

Ebedî hayat

Borç

Ğanî

Ebedî zenginlik

Hastalık

Şâfi

Ebedî şifâ (sıhhat)

Günâh

Gafûr, Tevvâb

Cehennem’den azat

Belâ, musibet

Dâfi’

Rahat, huzur…

 


 

Tablo 2: Cemâl tecellîsine karşı insanın nihayetsiz fakrı ve Besmele.

İnsanın Fakrı
(Nihayetsiz)

Besmele, insanın nihayetsiz fakrını Rahîm’in dergâhında şefaatçi yapar.

Rahîm
(Esmâ-i Hüsnâ)

Besmelenin şefaatiyle fakr insanı nihayetsiz rahmete rapteder, bağlar.

Nihayetsiz Rahmet
(Ebedî Tecellî)

İhtiyaçlar

Rahmân, Rahîm

Bitmez bir bereket

Rızk

Rezzâk

Çeşitli ebedî rızk

Güzellik

Mücemmil

Sınırsız güzellik

İlim

Alîm

Bereketli bir ilim

Lütûf ve şirinlik

Lâtîf

Hoş ve şirin bir hayat

Kolaylık

Müyessir

Kolay bir hayat

Nur, aydınlanma

Münevvir

Maddî-mânevî aydınlık…

Birinci Sözde, besmeleyle Esmâya bağlanma hakikati bir temsille açıklanmış. Yani bedevî ve vahşî insanların yaşadıkları çöllerde seyahat eden iki gezginin durumu karşılaştırılmış. O gezginlerden birisi eşkıyâ olan bedevîlere karşı korunma ihtiyacı hissettiği için, oralara hükmeden bir kabile reisine aczini itiraf etmiş ve ona bağlanmış. O reisin isminden aldığı güç ile o çöllerde emniyet içinde seyahat etmiştir. Hattâ o isim sayesinde uğradığı her çadırda hürmet görüp izzet ü ikrâma mazhar olmuş. Diğeri ise böyle bir istinat ve istimdat noktası bulmadığı için  o çöllerde perişan olmuştur...

Temsil—malûmunuz—mantıkta bir kıyas metodudur. Buradaki temsille bizim dünyadaki hayatımız kıyaslanmış ve besmeleyle Rabbimize bağlılığın keyfiyeti canlandırılmıştır. Güçlü bir yere bağlanıp raptolmada, o yerin büyüklüğü ve müsaadesi nispetinde bir güç ve bereket elde edilebileceği nazara verilmiştir.

Bu temsilin, muhatabın yaş ve ilgi sahasına göre çoğaltılması da mümkündür­­—Yeter ki bağlanmanın ardındaki güç ve bereket dikkate verilsin. Meselâ: Çıplak sesimizi dünyanın öbür ucuna ulaştırmaya gücümüz yetmez. Halbuki bir telefon hattına bağlanmak suretiyle sesimizi oralara ulaştırma gücüne sahip olabiliriz. Veya uzayda olup bitenler hakkında bilgi elde etmeye tek başımıza gücümüz yetmez. Halbuki NASA’nın Internet sitesine bağlanarak istediğimiz bilgiyi kısa bir sürede elde etme gücünü elde edebiliriz…

Sonuç itibariyle, böyle günlük hayatımızda bağ kurmayla, bağlanılan yerin kudret ve müsaadesi nispetinde güç ve bereket nasıl elde edilebiliyorsa; besmeleyle de Esmâ-i İlâhiyeye bağ kurulmak suretiyle nihayetsiz güç ve bereket elde edilebilir.

Ayrıca, kâinattaki diğer varlıkların da besmeleyi söyledikleri, konunun devamında işleniyor. Kendileri nihayetsiz acz ve fakr içinde oldukları halde harika bir güç ve berekete sahip bulunuyor. Bu da onların besmeleyle mânen Esmâya bağlı olduklarını gösteriyor diye izah ediliyor.

***

Şimdi bu mülâhazalardan sonra Birinci Sözün ilk paragrafına bir bakalım ve gösterilen gayeye ulaşma keyfiyetini tespit etmeye çalışalım. İlk paragrafta gaye olarak besmelenin dört özelliğine dikkat çekilmişti:

1.       Besmele bir İslâm nişanıdır. Yani İslâmiyetin sembolüdür.

2.       Besmele mevcudatın lisan-ı hâliyle vird-i zabânıdır. Yani bütün varlıklar hal dilleriyle devamlı bu kelimeyi söylüyorlar.

3.       Besmele tükenmez bir kuvvettir.

4.       Besmele bitmez bir berekettir.

Şimdi de, besmelenin uzun hakikatine işaret eden cümleyi hatırlayalım: “Bu kelime öyle mübarek bir definedir ki, senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete raptedip Kadîr-i Rahîmin dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar.”

Demek netice hâsıl olmuş, gayeye ulaşılmıştır. Çünkü;

1.       İslâmiyete göre bütün fiil, hal ve şe’nler Cenâb-ı Hakkın isimlerine dayanır. Besmele de onları Esmâya bağladığı için, besmele âdeta kelime-i tevhid gibi İslâm nişanıdır.

2.       Bütün varlıklar Esmâya bağlıdır ve hakikati esmâya dayanır. O halde bütün varlıklar lisan-ı hal ile bismillah diyorlar.

3.       Besmelenin şefaatiyle aczimiz nihayetsiz kudrete raptolup bağlandığı için, besmele, bizi tehdit eden her şeye karşı tükenmez bir kuvvettir.

4.       Besmelenin şefaatiyle fakrımız nihayetsiz rahmete raptolup bağlandığı için, besmele, bize lâzım olan her şey için bitmez bir bereket kaynağıdır.

Sonuç itibariyle, besmele, bütün fiilleri Esmâ-i Hüsnâya bağlayan mübarek bir kelime olduğu için bir İslâm sembolüdür. Hem bitmez tükenmez bir kuvvet ve bir berekettir. Hem bütün varlıkların daima hal diliyle söyledikleri bir sözdür.

Usûl notu: Birinci Sözde besmelenin her şeyi esmâya raptedip bağlama konusu işlendiği için, birinci derecede tevhide tasrih vardır. Kur’ân’ın diğer üç gayesi olan haşir, nübüvvet ve adâlete ise, ikinci derecede işaret olunuyor.

***


 

İkinci Kàide: Kur'ân-ı Hakîmde çok hâdisât-ı cüz'iye vardır ki, her birisinin arkasında bir düstur-u küllî saklanmış ve bir kanun-u umumînin ucu olarak gösteriliyor.

Risale-i Nur, Kur’ân’ı açıkladığı için genel bir tasnifle tefsir ilmi içinde değerlendirilebilir. Çağdaş problemlere Kur’ânî çözümler sunduğu için de kelâm ilmi içine alınabilir. Sonuç itibariyle her iki yönden de çağımız insanını Kur’ân-ı Kerimle buluşturan pek değerli bir eser olduğu hususunda şüphe yoktur. Onun için her risalenin başına konulan âyet veya hadisler oralara teberruken konulmamış, bilakis tefsir edilmesi için yazılmış olduğu hususuna dikkat çekmek yararlı olabilir.

Tefsir yapılırken baştaki âyetin gösterdiği uzun hakikate kısa bir “kayıt” düşüldüğü birinci kàidede yer aldı. Ancak bazı risalelerin başında veya içinde, farklı konulardan bahseden birden fazla âyetin yer aldığı da oluyor. Bu durumda o âyetlerin işaret ettikleri ortak bir özellik bir kàide içine alınıyor ve âyetler o kàide çerçevesinde tefsir ediliyor. Yirminci Söz ile Yirmi Beşinci Sözü buna örnek olarak verebiliriz. Meselâ:

Yirminci Sözde Kur’ân’da geçen birbirinden farklı birçok cüz’î (ferdî) olay için şöyle ortak bir kàide belirtilmiş: “Kur'ân-ı Hakîmde çok hâdisât-ı cüz'iye vardır ki, her birisinin arkasında bir düstur-u küllî saklanmış ve bir kanun-u umumînin ucu olarak gösteriliyor.” Yani, nasıl ki fizik ilminde Nevton’un başına düşen elmayla yerçekimi kanununun ucu, Arşimet’in hamamdan “Buldum, buldum” diyerek dışarı fırlama hikâyesiyle suyun kaldırma kanununun ucu gösteriliyorsa; Kur’ân-ı Kerimde geçen birçok ferdî olayla da bir takım kanunların uçları gösteriliyor.

Yirminci Sözde bu kàideyi açıklayan birbirinden farklı üç âyet tefsir edilmiş. Bunlardan birisi, Mûsâ (a.s.) zamanında Mısır’da kesilen bir inek kıssasıdır. Kıssanın özeti şöyle:  İnek, Eski Mısır halkı tarafından yüceltilip kutsal hâle getirildiği için, ona tapılıyordu. Cenab-ı Hak tarafından bir inek kesilmesi emir buyuruldu ve inek kesildi. Böylece orada inekperestlik tamamen silinmiş oldu.

İşte Kur’ân-ı Kerim bu cüz’î hadiseyi anlatmakla bir sosyolojik düstura dikkat çekmiş oluyor. Yani, ineğin kesildiğini ve bir mu’cizeye vesile olduğunu gören halk, ineğin tanrı olmadığına kanaat getirmeye başladı ve zamanla inekperestlik inancı oradan tamamen silindi. Öyleyse bir şeye karşı terğib ve terhib, o şeydeki illetin gösterilmesiyle yapılabilir.

Diğer bir ifadeyle, lezzetli bir yemekten bir insanı soğutmak için, o yemeğin içinde zararlı olan (meselâ zehirli böcek gibi) bir şey gösterilirse, onun ona karşı olan iştahı kesilebilir. Aynen bunun gibi, inek misali kutsallaştırılan ve meftun olunan şeylerden insanları uzaklaştırmanın yolu, böyle bir düstura sarılmakla, içindeki illetleri göstermekle olabilir. Bunun tersi de, aynı işlemin tersini yapmakla gerçekleşebilir. Her ne kadar zamandan zamana, milletten millete, insandan insana inek misalleri farklılık arz etse de, kesme düsturu hep aynı sayılır.

Dalâletin içinde bu dünyada mânevî bir cehennem bulunduğu gibi, imanda da bu dünyada mânevî bir cennet vardır.

Sefahet ve dalâlet de bu asrın kesilmesi gereken ineğidir diyebiliriz. Dalâletin içinde bu dünyada mânevî bir cehennemin varlığı gösterilirse insanlar ondan kurtulabilir. Aynı şekilde imânda bulunan bu dünyadaki lezzet insanlara hissetirilirse, insanlar ona teveccüh edebilir. İşte Kur’ân’ın gösterdiği bu düstur, Risale-i Nur’un bir usûlünü teşkil eder. On Beşinci Şuanın sonunda bu hususa şöyle dikkat çekiliyor:

“Kur'ân-ı Hakîmin sırr-ı i'câzıyla hakikî bir tefsiri olan Risale-i Nur, bu dünyada bir mânevî cehennemi dalâlette gösterdiği gibi, imanda dahi bu dünyada mânevî bir cennet bulunduğunu ispat ediyor. Ve günahların ve fenalıkların ve haram lezzetlerin içinde mânevî elîm elemleri gösterip hasenat ve güzel hasletlerde ve hakaik-i Şeriatın amelinde cennet lezaizi gibi mânevî lezzetler bulunduğunu ispat ediyor. Sefahet ehlini ve dalâlete düşenleri o cihetle, aklı başında olanlarını kurtarıyor. Çünkü, bu zamanda iki dehşetli hal var.

Birincisi: Âkıbeti görmeyen, bir dirhem hazır lezzeti ileride bir batman lezzetlere tercih eden hissiyat-ı insaniye akıl ve fikre galebe ettiğinden, ehl-i sefaheti sefahetten kurtarmanın çare-i yegânesi, aynı lezzetinde elemi gösterip hissini mağlûp etmektir. Ve 

(5)  يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْياَâyetinin işaretiyle, bu zamanda âhiretin elmas gibi nimetlerini, lezzetlerini bildiği halde, dünyevî kırılacak şişe parçalarını onlara tercih etmek, ehl-i iman iken ehl-i dalâlete o hubb-u dünya ve o sır için tâbi olmak tehlikesinden kurtarmanın çare-i yegânesi, dünyada dahi cehennem azabı gibi elemleri göstermekle olur ki, Risale-i Nur o meslekten gidiyor. Yoksa, bu zamandaki küfr-ü mutlakın ve fenden gelen dalâletin ve sefahetteki tiryakiliğin inadı karşısında, Cenâb-ı Hakkı tanıttırdıktan sonra ve Cehennemin vücudunu ispat ile ve onun azabıyla insanları fenalıktan, seyyiattan vazgeçirmek yoluyla ondan, belki de yirmiden birisi ders alabilir. Ders aldıktan sonra da, "Cenâb-ı Hak Gafûrü'r-Rahîmdir, hem Cehennem pek uzaktır" der, yine sefahetine devam edebilir. Kalbi, ruhu hissiyatına mağlûp olur.

“İşte, Risale-i Nur ekser muvazeneleriyle küfür ve dalâletin dünyadaki elîm ve ürkütücü neticelerini göstermekle, en muannid ve nefisperest insanları dahi o menhus, gayr-ı meşru lezzetlerden ve sefahetlerden bir nefret verip, aklı başında olanları tevbeye sevkeder. O muvazenelerden, Altıncı, Yedinci, Sekizinci Sözlerdeki kısa muvazeneler ve Otuz İkinci Sözün Üçüncü Mevkıfındaki uzun muvazene, en sefih ve dalâlette giden adamı da ürkütüyor, dersini kabul ettiriyor.”

Usûle dâir bir not: Konunun başında, bir ilmin önce terminoloji üzerine, sonra kàideler ve usul üzerine bina edilmesinden bahsedilmişti. İkinci kàidede geçen kàideyi ele alalım: “Kur'ân-ı Hakîmde çok hâdisât-ı cüz'iye vardır ki, her birisinin arkasında bir düstur-u küllî saklanmış ve bir kanun-u umumînin ucu olarak gösteriliyor.” cümlesi de Kur’ân tefsirine ait bir kàidedir. Bu kàinin içinde geçen terimler doğru anlaşılmazsa kàide de doğru anlaşılmaz. Meselâ, “cüz’î” kelimesine “az” veya “küçük” gibi mânânın verilmesi yanlış olur. Buradaki mânâsı “ferd” demektir. “Küllî” kelimesi de, ferdlerden meydana gelen bir “tür”e denir. Buna göre bu kàideye şöyle bir mânâ vermemiz mümkündür: “Kur’ân-ı Hakîmde çok ferdî (kişisel) olaylar vardır ki, her birisinin arkasında bütün insanlık türü için geçerli olan bir düstur saklanmış ve bir kanun-u umûmînin ucu olarak gösteriliyor.” Sonra bu kàide üzerine ferdî bir olay olan Kur’ân’daki bir inek kesme olayı bina edildi ve Risale-i Nur’un usûlüne dair Kur’ânî bir düstur, bir umûmî prensip ortaya çıktı. Demek bu üç şey bir ilmî disiplinde fevkalade önem arz edebiliyor.

Sonuç: Risale-i Nur’u usûlüne dair daha bir çok kàide bulunmaktadır. Bunlar iyi bilinirse,  matematik veya fizikteki formüller gibi düşünceler de, hayat da sağlıklı bir disipline kavuşabilir ve ilmelyakîn derecesinde şüphesizlik hâsıl olur kanaatindeyim.  

  

Kenan Demirtaş

22. Haziran 2004

İstanbul

 

 


 

             EK  —

Risale-i Nur’un usûlüne dair iki kàide

Alman filozofu Kant ve takipçileri, aklı o kadar merkeze aldılar ki, İncil ve Kur’ân gibi semâvî kitapları ve temsil ettikleri dinleri aklın etrafında dönen diğer eşya arası­na katarak, onlara o eşya arasında bir tanım getirdiler. Yani, tıpkı eski insanların dün­yayı sabit zannedip güneşin de onun etrafında dön­dü­ğünü tevehhüm ettikleri gibi, aklı merkeze alarak semavî kitap ve dinleri onun et­rafında gezdirdiler. Bu düşünce Kant’tan önce de vardı. Zira, Kant’dan önce Mu’tezile Mezhebi ve Meşşâiyyûndan İbn-i Rüşd, aklı esas alan böyle görüşlere sahipti. Bu düşüncenin tartışması başta kelâm kitapları olmak üzere İslâm tarihindeki çeşitli düşünce kitaplarında geniş şekilde yapılmıştır. Zamanımızda ise öyle yaygın hâle geldi ki, bu düşünceye yabancı kalan kimse kalmamıştır diye tahmin ediyorum. 

Sonuç itibariyle Bediüzzaman, Risale-i Nur’la, düşünce dünyasındaki bu gidişatı olması gere­ken mecraya çevirdi—tıpkı ilim dünyasında Kopernik'in yaptığı gibi. Nasıl ki Kopernik, “Dünyanın sabit, güneşin onun etrafında döndüğü şeklindeki eski görüşü ortadan kaldı­rdı. Onun yerine, güneşin sabit, dünyanın hem kendi ekseni etrafında, hem güneşin etrafında döndüğünü” ispat etti. Bediüzzaman da Risale-i Nur’la düşünce dünyasında buna benzer bir inkılap gerçekleştirdi: “İnsanın dü­şünce dünyası sabit olamaz, herşeyi kendi ekseni etrafında döndürmeye gücü yetemez. Asıl sabit olan ve merkezde bulunan vahiy güneşidir. İn­sanın düşünce dünyası hem kendi ekseni et­rafında döner, hem de vahiy güneşinin etra­fında döner” diye, insan düşüncesinin olması gereken asıl yerini tespit etti. Böylece aklı yal­nızlık ve karanlıktan kurtardı ve ona bir istimdat ve istinat noktası bulmak suretiyle aydınlatıp rahat­lattı.

***

Kur’ân-ı Kerimin dört maksadı vardır:

1.       Tevhid.

2.       Haşir.

3.       Nübüvvet.

4.       Adalet (İbadet).

Kur’ân’ın her cümlesinde bu dört gâye bulunduğu gibi besmelede de bulunmaktadır. Evet, (6) قُلْ kelimesi, Kur'ân'ın çok yerlerinde mezkûr veya mukadderdir. Bu mezkûr ve mukadder olan (7) قُلْ kelimelerine esas olmak üzere (8) بِسْمِ اللهِ  tan  evvel (9) قُلْ kelimesi mukadderdir. Yani, “Ya Muhammed! Bu cümleyi insanlara söyle ve tâlim et.” Demek besmelede İlâhî ve zımnî bir emir var.

·         Binaenaleyh, şu mukadder olan (10) قُلْ emri, risalet ve nübüvvete işarettir. Çünkü resul olmasaydı, tebliğ ve tâlime memur olmazdı.

·         Keza, (11) بِسْمِ الله ta ulûhiyete delâlet bulunduğu gibi; hasrı ifade eden câr ve mecrûrun takdimi, tevhide îmadır.

·         Ve keza, (12) اَلرَّحْمٰنِ  adâletin nizamına ve ihsâna,

·          (13) اَلرَّحيمِ de haşre delâlet eder.

 (14) بِسْمِ اللهِ öyle müstakil bir nurdur ki, bu nur, hiçbir şeye bağlı değildir. Hattâ bu nurun câr ve mecrûru bile hiçbir şeye muhtaç değildir. Ancak (15) ب harfinden müstefad olan (16) اَسْتَعِينُ veya örfen malûm olan (17) اَتَيَمَّنُ veyahut mukadder olan (18) قُلْ  ün istilzam ettiği (19) اَقْرَاُ  fiillerinden birine mütealliktir.

İhtar: (20) بِسْمِ الله taki câr ve mecrûra müteallik olarak mezkûr olan fiiller, besmeleden sonra takdir edilir ki, hasrı ifade etmekle ihlâs ve tevhidi tazammun etsin. İsim, Cenab-ı Hakkın zâtî isimleri olduğu gibi, fiilî isimleri de vardır. Bu fiilî isimlerin, Gaffar ve Rezzak, Muhyî ve Mümît gibi pek çok nevileri vardır.

S - Bu fiilî isimlerinin kesretle tenevvüü neden meydana geliyor?

C - Kudret-i ezeliyenin, kâinattaki mevcudatın nevilerine, fertlerine olan nispet ve taallûkundan husule gelir. Bu itibarla, (21) بِسْمِ اللهِ kudret-i Ezeliyenin taallûk ve tesirini celb eder. Ve o taallûk, abdin kesbine ve işine yardım edici bir ruh gibi olur. Öyleyse, hiç kimse, hiçbir işini besmelesiz bırakmasın!

اَللهْ Lâfza-i celâli, bütün sıfât-ı kemâliyeyi tazammun eden bir sadeftir. Çünkü Lâfza-i Celâl, Zât-ı Akdese delâlet eder; Zât-ı Akdes de, bütün sıfât-ı kemaliyeyi istilzam eder. Öyleyse, o lâfza-i mukaddese, delâlet-i iltizamiye ile, bütün sıfât-ı kemâliyeye delâlet eder.

İhtar: Başka ism-i haslarda bu delâlet yoktur. Çünkü, başka zatlarda sıfât-ı kemâliyeyi istilzam etmek yoktur.

(22)  اَلرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ Bu iki sıfatın Lâfza-i Celâlden sonra zikirlerini icap eden münasebetlerden birisi şudur ki:

Lâfza-i Celâlden, celâl silsilesi tecellî ettiği gibi, bu iki sıfattan dahi cemal silsilesi tecellî ediyor.

Evet, herbir âlemde emir ve nehiy, sevap ve azap; terğib ve terhib, tesbih ve tahmid, havf ve reca gibi pek çok füruat, celâl ve cemâlin tecellîsiyle teselsül edegelmektedir.

İkincisi: Cenab-ı Hakkın ismi, Zât-ı Akdesine ayn olduğu cihetle, Lâfza-i Celâl, sıfât-ı ayniyeye işarettir. (23) اَلرَّحِيمْ de, fiilî olan sıfât-ı gayriyeye îmadır. (24) اَلرَّحْمٰنْ dahi, ne ayn ne gayr olan sıfât-ı seb'aya remizdir. Zira Rahmân, "Rezzak" mânasınadır. Rızık, bekaya sebeptir. Beka, tekerrür-ü vücuttan ibarettir. Vücut ise, birincisi mümeyyize, ikincisi muhassısa, üçüncüsü müessire olmak üzere, "ilim, irade, kudret" sıfatlarını istilzam eder. Beka dahi, semere-i rızık mahsulü olduğu için, "basar, sem', kelâm" sıfatlarını iktiza eder ki, merzuk, istediği zaman ihtiyacını görsün, istediği zaman işitsin, aralarında vasıta bulunduğu takdirde o vasıta ile konuşsun. Bu altı sıfat, şüphesiz, birinci sıfatı olan "hayat"ı istilzam ederler. (25)

İşârâtü’l-İ’câz’da geçen ilmî incelemeden sonra özet olarak besmeleyi tam bir cümle şeklinde şöyle söyleyebiliriz:

قُلْ بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ اَسْتَعِينُ (اَوْ اَتَيَمَّنُ اَوْ اَقْرَاُ...)

Yani, “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismi ile yardım  istiyorum (veya bereket talep ediyorum veya okuyorum…) de!”

Özetleyecek olursak;

Madem, her bir âlemde emir ve nehiy, sevap ve azap; terğib ve terhib, tesbih ve tahmid, havf ve reca gibi pek çok füruat, celâl ve cemâlin tecellîsiyle teselsül ede gelmektedir. Madem celâl tecellîsi karşısında feryat eden nihayet derecede bir aczimiz, cemâl tecellîsi karşısında fevkalâde muhtaç bir fakrımız var. Öyleyse besmeleyle Cenâb-ı Hakka bağlanmalı ve Onun celâlî ve cemâlî isimlerinin katında acz ve fakrımızı onunla şefaatçi yapmalıyız. Tâ Kudret-i Ezeliyenin taallûk ve tesiri celb olsun ve o taallûk, bizim kesbimize ve işimize yardım edici bir ruh gibi olsun.

 


 

(1) Bk. Risale-i Nur Külliyatı, s.: 2013 (Beşinci Mesele).

(2)  Risale-i Nur Külliyatı, s.: 3.

(3) İşârâtü’l-İ’câz’daki o hakikat bu tebliğin sonunda “Ek 1” şeklinde sunulmuştur.

(4)  بِسْمِ اللهِ ‘daki ب harfi “ile” mânâsındadır ve âdeta fiillerimiz ile İlâhî isimler arasında bağ görevini gören bir bağlaçtır, diyebiliriz. 

(5) "Onlar dünya hayatını seve seve âhirete tercih ederler." İbrahim Sûresi, 14:3.

(6)  Söyle.

(7)  Söyle.

(8)  Allah’ın adı ile...

 (9) Söyle.

(10)  Söyle

(11) Allah’ın adı ile…

(12) Rahmeti bütün kâinatı kaplayan ve her varlığın her türlü rızkını veren.

(13)  Rahmetinin çok özel tecellîleri olan ve bütün varlıkların bütün husûsî taleplerini karşılayan.

(14) Allah’ın adı ile…

(15)  … ile

(16) Yardım isterim.

(17) Bereket ve huzur isterim.

(18)  Söyle.

(19) Okurum.

(20) Allah’ın adı ile…

(21) Allah’ın adı ile…

(22)  Rahmeti bütün kâinatı kaplayan ve her varlığın her türlü rızkını veren; ve rahmetinin çok özel tecellîleri olan ve bütün varlıkların bütün husûsî taleplerini karşılayan.

(23) Rahmetinin çok özel tecellîleri olan ve bütün varlıkların bütün husûsî taleplerini karşılayan.

(24) Rahmeti bütün kâinatı kaplayan ve her varlığın her türlü rızkını veren.

(25) Bk. Risale-i Nur Külliyatı: s. 1159-1160.

 

2004-12-13
Kenan Demirtaş
Hosted by www.Geocities.ws

1